Aşure – Öykü

Yukarıda gördüğünüz kitap içinde benim de öykümün bulunduğu, vakti zamanındaki fanzinleri saymazsak basılı ilk öyküm.

Müjdat Gezen Sanat merkezinde bir araya gelen birlikteliğimiz böyle bir kitapla son buldu diyemeyeceğim çünkü devam ediyor. Ancak içindeki öykümün – sonradan pek beğenmesem de- -olurmuş öyle şeyler bunu da öğrendim- bir şeylerin başlangıcı olduğu için yeri farklı.

Tabi defalarca yazılan ve yazılıp beğenilmeyen öyküleri de sayarsak keyifli ve sıkıntılı bir süreç arkamızda kaldı. Tabi bu arada benim kitapta hazır gibi bir kaç ay sonra buralarda olur…

Neyse tüm arkadaşlarıma ve hocalarıma teşekkürü borç bilirim. Bu arada onlar kimler mi? Kitapta bulabilirsiniz. Merak olsun adlarını saymayayım.

Kitap tüm online mecralarda mevcut. Bu gün itibariyle mağazalarda da yerini aldı. Alıp okumanızı temenni ediyorum.

Bu arada bir başka bir şey daha var. Bunu bilerek kalın yazdım. Bu yazının altına yorum yapan ilk üç kişiye kitabı göndereceğim. Bu sebepten dolayı yorum yapmadan geçmeyin. Bu süreç ilk üç tamamlanana kadar sürecek.

O zaman kitabın tanıtım bülteni:

Aşure. Bu sözcük Arapçada onuncu gün demektir. Aşiret, yani akraba da yine bu kelimenin kökünden gelir.

Türlü gıdalarla pişirilip, bedelsiz dağıtılan aşure de bir bağ kurma kültürüdür. Bu da sözcüğün diğer manasını oluşturur: Topluluk.

Elbette bizim onuncu gün ve topluluk anlamları ile şimdilik bir bağımız yok. Fakat akrabalık, aile yanıyla pekâlâ bağımız var. Bir süre öncesine kadar kimse kimseyi tanımazken, herkesin zihninde titreşen “Edebiyat” fikri, bizi birbirimize yakınlaştırdı, bir araya getirdi; bir yıl boyunca yazarlar, hikâyeler, kavramlar, olgular üzerine dersler işlememizi sağladı ve şimdi meyvesini verdi.

Okuyacağınız her bir hikâyenin yazılma süreci, en az bir kitap edecek hatıraları da kendi içinde doğurdu. Kimi ev işlerinden, kimi hem ev hem ticari işlerinden, çocuklarından, arkadaş ve sevgililerinden zaman yaratarak yazdılar bu kitabı. Pişim süreci tamamlandı. Aşurenin tadına bakma sırası sizde. Afiyetle okumanız dileğimle.

Hamur Tipi : 2. Hamur

Sayfa Sayısı : 208

Ebat : 13,5 x 19,5

İlk Baskı Yılı : 2020

Baskı Sayısı : 1. Basım

Dil : Türkçe

ben öldükten sonra

Photo by elizabeth lies on Unsplash

Gözlerimi nerede açmıştım bilmiyorum. Tek hissettiğim burnuma kokan taze tezek kokusuydu. Ağzımın tadı da bok gibiydi. Şiddetli bir öksürükle birlikte tüm ciğerlerimi yere bıraktım. Şimdi daha iyi hissediyordum. Burnumdan aldığım derin nefesle içinde bulunanları yukarıya çekerek tüm toparlananları soluk borumdan yemek boruma aktardım ve yutkundum. Akşamdan bıraktığım çürük diş kokumdan başka bir şey kalmamıştı artık burnuma dolan.

Hayatı anlamak için hazır hale gelmiştim.

Etrafa bakındım. Derin bir karanlık. Sessizliği dinledikçe, hırıltılı nefesimi daha da bastırmaya çalıştım. Ürkütücüydü. Aldığım nefesten daha ürkütücü. Hareket edebilir miydim bilmiyorum. Ya hareket ederken tahammül edilemez bir ses çıkarırsam ve o kokutucu karanlık beni yutarsa… Temkinli davrandım. Kulaklarımı kabartmış beni cesaretlendirecek en ufak sesi yakalamaya çalışıyordum. Hiçbir şey yoktu. “Zaten çıkacak en ufak bir ses bile benim öteki dünyaya biletim olabilir” diye düşündüm. Karnım ağrımaya başlamıştı. Korktuğum zaman hep karnım ağrırdı. Bir süre sonra ister istemez gaz çıkarmaya başlayacaktım. Kokması mühim değil sesli olmazdı umarım.

Continue reading “ben öldükten sonra”

ve giderken bir daha, yerine koyabildiklerim.

Photo by Clem Onojeghuo on Unsplash

Son bir kez ceplerimi yokladım. Telefonum, cüzdanım, sigaram. Kapıyı çekmeden önce, elimde anahtarlarım. Her şey tamamdı. Hatta cebimde yerinde bir türlü durmayan bozukluklar fazlalıktı bile. Yine de bir şeyler eksikti. Ve bozukluklar bunun kanıtıydı. Bir yokluğun üzerini örtmek için vardılar onlar.

Son bir kez evi dolandım. Kapalı perdelerin dikişleri arasından sızan güneş ışığında. Artık her neyi unuttuysam yaklaştığımda bile sıcak sinyalini vermiyordu bana. Çıkmalıydım. Süslenmememe rağmen bir saattir evden çıkamamıştım.

Continue reading “ve giderken bir daha, yerine koyabildiklerim.”

Uyku Öncesi Hikayeleri: Taze Et Kokusu

Photo by Dan Meyers on Unsplash

Kuraklık çökmüştü sanki şehre. Her adımı, suyun tadını unutmuş kaldırım üzerindeki toz parçacıklarını soluk borusuna kadar itiyordu. Burnunun direğini sızlatmaya başlayan bir koku toz birikintilerine karışarak usulca yayılıyordu etrafa. Ağzındaki mayhoş tadın sebebi bu olmalıydı. Uzaktan, derinlerden farklı bir koku daha geldi burnuna, kolayca tahmin edebileceği. Çiğ et kokusuydu bu. En son çocukluğunda almıştı bu kadar keskin, taze et kokusunu ve ardından bir daha et yiyememişti.

Burnunu kapattı, parmaklarının uçlarıyla. Vakit gece yarısını geçmiş, sokakta, lambaların çevresinde dolanan sinek seslerinden başka bir ses yoktu. Bir de az önce geçtiği yanıp sönen ve yanıp sönerken de küçük bir patlama sesi çıkaran flaman lambadan başka. Bilindik sessizliğin içinde yürümeye devam ederken birden bir çığlık duydu. Bebek çığlığıydı bu. Bu beklenmedik ses irkilmesine, duraksamasına sebep oldu. Hızlıca etrafını kolaçan etti. Gelebilecek tehlikelere hazır olmak istiyordu. Ürkütücü sessizlik karşısında, biraz daha gözlerine güvendi. Etrafta kimse yoktu.

Continue reading “Uyku Öncesi Hikayeleri: Taze Et Kokusu”

Anka

Minyatür: Süheyl Ünver

“Ben” dedi… Ciğerlerinden saldığı son nefes herkesin duyabileceği bir halde ses tellerini titreştirirken acının vurduğu göğsünden bir çığlık gibi çıktı sesi. Yankılarıyla birlikte uzayıp giden üç el silah sesinin arasından fısıldamayla son buldu cümlesi;

“…sizi affediyorum.”

Bir sessizlik indi kalabalığa. Soğuk bir rüzgâr birbirine geçmiş vücutlar arasında dolanırken ardında titreme bıraktı, bazı gözlerde ise gizli gizli akan gözyaşı. Düşünceler kovalandı akıllardan, bir toz birikintisi gibi etrafa dağıldı. Beklenenin şoku çökmüştü herkesin üzerine, hiçbir zaman kelimelere dökülmeyip sadece yüreklerinde taşıyacakları. Gökyüzü hızla kararmış, hareketlenen bulutlardan sızan ışıklar, sadece yerde yatan bedeni gösteriyordu. Tiyatro sahnesinde görülmesi gereken tek kişiyi işaret eder gibi.

Continue reading “Anka”