Kategori arşivi: Kitap Özetleri

1001 Fıçı Bira – Ferhat Uludere

1001 Fıçı Bira Ferhat Uludere

Neden bu kitaba yakın hissettim kendimi diye sorduğumda verdiğim tek cevap, içinde kendimi bulduğum için oldu. Belki de bizim dönemin, ergen metalciliğinin aynı hüzünlü sonunu gördüğüm için…

Kendimi herkesin yerine koyabilirim bu kitapta. Öyle baş rolü kapmam için de jön olmama gerek yok. Zaten Feryat’ta saçlarına limon sıkacak, bi bakışla tomurcuklar açtıracak bi herif değil.
Platoniklik, onun getirdiği umut, acı ve üzerine ekilen bol alkol bu karakter olmam içim biçilmiş kaftan.
Peki ya …. bar.
Tüm hayallerin kurulduğu, yıkıldığı, alkolün sindiği ahşap kokularıyla dostlukların harmanlandığı…
Evet, bir barda olabilirim mesela.
Düşündükçe her şey olabileceğim, o kadar içten, o kadar bizden bir kitap 1001 Fıçı Bira. Yoksa hep arkamızda buruk bıraktığımız şey mi demeliyim?

Okuyun derim…

Kitap Arkası

“Anne, ben nezarethanede kalacaksam bunun yüce amaçlar uğruna olmasını istedim hep, ama bir türlü olmadı. Hep sokaklarda içki içtiğim için içeri alındım. Başkomiser ne suç işlediğimizi sorduğunda, yanındaki memur küçümseyerek hep aynı cevabı verdi. “Umuma açık yerde alkollü içecekler tüketmek. ” Anne, tek suçumuz buydu hayatta; umuma açık yerlerde alkollü içecekler tüketmek. Suçluyum ben Anne, oğlun sandığın gibi temiz, lekesiz biri değil, umuma açık yerlerde alkollü içkiler tüketen bir serseri, ama suçluyum diye beni yargılama Anne; bu suçu kocan da işledi, büyük oğlun da işledi, hatta belki de o bu suçu aramızda en fazla işleyen kişi olarak suç dünyasına adını altın harflerle yazdırdı.”

Oradaki herkes bir kasabanın ne olduğunu çok iyi bilir… Bazen koruyan ve kollayan bir sığınaktır kasaba, bazen bir oyun bahçesi, bazen ise çocuklar kadar acımasız gardiyanların koruduğu bir hapishane… Ama “Rüzgara Boris Vian okutanlar” için büyük, zamanla ve mekanla sınırlı olmayan bir meyhaneydi Lüleburgaz…

Ve bu kitap o büyük meyhanenin müdavimlerinin hikayesi… Çiçekçi deposunda, okul bahçesinde, evlerin avlusunda, dumanaltı dernek lokallerinde ve hatta mezarlıkta içip, içip ve daha da içip körkütük âşık olanların öyküsü…

Ferhat Uludere, 1001 Fıçı Bira’da taşradaki günlük hayatın tekdüzeliğini tüm çıplaklığıyla yansıtırken, Trakya yaşamını ayrıntılarını da gözlerimizin önüne seriyor. Efsanevi Kel Şükrü’nün Lüleburgaz’da yarattığı “1001 Fıçı Bira” adlı meyhane bu romanla birlikte yeniden diriliyor…

Şimdi geriye tek söz kalıyor söyleyecek: Aksınnnnn!

Sayfa Sayısı: 126
Baskı Yılı: 2013
Dili: Türkçe
Yayınevi: Yitik Ülke Yayınları
İlk Baskı Yılı : 2013

Jack Keoruac – Yeraltı Sakinleri (The Subterraneans)

Her ne kadar ‘ın “Yolda“sını beğenmiş olsam da bu kitap için aynı şeyleri söyleyemeyeceğim. Bunun başlıca nedeninin kitabın içine bir türlü girememek olduğunu belirtmeliyim. Çeviriden kaynaklı mı, yoksa okuduğum dönemde benim psikolojim mi bu kitap için yerinde değildi pek bilmiyorum.

Şimdi tüm bunları göz önünde bulundurarak bu kitap hakkında ne yazabilirim bilmiyorum. Şahsen iyi diyemem, kötü hiç diyemem. Ancak tazım matematiğine de uyduğunu hiç söyleyemem. Hal böyleyken aslında fazla yorum yapmayayım.

Keoruac bu kez bir aşk romanıyla çıkıyor karşımızda. Entelektüeller arasında takılırken oradan bir kıza aşık olur ve daha sonra bu kitap çıkar ortaya. Kimilerine göre en iyi aşk kitabı, kimilerine göre anlamsız, uyuşturucunun etkisiyle başı sonu belli olmayan cümleler. Ancak bir gerçek varsa o da Keoruac’ın anlattığı aşkı.

Kitap Arkası:

Jack Kerouac’tan unutulmaz bir roman daha. Bir kıza âşık olup, aşkın ve uyuşturucunun doruklarında ayakları yerden kesilen ama sonra terk edilince oturup ü0 günde yazdığı muhteşem eser.

Aklında yine yol var / Yolculuklar var ama / Jack Kerouac bu kez / Aşk durağında molada. / Tam da o sıralarda / Yeraltı sakinleriyle takılıyor / Ki bunlar janti değil afililer / Klişey kaçmaksızın kafalı ve zehir gibi entelektüeller. / Âşık olduğu dilber de onlardan / Mardou adında bir Negro, / Kahverengi gözlerinde yıldızlar gezinen / Üzüm karası küçücük bedeninden şehvet yayılan. / Geceleri gümbür gümbür / Gerry Mulligan çalıyorlar / Ve gün gri gri ağarana dek / Dayayıp başını Kerouac’ın koluna / Proust okuyor Mardou.

Ama Kerouac bu, âşık da olsa / Hep içkinin, dahası uyuşturucunun etkisinde / Buna kuşkular ve kıskançlıklar da eklenince / Kendi deyimiyle / Özgüvensiz, patavatsız bir adam oluveriyor / Ve aşk yolculuğu hüzne doğru yol alıyor. / Sonra oturup, üç gün üç gecede / Şiir mi desek, güzelleme mi, ağıt mı / Bu kitabı yazıyor.

Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
Çeviren: Zeynep Demirsü
Sayfa Sayısı : 144

Nikos Kazancakis – Zorba

Zorba herkesin okuması gereken bir baş yapıt adeta. Nikos Kazancakis, hayatı yaşayarak öğrenmiş ana karakteri Aleksi Zorba ile, tüm hayatı gözden geçirerek farklı bir pencereden bakmamızı sağlıyor. 

Çeşitli işlerde çalışmış Zorba, günün birinde bir adamla tanışır ve onunla maden işine girer. Tüm bu iş ortaklığı içinde hayattan dersini çıkarmış yeme, içme, keyif ve kadın düşkünü Zorba’nın görüşü patronunun ilgisini çeker ve ona karşı bir yakınlık hisseder. Patronla birlikte biz okuyucularda ona bir sempati besliyor ve fikirlerinden faydalanıyoruz. Öyle şeytan tüyü olan bir karakter Zorba. 

Kesinlikle okunması gerekenler arasında. 

Kitap Arkası

Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis’in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır, denebilir; baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; insanı arayışın serüvenidir…

Sayfa Sayısı: 335
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 335
Çeviren : Ahmet Angın

Natsuo Kirino – Tanrıça Günlüğü 

Kadınların hakkı her zaman mı yendi?  Ta eski zamanlarda Tanrı olduklarında bile? Natsuo Kirino, “Tanrıça Günlüğü”nde kadın ve erkeğin büyük ayrımı Tanrılar üzerinden başarılı bir şekilde anlatmış. 

Kitapta anlatılan hikayeyi akışı hakkında önemli bilgi vermeden nasıl ifade edebilirim emin değilim. Her bölümünde bir olayın olduğu ve olay örtüsünün sürekli birbirini tamamladığı bir kitap Tanrı Günlüğü. 

Kahinler ailesinin iki kızı olan Namima ve Kamiku’nun hikayesi bu. Güzeller güzeli Namima altı yaşına geldiğinde kahin kalacak denir. Bir ying biri yang olan bu kardeşlerden Kamiku’nun kaderine ise Karanlıklar Diyarı’nın bekçiliğini yapmaktadır.

Har ikisi yollarını farklı yöne doğru çizerken, Namima lanetlenmiş bir ailenin çocuğuna aşık olur. O yasak aşkın mutluluğuyla çocuğunu eline aldığında bitik bir ihanete uğrar. Karanlıklar Diyarı’na gittiğinde ise intikam için geri döner. 

Keyifle okuyabilecek bir kitap Tanrıça Günlüğü. 

Kitap Arkası

Ölen her zaman kadın olur. Natsuo Kirino bize kadın ile erkek arasındaki ayrımın, insanlarla tanrılar arasındaki ayrımdan daha büyük olduğunu maharetle gösteriyor. Kadınların her gün verdikleri, görünüşe göre yaratılıştan beri var olan savaşların doğurduğu öfke ve tutkuyla dolu, gerilimli ve zamansız bir öykü onunki. -The Guardian- 1951’de Japonya’da doğan yazar Natsuo Kirino Çıkış adlı romanıyla dünyaca tanındı. Bu romanla Japonya Suç Yazarları Ödülü’nü aldı; romanın İngilizce çevirisiyle Edgar Ödülü finalisti oldu. Yazarın Türkçeye çevrilen Grotesk dahil birçok romanı yayımlanmıştır. Gözyaşı şeklindeki gizemli bir adada, saygıdeğer kâhinler ailesinin iki kızı vardır. Kamiku müthiş güzelliğiyle herkesi kendine hayran bırakır. Küçük kız kardeş Namima ise ablasının gölgesinde yaşamayı öğrenir. 6 yaşına geldiğinde Kamiku’nun sonraki kâhin olacağı ilan edilir. Namima kâhinin kız kardeşi olarak Karanlıklar Diyarı’nda hizmet etmek zorundadır; ölenlerin ruhunun diğer tarafa geçmesine rehberlik etmekle görevlidir. Kız kardeşlerin hayatı iki zıt yöne doğru ilerlerken, Namima yasak bir aşk yaşamaya başlayarak kaderine karşı çıkar. Ancak Namima büyük bir ihanete uğrayacak, yaşayanların dünyasıyla ölülerin dünyası arasında gidip gelerek intikam peşinde koşacaktır. Kirino bu karanlık masalda Japon yaratılış mitini, İzanami ve İzanaki’nin hikâyesini yeniden kurguluyor. Tanrıça Günlüğü, cinayet, cinsellik, tanrılar ve intikam üzerine kışkırtıcı ve fantastik bir destan…

(Tanıtım Bülteninden)

Çeviri: Aycan Başoğlu
Sayfa Sayısı : 232
Yayın Evi: Doğan Kitap

Yukio Mişima – Denizini Yitiren Denizci 

Gogo no eiko

Şiddet nedir?  Sadece bir olgu mudur? Bir insanın bedenine ne zaman yerleşir? Bir çocuk şiddet eylemine ne zaman başlar? Mişima farklı bir açıdan şiddetin vücudumuzda varolmasına değiniyor. 

Noburu dul bir annenin oğludur. Tüm merakı kentinin limanlarına yaklaşan gemilerdir. Bir gün annesi onu alır ve bir geminin ziyaretine gider. Noburu geminin kaptanın hayran olmuş ve onu bir kahraman olarak görmektedir. Bunu arkadaşlarıyla da bol bol paylaşır. 

Bu sırada annesi ve kaptan arasında bir ilişki başlar. Birbiri ile iyi anlaşan ikili sonunda evlenmeye karar verir. Bir süre sonra ‘baba’ sıfatına bürünen denizci Noburu hakkında da kararlar almaya başlar. Noburu ise artık sıradan bir baba fiigürüne bürünen denizliye karşı eski duygulardan yoksun hale gelmiştir. Noburu arkadaşlarıyla birlikte kurduğu çeteyle kendi fikirlerine göre ‘yanlış’ olanlara cezalarını verirken, özelliğini yitirmiş eski kahramana da bir ceza verirler. 

Mişima etkili bir anlatımla bize şiddeti bize ilmek ilmek anlatmış. Mişima Japon edebiyatının en etkili yazarlarından. Tavsiye ederim.

Kitap Arkası

Marguerite Yourcenar’ın “İnce, bıçak ağzı gibi dondurucu bir kusursuzlukta” diye tanımladığı Denizi Yitiren Denizci, dehşeti şiirsel bir anlatımla bütünleştiren, benzersiz bir kitaptır. “Kusursuz arınma, ancak yaşamı kanla yazılmış bir şiir dizesine dönüştürerek mümkündür,” diyen Mişima bu kitapla görüşünü örneklemiş olur. Mişima’nın en etkileyici eserlerinden biri olan kitap, soğukkanlı şiddeti ustalıkla anlatırken hiç kuşkusuz yazarın çocukluğunda bilinçaltını etkilemiş baskıları da yansıtır.

Roman, dul bir kadın, on üç yaşındaki oğlu Noboru ve kadının ikinci eşi olan denizcinin öyküsünü anlatır. Yaşıtlarıyla bir çete kuran Noboru, ilk tanıştığında denizler fatihi bir kahraman olarak gördüğü denizcinin, annesiyle evlenerek sıradan birine dönüşmesinin şokunu atlatamaz.   

Rakuyo’nun varlığıyla bütünleşmiş olan bu adam, geminin ayrılmaz parçası olan bu adam, kendini o güzel bütünden koparmış, kendi isteğiyle düşlerinden gemileri ve denizi silip atmıştı.

Noboru, tatil boyunca Ryuji’nin yanından ayrılmamış ve denizle ilgili hikâyeler dinleyerek, ötekilerin hiç bilemeyecekleri denizcilik bilgileri edinmişti. Ama onun istediği, bu bilgiler değil, günün birinde denizcinin hikâyeyi yarıda keserek, yeniden denize dönerken ardında bırakacağı mavi su damlalarıydı. 

Deniz, gemiler ve okyanus seferlerinin hayali ancak bu mavi damlalarda var oluyordu.

Orjinal Adı: Gogo no eiko
Çevirmen: Seçkin Selvi
Sayfa Sayısı: 160
Yayın evi: Can Yayınları