Kukumav Kuşu 2

GÖKTEN İNEKLERİN YAĞDIĞI, GARİP BİR ÖLÜNÜN OLDUĞU BÖLÜM  Sabaha karşı uyandığında kan ter içindeymiş. Etrafında koyu bir karanlık, uzaktan gelen uluma sesleriyle gördüğü rüya arasında gidip gelirken birden aklına damdaki inekler gelmiş. Oralarda kurt olmazmış aslında ama ne olacağı da belli olmazmış.   Gecenin ayazına düşmemek için evden çıkarken üzerine parkesini almış, yüksek eşiğin tepesine çıkıp biraz soluklandıktan sonra adımını atmış dışarı. Eskisi gibi hızlı hareket edince tıkanıyormuş. Yaşlılıktanmış işte bir de onu gençliğinde görecekmişiz. Birkaç adım atmış ama elinde ne bir fener ne de baba yadigarı tüfeği varmış. Geriye dönüp onları alacakken karısını görmüş kapıda. Karısı ondan daha akıllıymış elinde lamba ve tüfekle bekliyormuş kapıda. Ne yalan söylesin onu kapıda öyle durunca korkmuş ama erkekliğine de bok sürdürmemiş.  Tüfeği açmış içine bir bakmış fişekler tamammış ama fişekleri kim koydu hatırlamıyormuş. İnşallah nemlenmemiştir diye düşünmüş. Sevmezmiş bu mereti ya olmadan da olmuyormuş.  Yavaş yavaş dama doğru ilerlemiş. Bir elinde tüfek bir elinde lamba …

Aşure – Öykü

Yukarıda gördüğünüz kitap içinde benim de öykümün bulunduğu, vakti zamanındaki fanzinleri saymazsak basılı ilk öyküm. Müjdat Gezen Sanat merkezinde bir araya gelen birlikteliğimiz böyle bir kitapla son buldu diyemeyeceğim çünkü devam ediyor. Ancak içindeki öykümün – sonradan pek beğenmesem de- -olurmuş öyle şeyler bunu da öğrendim- bir şeylerin başlangıcı olduğu için yeri farklı. Tabi defalarca yazılan ve yazılıp beğenilmeyen öyküleri de sayarsak keyifli ve sıkıntılı bir süreç arkamızda kaldı. Tabi bu arada benim kitapta hazır gibi bir kaç ay sonra buralarda olur… Neyse tüm arkadaşlarıma ve hocalarıma teşekkürü borç bilirim. Bu arada onlar kimler mi? Kitapta bulabilirsiniz. Merak olsun adlarını saymayayım. Kitap tüm online mecralarda mevcut. Bu gün itibariyle mağazalarda da yerini aldı. Alıp okumanızı temenni ediyorum. Bu arada bir başka bir şey daha var. Bunu bilerek kalın yazdım. Bu yazının altına yorum yapan ilk üç kişiye kitabı göndereceğim. Bu sebepten dolayı yorum yapmadan geçmeyin. Bu süreç ilk üç tamamlanana …

ben öldükten sonra

Gözlerimi nerede açmıştım bilmiyorum. Tek hissettiğim burnuma kokan taze tezek kokusuydu. Ağzımın tadı da bok gibiydi. Şiddetli bir öksürükle birlikte tüm ciğerlerimi yere bıraktım. Şimdi daha iyi hissediyordum. Burnumdan aldığım derin nefesle içinde bulunanları yukarıya çekerek tüm toparlananları soluk borumdan yemek boruma aktardım ve yutkundum. Akşamdan bıraktığım çürük diş kokumdan başka bir şey kalmamıştı artık burnuma dolan. Hayatı anlamak için hazır hale gelmiştim. Etrafa bakındım. Derin bir karanlık. Sessizliği dinledikçe, hırıltılı nefesimi daha da bastırmaya çalıştım. Ürkütücüydü. Aldığım nefesten daha ürkütücü. Hareket edebilir miydim bilmiyorum. Ya hareket ederken tahammül edilemez bir ses çıkarırsam ve o kokutucu karanlık beni yutarsa… Temkinli davrandım. Kulaklarımı kabartmış beni cesaretlendirecek en ufak sesi yakalamaya çalışıyordum. Hiçbir şey yoktu. “Zaten çıkacak en ufak bir ses bile benim öteki dünyaya biletim olabilir” diye düşündüm. Karnım ağrımaya başlamıştı. Korktuğum zaman hep karnım ağrırdı. Bir süre sonra ister istemez gaz çıkarmaya başlayacaktım. Kokması mühim değil sesli olmazdı umarım.

ve giderken bir daha, yerine koyabildiklerim.

Son bir kez ceplerimi yokladım. Telefonum, cüzdanım, sigaram. Kapıyı çekmeden önce, elimde anahtarlarım. Her şey tamamdı. Hatta cebimde yerinde bir türlü durmayan bozukluklar fazlalıktı bile. Yine de bir şeyler eksikti. Ve bozukluklar bunun kanıtıydı. Bir yokluğun üzerini örtmek için vardılar onlar. Son bir kez evi dolandım. Kapalı perdelerin dikişleri arasından sızan güneş ışığında. Artık her neyi unuttuysam yaklaştığımda bile sıcak sinyalini vermiyordu bana. Çıkmalıydım. Süslenmememe rağmen bir saattir evden çıkamamıştım.

Uyku Öncesi Hikayeleri: Taze Et Kokusu

Kuraklık çökmüştü sanki şehre. Her adımı, suyun tadını unutmuş kaldırım üzerindeki toz parçacıklarını soluk borusuna kadar itiyordu. Burnunun direğini sızlatmaya başlayan bir koku toz birikintilerine karışarak usulca yayılıyordu etrafa. Ağzındaki mayhoş tadın sebebi bu olmalıydı. Uzaktan, derinlerden farklı bir koku daha geldi burnuna, kolayca tahmin edebileceği. Çiğ et kokusuydu bu. En son çocukluğunda almıştı bu kadar keskin, taze et kokusunu ve ardından bir daha et yiyememişti. Burnunu kapattı, parmaklarının uçlarıyla. Vakit gece yarısını geçmiş, sokakta, lambaların çevresinde dolanan sinek seslerinden başka bir ses yoktu. Bir de az önce geçtiği yanıp sönen ve yanıp sönerken de küçük bir patlama sesi çıkaran flaman lambadan başka. Bilindik sessizliğin içinde yürümeye devam ederken birden bir çığlık duydu. Bebek çığlığıydı bu. Bu beklenmedik ses irkilmesine, duraksamasına sebep oldu. Hızlıca etrafını kolaçan etti. Gelebilecek tehlikelere hazır olmak istiyordu. Ürkütücü sessizlik karşısında, biraz daha gözlerine güvendi. Etrafta kimse yoktu.

Anka

“Ben” dedi… Ciğerlerinden saldığı son nefes herkesin duyabileceği bir halde ses tellerini titreştirirken acının vurduğu göğsünden bir çığlık gibi çıktı sesi. Yankılarıyla birlikte uzayıp giden üç el silah sesinin arasından fısıldamayla son buldu cümlesi; “…sizi affediyorum.” Bir sessizlik indi kalabalığa. Soğuk bir rüzgâr birbirine geçmiş vücutlar arasında dolanırken ardında titreme bıraktı, bazı gözlerde ise gizli gizli akan gözyaşı. Düşünceler kovalandı akıllardan, bir toz birikintisi gibi etrafa dağıldı. Beklenenin şoku çökmüştü herkesin üzerine, hiçbir zaman kelimelere dökülmeyip sadece yüreklerinde taşıyacakları. Gökyüzü hızla kararmış, hareketlenen bulutlardan sızan ışıklar, sadece yerde yatan bedeni gösteriyordu. Tiyatro sahnesinde görülmesi gereken tek kişiyi işaret eder gibi.

Beyaz

“Kar yağıyor” diye bağırdı içi içine sığmayan bir hevesle. “İlk karda söylenen yalan kaile alınmazmış.” Kim söylemişti bunu? Hangi kültürde vardı. Bir yalan söylenecekse bu 1 Nisan’da olmalıydı. Oysa 29 Kasım. Herhangi bir ayın biri bile değil. Pencerenin içinden nasıl geçtiğini bilmiyorum. Lapa lapa yağan karın altında dans etmeye başlamıştı bile. Üzerinde uzun saçlarının altında kalan, yer yer beyazlaşmaya başlamış kırmızı mantosu. Elinde bir eldiven. Muhtemelen benimkiler. Elleri açık, kendi etrafında dönerken bir şeyler mırıldanıyor. Dudak hareketlerini görebiliyorum. Birkaç harf sanırım anlayabildiğim. “S.e.n.i…” Nasıl tamamlamalıyım bunu bilmiyorum. Bir insan “seni” derse bunu nasıl tamamlarsınız? “Senin” olsa… Oysa “seni”. Sonuna koymak istemediğim kelimeler… Düşüncelerin ardına saklanıp uyuyor muyum? Nerdeyse kaplamış yeryüzünü. Sadece senin arsızlığın üzerinde bu beyaz örtünün. Yanına gitmek istiyorum. Saflığı bozmak istemiyorum da. Her yerim karanlık. Ürkek adımlarla dışarı çıktı. İncitmek istemezcesine parmaklarının uçlarında. Bu ben olmalıyım. Etrafı kirletmemek için takındığım bir alışkanlık bu. Hala etrafında dönerken nasıl oldu …

Back to Top