Kategori arşivi: öykü

Ayrılık

“Hayatımda en çok istediğim şey kuzey ışıklarını görmekti biliyor musun? Ama bana bakışlarının ardına saklanmış gözlerindeki parıltıyı görünce bu isteğimden vazgeçtim. Eminim ki bundan güzel olamazlar. Şimdi tek istediğim o bakışların altında olmak…”

 

Eylül’ün dökülen ilk yaprakları ile birlikte Kayra soluğu Yıldız parkında almıştı. Aklında dolanan karmaşık düşüncelerin duyguları yüzüne düşen ifadelerle tüm dünyaya açılıyordu adeta. Yerde ölü yatan yaprakların kemik sesleri kulakları doldururken, griye bürünmüş dünyayı renklendiren boynuna doladığı kırmızı atkısıydı. Mümkün olduğunca buraya kaçardı. Hayallerini yitirdiği, aynı zamanda hayallerini gerçekleştirdiği yerdi burası. Ve onu ilk kez öptüğü. Yıl içinde ara ara kendini dinlemek için buraya gelse de bugün duyguların ilanının ilk günüydü ve aslında birkaç gün sonra kaybedeceği son aşkının yıldönümü.

Herkes için sıradan olan ve üzerine her geçen gün biraz daha fazla isim kazınan banka oturdu. Bir yıl önce de aynı yerde oturuyordu. Levent’te bulduğu mektubun hikayesini anlatırken ondan aslında kendi içine de kilitlediği duygularına tercüman olan itirafı duymuştu. O an kendine mâni olamamış Levent’in ince dudaklarına bastırmıştı dudaklarını. Dokuz yıllık evliliği boyunca ilk kez kalbinin attığını hissediyordu. Yıllardan beri ilk kez, kimseyi düşünmeden özgür iradesinin verdiği kararla yapmıştı bunu.

Bir an için bu anı geçti aklından. Ne kadar çok anı biriktiriyorsanız, o kadar çok etkiniz oluyordu insanların üzerinde. Davut’tan bunu öğrenmişti. Bir sorun gibi karşısına çıktığında Davut, o kadar çok anı ekmişti ki onun yüreğine, sonunda onun gibi olmuştu. Bazen onun gibi bakıyor, onun gibi düşünüyor, onun gibi gülüyordu. Kaşık tutuşu bile bazen onun gibiydi.

Kayra cebinden geride kalan on aya ait zarflar çıkardı. Leventten gelen mektuplardı bunlara. İlk zamanlarda kendini zor tuttu zarfları açmamak için. Sonrası daha kolay oldu. Yavaş yavaş Levent’in yüzünü unutmuştu. Ne zaman hatırlamaya çalışsa, karşı pencereden yansıyan soğuk bir siluet geliyordu karşısına. Bunun anlamı neydi bilmiyordu. Oysa birkaç saniye daha hızlı olsa, ya da o üstündeki lanet bu mutfak önlüğünü çıkamaya çalışmamış olsa, geride bıraktığı hayatını yakıp, çocuklarını kocasına bırakıp onu heyecanlandıran adamla mutlu olacaktı belki de?

İyi bir insan olacak mıydı o zaman?

İlk kez o zaman görmüştü Levent’in el yazısını. Kendisi gibi uzun ve inceydi harfleri, biraz sağa yatık. Mektuplara tek tek baktı. Her geçen ay biraz daha titremişti yazı. Yavaş yavaş o da umudu kesmişti anlaşılan. “Acaba benim yüzümü hatırlıyor mu?” diye geçirdi içinden. Mektupları burnuna gördürdü. Rüzgâr zarfların içinden geçerken, biraz daha doldurdu Kayra’nın burnuna kokusunu. Sakladığı eski eski sandığın kokusu sinmişti zarflara. Ve çok derinde tanıdık bir kokuyu yakaladı. Levent’in kokusunu. Bir kez daha çekti içine, sanki yanındaydı şimdi. İlk mektubu açtı, ayrılığın ilk ayında gelen mektubu.

Sevgili Kayra,

Birkaç kez seni aramak istedim ama sesinin üzerimde bırakacağı tahribatı kestiremediğim için buna cesaret edemedim. Hem ne diyecektim ki? Sen kendin için düşündüğün en iyi şeyi yaptın. Bunun için sana ne kızgın ne kırgınım ve seni suçlamıyorum. Zaten hayatına geç dahil olan ben sadece pencere arasında yansıma olarak kalmalıydım.

Burası küçük güzel bir ada. Sanıyorum buraya alışabilirim, tek sorunum sensiz nasıl olacağım. Henüz kolileri boşatmadım. Evet, biliyorum, bir ay geçti üzerinden ama sanki her an seni görmeden yapamayacakmışım, olduğu gibi geri dönecekmişim gibi hissediyorum.

Hayatımda en çok istediğim şey kuzey ışıklarını görmekti biliyor musun? Ama bana bakışlarının ardına saklanmış gözlerindeki parıltıyı görünce bu isteğimden vazgeçtim. Eminim ki bundan güzel olamazlar. Şimdi tek istediğim o bakışların altında olmak…

Kayra bir kısmı rüzgarla savulan gözyaşlarını sildi. Elindeki mektubu katlayarak zarfın içine koydu tekrar. Sonra bir diğer zarfı açtı ve okumaya başladı:

Hep karşı pencereden nasıl göründüğümü düşündüm. Beni nasıl gördüğünü. Sigaranı içerken camdan her baktığında beni izliyor olabileceğinin hayaliyle avuttum kendimi. Ancak hissettiğim sisli, is kaplamış bir yüreğe sahip, dünyadan hiçbir zevkle almayan birinin boş bakışlarıydı. Bazen sana acıdım, çoğu kez de kendime. Oysa seni kurtarabilirdim bu huzursuzluktan. Defalarca kez ağladım perdelerin ardına sığınarak, hıçkırıklarımı içime gömüp.

Kayra bu zarfı da kapadı. Başını arkaya yaslayıp genzini temizledi. Bir yılın ardından bu mektupları okumak akıl karı değildi. Olduğu gibi cebine tıkıştırdı hepsini. Aklında yazılmamış mektuplardan biri daha dolanıyordu.

Sana hep Davut’un ölüm haberini vermek istedim. Nasıl tanışmamıza vesile olduysa belki tekrar konuşmamıza da vesile olurdu diye düşündüm hep. Elim bir türlü telefona gitmedi. Sanki onun ölümünü söylemek bizim ölümümüzü söylemek gibi bir şeydi. İkimizden biri yok olacakmış gibi hissettim hep. Yapamadım. Yazamadım da her satır ortasında titreyen ellerim, göz yaşlarımın altında kalırken bir türlü satırın sonunu getiremedim. Seninle birlikte o sert duruşlu kadın gitti. Kendim için bir şey yapmaya başladığımda daha fazla kendim oldum. Aslında o sertlik, kendim için aldığım korumaymış ve ne yazık ki bunu bende senden sonra öğrendim.

Bir süre Davut’tan ders aldım. Tabi sen bilmiyorsun Davut vakti zamanında çok ünlü bir pasta şefiymiş. Bütün inceliklerini öğretti işin bana, sonra bir pastanende mutfakta işe başladım. Derken şimdi küçük bir pasta dükkanım var. Bunlar sen yokken yaptıklarım. Mutlu musun diye sorarsan, en azından sevdiğim işi yapıyorum derim sana.

Birkaç adım uzakta olmamıza rağmen nasıl da Davut birleştirmişti bizi. Belki birbirimize geç kalmıştık. Belki de daha erken olsaydı bu kadar sevmeyecektik birbirimizi. Yoksa Davut’un umutsuz aşkının üzerine mi bağlanmıştık birbirimize? Aslında sonumuzun onun gibi olacağı belliydi.

Bazen düşünüyorum o son gece olacaktık birbirimizin. Belki kokumuz birbirimize iyice sindiğinde daha kolay olacaktı ayrılığımız. Belki sonra daha kolay nefret edecektik birbirimizden. Ne öpüşenlerin ne dokunuşların ben apar topar odadan ayrılmaya çabalarken ardımdan sarılman kadar kalmadı aklımda. Yüzünü unuttum, bakışlarını, boyunu posunu, hatırımda tek kalan o son yalvarırcasına sarılışın bana. Şu an burada, ürkek mum ışıklarının altında hissettiklerim…

Kayra, oturduğu banktan kalktı. Hızlı adımlarla yürümeye bağladı. Gözlerinin buğusu ardından saatine baktı. İşe gitme zamanı gelmişti. Hayallerinden sıyrılıp gerçeğe dönme vakti. Birkaç adım sonra arkasından bir ses duydu. Uzaklardan hatırladığı ve unuttuğu bir yüz geldi aklına, yüreğini yakan. Durmadı. Yine sorumluluklarına sığınması lazımdı.

R.Efe

Banknot

Kaan çöken karanlıkla birlikte silinen eşyaların arasından geçerek, sabahın alacakaranlığında başlayan; ince, sessiz yağmurun pencerede bıraktığı kırılımların ardından, kaldırım kenarından yavaşça süzülerek ardına kattığı birkaç yaprak ve sigara izmaritini kanalizasyon menfezine taşıyan suya dikkatlice baktı. Yine buna benzer yağmurlu bir günde hayatında kırılma noktası olan yüz lirayı bulmuştu. Para hala ondaydı. Eskiyip yıpranmasına rağmen hala cüzdanının bir köşesinde duruyordu. Üstüne üstlük ne zaman sıkışıp harcasa, hemen ertesi gün yine bir yüz liralık banknot buluyordu.
İki bin dokuz yılının kasımımın ilk günleriydi. Üniversiteye yeni başlamış, sınıftan birkaç arkadaşı ile birlikte şu an oturdukları evi kiralamışlardı. Cebindeki son parasını da ev için kap kaçak almaya harcadıktan sonra beş parasız kalmış, okula üç buçuk kilometre olan evine yürüyerek gitmek zorunda kalmıştı. Yağmur ince ince rahatsız etmeyecek bir şekilde yağarken, rüzgâr onu ince ince dövüyordu. Yolun ikinci kilometresinde vücudu ıslak bir çamaşırı taşıyormuş gibi tir tir titriyordu. Yerdeki küçük su birikintisinin üzerinden atlamaya çalışırken güzüne ilişen yüz liralık banknot vesilesi ile ayağını birikintinin içine istemsizce sokmuş, tek kuru sayılabilecek yeri olan çorapları da bu vesile ile ıslanmıştı. Aslında bir çorabı diğeri hala kuruydu lakin Kaan için bunun bir önemi yoktu. Bir ayağının kuru olması onun üşümesini engellemiyordu.
Parayı yerden aldığında ısınmıştı sanki. Sıcaklık sağ cebinden tüm vücuduna yayılıyor, Kaan’ın attığı adımlar yere daha sert basıyordu. Kazınan midesinin sesini dinleyerek yol üstündeki esnaf lokantasına girdi. Metal kapının elinde hissettirdiği soğukluk, yüzüne çarpan sıcak hava akımı ile birlikte bitmişti. İçeri girmesi ile birlikte sanki küçük lokantadaki tüm gözler üzerine dikilmişti. Yüzü kızarmıştı tabi bu içerideki sıcakla ilgiliydi.
Kaan çeride oturacak bir yer bakınırken, tezgâh arkasındaki, kısa boylu, al yanaklı, sağ omzunun üzerinde kararmaya başlamış bir havlu olan adam eli ile ona köşede bir masayı gösterdi. Kaan masaya geçti ve ellerini birbirine sürtmeye başladı ısınmaya ihtiyacı vardı. O esnada kısa boylu adam elinde bir tepsi ile gelerek masaya şehriye çorbası, kuru fasulye ve pilav bıraktı. Sipariş vermeyi beklerken yemeklerin gelmesi Kaan’ı şaşırtmıştı ama muhtemelen tezgâh başında yemekleri seçmeye çalışsa o da aynı seçimi yapacak olurdu. Aslında kuru fasulyenin yanına bir başta soğan olsa çokta fena olmazdı.
Yumuşacık ekmeğin hatırı sayılır katkısıyla, karnı iyice doymuştu. Yediklerinin parasını ödemek için şişman garsonun yanına gidip cüzdanını gösterdiğinde adam onu geçiştirmekle yetindi. Kaan yolda bulduğu yüz lirasını cebine atarak kapının ardındaki soğuğa biraz olsun ısınmış olarak kendini bıraktı.
Akşam eve giderken kutlama yapmak için birkaç bira aldı. Kredisinin yatmasına iki gün vardı. Bu iki gün içerisinde yüz lira onu krallar gibi yaşatırdı.
O akşam arkadaşlarıyla biralarını içtiler ve derin bir sohbete daldılar. Ertesi gün gelecek paranın garantisiyle yine içtiler. Yüz liradan kalan son bir lirayı da ekmek alarak kullandı Kaan. Son kahvaltıdan sonra ev arkadaşlarının yüzünü çok sık görmemeye başlamıştı. Kızların gözdesi yağız bir delikanlı olan Mert elini ayağını var olan hayattan çekmiş, kendini odasına kapatmıştı. İsmet ise eve çok fazla uğramıyordu. Mert biri birkaç gün sonra ise evin penceresinden atlayarak ayağını ve kaburgasını kırdı. Evin birinci kat olması onun sadece birkaç kırıkla kurtulmasına sebep olmuştu ama çocuk bir daha eve geri dönmemişti. Kaan da kendisinden bir daha haber alamadı. İsmet ise belediye otobüsüne binmeye çalışırken tekerin altında kalıp can vermişti.
Kaan yeni ev arkadaşları bulmaya çalışsa da sürekli aksilikler çıkıyor ve evde ki yalnızlığına bir türlü çare bulamıyordu. Koca bir yarıyıl kendisine ev arkadaşı aramakla geçmişti ama bulamamıştı. Bulduğu yüz liranın bittiğinin ertesi günü yine yüz lira bulmuştu. Sürekli para bulması onu maddi olarak rahatlatıyordu ama bu sonsuza kadar olacak bir şey değildi. Bir şekilde kendine bir ev arkadaşı bulmalıydı.
Güz tatili geldiğinde Kaan ilesini ziyarete gitti. Giderken yolda bulduğu yüz lirası ile Çorum’dan ailesine leblebi ve kardeşinde de oyuncak aldı. Memleketine vardığında ise cebinde yüz liradan on beş lira kalmıştı. Onunda da taksiye binerek evinin yolunu tuttu. Akşam annesinin özlediği yemeklerinden sonra ailece oturup Kaan’ın getirdiği leblebileri yediler. Sohbet esnasında babasının soğuk esprilerine maruz kaldılar ama içlerinden kimse gülmedi. Babası sinirlenmiş birkaç sert cümle kurarak sitemini dile getirmiş olsa da sinirlerini kemirdiği leblebilerden çıkarmıştı.
Ertesi gece derin bir rüyanın ortasından irkilerek uyandı Kaan. Rüyasında annesi eve geç geldiği için ona kızıyordu. Oysaki bazı arkadaşları eve bile dönmemişlerdi. Üzerindeki bu baskıya bir türlü anlam veremiyordu. Ne de olsa artık on sekizini doldurmuş reşit biriydi. Babasını uyandırmak için o kadar kısık sesle konuşuyorlardı ki, bu konuşmaktan çok bir dudak hareketi ve onu okuma çabasıydı okumaydı. Birkaç öksürük ağır bir kokudan sonra içine daldığı rüyadan çıktı. Belki de kendine gelmesinde soluduğu az miktarda karbon monoksit gazını da etkisi vardı.
Odasından çıkıp kokunun ve duman tabakasının geldiği yöne, salona doğru gittiğinden kendisi de nefes almakta zorluk çekmeye başlamıştı. Lambayı açarak evi aydınlattığında ise hareketsizce anne, baba ve kardeşinin yattığını gördü. O gün soğuk diye babasının diretmesi ile oturma odasına yatmaya karar vermişti annesi, babası ve kardeşi. Ailesinin başına giderek onları şiddetle sarstı. Herhangi bir tepki gelmeyince pencereleri ardına kadar açarak soğuk havanın eve girmesini sağladı ve küçük kardeşini kaptığı gibi karşı komşunun kapısını tekmelemeye başladı. Küçük çocuğun hareketsiz bendeni, iki kolu arasından sıyrılacakken karşı komşuları anlamsız bir ifade ile kapıyı açtı. Kaan kollarındaki hareketsiz bendeni komşularının eline tutuşturduğu gibi eve koştu. Koşarken de “ambulans” diye bağırdı. Anne ve babasını da çekiştirerek dışarıya kadar çıkarmıştı ama ikisinden, hatta üçünden de bir tepki yoktu. Ambulans geldiğinde ise üçü içinde artık çok geçti.
Kaan o günden sonra hiç rüya görmedi. Bazı arkadaşları gördükleri güzel rüyaları anlatmış olsalar bile.
Kaan o gecenin gündüzü ailesinin cenazesi esnasında yine bir yüz lira buldu. Önce almak istemedi, yüz lira onda bir tutku, bir isteğe sebep olmuştu. Sanki almasa tüm varlığı onu terk edecekmiş gibi hissediyordu. Hayattaki tek varlıkları da gitmişti ama sanki o yüz lirayı almamak kendinden de bir şeyler götürecekti. Kısa bir tereddütten sonra parayı cebine attı. Yine bir sıcaklık ve huzur istedi.
Ailesinin definlerinden iki gün sonra artık üç kişiye mezar olmuş evde yalnız kalmıştı. Kuzenlerinden uzaklaşarak odasına geçti. Cebinden yüz lirayı çıkardı ve oynamaya başladı. Bir süre sonra onunla konuştuğunu fark etti. Bir derdi vardı, dile getiremediği. Gitmek istiyordu, kalsa yapacak bir şeyi yoktu. Gidecekti ama öncelikle buradaki işleri halletmesi gerekiyordu. Ölenin ardından kalanlar için en zor işlerde bürokratik işlerdi. Kaan lanet etmişti bu işlerden.
Okuluna ve kiraladığı eve geri döndüğünde, ikinci dönemin yarısı gelmişti. Okula zaman ayırmadı o sene. Okuduğu için babasından bağlanan üç kuruş kendisine yetiyordu. Ailesinin evini de kiraya vermiş üç beş kuruşta oradan geliyor derken hayatta tek başına olan Kaan için yeterli maddiyat sağlanıyordu. Buna rağmen yalnızlığına ortak olması için bir barda çalışmaya başladı.
Bazen okul, bazen işle geçirdiği günleri tek düze akarken Kaan yüz liranın varlığını unutmaya başlamıştı. Para cüzdanının bir köşesinde duruyordu. Günün birinde kendine yeni cüzdan aldığında parayı yeniden fark etti. Elinde parayı evirip çevirirken seri numarasının garipliğini fark etti. Seri numarasının üzerinde O 999 999992 yazıyordu. Daha önce bu karar aynı sayının tekrar ettiği bir banknot görmemişti. Açıkçası önceki bulduğu paraların seri numaralarına da bakmayı akıl etmemişti. Bu sayı ona garip geldi ve parayı saklamayı düşündü. Birkaç gün sonra üzerinde yeterli nakit bulunmadığı için parayı bozdurmak zorunda kaldı. Kaan koleksiyoncu değildi. Bir şeyleri toparlamak gibi bir zevki de yoktu. Zamanında babasından kalan pul koleksiyonunu birkaç yıl süreyle devam ettirmişti ama şu an o koleksiyon neredeydi bilmiyordu.
Ertesi akşam izin günü olduğu için barda tanıştığı birkaç kişi ile içmeye gittiler. Kaan yüz liradan kalan son parayla herkese birer tekila ısmarladı ve gecenin sonu bir şekilde tanımadığı bir evde son buldu. Ertesi gün ise bir değişiklik olsun diye gözlerini açar açmaz okula attı kendini ve akşam yine mesai. Daha sonra barın müdavimi olan ve o gece çıktıkları üç kişi bir daha bara uğramadı. Sonra tekrar bir yüzlük banknot buldu. Parayı iyice inceledi. Seri numarasına baktı. Diğerinden farklıydı. Yine “O” serisiydi ama son iki rakamı diğerinden farklıydı. Diğer parada bol dokuz olduğunu hatırlıyordu Kaan.
Paranın seri numarasını bir yere not aldı. Ertesi gün tüm parayı harcadı. Birkaç gün içerisinde yine para tekrar ona dönmüştü. Hem de bu kez aynı seri numarasıyla. Olan bitene inanamamıştı. Aynı şeyi birkaç kez denedi. Hep aynı seri numarasını farklı yerlerde buluyordu. Biraz araştırma yaptı. “O” serisi banknot hiç basılmamıştı darphane tarafından. Sahte olabileceğini düşündü. Bir gün parayı harcarken başkasının eline geçtiğinde seri numarasının değiştiğini fark etmişti. O paranın para üstleri de hep “O” serisinden geliyordu ona. Bu işte anlam veremediği bir gariplik vardı. Önce korktu. Sonra korkmasını gerektirecek bir şey olmadığını düşündü ve aklından bu düşünceyi attı ve para ile yeni deneyler yapmaya başladı. O sırada takıldıkları ekibin tamamının öldüğünün haberini aldı. Aklında bazı soru işaretleri vardı. Ve bunları çözmesi gerekiyordu.
Bir akşam bara sürekli gelen pek hazzetmediği müşterisi ile bir iddiaya girdi. Bu iddiayı kaybetmek için oynuyordu. Maçın seksenini dakikasında zaten yenilmekte olan Fener için yenecek demişti. Rakip Kasımpaşaydı. İddiası çok da mantıksız değildi. Ancak karşısındakinin Galatasaraylı olması her türlü Fener yenilgisine para saçacağı anlamına geliyordu. Ama burada iddia para değil, akşam çıkışta kokoreçti. İddianın üzerinden çokta geçmemişti ki seksen birinci dakikada Fener üçüncü golü yedi ve maç üç bir bitti.
Kaan, yemeğin parasını bulduğu yüz lirayla ödemiş, üzerinden günler geçmişti. Yüz liranın kalanını da hala cebinde ayrı bir yerde tutuyordu. Müşterisi ise iki günde bir bara gelerek sevimsiz esprilerle galibiyetini dile getiriyordu. Kaan bir süre sonra paranın kalanını da harcadı. Birkaç gün o sevimsiz müşteriyi görmedi, günler haftalara döndü ve bir gün öldüğü haberini aldı.
Aklına para ile ilgili bazı şeyler geliyordu ama emin olamıyordu. Birkaç gün sonra yine banknotu buldu. Üzerindeki seri numara bir düşmüştü. Anı testi birkaç sevimsiz müşterinde daha yaptı. Ta ki ailesinin ölümünü hatırlayana kadar.
Onların ölümlerinde de bir payı olabilir miydi?
Yıllar olmuştu. Yaşadığı ev ile beraber, ruhunun konakçısı bedeni de yaşlanmıştı. Düşünceleri biraz daha oturmuş, zaman zaman ailesinin ölümü sebebi ile kendisini suçlamıştı. Hatta gidip polise teslim olmaya bile çalıştı. Ancak herkes onun bu yaklaşımını acısına ve yalnızlığına bağladı. Hatta sadece ailesi değil, zaman zaman diğer öldürdüklerinin de vicdanına büyük bir baskı yapıyordu. Neyse ki ailesinin istediği gibi okulunu bitirip, iyi bir mühendis olarak işe başlamıştı. Onların istediği gibi biri olduğunu kendine kanıtlamak Kaan’ın kendisine yarattığı bir sığınaktı. Ancak diğer insanlar için kendisini bu şekilde rahatlatamıyordu.
Günlerdir aklında kemirilen düşüncelerin esiri olmuştu. Tam bir şeylerin yerine oturduğunu düşündüğü anda anlam veremediği bir karanlık içini kaplıyor, tüm düşüncelerini, içinde tutamadığı ama neye, nasıl haykıracağını bilemediği için içine gömüyordu. Birkaç gündür uykusuzdu. İşten özel sebeplerden dolayı izin almıştı bir haftalığına ama bir haftanın sonunu getirip getiremeyeceğini bilmiyordu. Yirmi altı yıllık hayatını sürekli gözden geçirdi. Ardına baktığında bir katilden başkasını göremiyordu. İnsanlar gözlerinde sanki ona karşı bir düşmanlık besliyordu, buna rağmen adalet ona bir deli muamelesi yapıp onu salıveriyordu.
Günlerce düşündü. Düşünceler uykusunda büyük bir gedik açıyor, düşen her başı uykusuzluğuna daha fazla dakikalar ekliyordu. Üçüncü gecenin sonunda tüm bu olan bitenleri kendisine verilmiş bir lütuf olarak düşünmeye başladı. Belki bu parayı bir amaç doğrultusunda kullanırsa geçmişteki bütün günahlarından da kurtulabilirdi. Bu düşünceyle rahatlamış bedeni derin bir uykuya daldı.
Rüyasında annesini gördü, onun arkasında da babası duruyordu. Annesi kızarmış gözlerle neden eve gelmediğini sordu Kaan’a. Oysa Kaan evdeydi. Kırmızı gözlerle anne ve babasına bakıyordu. Annesine cevap verdi ama homurtudan başka bir şey bulmadı kendisi de. Odasına geçti. Holden geçerken duvarda asılı aynaya gözü takıldı. Görüntüsü ilk anda ona Entleri anımsattı sonra giderek kendi şeklini aldı.
On sekiz saat sonra uyandığında yeniden doğmuş gibiydi. Aklı berrak, düşüncesi netti. Bu para ona bir şeylerin değiştirmesi için verilmişti.
Adaletin sağlanması…
Bir sonraki hamlesini düşünmeye başladı. Adaleti nasıl sağlayacağını ya da Azrail ile olan ortaklığını.

Ahmet Bey

Soğuk gecelerin kovaladığı, yalnızlık yüklü bulutlar, gökyüzünde dolanırken; insanoğlundan şen şakrak, sıcak gülümsemeler bekleyemezsiniz. Nitekim, Ahmet Bey’de somurtkanlığını takındığı suratını, günün ilk ışıklarıyla birlikte keyfi bir şekilde yağmakta olan kara gösterdi. Kar taneleri Ahmet Bey’in bu suratını görünce, onu görmemezlikten gelerek aynı ahenkle yavaşça kapladıkları zemine düşmeye devam ettiler.

Ahmet Bey on beş yıllık pardesüsünün yakalarını kaldırdı. Fötr şapkasını ışında kalan ve anında donmuş kulaklarının bir kısmını kapattı. Rüzgarı kesilen kulaklar sanki sönmekte olan bir sobaya el uzatmış gibiydiler.

Ahmet Bey hızlı adımlarla apartman kapısının sertçe vurmasına aldırmadan, apartmanın küçük bahçesindeki iki metre genişliğinde, dört metre uzunluğundaki yolundan geçti ve dış kapıyı açmak için üstteki tutamacını tuttu. Parmakları demir kapıya değdiğinde bir buzu tutmuş gibi irkildi. Bir an için “derim yapışır mi” diye düşündü. Çoğu çocuk gibi vakti zamanında o da dilini buza yapıştırmıştı. O zaman çocuktu ama şimdi ise bir yetişkin.

Otuz senelik memuriyet hayatında, bakmaya yükümlü olduğu üç çocuk ve haddinden fazla konuşan bir eş sebebiyle hayatı daire ile ev arasında geçip gitmişti. Hayattan bir beklentisi olmamakla birlikte tek isteği fazla masraf çıkmamasıydı ama üç çocukla bu ne mümkün. Affedersiniz sıçsalar para gidiyor. Tabi bu sadece onların sorunu değil tüm memleketin hali bu şekildeydi. Ahmet Bey için de bu en büyük bahaneydi.

Ahmet Bey klasik bir memurdu. Tam klasik. Sanırım eski Türk filmlerindeki memur tiplemesi desem hakkında başka bir şey yazmama gerek kalmaz. Zaten ben de bu sebepten dolayı Ahmet Bey diyorum ona. Ahmet desem sanki ayıp edecekmişim gibi…

Ahmet Bey, ağzından kötü söz çıkmayan, ailesini seven, onlara sahip çıkan, yardım sever, örnek diyebileceğimiz bir insan tipi. Yardım sever dedim ama kendi mantığınca yardıma gerekli gördüğü zaman yardim eden birinden bahsediyorum. Eğer başına bela açılacağını hissederse, yardımı aklından çıkarıp oradan uzak duran bir tip.

Ahmet Bey’in en büyük korkusu ise karakola düşmek. Karakoldan korktuğu için tabi haliyle polisten de korkuyor. Şu yaşında bile polisi görünce yolunu değiştirdiği olmuştur. Polisin şapkasının rengi önemli değil o tarzdaki bir şapka bile onu tedirgin eder.

Evinin karşı köşesindeki dar, karla kaplı sokağa girdiğinde ardından birinin kendisine seslendiğini duydu. Kafasını kaldırdı, rüzgarın suratına çarptığı tokada aldırmadan karşısına, sağına, soluna ve arkasına baktı. Bu eylemleri yaparken durmuştu. Biraz daha burada oylansa yeni on beş otobüsünü kaçıracak bir sonraki otobüs için yarım saat daha beklemek zorunda kalacaktı. Tabi bu da işe geç kalması anlamına geliyordu ki, bu memuriyet hayatında bir kez olmuştu. Hastalıkta dahil, izin günleri haricinde işe gitmemezlik yapmamış, ne rapor, ne de idari izin kullanmamıştı.

Gaipten bir ses duymuştu Ahmet Bey. Küçükken babaannesinin kulağına küpe ettiği sözünü hatırladı. “Çağırırlarsa gitme oğlum.” Yıllardır da çağıran olmamıştı. Eğer çağıran biri varsa muhtemelen babaannesinin bu sözü üzerine onun artık gelmeyeceğini düşünmüş ve çağırmaktan vazgeçmişti Ahmet Bey’i. Tabi birinin çağırmamış olma, tüm bunların bir hayal ürünü olma ihtimali de vardı. Muhtemelen bu da öyle bir durumdu. Eskileri bilirsiniz çok fazla vesveselerle donatılmışlardır. Bazen ben öyle bir üçüncü kuşak olamayacağım için üzülürüm. Neyse konu ben değilim zaten.

Ahmet Bey ortalıkta kimseyi göremeyince yürümeye niyetlendi. Muhtemelen uzaktan rüzgarın taşıdığı bir sesi duymuş, bu garip sese de bilinç altı, adını yüklemişti. Sağ ayağını kaldırıp yere indireceği sırada çok yakınından bir çocuk kahkahası duydu. Bu kahkaha tüylerini diken diken etmişti. Yine etrafa bakındı kimseyi göremedi. Tedirgin olmuş, tedirginlik onun soğuk terler atmasına sebep olmuştu. Termometrelerin eksi onu gösterdiği bir havada siz düşünün onun şu anki halini.

Ahmet Bey yavaş yavaş kasveti ile onu korkutmaya çalışan bu eski sokağı hızlıca geçmeyi düşündü. Kendini buna göre hazırladı. Adımlarını tereddütsüz ve hızlı bir biçimde yere vurdu. Henüz iki adim atmıştı ki, yine bir çocuk kahkahası duydu. Aynı zamanda basının üst kısmının birden üşüdüğünü hissetti. Ne olduğunu anlamak için elini başına götürdü ve şapkasını yerinde bulamadı. Rüzgar mi uçurdu derken yanından bir şey geçti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışırken bir kaç adım ötesinde kırmızı pardösülü bir çocuğun ona sırıttığını gördü. Biraz daha dikkatli baktığında Ahmet Bey şapkasını çocuğun elinde görmüştü.
“Seni velet.” diye orta sesle bağırdı. “Getir şapkamı buraya.” Çocuk ona nanik yaparak cevap verdi.

Nedense çocuğun bu hareketi Ahmet Bey’i çok kızdırmıştı. “Getir onu buraya” diye bağırarak çocuğun arkasından koştu. Normalde bu hiç yapmayacağı bir şeydi. Ama bu kez…

Ne kadar koştuğunu bilmiyordu ama soğuk rüzgar ciğerlerini yakmış, dalağı şişmişti. Buna rağmen çocuğa yaklaşmıştı. Elini uzattı parmak uçları çocuğun kırmızı kapşonuna dokundu tam dokunacakken dengesini kaybederek yere düştü. Anlaşılan bu gün işe geç gideceği ikinci gün olacaktı. Düşerken gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı. Yere çarptığını, nefesinin yetmediğini, ciğerlerinin patlayacağını hissetti. Soğuğun alamadığı bir acı başının arkasına yerleşti, sonunda bilincini yitirdi. Düştüğü yerde öylece kaldı. Derin bir karanlığın içinde koşusuna devam ediyordu sanki.

4. Katil var

Aradan sekiz hafta geçmişti. Başta öldürüp yediğim insanların (insan dersek eğer) sayısını tutuyordum ama bir süre sonra saymayı bıraktım. Bazen günde iki bazen de dört beş çift göz yediğim oluyordu. Bunlar açıldığımdan çok bulabildiğim yemek sayısıyla orantılıydı. Her zaman açtım. Bir türlü doymak bilmiyordum. Gözleri yemeye başlamadan öncede böyleydim aslında. Bir türlü doymayı beceremiyordum.

Bana ne olduğunu bilmiyordum. Bir kaç gün sadece dürtüyle beslendim. Biraz olsun açlığımı yatıştırıp düşünmeye başladığım anda içinde bulunduğum durumu sorguladım. Bu işi genelde sabahları koşarken yapıyordum. Evet her sabah saatlerce koşuyordum. Vücudum iyice erimeye başlamıştı. Otuz kilo kadar vermiş, bu sure zarfında sadece gözlerle beslenmiştim. Bir kaç kez sevdiğim yemekleri yemeye çalışsam da her seferinde mide ağrılarıyla tüm yediklerimi dışarıya çıkarttım. Benim için tam bir işkenceydi.

Bir kaç kez durumumu sorguladım. İnsanları öldürüyordum. Aslında pek öldürdüğüm sayılmaz. Bir yerde ölmelerine vesile oluyordum. Her ne kadar kendimi rahatlatmak için yalanlar uydursam da bir katil olduğum aşikârdı. Tabi bunu doğanın kanunu olarak düşünebilirsiniz de. Güçlü olan hayatını idame ettirmek içinin zayıfı yer. Bunu yapan sadece ben değilim. Bir de olayın şu boyutu var. Bu zamana kadar ölmesine vesile olduğum onlarca kişinin öldüğüne dair hiç bir kanıt yok ortada. Kanıt diyorum, ne bir haber ne bir manşet ne televizyonda ne de gazetelerde görmedim. Bu kadar kişiyi öldüren bir seri katilin haberinin çoktan yapılmış olması gerekirdi. Zaman zaman hayal gördüğümü düşünüyorum. Tabi hayatımdaki değişikliklere baktığımda bunun olamayacağını düşünüyorum. Yemek yemiyor, uyumuyor, saatlerce yorulmadan konuşabiliyor ve en önemlisi de ben insanlarla diyaloğa gitmedikçe insanlar benim farkımda olmuyorlardı. Aslında beni en çok tereddüde düşüren durumda buydu. Acaba ölmüş müydüm? Arafta kalmış dünyadaki ölüleri toplayan bir yaratık mıydım? Hayal gücünün büyüklüğü zaman zaman saçma sapan fikirlere itiyordu beni. Bunları anlatmayacağım elbet üzerinizde daha fazla deli intibası yaratmamak için.

Ne olursa olsun insan içinde bulunduğu duruma alışıyor. Bir süre sonra bu yaşam biçimi benim için sıradan olmaya başlamıştı. Aslında bu durumdan memnundum da. Kendimi hiç olmadığım kadar iyi ve enerjik hissediyordum. Tek sorun hala yalnız olmamdı. Hala diyorum edindiğim bu özelliğin bu konuda pek faydası olmamıştı. Eskiden neysem şimdi de oydum. İşe gitmiyordum. Kimse de beni arayıp sormamıştı. Sonuçta bu dünyada sizi en çok merak eden bu kapitalist düzen oluyordu. Aslında bir nevi istediklerime kavuşmuştum. Durumuna zikretmek lazım.

Her şeye alışmış olamama rağmen hala dünya üzerindeki varlığım hakkında bir sonuca varamamıştım. Bırakın kendi varlığımı, var olmam için ihtiyaç duyduğum o patlak gözlü insan benzeri insancıkların da hala ne olduklarını öğrenememiştim. Konuşup sorgulama çabalarım sürekli bu insancıkların bayılmaları ya da ölmeleri ile sonuç buluyordu. Sonrası zaten malum. Bir süre sonra sorgulamayı kestim. Her şeyi akışına bıraktım.

Özgürdüm. Zaman zaman özgürlüğümün sınırlarını zorlandım. Biraz çekindim gerçeği söylemek gerekirse. Sonuçta hiçbir şey olmadığını keşfettiğimde bir süre sonra her şey bana boş gelmeye başladı. Yeni bir heyecan, yeni bir şeyler arıyordum.

Hafta sonuydu sanırım. Zamanla işiniz olmadığında takip etmiyorsunuz. Yine karnımı doyurmak için avımın peşindeydim. Çoğu zaman olduğu gibi yine bir grubun peşine takılmıştım. Altı kişilerdi. Anlayacağınız tam bir ziyafet. Gruba biraz daha yaklaştığımda içlerinden iki tanesinin normal insan olduğunu fark ettim. Yani gözleri normaldi. Bir an için ne yapacağıma karar veremedim. Patlak gözlüler beni fark etmiş birden telaşlanmış, normal insan olanlara daha da sokulmuşlardı. Sanırım insanların kendilerini koruyacaklarını düşünüyorlardı. Sırf meraktan adımlarımı hızlandırdım yanlarına biraz daha yaklaştım. Tam yanlarından geçerken insan erkeğe tutunmuş patlak gözlü kız tökezledi. Onlarca kez olan şey olacaktı. Düşecek ve ölecekti. Ya da nabzı hissedilmeyecek kadar düşük atacak ve bir daha kendini toparlamayacaktı.

Kız tökezleyince bende ister istemez refleks olarak döndüm. Geri kalan üç kişi çığlık atmaya başladı. Üstüne üstlük içlerinden biri de erkekti. Çığlıkları üzerine yanlarındaki insan arkadaşları etrafa bakınmaya başladı. Beni gördüler erkek olanı bana doğru yaklaştı ve yumruk attı. Bir an için boşta bulundum. Beni görebileceğini hiç düşünmüyordum. Yumruğunu şiddeti ile yere yığıldım. O esnada üzerime atladı ve bana vurmaya devam etti. Bir süre sadece kendimi korudum. Sonra üzerime gelen yumruklardan sıkıldım. Acı hissetmiyordum ama sürekli yumruk yemek sıkmıştı beni. Yattığım yerden ben de karşılık verdim. Bir kaç yumruk sonra çocuk yere devrilmişti. Ben de bunu fırsat bilerek ayağa kalktım ve yerde yatan rakibime bir kaç tekme salladım. Patlak gözlüler büyülenmiş gibi bana bakarken insan olan kız yardım istiyordu. Çocuğu bıraktım. Diğerlerine doğru adım attım. Patlak gözlüler ben yaklaşınca hemen yere yığıldılar. İnsan olan kız ise şaşkınlık içerisinde onlara bakakaldı. O ara kıza doğru bir adım attım ve boynunu yakaladım. Çok sıktığını düşünmüyordum ama kızın boynunun kırıldığını anladım. Boynunu bıraktığımda o da arkadaşlarının yanına yığıldı. Arkamdan normal olan erkeğin inlemeleri geliyordu. Sese doğru döndüm. Doğrulmaya çalışıyor, bir yandan da hırıltılı nefes alıp veriyordu. Tam yüzüne botlarımı indirecektim ki gözleri geldi aklıma. Belki bir şeyler de öğrenebilirdim. Yanına eğildim.

Acı çektiği belliydi. Ne kadar şiddetli vurduğumu bilmiyorum ama az önce kızın boğazını da çok fazla sıkmamıştım. Buna rağmen kızın boğazı sanki bir kuşun boğazını koparır gibi kolayca kırılmıştı. Sanki ayarsız bir güç sahibiydim. Aynı şiddetle yerde yatan çocuğa da vurduğumu düşünürsek muhtemelen bir kaç kemiği kırılmıştır.

Kısa bir süre pişmanlık ve üzüntü hissetim ama çok kısaydı. Bir an aklıma uğrayıp gitti. Kendimi iyi hissediyordum. Güvenim yerine gelmişti, sanki küçük dağları ben yaratmışım.

Çocuğa doğru eğildiğimde ağzının kenarından kan sızdığını fark etim. Defalarca filmlerde izlediğim sahneye şahit olmuştum. Çocuktan hırıltılı bir ses çıkıyordu. Balonun havasını salarken elinizle ucunu sıkıştırırsınız ya aynı öyle.

“Onlar kim?” diye sordum patlak gözlü insanları göstererek. Karşılığında aldığım yine hırıltı oldu. Çocuğun durumu ya gerçekten kötüydü ya da benden kurtulmak için numara yapıyordu. Elimle yere kapaklanmış omuzunu çevirdim. Yavaş hareket ettiğimi düşünüyordum ama öyle değilmiş. Ya çocuk tüy kadar hafifti ya da bende bir tuhaflık vardı. Bende bir tuhaflık olduğu kesindi. Dokunup çocuğu çevirmemle birlikte çocuk tersine acı içinde bağırarak döndü. Bağırtısı, bir domuz hırıltısından farksızdı. Sorumu tekrarladım. Yine hırıltılı bir cevap aldım.

Beklediğim cevabı alacağımdan emin değildim. Ne cevap beklediğimi de bilmiyorum. Çocuğun da bir şeyler bildiğini düşünmüyordum açıkçası. Bir kez daha sordum. Yine hırıltılı bir sesle karşılık verdi bana. O ara etrafımda yatanlara da bakıp ne yapmam gerektiğini düşündüm. Hadi diğerleri ölüydü -en azından biri, patlak gözlüleri saymıyorum- bunu ne yapacaktım. Arkamda bırakamazdım. Bu yakalanmama davetiye çıkarmak demekti. Gerçi son dönemde ben etkileşime girmediğim sürece kimde beni görmüyordu ama yine de işi şansa bırakmamak gerekirdi.

Çocuğun boynuna parmaklarımı geçirdim. Yavaşça sıkmaya başladım. Ağzından akan kanın sıcaklığı elime bulaşmaya başladı. Yavaşça sıkmaya başladım. Çocuk bulunduğu geride debelenmeye başladı. Ancak hareketleri boğazı kesilmiş bir kurbanın ayaklanmaya çalışmasından farklı değildi. Ben boğazını sıktıkça o daha fala debeleniyor, o debelendikçe ben daha fazla sıkıyordum. Bir süre sonra debelenmeyi kesti. Ağzından “puf” diye bir ses çıktı tüm hareketini kesti. İlginç bir duyguydu. Garip.

Ayağa kalktım. Bir kaç saniye ne yapacağımı düşündüm. Midem birden kazınmaya başladı. Patlak gözlülerin gözlerini herlerinden çıkardım. Zevkle her birini bir şekerleme gibi ağzıma attım ve yedim. Tam olay yerinden ayrılacaktım ki normal insanların gözleri de aklıma geldi. Onlar nasıldı acaba? Önce kızın yanına eğildim. Parmaklarımı gözlerine batırdım. Diğerleri gibi değildi. Tutmakta zorluk çekiyordum. Küçük parmağımı, göz kapaklarını kaldırarak içeri sokmayı başardım. Pir parça kan üzerime doğru sıçradı ve kalanı kızın yüzünden aşağıya aktı. Parmağımı göz yuvasına sabitleyince gözü dışları doğru ittim. Bu esnada yüzük parmağımı da küçük parmağımın yanına soktum. Göz kısmen dışarı çıkmıştı. Diğerlerine yardımcı olmak amacıyla bekleyen orta ve işaret parmağımı da içeri sokup baş parmağımla gözü parmaklarımın arasına sabitleyince kendime doğru yavaşça çektim. Sanki bir şeyle bağlı gibiydi Biraz daha sert asıldım. Göz yerinden bir şeyler yırtılıyormuşçasına ses yaparak yerinden çıktı.

Başta gözü ağzıma atıp atmama konusunda tereddüt yaşadım. İçimde bilmediğim bir şeyi yemeye başlayacak oluşumun tedirginliği -insan gözü olmasını hesaba katmıyorum-, aç olmanın verdiği sabırsızlığını bir arada yaşıyordum. Sonunda gözü ağzıma attım. Hızlı ve sert bir şekilde birkaç kez ısırdım. Gözün içinde patlayan  her baloncuk ile birlikte içinden fışkıran kan ağzımın kenarlarından süzülerek akmaya başladı. Üçüncü sınıf bir vampir filminin Kont Drakulasıydım adeta.

Ağzımı elimin tersiyle sildim. Bu gün bereketli bir gündü. Geriye yiyecek yedi tane gözüm vardı. İnsan gözünün tadı nasıl diye sorarsanız bunu pek tarif edemem ama çiğnenmesi biraz zor. Hani lezzetli kızarmış kuzu yağını ısırıp yemeye çalışırsınız ya, her ne kadar yorsa da lezzetlidir onun gibi bir şey.

Diğer gözü de çıkardım. Nasıl olsa kolay çıkıyor diye patlak gözleri sona bıraktım. Gerçi kızın gözleri de kolay çıkmıştı. Ya da ben alışmaya başlamıştım. Patlak gözlerden erkek olanının gözlerini de çıkardım. Elimden taşan gözleri montumun cebine soktum. Siyah deri mont kısmen kan sebebi ile kızarmıştı ama bunun önemi yoktu, nasıl olsa beni kimse görmeyecekti. Patlak gözlü kızın gözünü çıkartırken bir ses duydum. Ardından bir çığlık. Ne olduğunu anlamak için etrafa bakındığımda sokağın başında bir çiftin bana doğru baktığını fark ettim. Beni görüyorlardı. Birden paniğe kapıldım. Sendeleyip kıçımın üstüne yapıştım. Bana doğru gelmiyorlardı ama kız bağırmaya başlamıştı.

“İmdat, yardım edin katil!”

Erkek ise benim onlara saldırma ihtimalimi de düşünerek kızı arkasına çekerek siper almış bir vaziyette duruyordu. Yerden kalktım. Bir kaç sokak hiç arkama bakmadan koştum. Ta ki kendimi güvende hissedene kadar.

Eve kendimi nasıl attım hatırlamıyorum. Herhangi bir şüpheye mahal vermemek için koşmuyordum ancak her adımında paranoyakça arkama bakarak yürüyordum. Eve girdiğimde inanılmaz bir rahatlama hissettim. Kendimi direkt yatağa bıraktım. Uykuya nasıl daldığımı hatırlamıyorum.

Ertesi gün saat bir gibi uyandım. Uzun zamandır bu kadar çok uyuduğumu hatırlamıyorum. Uyandığımda dün gece yaşadıklarım bur hayal gibiydi. Ancak içimde bir sıkıntı vardı. Yataktan kalktığımda cebime attığım gözlerden süzülen kanın her yere bulaştığını fark ettim. Bir panikle içinde bulunduğum mahmurluktan çıktım. Resmen yataktan fırladım. Hemen televizyonu açtım haber kanallarını gezdim. Ekonomi haberlerinden başka birşey yoktu. Her zamanki gibi doların engellenemez yükselişi yorumlanıyordu.

Televizyonda bir şey bulamayınca internet gazetelerini gezdim. Onlarda da bir şey bulamadım. Derken küçük bir yerel sitenin köşesinde üçüncü sayfa haberi olacak şekilde yerleştirilmiş, rengarenk reklamlar arasında bir haber gördüm. “Gözleri çıkarılmış iki ceset.” Ayrıntılar ise şu şekildeydi.

Dün gece yarısı bir sularında Mısırlı sokak köşesinde işlenen cinayetler kan doldurdu. Üniversite öğrencisi N.Ç ve A.G. yere yığılmış bir halde bulundu. A.G. nin gözleri yuvalarından çıkarılmış bir haldeydi. Tesadüfen o an sokağı kullanmakta olan bir sokak sakini N.Ç. nin başında bir karartı gördüğünü yardım istemesi ile birlikte N.Ç. nin başından uzaklaştığını görmüş. Görgü tanığı ifadesinde karartının çok büyük olduğunu ve çok hızlı hareket ettiğini ifadesine eklemiş. Güvenlik görevlileri yaşanan olay ile ilgili araştırma başlattı.

 Elde iki ceset vardı. Bunlar ilk cinayetlerim diyebilir miydim? Sonuçta insanların görüp bildiği tek ölüler onlardı. Suçlanacak bir şey yoktu. Ardında bıraktığım bir delil. O an üzerime ve yatağa bulaşan kan geldi aklıma onları toparlayıp yakmalıydım ama nasıl? Evimde soba yoktu. Yakabileceğim bir yerde. Biraz düşündüm. Aklıma Galata Köprüsünde balık tutan insanlar geldi. Çoğu ısınmak için bir şeyler yakarlar. Oraya kadar gider elimdeki bu kanlı kıyafetleri orada yakardım. Tabi önce bunları küçük parçalara ayırıp ödün kağıt parçalarıyla karıştırmam lazımdı. O ara lavabonun altına koyduğum, iki sene önce gittiğim piktikten kalan mangal kömürü geldi aklıma.

Kalan kömürün içine giysileri bir kaç parça çerçöp yerleştirdikten sonra köprüye doğru yürümeye başladım. Yavaş ama kendinden emin adımlar atıyordum. Balıkçılara ne diye yaklaşacaktım. Alın elimde kömür var ısının mi diyecektim? Bu fikir saçma gelmişti bana. Hem de oldukça saçma. Yine de yürümeye devam ettim. Bir tür atar duruma göre hareket ederdim.

Köprünün üstüne geldiğimde rüzgara karşı zor direniyordum. Balık tutanların sayısı birhayli azdı. Üstüne üstlük ateş yakıp ısınan da yoktu. Şansımı başka bir şekilde denemem gerekiyordu. Eminönü’nün arka sokaklarına girdim. Dolaşmaya başladım. Elimdeki çantayı bırakacak adam gibi bir yer bulamadım ve geri dönmeye karar verdim. Tek sorunum elimdeki bu poşet olmuştu.

3. Açlık

Saat sekiz gibi midemin kazıntısıyla uyandım. Bu çok normaldi. Dün geceden beri bir şey yememiştim. Üstelik biranın beni daha erken acıktırması gerekiyordu. Açlıktan mideme sancılar girdi. Tuvalete koştum. Açlık berbat bir şeydi. Karın / mide ağrısı, tuvalete çıkma isteği… İkisini birlikte yapmadığın sürece kurtulamayacağın bir süreç. Bir sure tuvalette öylece oturdum.

Evde yiyecek bir şey yoktu. Aslında vardı. Ağzıma biraz peynir ve zeytin attım, açlığımı gidersin diye. Ancak daha fazla acıktığımı hissettim. Bu normaldi ekmek yoksa eğer herkes gibi bende doyamıyordum.

Dışarı çıktığımda insanlar ortalığı basmıştı. Tabi cumartesiydi ve insanlar programlanmış gibi cumartesilerini eğlenceli bir şekilde değerlendirmeliydi. Ne yiyeceğime karar vermeye çalışırken birden bire kaldırımın yürüdüğüm tarafının boşaldığını fark ettim. Herkes herkes bana yol veriyordu sanki, bir an önce geçip gitmem için.

Cadde üzerinde rengarenk dükkânların ışıkları insanların yüzüne birer maske gibi düşüyordu. Hala faaliyette olduğunu düşündüğüm hamamdan ağrı bir duman ve yanmış lastik kokusu yayılıyordu. İnsanları izlemeye başladım. Önümden çekilip bana yol veren insanları. Bana dehşetle bakanlar sadece koca gözlü insanlardı. Diğerleri yani normal insanlar bir şey olmamış gibi, olması gerektiği gibi hareket ediyorlardı. Mağazanın birinin önünde aniden duran iki kadınla birlikte bende durdum. Kadınlara kaldırımda yürümüş eğitimi vermeliydiler. Afaki sola attım kendimi ve patlak gözlü bir kadınla karşılaştım. Kadın beni görünce aniden kaskatı kesilmiş bir şekilde kaldı. Sarı kıvrım kıvrım saçları vardı. Yeşil koca gözlerini kaderine boyun eğmiş gibi sıkıca yumdu. Kadının kokusu beni mest etmişti. Yo öyle parfüm değil. Kendi kokusuydu. Hem de bana karnımın ne kadar çok acıktığını hatırlatan koku. Bu konu bana o kadar çekici gelmişti ki onu şuracıkta yiyebilirdim.

Yine sağa geçtim. Kadına yol verdim. Kadın koşar adımlarla yanımdan geçti. Kovalanan bir av hayvanı gibiydi. yvanı gibiydi. Adımlarımı hızlandırdım. O patlak gözlü insanların tümü bana yol veriyor bana bulaşmak istemiyorlardı. Yemekten çok içebileceğim bir aradım. İçip bu yaşadıklarım üzerine düşünmeliydi. Belki bir iki arkadaşı arar onların ağızlarını yoklardım. Ne diyecektim ki? “Patlak gözlü insanlar görüyorum, onları öldürüyor, üstüne üstlük gözlerini yiyorum” mu? Belki de bir psikoloğa gitmeliydim.

Yer bulmak zordu. Yani cumartesi günleri. Bütün insanlar ocak ayının soğuğuna aldırmadan dışarıya çıkmıştı. Gerçi soğukta yoktu ya. Bildiğin bahar ayıydı hava. Gökyüzünde yıldızlar ve ay yazdan kalma bir şekilde parlıyordu. Hafif bir rüzgar arada ürpertse de genel olarak hava iyiydi.

Küçük bir bara girdim. Oturacak masa yoktu ama barın bir köşesine iliştim. telefonumu çıkardım ve arayabileceğim birilerine baktım rehberden. Kimseyi bulamamıştım. Kimse olmadığından değil bu deli saçması hikayelerimi anlatabileceğim birileri olmadığından. Telefonu elimden bara bıraktığımda bir kadın sesi ne içeceğimi sordu. Birileri ne içeceğimi sormuştu demek ki bir şeyler düzeliyordu. Kafamı kaldırdım bir bira deyecektim ki, mor renkli iki patlak göz gördüm karşımda. Kız ile göz göze gelir gelmez geriye doğru sendeledi. İki elimi sakin anlamında kaldırdım ama ona bir panik havası yerleşmişti. “Bir bira.” dedim. “Biraz da yiyecek bir şeyler.”

“Yiyecek bir şey.” diye tekrarladı dediğimi Sesi sönük geliyordu. Belki bu kızdan bana neler olduğunu ya da patlak gözler hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Yani… beni fark edip korktuklarına göre hayal görmüyordum.

Kız birayı barın ucuna bıraktı ve temkinli bir şekilde bana itti. Bardağa uzandığımda elini anında çekti. Elini çekişi o kadar hızlı olmuştu ki bende ilkindim. Ardından hemen bir sosis tabağı geldi. Bu kadar çabuk gelmesine şaşırdım. Sanki bir an önce yiyip gitmem için bana yoğunlaşmışlardı ama niyetim onların düşündüğü gibi değildi.

Önümdekileri yemeye başladım. Garson kız benim bulunduğum tarafa gelmemeye çalışıyordu. Ben de ne yapsam etsem de onu bu tarafa çeksem diye düşünüyordum. İçeriye sandalyelere doğru baktım. Yer yer boşalmıştı. Buna ben sebep olabilir miydim? Belki.

Ne kadar yediğimi, ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum. Günlerdir aç kalmışçasına, önüme gen yiyeceklere saldırdım. Doyduğumu hissetmiyor üstüne üstlük midemden çıkan sesler gürültüye rağmen kulağıma çalınıyordu. Oysa ki son zamanlarda yediklerime dikkat ediyordum. Gerçi sabah koştuğumda harcadığım kaloriyi hesaplasam eminim ki daha yiyecek hakkım vardır. Tabi sağlık durumumu da düşünmemiz lazım. Sonuçta yıllardır kolesterolüm sınırda yaşıyorum. Zaman zaman sınırı aştığım da oldu (genellikle). Tabi sonrasını düşünüyorsam eğer, sürekli çalışan işçilerimin kısa sürede beni yarı yolda bırakmamaları açısından onlara dikkat etmeliyim.

Gün pazara bağlandı. Saat bir buçuğu gösterdiğinde barda kimse kalmamış çalışanlar yavaş yavaş toparlamaya çalışıyordu. Geldiğimden beri bardaki kız huzursuzdu. Onun huzursuzluğu diğer çalışanların da canını sıkmıştı. Birkaç kez karşımda isterse evine gidebileceği söylendi ama kız gitmek istemedi.

Bardan ayrıldım. Bir süre barı gören sokağın köşesinde durdum ve izledim. Ben çıktıktan bir kaç dakika sonra kapalı olmasına rağmen bara bir kişi girdi. Yaklaşık bir dakika sonra da bardaki kız ile birlikte çıktılar. Kızın yanındaki çocuğunda gözleri kocamandı. Bir an için eve dönme fikri geçti aklımdan. Bu fikir çok sönüktü ve anında kayboldu ve ikisini izlemeye başladım.

Amacım son dönemde insanların benden neden korktuğunu sorgulamaktı. Tabi birde şu koca gözleri. Elbette bu gözleri sadece ben görebiliyor olabilirdim. Bu sebepten dolayı insanların gözünde deli konumuna düşmemek için biraz temkinli davranmalıydım.

Çifti izledim. Çift olduklarını düşünüyordum oldukça samimi görünüyorlardı. Tenha bir sokağa girdiklerinde ikisi birlikte arkalarına baktılar. Sanki varlığımı hissetmiş gibilerdi. Telaşlıca adımlarını hızlandırdılar. Benden kaçıyorlardı, bunun başka bir izahı yoktu. Peki ama neden? Benim amacım bunu öğrenmekti. Adımlarımı hızlandırdım. Onca yemeğe rağmen midem hala kazınıyordu. Açlığım kendini iyice belli ediyordu. Üstüne üstlük burnuma leziz kokular geliyordu. Nasıl tarif etsem. Bir çok şeyin kokusu karışımı ama öyle mide bulandırıcı değil. Daha da iştah açıcı.

Bilinçsizce adımlarımı hızlandırdım. Bütün benliğim midemin arzusuna yenik düşmüş burnumun aldığı leziz kokuyu takip ediyordu ve bu koku izlediğim o çiftten geliyordu.

Sanki uçmuştum, sanki koşmuştum bilmiyorum ama çifte yetişmiştim. Ellerimi uzatsam dokunabilirdim. Uzattım da. Bu hareketimi fark ettiler ve kendilerini hızlıca iki yana attılar. Yere düşüp ikiye ayrılan bir vazo gibiydiler. İkisi de bilinçsizce salında. Kocaman gözleri loş ışıkta patlıyordu.

“Sakin olun” dedim. Sesimi mümkün olduğunda yumuşatmaya çalışarak. Ağzım o kadar çok sulanmıştı ki iki kelimeyi sarf ederken onlarca tükürük ağzımda yere saçılıyordu. Hafifçe onlara telkinde bulunmama rağmen panikleri devam ediyordu. Sendelemeye başlamışlardı. Sanki ben onlara yaklaştıkça onlar güçten düşüyordu. Ben ise büyük bir enerji doluyordum, büyük bir istek. Bir adım daha attım. Kız olduğu gibi yere düştü. Çocuk kıza baktı, eğilip ona yardım etmekle, kaçmak arasında ikilemde kaldı. Vücudunu geriye doğru çevirmeye çabaladı ama ayakları bir türlü dönmedi. Sanki çivilenmiş gibiydi. Ben hızlıca kıza doğru eğildim. O kadar güzel kokuyordu ki birden ısırmak geldi içimden. İçimdeki bu iştaha göğüs gerdim. Kafasını kaldırdım. Sağa sola çevirdim. Şah damarına bakıp nabzını kontrol etmekti amacım. Ben kızla ilgilenirken çocuk öylece durmuş bana bakıyordu. Aslında istese kaçabilirdi ama kaçmıyordu. Kaçamıyordu.

Kızın nabzı çok yavaş atıyordu. Kafamı kaldırıp çocuğa baktım. İyice güçten düşmüş görünüyordu. Elimle pantolonunu çekiştirdim. Amacım yere çökmesini sağlamak ve bir kaç soru sormaktı. Ona dokunur dokunmaz yere yığıldı. Tam anlamıyla olan bitene anlam verememiştim ama ben bu büyük gözlü insanlara yaklaştığımda onlar ölüyor ya da bu şekilde yığılıyorlardı.

Bir süre he ikisini de sarstım. İkisi de kendine gelmedi. İçimdeki açlık artık mantıklı düşünmemi zorlaştırıyordu. Güzel olanı sona bırakmak için çocuğun sağ gözüne uzandım. Parmaklarımı gözünün çevresine geçirmiştim ki, önünde durduğumuz apartmanın ışığı yandı ve kapıdan biri çıktı. İki yatan insanın başındaydım. Açıkçası çokta uygun bir durumda değildi. Bu pozisyonda nasıl bir açıklama yapabilirdim ki?

Dondum kaldım. Bildiğiniz dondum. Aklımdaki düşünceler bile dondu. Öylece kapıdan çıkan, yirmi yaşlarındaki çocuğa bakıyordum. Bok mu vardı bu saatte dışarıya çıkıyordu. Yatıp evinde FIFA falan oynasaydı ya.

Çocuk bana doğru baktı. Bir an göz göze geldik. Göz göze geldik ama sanki anlamsızca boşluğa bakıyor gibiydi. Hiç bir tepki vermedi. Kapıyı ardından çekti ve yürüdü. Belki saniyelik bir olaydı ama sanki çocuk dakikalarca bana bakmıştı. Görünmemiştim. Bu iyiydi. Giderken arkasından baktım bir süre. Taze cupcake’in kokusu etrafı o kadar sarmıştı ki dayanamadım. Hemen yanımdaki kızın gözüne daldırdım elimi. Gözü avucumun yarısını doldurdu. Hepsini ağzıma attım ve çiğnemeye başladım. Ağzımda hissettiğim her patlayıştan sonra ayrı bir tat alıyordum. Müthiş zevkli ve lezzetliydi bu gözleri yemek. Kendime kızdım böyle bir keyfi neden bir çırpıda sonlandırıyorum diye. Kalan üç gözü yavaşça ve tadını çıkararak yedim. Bu esnada yoldan üç kişi geçti ve hiç birisi ne beni ne de yerde yatanları görebiliyordu. Bu durum beni iyice keyiflendirmişti.

Ne kadar yavaş yersem yiyeyim, on dakika içinde bütün yiyeceklerim bitmişti. Açlığım birden bire kesilmişti ama vücudum daha fazlasını istiyordu. Bendeki bu değişimler kafamı kurcalamaya başlamıştı. Şimdi ben katil mi olmuştum? Neden insanlar tarafından görülmüyordum? Yoksa Tanrı bir azrail görevi mi biçmişti bana? Günah mı işliyordum? Bir süre bunları ve daha fazlasını düşündüm. Ne kadar düşünürsem düşüneyim önemli olan vücudumun isteğiydi. Onun dürtüsüydü. Hızlı adımlarla, zaman zaman koşarak sokakları gezdim ve kendime yeni yiyecekler aradım.