Love

Gaspar Noé‘yı Irréversible‘dan beri merakla takip ederim. Az film yapması tabi onun öz film yapmasını da sağlıyor. Can alıcı ayrıntılara da değinmesi cabası. Love’da yönetmenin son filmi. Tabi Türkiye’de gösterime girmediği için filmi vaktinde izleyememiştim. Sonra geçtiğimiz günlerde internette dolanırken filmi görünce izleyeyim dedim. Love beni garip düşüncelere soktu. Şimdi nasıl desem, nasıl anlatsam bilemedim. Aslında filmi içinde, Gaspar Noe neden böyle bir film çekme ihtiyacı duyduğunu karaktere söyletmiş. Şöyle demiş; Hayatımdaki en büyük hayalim ne biliyor musun? En büyük hayalim bir film çekmek. Romantik ve seks dolu bir film. Neden bu konuları sinemada görmeyelim? Ben hassas biriyim. Hayatta en güzel şey nedir? Aşk ve sonrasında? Seks. Ve ikisini birleştirirsen aşıkken seks yaparsın. Bu en güzel şey. İşte bunu görmek istiyorum.

Nymphomaniac / İtiraf I&II

Dancer in the Dark‘tan sonra Lars von Trier filmlerinin hiç birini kaçırmadım. Bir çoğunu buraya yazmamış olabilirim ama Trier’in gizli hayranlarından biriyim. Gerek teknik açıdan gerekse filmlerinin hikayelerini farklı ve başarılı bulurum. Ancak çok adı geçen ve sansasyon olan Nymphomaniac izlemeden önce beni biraz tereddütte düşürdü. Öyle ki bir önceki filmi Melancholia‘yı çok başarılı bulmuştum. Bu filmin daha çekilmeden hakkında başlayan konuşmalar filmin merakının arttırılması aslında içten içe merak uyandırırken bir o kadarda film hakkında tereddütlere kapılmamı sağlıyordu. Filmi !F kapsamında izleyememiş, ancak sinemaya girme durumlarının konuşulmasına istinaden sinemada izlerim demiştim. Ne yazık ki film sinemada gösterime girmedi. Aslında vizyona girmesini de pek beklediğimi söyleyemeyeceğim. Girseydi bile iki üç sinemada bir iki hafta kalırdı film gösterimde. Tüm Trier filmlerinin Türkiye’deki ömrü bu şekilde olmuştur. Ne kadar doğru bilmem ama benim bu düşüncelerim gibi düşünülerek güya film vizyona sokulmamış.

The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember

Festival ön yazısı için tıklayınız Filmin yönetmeni Felix Van Groeningen hakkında iyi şeyler duysam da izlediğim ilk filmi The Broken Circle Breakdown. Film bir tiyatro oyunundan uyarlanmış. Filme genel olarak baktığımızda aslında hikaye olarak bize farklı bir şey vermiyor. Bir çok filmde aynı hikayeye tanık olduk. Bu filmi farklı kılan ise karakterler ve filmin müzik ile harmanlanlanışı. Eski Türk filmlerinde olurdu ya filmin süresini uzatmak için filmin arasına beş dakika müzik koyulurdu bu filmde aynı politikayı sergilemiş. Ancak müziklerin girdiği sahneler o kadar başarılı olmuş ki, film müzikal edasını elinde tutarken izleyiciyi çok fazla sıkmıyorda. Filmin müzik albümünün 45 dakika olduğunu düşünürsek zaten yüz on dakika olan filmin 45 dakikasını müzikle yemiş oluyoruz. Peki bu beni rahatsız etti mi? Elbette hayır. Filmin en güzel taraflarından biri de müzikleriydi.

Batalla En El Cielo / Cennette Savaş

Batalla En El Cielo hakkında düşünmeye çalıştığım ama nasıl bir kulp tutturacağımı bilemediğim bir film. Film 2005 yapımı yönetmen koltuğunda ise Carlos Reygadas var. Aynı zamanda film 2005 yılında Cannes’te büyük ses getirmiş. Ses neye getirdi bilmiyorum ama film öyle oturayım keyifli bir film seyredeyim diyorsanız baştan söyleyeyim bu filmden uzak durunuz. Filmde asıl sorun uzun uzadıya giden durağan sahneler. Filmin süresi 96 dakika pekala siz bu filmi anlatmak isteneni yarım saate sığdırabilirsiniz. Anlatmak istenen derken filmde verilmek istenen bir alt metin de yok. Yönetmen sadece önermede bulunmuş siz kalanı aklınızda tamamlıyorsunuz. Ana karakterin ne iş yaptığından bi habersiniz mesela. General’e çalışıyor ama şoför müdür, işleri ile uğraşan biri midir belli değil. Kişisel çalışanı ise bayrak töreninde ne işi vardı? Bunun gibi sorulara cevap aramaya bol vakit buluyorsunuz filmde. Film bir olay ardından donuklaşırken olay hakkında düşünmek için fırsat tanıyor size.

Une Vie De Chat

    Geçtiğimiz film ekiminde yer bulamayıp gidemediğim Une Vie De Chat’ı evimin konforunda izlemek nasip oldu. Ne yalan söyleyeyim süresini ve hikayesini göz önünde bulunduruduğumda yer bulamadığıma sevindim dersem yalan olmaz. Tabi benim bu sevinmeme filmin kötü olduğu anlamına gelmiyor. Oldukça güzel çizimlere sahip, ayrıntılarla izleyiciyi tatmin eden bir animasyon Une Vie De Chat.   Filmin en sevdiğim yanı belirttiğim gibi çizimleri oldu. Bilgisayar animasyonlarından uzak havası filme ısınmamında yegane sebebi. Bunun haricinde olay kurgusu ve kullanılan müzikler insanı tatmin ediyor. Film aslında bir çocuk animasyonu olmadığını belli ederken çokta yetişkin animasyonu gibi durmuyor. Hem çocuk hem de yetişkin izleyiciler için olayların yavaş ilerlemesi ufak tefek sıkıntılara sebebiyet verebiliyor insan üstünde. Ancak tüm bunlara rağmen başarılı bir film Une Vie De Chat.     Film bir kedinin bir gününü anlatıyor. Kedinin iki farklı yaşamı vardır. Gündüzleri polis olan babası, azılı bir suçlu tarafından öldürüldüğünden beri konuşmayan küçük bir kız Zoe’nin yanında vakit …

Bisikletli Çocuk / Le gamin au vélo

2011 yapımı Fransız filminin yönetmen koltuğunda Jean-Pierre Dardenne, Luc Dardenne kardeşler var. İkilinin diğer filmlerinde de olduğu gibi bu filmde de sığ ve düz anlatım kullanılmış. Bu filmde yönetmenlerin teknik ve anlatım açısından kendilerini tekrar ettiklerini görüyoruz. Le silence de Lorna (2008) ve L’enfant (2005)‘tan farklı bir film çıkmıyor karşımıza. Zaten iki kardeşin en büyük özelliği olayları olduğu gibi vermesi. Bu filmde de her şeyi çok fazla abartmadan izleyebiliyoruz. Ne dram ne komedi yönü abartılmış. Komedi diyorum bazı sitelerde dram-komedi olarak geçiyor film. Ancak günlük yaşamın perdeye aktarılmasında ne kadar komedi varsa bu filmde de o kadar komedi var. Diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de iç hesaplaşmalar bulunuyor. Karakterler attıkları adımlarda karsızlık içerisinde. İçinde bulundukları ikilemler başarı ile anlatılmış. Sosyal bir konuyu sahiplenmesi de ne filmin ne kadar doğal olduğunun kanıtı. Ancak bu doğallık filmi izlerken size sıkıntı verebiliyor. Çünkü filmin temposu başlayış ve bitiş ile aynı. Duygu aktarımını biraz yaymak, yada etkisini arttırmak amacı ile …

Sammy’s Avonturen: De Geheime Doorgang / Sammy’nin Maceraları

Bilindik bir hikaye ile bu kez de Sammy karşımızda. Sammy şirin mi şirin deniz kaplumbağasıdır. Daha doğumunun ilk gününde onu zor bir hayat bekler. Denize ulaşması ve bu bilmediği dünyaya alışması gerekmektedir. Ama denize doğru ilk adımlarını attığında, kendini bir martının gagasında yem olmayı beklerken bulur. Derken havada bir kargaşada hayatının aşkı olacak, kızla çarpışır. Tabi yolları ayrı düşer. Sammy bir ağaç parçasına sığınarak denize açılmaya devam eder. Tabi yolda yaşıtı başka bir kaplumbağa ile karşılaşır ve yıllarca arkadaş olurlar ve neredeyse tüm dünyayı gezerler. Bir gün gezip oynarlarken denizi siyah bir tabaka kaplar. Bir petrol tankeri sızıntı yapmıştır. Can havli ile oradan kaçarken, bu kezde balıkçılara yakalanırlar. Tabi ki bu iki yakın arkadaşın ayrılmasına sebep olur. Sammy bezgin bir haldeyken bu kez çevrecilerin eline düşer. Onlar kendisine çok iyi bakar. Ancak onlarla birlikte yaşayan bir kedi onunla eğlenmekten kendini alamaz. Günün birinde bu kişiler polis baskını ile alıp götürülürler. …

Back to Top