Kategori arşivi: öykü

istek

Aslında neler olduğunu bende bilmiyorum. Gecenin geç saatlerinde şiddetle vurulan kapıma basiretim bağlanmış gibi cevap verdim. Tabi öncesinde yataktan fırlamamla, vücuduma derin bir ter basması bir olmuştu. Derin bir ter diyorum, korktuğum ve heyecanlandığımda sanki vücudumdaki tüm iç organlarım terliyor, bu terle birlikte içerideki tüm ekşimiş, kötü koku vücudumdan atılıyordu.

Bir ara bu kokuyla kendime geldim. Ancak geç kalmıştım. Ağzımdan “kim o” kelimeleri dökülmüş, kapının ardındaki sesimi duyunca daha şiddetle kapıya vurmaya başlamıştı. Bir an saati düşündüm. Gece yarısı olmalıydı. Gözümün ucuyla baktığım pencereden günün ışımadığını fark edebiliyordum. Acaba kimdi kapıdaki? Bir şafak operasyonuna kurban gitmiş olmazdım ya… Hızlıca sosyal medyada yazdıklarımı aklımdan geçirdim. Çok siyasi takıldığım söylenemezdi. En azından kimsenin kanına dokunacak şeyler yazmam… Yazmamışımdır da… Sanırım…

Korku, zaman konusunda cömert davranıyordu. Uzun uzadıya hayatımın son günlerini düşünecek kadar vakit ayırmıştı bana. Kapı vurmaya devam ediyordu. Bir an apartmanı dinledim. Komşulardan birinden bir ses bekledim. Kimsede ses yoktu. Bu biraz daha korkmama sebep oldu. Kesin bir operasyona kurban olacaktım ve apartman boşaltılmıştı. Aklımdan birilerini aramak geçti. Birilerine mesaj bırakmak. Yoksa meçhuller arasına katılabilirdim.

Ancak aklıma geleni yapamıyordum. Yıllardır korkmamakla övünen ben, sonunda bilinç altına işlemiş tüm korku sahneleri ile başbaşa kalmış vücudundaki her hücre korkunun tadını almaya başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Pencereden odama dolan soğuk sarı ışık eşliğinde kapıya doğru yavaşça ilerledim. Yataktan kalkıp dudaklarımdan kelimelerin dökülmesi ne kadar hızlı olduysa kapıya varışım o kadar yavaş olmuştu. Kapının ardındaki bir rekora imza atmak üzereydi. Kaç kez çalındı hatırlamıyorum.

Kapının deliğinden koridora baktım. Işık yanmıyor, bir karartı görüş alanını kapatıyordu. Hırsız olabilir miydi? Cüzdanımda sabah bulduğum yüz liradan başka para yoktu. Bir an arka odanın penceresinden dışarı atlamak geldi aklıma. Evim en alt kattaydı atlasam bile ölmezdim. Bu bir opsiyondu am demirleri nasıl geçecektim. “Kimsin” diye bağırdım tekrar. Soruma cevap gelmedi ama kapıya yapılan işkence durmuştu. Delikten tekrar gözledim. Hala karanlıktı. Bu kez zifiri karanlık.

Bir süre kapının arkasında bekledim ve dinledim. Gece olması gibiydi. Sessizdi. Yavaş yavaş vücudum eski sakinliğine kavuşuyor sadece terin bıraktığı ıslaklık inceden vücudumun titremesine sebep oluyordu.

Bir süre daha etrafı dinledikten sonra mutfağa geçtim. Su ve sigara yardımıyla kendimi iyice sakinleştirdikten sonra annemin odasının önünden geçerken sanki sesini duydum. İki senedir evde yalnızdım. Zaman zaman yalnızdım diyelim. Bazen onun varlığını hissediyordum. Ne zaman eve geç gelsem sanki sağlığındaki gibi bana söylendiğini hissediyorum. Arkadaşlarımın evinde kalmam yasaktı mesela. Benim evim yok muymuş? Onun ölümünden sonra adeta içime bir canavar yerleşmişti. Artık o çocuk, onun çocuğu ben değildim. Dediği hiçbir şeyi yapmıyordum. Sanki son perdeye başlamış, insanların sürekli birbirine düşmanlıkları keşfetmeye soyunmuş bir sürekli onların içinde onların hareketlerini izliyordum. Derdim neydi bilmiyorum. Bazen gitmek istiyordum. Bu şehirden, bu ülkeden, neye yarayacaktı bilmiyorum. Kendimi burada bırakamadıktan sonra.

Uyuyacağımı düşünmüyordum ama odama geçtim. Yatağıma uzandım. Lambayı loş bir ışıkta bıraktım. Tavanda anlam verebileceğim şekiller aradım ama bulamadım. Sanki her şey çekilmişti. Bir hiçlik sarmıştı etrafı. Ne kadar geçti bilmiyorum. On dakika, on beş, bir saat. Tekrar kapının vurulduğunu duydum. Bu kez ses vermedim. Sessiz adımlarla kapıya doğru ilerleyip, gözden dışarıya baktım. Bir an annemi gördüm küçük deliğin ardında, küçük bir panik kapladı bedenimi. Ne kadar çok duyguyu yaşamıştım bu gece. Annem ölmemiş miydi? Onun öldüğünü algılayacak kadar zaman geçmişti ölümünün üzerinden. Uyuyor olmalıydım. Bunun bir başka açıklaması yoktu. Muhtemelen lüsid rüyanın ortasındaydım. Kapıyı açtım. Öfkeli bir şekilde bana baktı.

“Gecenin bir yarısı ortalığı yıktım, neden açmıyorsun kapıyı? Bütün milleti uyandırdık.”

Gelenin annem olduğu kesindi. Zaten bir tereddüttüm yoku bu konuda. Rüyada başka kim olabilirdi ki? Ama sürekli mustarip olduğum milletli konuşması o olduğunun en birincil kanıtıydı. “Milletin oğlu, millet ne der, milletin evi…” ‘Milletin’ sonuna ve başına her türlü kelimeyi manalı manasız yerleştirebilirdi annem ve Türkçede karşılığı olmayan cümlelere bile anlam katardı o zaman.

Hızlıca benim odama girdi. Sıkıcı bir konuşmanın başında mıydık yine bilmiyorum. Ne derse desin sessizce dinlemek niyetindeydim onu ne yalan söyleyeyim özlemiştim. Yatağın kenarındaki sehpanın üzerindeki cüzdanımı aldı ve içinden bugün bulduğum yüz lirayı çıkardı. “Bunu ne yapman gerektiğini biliyorsun değil mi?” diye sordu. Aslında biliyordum. Fakat annem onun eski çocuğu olduğumu bilmiyordu. O an için umarım buzdolabını ziyaret etmez diye düşündüm. Birkaç dakika sonra yine kapı çalmaya başladı.

“Aç, aç babandır.”

Babamı hatırlamıyordum. Ben çok küçükken ölmüştü. Kapıdan içeri giren bana resimlerden babam diye tanıtılan adamdan başladı değildi. Ancak onunla aramda bir bağ olduğunu hissedemiyordum. Annem ise yıllardır tanıyormuş olmalıydı bu adamı. Demek ki gerçekten babamdı. Onula konuşacak bir şeyimiz yoktu. Herkesin babası gibi, nasıl olduğumu, ne iş yaptığımı sordu. Sonuna benim ile gurur duyduğunu da ekledi. Bir süre sonra annemin akrabalarım olduğunu iddia ettiği birçok kişi geldi eve. Ben hiçbirini tanımıyordum. Ha, on beş yaşında ölen kuzenim dışında. Hala aynı yaştaydı. Konuşacak çok şeyimiz yoktu onunla da. Bir ölüyle ne konuşabilirdiniz ki? Eski günlerden bir iki kelam ettik. Bir gün benim bisikletimle geziyorduk. Ben bisikleti sürüyor oda arkamda oturuyordu. Küçük bir çıkıntıda önümü kaldırdım ve ikimizde göt üstü yere oturduk. Bu sırada bisiklet gitmeye devam ediyordu. Ne olduğu şaşırmış bir şekilde birbirimize baktık ikimiz birden kahkahalar içine bilgisayarın peşinden koşmaya başladık. Neyse ki eskiden çok fazla araba yoktu. Bisiklet kaldırıma çarpıp durmuştu. Şöyle bir düşündüğümde onunla ilgili tek anımız buydu.

Anı olmayınca, insanlarda olmuyordu. Sanıyorum gidenlerin ardından sildiğim tek şey anıları. Onları sildiğinizde hüzünlerinizde siliniyor. Tabi arada mutlulukları da kaynatmış oluyorsunuz.

Sabah titreyerek uyandım. Üzerimde ki yorgan yatağın bir köşesine toplanmıştı. Rüyamda tanımadığım bütün ölü akrabalarımı, tanıdığım ve ölen tüm tanıdıklarımı görmüştüm. Ne yalan söyleyeyim en çokta eski sevgililerimi aramıştım içlerinde. Tek bir sorum olacaktı.

Onların ölmüş olmalarını istemem kötü bir şey mi sizce? Sanmıyorum.

Bir İnsan Çıkarma Seansı

Üç

Üç gün geçmişti. Oldukça sıradan geçen üç gün. Bu üç gün içinde de Mehmet’e ulamamıştık. Neslihan Teyze de çeşitli bahanelerle bizi başından savmıştı. Onun yokluğuyla birlikte biz de adı koyulmamış bir anlaşmayla olayları pek irdelemiyorduk. Ben kitapları araştırmaya devam ediyor, eşe dosta cinniler hakkında sorular sorup kulaktan dolma bilgiler edinmeye çalışıyordum. Bu gün sabah erken kalkmış bir süredir ara verdiğim Poe hikâyelerine geri dönmüştüm.

Öğle ezanı sonunda telefonumun uyarı sesi ile kafamı kitaptan kaldırdım. İki satır ekranı üzerinde, saatin tam üstünde mesaj sembolü yanıyordu. Mesaj kutusuna girdiğimde, mesajın Mehmet’ten geldiğini gördüm. O esnada, kalbimin sıkıştığını, nefesimin darlandığını, tarif edemediğim bir korkunun içinde dalgalandığımı hissettim. Parmaklarım mesajı bir alt satıra geçirmiyor, bilinçaltım sanki mesajı okumak istemiyordu. İçimde büyük bir tereddüt yaşadım. Açmalı mıydım, devam etmeli miydim? Kendimi bokun içine daha fazla sokmaya gerek var mıydı? Her şeyi böylece bırakıp ilerde anlatılacak yarım bir yaz macerası olarak bırakabilirdim. Bir yanım ise bitmemiş hikâyenin arkadaşımı yüz üstü mü bırakacağımı söylüyor, bitmemiş hikâyenin hiçbir albenisi olmadığından bahsediyordu. ‘E sonra’ diyecekti herkes.

Bir süre telefonu elimde tuttum. Sonra yatağa fırlatarak mutfağa geçtim. Bir bardak su doldurdum kendime ve pencereden dışarıya bakmaya başladım. Tepedeki güneş iyice kavurmaya başlamıştı ortalığı. Ben dışarısını izlerken telefondan bir mesaj sesi daha duydum. Heyecanım iyice artıyordu. Elimdeki bardağı başıma diktim ve ardından bir bardak su daha doldurdum. Salonu geçerek odama vardım. Mesajları okumamda bir sakınca yoktu. Okuyabilirdim ama bir tepki vermeme gerek yoktu. Telefonu elime aldım. İki satır ekranda “Yeni Mesaj: Mehmet” yazıyordu. Oku’yu seçerek mesajı okumaya başladım. Okumaya devam et

Ayrılık

“Hayatımda en çok istediğim şey kuzey ışıklarını görmekti biliyor musun? Ama bana bakışlarının ardına saklanmış gözlerindeki parıltıyı görünce bu isteğimden vazgeçtim. Eminim ki bundan güzel olamazlar. Şimdi tek istediğim o bakışların altında olmak…”

 

Eylül’ün dökülen ilk yaprakları ile birlikte Kayra soluğu Yıldız parkında almıştı. Aklında dolanan karmaşık düşüncelerin duyguları yüzüne düşen ifadelerle tüm dünyaya açılıyordu adeta. Yerde ölü yatan yaprakların kemik sesleri kulakları doldururken, griye bürünmüş dünyayı renklendiren boynuna doladığı kırmızı atkısıydı. Mümkün olduğunca buraya kaçardı. Hayallerini yitirdiği, aynı zamanda hayallerini gerçekleştirdiği yerdi burası. Ve onu ilk kez öptüğü. Yıl içinde ara ara kendini dinlemek için buraya gelse de bugün duyguların ilanının ilk günüydü ve aslında birkaç gün sonra kaybedeceği son aşkının yıldönümü.

Herkes için sıradan olan ve üzerine her geçen gün biraz daha fazla isim kazınan banka oturdu. Bir yıl önce de aynı yerde oturuyordu. Levent’te bulduğu mektubun hikayesini anlatırken ondan aslında kendi içine de kilitlediği duygularına tercüman olan itirafı duymuştu. O an kendine mâni olamamış Levent’in ince dudaklarına bastırmıştı dudaklarını. Dokuz yıllık evliliği boyunca ilk kez kalbinin attığını hissediyordu. Yıllardan beri ilk kez, kimseyi düşünmeden özgür iradesinin verdiği kararla yapmıştı bunu.

Bir an için bu anı geçti aklından. Ne kadar çok anı biriktiriyorsanız, o kadar çok etkiniz oluyordu insanların üzerinde. Davut’tan bunu öğrenmişti. Bir sorun gibi karşısına çıktığında Davut, o kadar çok anı ekmişti ki onun yüreğine, sonunda onun gibi olmuştu. Bazen onun gibi bakıyor, onun gibi düşünüyor, onun gibi gülüyordu. Kaşık tutuşu bile bazen onun gibiydi.

Kayra cebinden geride kalan on aya ait zarflar çıkardı. Leventten gelen mektuplardı bunlara. İlk zamanlarda kendini zor tuttu zarfları açmamak için. Sonrası daha kolay oldu. Yavaş yavaş Levent’in yüzünü unutmuştu. Ne zaman hatırlamaya çalışsa, karşı pencereden yansıyan soğuk bir siluet geliyordu karşısına. Bunun anlamı neydi bilmiyordu. Oysa birkaç saniye daha hızlı olsa, ya da o üstündeki lanet bu mutfak önlüğünü çıkamaya çalışmamış olsa, geride bıraktığı hayatını yakıp, çocuklarını kocasına bırakıp onu heyecanlandıran adamla mutlu olacaktı belki de?

İyi bir insan olacak mıydı o zaman?

İlk kez o zaman görmüştü Levent’in el yazısını. Kendisi gibi uzun ve inceydi harfleri, biraz sağa yatık. Mektuplara tek tek baktı. Her geçen ay biraz daha titremişti yazı. Yavaş yavaş o da umudu kesmişti anlaşılan. “Acaba benim yüzümü hatırlıyor mu?” diye geçirdi içinden. Mektupları burnuna gördürdü. Rüzgâr zarfların içinden geçerken, biraz daha doldurdu Kayra’nın burnuna kokusunu. Sakladığı eski eski sandığın kokusu sinmişti zarflara. Ve çok derinde tanıdık bir kokuyu yakaladı. Levent’in kokusunu. Bir kez daha çekti içine, sanki yanındaydı şimdi. İlk mektubu açtı, ayrılığın ilk ayında gelen mektubu.

Sevgili Kayra,

Birkaç kez seni aramak istedim ama sesinin üzerimde bırakacağı tahribatı kestiremediğim için buna cesaret edemedim. Hem ne diyecektim ki? Sen kendin için düşündüğün en iyi şeyi yaptın. Bunun için sana ne kızgın ne kırgınım ve seni suçlamıyorum. Zaten hayatına geç dahil olan ben sadece pencere arasında yansıma olarak kalmalıydım.

Burası küçük güzel bir ada. Sanıyorum buraya alışabilirim, tek sorunum sensiz nasıl olacağım. Henüz kolileri boşatmadım. Evet, biliyorum, bir ay geçti üzerinden ama sanki her an seni görmeden yapamayacakmışım, olduğu gibi geri dönecekmişim gibi hissediyorum.

Hayatımda en çok istediğim şey kuzey ışıklarını görmekti biliyor musun? Ama bana bakışlarının ardına saklanmış gözlerindeki parıltıyı görünce bu isteğimden vazgeçtim. Eminim ki bundan güzel olamazlar. Şimdi tek istediğim o bakışların altında olmak…

Kayra bir kısmı rüzgarla savulan gözyaşlarını sildi. Elindeki mektubu katlayarak zarfın içine koydu tekrar. Sonra bir diğer zarfı açtı ve okumaya başladı:

Hep karşı pencereden nasıl göründüğümü düşündüm. Beni nasıl gördüğünü. Sigaranı içerken camdan her baktığında beni izliyor olabileceğinin hayaliyle avuttum kendimi. Ancak hissettiğim sisli, is kaplamış bir yüreğe sahip, dünyadan hiçbir zevkle almayan birinin boş bakışlarıydı. Bazen sana acıdım, çoğu kez de kendime. Oysa seni kurtarabilirdim bu huzursuzluktan. Defalarca kez ağladım perdelerin ardına sığınarak, hıçkırıklarımı içime gömüp.

Kayra bu zarfı da kapadı. Başını arkaya yaslayıp genzini temizledi. Bir yılın ardından bu mektupları okumak akıl karı değildi. Olduğu gibi cebine tıkıştırdı hepsini. Aklında yazılmamış mektuplardan biri daha dolanıyordu.

Sana hep Davut’un ölüm haberini vermek istedim. Nasıl tanışmamıza vesile olduysa belki tekrar konuşmamıza da vesile olurdu diye düşündüm hep. Elim bir türlü telefona gitmedi. Sanki onun ölümünü söylemek bizim ölümümüzü söylemek gibi bir şeydi. İkimizden biri yok olacakmış gibi hissettim hep. Yapamadım. Yazamadım da her satır ortasında titreyen ellerim, göz yaşlarımın altında kalırken bir türlü satırın sonunu getiremedim. Seninle birlikte o sert duruşlu kadın gitti. Kendim için bir şey yapmaya başladığımda daha fazla kendim oldum. Aslında o sertlik, kendim için aldığım korumaymış ve ne yazık ki bunu bende senden sonra öğrendim.

Bir süre Davut’tan ders aldım. Tabi sen bilmiyorsun Davut vakti zamanında çok ünlü bir pasta şefiymiş. Bütün inceliklerini öğretti işin bana, sonra bir pastanende mutfakta işe başladım. Derken şimdi küçük bir pasta dükkanım var. Bunlar sen yokken yaptıklarım. Mutlu musun diye sorarsan, en azından sevdiğim işi yapıyorum derim sana.

Birkaç adım uzakta olmamıza rağmen nasıl da Davut birleştirmişti bizi. Belki birbirimize geç kalmıştık. Belki de daha erken olsaydı bu kadar sevmeyecektik birbirimizi. Yoksa Davut’un umutsuz aşkının üzerine mi bağlanmıştık birbirimize? Aslında sonumuzun onun gibi olacağı belliydi.

Bazen düşünüyorum o son gece olacaktık birbirimizin. Belki kokumuz birbirimize iyice sindiğinde daha kolay olacaktı ayrılığımız. Belki sonra daha kolay nefret edecektik birbirimizden. Ne öpüşenlerin ne dokunuşların ben apar topar odadan ayrılmaya çabalarken ardımdan sarılman kadar kalmadı aklımda. Yüzünü unuttum, bakışlarını, boyunu posunu, hatırımda tek kalan o son yalvarırcasına sarılışın bana. Şu an burada, ürkek mum ışıklarının altında hissettiklerim…

Kayra, oturduğu banktan kalktı. Hızlı adımlarla yürümeye bağladı. Gözlerinin buğusu ardından saatine baktı. İşe gitme zamanı gelmişti. Hayallerinden sıyrılıp gerçeğe dönme vakti. Birkaç adım sonra arkasından bir ses duydu. Uzaklardan hatırladığı ve unuttuğu bir yüz geldi aklına, yüreğini yakan. Durmadı. Yine sorumluluklarına sığınması lazımdı.

R.Efe

Banknot

Kaan çöken karanlıkla birlikte silinen eşyaların arasından geçerek, sabahın alacakaranlığında başlayan; ince, sessiz yağmurun pencerede bıraktığı kırılımların ardından, kaldırım kenarından yavaşça süzülerek ardına kattığı birkaç yaprak ve sigara izmaritini kanalizasyon menfezine taşıyan suya dikkatlice baktı. Yine buna benzer yağmurlu bir günde hayatında kırılma noktası olan yüz lirayı bulmuştu. Para hala ondaydı. Eskiyip yıpranmasına rağmen hala cüzdanının bir köşesinde duruyordu. Üstüne üstlük ne zaman sıkışıp harcasa, hemen ertesi gün yine bir yüz liralık banknot buluyordu.
İki bin dokuz yılının kasımımın ilk günleriydi. Üniversiteye yeni başlamış, sınıftan birkaç arkadaşı ile birlikte şu an oturdukları evi kiralamışlardı. Cebindeki son parasını da ev için kap kaçak almaya harcadıktan sonra beş parasız kalmış, okula üç buçuk kilometre olan evine yürüyerek gitmek zorunda kalmıştı. Yağmur ince ince rahatsız etmeyecek bir şekilde yağarken, rüzgâr onu ince ince dövüyordu. Yolun ikinci kilometresinde vücudu ıslak bir çamaşırı taşıyormuş gibi tir tir titriyordu. Yerdeki küçük su birikintisinin üzerinden atlamaya çalışırken güzüne ilişen yüz liralık banknot vesilesi ile ayağını birikintinin içine istemsizce sokmuş, tek kuru sayılabilecek yeri olan çorapları da bu vesile ile ıslanmıştı. Aslında bir çorabı diğeri hala kuruydu lakin Kaan için bunun bir önemi yoktu. Bir ayağının kuru olması onun üşümesini engellemiyordu.
Parayı yerden aldığında ısınmıştı sanki. Sıcaklık sağ cebinden tüm vücuduna yayılıyor, Kaan’ın attığı adımlar yere daha sert basıyordu. Kazınan midesinin sesini dinleyerek yol üstündeki esnaf lokantasına girdi. Metal kapının elinde hissettirdiği soğukluk, yüzüne çarpan sıcak hava akımı ile birlikte bitmişti. İçeri girmesi ile birlikte sanki küçük lokantadaki tüm gözler üzerine dikilmişti. Yüzü kızarmıştı tabi bu içerideki sıcakla ilgiliydi.
Kaan çeride oturacak bir yer bakınırken, tezgâh arkasındaki, kısa boylu, al yanaklı, sağ omzunun üzerinde kararmaya başlamış bir havlu olan adam eli ile ona köşede bir masayı gösterdi. Kaan masaya geçti ve ellerini birbirine sürtmeye başladı ısınmaya ihtiyacı vardı. O esnada kısa boylu adam elinde bir tepsi ile gelerek masaya şehriye çorbası, kuru fasulye ve pilav bıraktı. Sipariş vermeyi beklerken yemeklerin gelmesi Kaan’ı şaşırtmıştı ama muhtemelen tezgâh başında yemekleri seçmeye çalışsa o da aynı seçimi yapacak olurdu. Aslında kuru fasulyenin yanına bir başta soğan olsa çokta fena olmazdı.
Yumuşacık ekmeğin hatırı sayılır katkısıyla, karnı iyice doymuştu. Yediklerinin parasını ödemek için şişman garsonun yanına gidip cüzdanını gösterdiğinde adam onu geçiştirmekle yetindi. Kaan yolda bulduğu yüz lirasını cebine atarak kapının ardındaki soğuğa biraz olsun ısınmış olarak kendini bıraktı.
Akşam eve giderken kutlama yapmak için birkaç bira aldı. Kredisinin yatmasına iki gün vardı. Bu iki gün içerisinde yüz lira onu krallar gibi yaşatırdı.
O akşam arkadaşlarıyla biralarını içtiler ve derin bir sohbete daldılar. Ertesi gün gelecek paranın garantisiyle yine içtiler. Yüz liradan kalan son bir lirayı da ekmek alarak kullandı Kaan. Son kahvaltıdan sonra ev arkadaşlarının yüzünü çok sık görmemeye başlamıştı. Kızların gözdesi yağız bir delikanlı olan Mert elini ayağını var olan hayattan çekmiş, kendini odasına kapatmıştı. İsmet ise eve çok fazla uğramıyordu. Mert biri birkaç gün sonra ise evin penceresinden atlayarak ayağını ve kaburgasını kırdı. Evin birinci kat olması onun sadece birkaç kırıkla kurtulmasına sebep olmuştu ama çocuk bir daha eve geri dönmemişti. Kaan da kendisinden bir daha haber alamadı. İsmet ise belediye otobüsüne binmeye çalışırken tekerin altında kalıp can vermişti.
Kaan yeni ev arkadaşları bulmaya çalışsa da sürekli aksilikler çıkıyor ve evde ki yalnızlığına bir türlü çare bulamıyordu. Koca bir yarıyıl kendisine ev arkadaşı aramakla geçmişti ama bulamamıştı. Bulduğu yüz liranın bittiğinin ertesi günü yine yüz lira bulmuştu. Sürekli para bulması onu maddi olarak rahatlatıyordu ama bu sonsuza kadar olacak bir şey değildi. Bir şekilde kendine bir ev arkadaşı bulmalıydı.
Güz tatili geldiğinde Kaan ilesini ziyarete gitti. Giderken yolda bulduğu yüz lirası ile Çorum’dan ailesine leblebi ve kardeşinde de oyuncak aldı. Memleketine vardığında ise cebinde yüz liradan on beş lira kalmıştı. Onunda da taksiye binerek evinin yolunu tuttu. Akşam annesinin özlediği yemeklerinden sonra ailece oturup Kaan’ın getirdiği leblebileri yediler. Sohbet esnasında babasının soğuk esprilerine maruz kaldılar ama içlerinden kimse gülmedi. Babası sinirlenmiş birkaç sert cümle kurarak sitemini dile getirmiş olsa da sinirlerini kemirdiği leblebilerden çıkarmıştı.
Ertesi gece derin bir rüyanın ortasından irkilerek uyandı Kaan. Rüyasında annesi eve geç geldiği için ona kızıyordu. Oysaki bazı arkadaşları eve bile dönmemişlerdi. Üzerindeki bu baskıya bir türlü anlam veremiyordu. Ne de olsa artık on sekizini doldurmuş reşit biriydi. Babasını uyandırmak için o kadar kısık sesle konuşuyorlardı ki, bu konuşmaktan çok bir dudak hareketi ve onu okuma çabasıydı okumaydı. Birkaç öksürük ağır bir kokudan sonra içine daldığı rüyadan çıktı. Belki de kendine gelmesinde soluduğu az miktarda karbon monoksit gazını da etkisi vardı.
Odasından çıkıp kokunun ve duman tabakasının geldiği yöne, salona doğru gittiğinden kendisi de nefes almakta zorluk çekmeye başlamıştı. Lambayı açarak evi aydınlattığında ise hareketsizce anne, baba ve kardeşinin yattığını gördü. O gün soğuk diye babasının diretmesi ile oturma odasına yatmaya karar vermişti annesi, babası ve kardeşi. Ailesinin başına giderek onları şiddetle sarstı. Herhangi bir tepki gelmeyince pencereleri ardına kadar açarak soğuk havanın eve girmesini sağladı ve küçük kardeşini kaptığı gibi karşı komşunun kapısını tekmelemeye başladı. Küçük çocuğun hareketsiz bendeni, iki kolu arasından sıyrılacakken karşı komşuları anlamsız bir ifade ile kapıyı açtı. Kaan kollarındaki hareketsiz bendeni komşularının eline tutuşturduğu gibi eve koştu. Koşarken de “ambulans” diye bağırdı. Anne ve babasını da çekiştirerek dışarıya kadar çıkarmıştı ama ikisinden, hatta üçünden de bir tepki yoktu. Ambulans geldiğinde ise üçü içinde artık çok geçti.
Kaan o günden sonra hiç rüya görmedi. Bazı arkadaşları gördükleri güzel rüyaları anlatmış olsalar bile.
Kaan o gecenin gündüzü ailesinin cenazesi esnasında yine bir yüz lira buldu. Önce almak istemedi, yüz lira onda bir tutku, bir isteğe sebep olmuştu. Sanki almasa tüm varlığı onu terk edecekmiş gibi hissediyordu. Hayattaki tek varlıkları da gitmişti ama sanki o yüz lirayı almamak kendinden de bir şeyler götürecekti. Kısa bir tereddütten sonra parayı cebine attı. Yine bir sıcaklık ve huzur istedi.
Ailesinin definlerinden iki gün sonra artık üç kişiye mezar olmuş evde yalnız kalmıştı. Kuzenlerinden uzaklaşarak odasına geçti. Cebinden yüz lirayı çıkardı ve oynamaya başladı. Bir süre sonra onunla konuştuğunu fark etti. Bir derdi vardı, dile getiremediği. Gitmek istiyordu, kalsa yapacak bir şeyi yoktu. Gidecekti ama öncelikle buradaki işleri halletmesi gerekiyordu. Ölenin ardından kalanlar için en zor işlerde bürokratik işlerdi. Kaan lanet etmişti bu işlerden.
Okuluna ve kiraladığı eve geri döndüğünde, ikinci dönemin yarısı gelmişti. Okula zaman ayırmadı o sene. Okuduğu için babasından bağlanan üç kuruş kendisine yetiyordu. Ailesinin evini de kiraya vermiş üç beş kuruşta oradan geliyor derken hayatta tek başına olan Kaan için yeterli maddiyat sağlanıyordu. Buna rağmen yalnızlığına ortak olması için bir barda çalışmaya başladı.
Bazen okul, bazen işle geçirdiği günleri tek düze akarken Kaan yüz liranın varlığını unutmaya başlamıştı. Para cüzdanının bir köşesinde duruyordu. Günün birinde kendine yeni cüzdan aldığında parayı yeniden fark etti. Elinde parayı evirip çevirirken seri numarasının garipliğini fark etti. Seri numarasının üzerinde O 999 999992 yazıyordu. Daha önce bu karar aynı sayının tekrar ettiği bir banknot görmemişti. Açıkçası önceki bulduğu paraların seri numaralarına da bakmayı akıl etmemişti. Bu sayı ona garip geldi ve parayı saklamayı düşündü. Birkaç gün sonra üzerinde yeterli nakit bulunmadığı için parayı bozdurmak zorunda kaldı. Kaan koleksiyoncu değildi. Bir şeyleri toparlamak gibi bir zevki de yoktu. Zamanında babasından kalan pul koleksiyonunu birkaç yıl süreyle devam ettirmişti ama şu an o koleksiyon neredeydi bilmiyordu.
Ertesi akşam izin günü olduğu için barda tanıştığı birkaç kişi ile içmeye gittiler. Kaan yüz liradan kalan son parayla herkese birer tekila ısmarladı ve gecenin sonu bir şekilde tanımadığı bir evde son buldu. Ertesi gün ise bir değişiklik olsun diye gözlerini açar açmaz okula attı kendini ve akşam yine mesai. Daha sonra barın müdavimi olan ve o gece çıktıkları üç kişi bir daha bara uğramadı. Sonra tekrar bir yüzlük banknot buldu. Parayı iyice inceledi. Seri numarasına baktı. Diğerinden farklıydı. Yine “O” serisiydi ama son iki rakamı diğerinden farklıydı. Diğer parada bol dokuz olduğunu hatırlıyordu Kaan.
Paranın seri numarasını bir yere not aldı. Ertesi gün tüm parayı harcadı. Birkaç gün içerisinde yine para tekrar ona dönmüştü. Hem de bu kez aynı seri numarasıyla. Olan bitene inanamamıştı. Aynı şeyi birkaç kez denedi. Hep aynı seri numarasını farklı yerlerde buluyordu. Biraz araştırma yaptı. “O” serisi banknot hiç basılmamıştı darphane tarafından. Sahte olabileceğini düşündü. Bir gün parayı harcarken başkasının eline geçtiğinde seri numarasının değiştiğini fark etmişti. O paranın para üstleri de hep “O” serisinden geliyordu ona. Bu işte anlam veremediği bir gariplik vardı. Önce korktu. Sonra korkmasını gerektirecek bir şey olmadığını düşündü ve aklından bu düşünceyi attı ve para ile yeni deneyler yapmaya başladı. O sırada takıldıkları ekibin tamamının öldüğünün haberini aldı. Aklında bazı soru işaretleri vardı. Ve bunları çözmesi gerekiyordu.
Bir akşam bara sürekli gelen pek hazzetmediği müşterisi ile bir iddiaya girdi. Bu iddiayı kaybetmek için oynuyordu. Maçın seksenini dakikasında zaten yenilmekte olan Fener için yenecek demişti. Rakip Kasımpaşaydı. İddiası çok da mantıksız değildi. Ancak karşısındakinin Galatasaraylı olması her türlü Fener yenilgisine para saçacağı anlamına geliyordu. Ama burada iddia para değil, akşam çıkışta kokoreçti. İddianın üzerinden çokta geçmemişti ki seksen birinci dakikada Fener üçüncü golü yedi ve maç üç bir bitti.
Kaan, yemeğin parasını bulduğu yüz lirayla ödemiş, üzerinden günler geçmişti. Yüz liranın kalanını da hala cebinde ayrı bir yerde tutuyordu. Müşterisi ise iki günde bir bara gelerek sevimsiz esprilerle galibiyetini dile getiriyordu. Kaan bir süre sonra paranın kalanını da harcadı. Birkaç gün o sevimsiz müşteriyi görmedi, günler haftalara döndü ve bir gün öldüğü haberini aldı.
Aklına para ile ilgili bazı şeyler geliyordu ama emin olamıyordu. Birkaç gün sonra yine banknotu buldu. Üzerindeki seri numara bir düşmüştü. Anı testi birkaç sevimsiz müşterinde daha yaptı. Ta ki ailesinin ölümünü hatırlayana kadar.
Onların ölümlerinde de bir payı olabilir miydi?
Yıllar olmuştu. Yaşadığı ev ile beraber, ruhunun konakçısı bedeni de yaşlanmıştı. Düşünceleri biraz daha oturmuş, zaman zaman ailesinin ölümü sebebi ile kendisini suçlamıştı. Hatta gidip polise teslim olmaya bile çalıştı. Ancak herkes onun bu yaklaşımını acısına ve yalnızlığına bağladı. Hatta sadece ailesi değil, zaman zaman diğer öldürdüklerinin de vicdanına büyük bir baskı yapıyordu. Neyse ki ailesinin istediği gibi okulunu bitirip, iyi bir mühendis olarak işe başlamıştı. Onların istediği gibi biri olduğunu kendine kanıtlamak Kaan’ın kendisine yarattığı bir sığınaktı. Ancak diğer insanlar için kendisini bu şekilde rahatlatamıyordu.
Günlerdir aklında kemirilen düşüncelerin esiri olmuştu. Tam bir şeylerin yerine oturduğunu düşündüğü anda anlam veremediği bir karanlık içini kaplıyor, tüm düşüncelerini, içinde tutamadığı ama neye, nasıl haykıracağını bilemediği için içine gömüyordu. Birkaç gündür uykusuzdu. İşten özel sebeplerden dolayı izin almıştı bir haftalığına ama bir haftanın sonunu getirip getiremeyeceğini bilmiyordu. Yirmi altı yıllık hayatını sürekli gözden geçirdi. Ardına baktığında bir katilden başkasını göremiyordu. İnsanlar gözlerinde sanki ona karşı bir düşmanlık besliyordu, buna rağmen adalet ona bir deli muamelesi yapıp onu salıveriyordu.
Günlerce düşündü. Düşünceler uykusunda büyük bir gedik açıyor, düşen her başı uykusuzluğuna daha fazla dakikalar ekliyordu. Üçüncü gecenin sonunda tüm bu olan bitenleri kendisine verilmiş bir lütuf olarak düşünmeye başladı. Belki bu parayı bir amaç doğrultusunda kullanırsa geçmişteki bütün günahlarından da kurtulabilirdi. Bu düşünceyle rahatlamış bedeni derin bir uykuya daldı.
Rüyasında annesini gördü, onun arkasında da babası duruyordu. Annesi kızarmış gözlerle neden eve gelmediğini sordu Kaan’a. Oysa Kaan evdeydi. Kırmızı gözlerle anne ve babasına bakıyordu. Annesine cevap verdi ama homurtudan başka bir şey bulmadı kendisi de. Odasına geçti. Holden geçerken duvarda asılı aynaya gözü takıldı. Görüntüsü ilk anda ona Entleri anımsattı sonra giderek kendi şeklini aldı.
On sekiz saat sonra uyandığında yeniden doğmuş gibiydi. Aklı berrak, düşüncesi netti. Bu para ona bir şeylerin değiştirmesi için verilmişti.
Adaletin sağlanması…
Bir sonraki hamlesini düşünmeye başladı. Adaleti nasıl sağlayacağını ya da Azrail ile olan ortaklığını.

Ahmet Bey

Soğuk gecelerin kovaladığı, yalnızlık yüklü bulutlar, gökyüzünde dolanırken; insanoğlundan şen şakrak, sıcak gülümsemeler bekleyemezsiniz. Nitekim, Ahmet Bey’de somurtkanlığını takındığı suratını, günün ilk ışıklarıyla birlikte keyfi bir şekilde yağmakta olan kara gösterdi. Kar taneleri Ahmet Bey’in bu suratını görünce, onu görmemezlikten gelerek aynı ahenkle yavaşça kapladıkları zemine düşmeye devam ettiler.

Ahmet Bey on beş yıllık pardesüsünün yakalarını kaldırdı. Fötr şapkasını ışında kalan ve anında donmuş kulaklarının bir kısmını kapattı. Rüzgarı kesilen kulaklar sanki sönmekte olan bir sobaya el uzatmış gibiydiler.

Ahmet Bey hızlı adımlarla apartman kapısının sertçe vurmasına aldırmadan, apartmanın küçük bahçesindeki iki metre genişliğinde, dört metre uzunluğundaki yolundan geçti ve dış kapıyı açmak için üstteki tutamacını tuttu. Parmakları demir kapıya değdiğinde bir buzu tutmuş gibi irkildi. Bir an için “derim yapışır mi” diye düşündü. Çoğu çocuk gibi vakti zamanında o da dilini buza yapıştırmıştı. O zaman çocuktu ama şimdi ise bir yetişkin.

Otuz senelik memuriyet hayatında, bakmaya yükümlü olduğu üç çocuk ve haddinden fazla konuşan bir eş sebebiyle hayatı daire ile ev arasında geçip gitmişti. Hayattan bir beklentisi olmamakla birlikte tek isteği fazla masraf çıkmamasıydı ama üç çocukla bu ne mümkün. Affedersiniz sıçsalar para gidiyor. Tabi bu sadece onların sorunu değil tüm memleketin hali bu şekildeydi. Ahmet Bey için de bu en büyük bahaneydi.

Ahmet Bey klasik bir memurdu. Tam klasik. Sanırım eski Türk filmlerindeki memur tiplemesi desem hakkında başka bir şey yazmama gerek kalmaz. Zaten ben de bu sebepten dolayı Ahmet Bey diyorum ona. Ahmet desem sanki ayıp edecekmişim gibi…

Ahmet Bey, ağzından kötü söz çıkmayan, ailesini seven, onlara sahip çıkan, yardım sever, örnek diyebileceğimiz bir insan tipi. Yardım sever dedim ama kendi mantığınca yardıma gerekli gördüğü zaman yardim eden birinden bahsediyorum. Eğer başına bela açılacağını hissederse, yardımı aklından çıkarıp oradan uzak duran bir tip.

Ahmet Bey’in en büyük korkusu ise karakola düşmek. Karakoldan korktuğu için tabi haliyle polisten de korkuyor. Şu yaşında bile polisi görünce yolunu değiştirdiği olmuştur. Polisin şapkasının rengi önemli değil o tarzdaki bir şapka bile onu tedirgin eder.

Evinin karşı köşesindeki dar, karla kaplı sokağa girdiğinde ardından birinin kendisine seslendiğini duydu. Kafasını kaldırdı, rüzgarın suratına çarptığı tokada aldırmadan karşısına, sağına, soluna ve arkasına baktı. Bu eylemleri yaparken durmuştu. Biraz daha burada oylansa yeni on beş otobüsünü kaçıracak bir sonraki otobüs için yarım saat daha beklemek zorunda kalacaktı. Tabi bu da işe geç kalması anlamına geliyordu ki, bu memuriyet hayatında bir kez olmuştu. Hastalıkta dahil, izin günleri haricinde işe gitmemezlik yapmamış, ne rapor, ne de idari izin kullanmamıştı.

Gaipten bir ses duymuştu Ahmet Bey. Küçükken babaannesinin kulağına küpe ettiği sözünü hatırladı. “Çağırırlarsa gitme oğlum.” Yıllardır da çağıran olmamıştı. Eğer çağıran biri varsa muhtemelen babaannesinin bu sözü üzerine onun artık gelmeyeceğini düşünmüş ve çağırmaktan vazgeçmişti Ahmet Bey’i. Tabi birinin çağırmamış olma, tüm bunların bir hayal ürünü olma ihtimali de vardı. Muhtemelen bu da öyle bir durumdu. Eskileri bilirsiniz çok fazla vesveselerle donatılmışlardır. Bazen ben öyle bir üçüncü kuşak olamayacağım için üzülürüm. Neyse konu ben değilim zaten.

Ahmet Bey ortalıkta kimseyi göremeyince yürümeye niyetlendi. Muhtemelen uzaktan rüzgarın taşıdığı bir sesi duymuş, bu garip sese de bilinç altı, adını yüklemişti. Sağ ayağını kaldırıp yere indireceği sırada çok yakınından bir çocuk kahkahası duydu. Bu kahkaha tüylerini diken diken etmişti. Yine etrafa bakındı kimseyi göremedi. Tedirgin olmuş, tedirginlik onun soğuk terler atmasına sebep olmuştu. Termometrelerin eksi onu gösterdiği bir havada siz düşünün onun şu anki halini.

Ahmet Bey yavaş yavaş kasveti ile onu korkutmaya çalışan bu eski sokağı hızlıca geçmeyi düşündü. Kendini buna göre hazırladı. Adımlarını tereddütsüz ve hızlı bir biçimde yere vurdu. Henüz iki adim atmıştı ki, yine bir çocuk kahkahası duydu. Aynı zamanda basının üst kısmının birden üşüdüğünü hissetti. Ne olduğunu anlamak için elini başına götürdü ve şapkasını yerinde bulamadı. Rüzgar mi uçurdu derken yanından bir şey geçti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışırken bir kaç adım ötesinde kırmızı pardösülü bir çocuğun ona sırıttığını gördü. Biraz daha dikkatli baktığında Ahmet Bey şapkasını çocuğun elinde görmüştü.
“Seni velet.” diye orta sesle bağırdı. “Getir şapkamı buraya.” Çocuk ona nanik yaparak cevap verdi.

Nedense çocuğun bu hareketi Ahmet Bey’i çok kızdırmıştı. “Getir onu buraya” diye bağırarak çocuğun arkasından koştu. Normalde bu hiç yapmayacağı bir şeydi. Ama bu kez…

Ne kadar koştuğunu bilmiyordu ama soğuk rüzgar ciğerlerini yakmış, dalağı şişmişti. Buna rağmen çocuğa yaklaşmıştı. Elini uzattı parmak uçları çocuğun kırmızı kapşonuna dokundu tam dokunacakken dengesini kaybederek yere düştü. Anlaşılan bu gün işe geç gideceği ikinci gün olacaktı. Düşerken gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı. Yere çarptığını, nefesinin yetmediğini, ciğerlerinin patlayacağını hissetti. Soğuğun alamadığı bir acı başının arkasına yerleşti, sonunda bilincini yitirdi. Düştüğü yerde öylece kaldı. Derin bir karanlığın içinde koşusuna devam ediyordu sanki.