Kategori arşivi: öykü

2. Büyük gözler

Bütün gün hiç bir iş yapmadım. Sadece olan biteni düşünüyor, bir anlam vermeye çalışıyordum. Kimse de yanıma gelip bir şey sormadı. Hatta öğle yemeğine bile çağıran olmadı. çağırsalar da bir şeyler yiyebileceğimi düşünmüyordum. Öylede sekiz saat kadar masamda oturdum ve sadece ekrana baktım. Tuvalete de çıkmamıştım. Zaten bir şey yiyip içmiyorsanız tuvalete de çıkmanız gerekmiyor.

Neyse ki akşam olmuştu. Toparlanıp hızlıca çıktım. Hemen eve gitme niyetinde değildim. Bir iki kadeh bir şey içip kendime  gelmeliydim. Gün boyu ayık kafayla düşünmek pek bir işe yaramamıştı. Belki kafam iyiyken düşünmek daha çok işe yarardı.

Yol üstünde bir bara oturdum.Yarım saat kadar bekledim yanımdan gelip geçen garsonların hiç biri siparişimi almak için durmuyordu. Sonunda dayanamayıp bir biraz istedim. Garson ne istediğimi sordu. Malt dedim ve gitti. Bir süre sonra elinde şişeyle masamın yanında durdu ve etrafa bakınmaya başladı. Anlamsızca bir şeyler arıyormuş gibi. Elimi kaldırdım biraya almak için ama bana uzatmıyordu da.
“Benim mi o?” diye sordum. Birden irkildi ve evet diyerek birayı uzattı.

Üçüncü birayı içiyordum. Biraz çakır keyif olmuştum. İçmeye başlayalı çok olamamıştı belki bir saat. Bilirsiniz tek başınıza içiyorsanız daha hızlı ve daha çok içiyorsunuz. Üçüncü biradan sonra fazla düşünmemeye başladım sadece gelen geçeni izlemeye başladım. Kedi kapının önünde duruyordu. kimse gitmesi için bir şey yapmıyordu. He o birilerini rahatsız ediyor, ne de kendisi rahatsız oluyordu.

Bir kaç bira daha içtim. Bir yerden sonra saymayı bırakmıştım ama kalktığımda sallandığımı hissediyordum. Yalnız bir gariplik vardı, sanırım tuvalete hiç gitmemiştim. Kafam iyiydi belki ama midem içtiğimden bi haber gibiydi. Şimdiye kadar biranın beni şişirmiş olması lazımdı. Sendeleyerek hızlı adımlarla evime doğru yürümeye başladım. Kedi de yine peşimden geliyordu. Artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Apartmanın kapısından girince onu dışarıda bırakacaktım. Eğer sabah tekrar karşıma çıkarsa… Bunu sabah düşünürdüm.

Canım birden sigara istedi. Yol üzerindeki açık büfeye girdim. Normalde sigara içmem. hele alkol alırken hiç içmem. Daha doğrusu içemem. Kapıdan içeri girdim ve “Camel istiyorum bir tane.” dedim. Bunu der demez demez bütün gözler bana çevrildi. Bira almış bir atmış iki boylarındaki kız hızla bana döndü. Elindeki poşete sıkıca sarıldı. O da son zamanlarda gördüğüm koca gözlü insanlardan biriydi. Fincan gibi koskocaman masmavi gözleri vardı. Aceleyle büfecinin uzattığı parayı aldı ve yanımdan hızlıca uzaklaştı.

Ben kıza bakarken büfecinin elinde sigara paketi ile beklediğini gördüm. “Ne kadar?” diye sorunca “Altı buçuk” dedi. Sigaranın yanında bir de çakmak alarak büfeden çıktım.

Aklıma bir fikir gelmişti. Neden kıza gidip sormuyordum ki? Peki ne soracaktım? Gözlerin neden büyük diye mi? “Seni daha iyi görebilmek için” diye cevap vermeyeceği kesindi. Gözleri büyük müydü orası da bir muamma. Benim hayal gücümdü muhtemelen. Peki benden kaçmasına ne demeli. Onun da bir açıklaması var elbet alkollüyüm. Gerçi az sonra o da alkollü olacak.

Bir sigara yaktım. Bira üzerine aldığım tadı beğenmemiştim, söndürmedim. Paslanmış bir demiri yalıyor gibiydim adeta. Dumanı tütsün diye elimde tuttum. Arada bir nefes alıyordum ama sigaranın çoğu için için yanarak bitiyordu.

Sokağa döndüğümde bir kaç metre önümdeki pasajdan, büfedeki kızın çıktığını gördüm. Adımlarımı hızlandırdım. Birilerini rahatsız etmek huyum değildir ama bu kıza bir şeyler sormalıydım. Sormam gerektiğini hissediyordum. O esnada peşimden gelen kedinin kızın önüne birden çıktığını gördüm. Kız aniden durdu. Kedi kıza sırıtarak dişlerini gösteri. Aynen Cheshire kedisi gibiydi ve bu beni rahatsız etmişti.

Kız hamle attıkça kedi önünü kesiyor geçmesine izin vermiyordu. İkisinin hareketlerini izlerken iyice onlara yaklaşmıştım. Aramızda bir kaç adım kala beni fark etti ve bana doğru döndü. Koca mavi gözleri bu karanlıkta bile capcanlı parlıyordu. Gözlerinden süzülen damlalar belki onların bu kadar canlı gözükmesine neden oluyordu.

“Sen” dedim, elimi uzattım. Gözleri mavi bir cupcake gibiydi ve onları görünce acıktığımı hissettim. Mideme kramplar girme derecesine kadar açlık hissetmeye başlamıştım birden. Cümlemi bitirmeden (gerçi nasıl bitireceğimi bilmiyordum) uzattığım elimden kurtulmak için ani bir hareket yaptı ve tökezledi. Sırt üstü yere düştü ve başını kaldırıma çarptı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Başının arkasından kırmızı bir sıvının aktığını gördüm. Kan olmalıydı. Paniğe kapılmadım. Hissettiğim açlık bütün her şeyin üzerindeydi o an. Eğildim, kızın kafasını sağa sola çevirdim. Hiç bir tepki yoktu. Ölmüştü, ya da en iyi ihtimal bayılmıştı. Kedi yanıma sokularak kızın ufak bir höle dönüşen kanından içmeye başladı. Ellerimle kovalamaya çalıştım ama gitmedi. Küçük ağzı ve burnu kan olmuştu. Kızın yüzüne tekrar baktım. Güzel bir yüzü vardı. Kocaman gözleri güzelliğine güzellik katmıştı adeta. Midem kazınmaya devam ediyordu. Bir şekilde açlığımı bastırmam lazımdı. Garip bir şekilde kızın gözlerine uzandım. Parmaklarımı koca yuvarlakların etrafına sardım ve sıkıştırarak çektim. Gözleri yerinde çok kolay çıkmıştı. Retina damarları biraz zorlamıştı ama sonunda onlar da kolayca pes etti. Koca gözün hepsini ağzıma attım ve çiğnemeye başladım. Çenemi her hareket ettirdiğimde küçük baloncuklar patlıyor bunlarda bana büyük keyif veriyordu.

Havyar yer gibiydi. Gözün içindeki her tabaka patır patır patlıyor her patlayıştan sonra farklı bir tat doluyordu ağzıma. Lezzetin  tarifini yapamadım hiç bir zaman. Bu gözlerin tarifini hiç yapamam.

Ertesi sabah bir panikle uyandım. Kendimi o kadar enerjik hissediyordum ki, gözlerimi açar açmaz yataktan fırmalam bir oldu. Yerimde duramıyordum. Telefonun saatine baktım, henüz sekize beş vardı. Şimdi çıkarsam işe yetişebilirdim. Her ne kadar işe gitmek istemesem de hazırlanmaya başladım. Artık herkes gibi bir refleks halini almış telefona bakışlarım daha da sıklaşmıştı. Her saniyeyi sayıyordum. Sanıyorum otuz saniye içerisinde dört kere baktım. Son bakışımda telefonun saatinin altındaki küçük “cmt” yazısını gördüm. Yani bu gün cumartesiydi, işe gitmem gerekmiyordu. Hareketlerimi yavaşlattım ama içimdeki enerji patlaması devam ediyordu. Uyuyamayacağım belliydi, yapacak bir şeyler bulmalıydım.

Tam o esnada dün gece aklıma geldi. Tam anlamıyla panik oldum. Kalp ayığım hızlandı, hücrelerim karıncalanmaya başladı. Vücudumun her yani. Yatağın kenarına oturdum, derin bir nefes aldım. Kısa bir titreme krizinden sonra kendimi toparladım. Düşünmeliydim. Eve nasıl gelmiştim? Kız gerçek miydi? Gerçekten közlerini yuvalarından söküp, onları yemiş miydim? sanki tatları hala damaklarımdaydı. Kendimden uyandım. Bunu yapmış olamazdım. Bilgisayarımı açtım.Yarım saat kadar, tüm haber sitelerini gezdim. Hiç birinde “gözleri oyulmuş ölü bir kız” haberine rastlamadım. Bu içimi rahatlattı.

Rahatlamıştım ama içimdeki enerjiyi atamıyordum. Apar topar eşofmanlarımı giyerek koşmak amaçlı dışarı çıktım. Amacım tabi ki koşmaktan çok sokağın köşesindeki çöp konteynerlarının yanında kızın yatıp yatmadığını kontrol etmekti. Belki henüz bulunmamıştı yada haberlere yansımamıştı. Kapüşonumu kafama geçirdim. apartmanın kapısından çıktım. O geri zekalı siyah kedi yine kapının önünde duruyordu. Beni görünce ayağa kalktı lanet olası. Şimdi onunla uğraşamazdım. Olay yerine gitmek ve olan biten gerçek mi onu kontrol etmek gerekti.

Kesinin suratına baktım. Dün gece akan kanı yalıyordu. SUratında hiç bir kan izi yoktu. Tabi sabaha kadar yalanıp temizlenmiş olma ihtimali de vardı. Yürümeye başladım.

“Her katil cinayet mahallini ziyaret eder.” diye bir ses yankılandı kafamın içinde. Bir an duraksadım. Sonuçta katil değildim. Evet, vesile olabilirdim kızın ölmesine ama katil değildim.

“Peki gözlerini nasıl açıklayacaksın?” dedi ses. Bunun mantıklı bir açıklaması yoktu.

Aksak adımlar atmaya başladım. Sonuçta korkunun ecele faydası yoktu. Er geç beni bulacaklardı. Ellerim çıplaktı. parmak izi, DNA testi derken iki gün içinde kapımda biteceklerdi. Ya da ben gidip itiraf etmeliyim. Kız panik yaptı düştü, bende panik yaptım. Peki gözler, gözler evet… Kedinin ardımdan gelen ayak seslerini duydum. Kedi.. Kediler oymuş olmalıydı. Kızın gözlerini yani.

Kız düştü, yardım için yanına gittim, hafif silkeledim, yoğun bir şekilde akan kanı görünce panik yaptım ve eve kaçtım. Zaten alkollüydüm korkudan da polise, ambulansa haber veremedim.

Hikayem bu kadardı. Üstüne koyacak şeyler bulabilirdim ama eksiltecek bir şeyim yoktu. Muhtemelen bir kaç sene ceza alırdım. İyi hal para cezası derken, öylece geçerdi. Sonuçta ben öldürmemiştim. Elimde satırla gezmemiş, sopalarla kimseyi döverek öldürmemiştim ki. Sanki onlar benden daha mı torpilliydi.

Köşeyi döndüğümde dün gece olanlarla ilgili hiç bir şey bulamadım. Geçerken dikkatlice baktım. Ufak bir kül birikintisinden başka bir şey yoktu. Yani kimse cesedi bulmamıştı. Yada cesedi alıp ortalığı temizlememişti. En güzeli sanıyorum ben dün gece gerekçi bir rüya görmüştüm. Yani bunların hepsi hayal yada rüyaydı.

Rahatlamıştım. Yani üzerimdeki o panik ortamı kalkmıştı. Vücudumdaki patlamakta olan enerjime sanki yenisi eklenmişti. Koşmaya başladım. Hızla arkama bile bakmadan.

Beş kilometre kadar koştum. Hızla, hiç durmadan. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Dalağım falan şişmemişti, oysa elli metre sonra nefes nefese kalıp yere yığılmam gerekiyordu. Bu olmadı. Üstüne üstlü vücudum daha fazla koşmam için bana baskı yapıyordu. Benim gibi bir bünyeye sahip bir insan için bu çok fazlaydı. Durmam gerektiği için durdum. Yol üzerindeki bir büfeden su aldım ve içtim. Susamamıştım aslında. Su içmem gerektiğini düşündüğüm için içmiştim. Gecenin bir yarısına kadar alkol almış, sabah kalkınca bir şey yiyip içmeden direkt dışarı çıkmıştım.

Yarım litre suyu bir dikişte içtim. Ara vermeden. Daha fazlasını da içerdim ama yapmadım. Bir an kendimi çok frenlediğimi hissettim. Doğru sürekli bir şeylerin bokunu çıkartıyordum ama, bu sefer yapmamalıydım.

Eve yürüyerek döndüm. Dönerken hiç garip bir şey görmedim. Ne patlak gözlü insanlar ne de Firebird. Sanıyorum hepsi rüyaydı. Uyanmış ve hepsinden kurtulmuştum.

 

1. Firebird

Bütün saçmalıklar beni bulur. Şimdi anlatacağım da bunlardan birisi. İnanmayacağınızı biliyorum. Zaten inanmak zorunda da değilsiniz. Ama samimiyetle söylüyorum ki anlatacaklarımın hepsi gerçek. Bazen ben de bu yaşadıklarına inanamıyorum ve hepsinin bir hayal olduğunu düşünüyorum. Bu sebepten dolayı sizden inanmanızı da beklemiyorum. Ama hikayemi dinleyince böyle bir şey nasıl hayal olabilir deyip beni delilikle suçlayabilirsiniz. Bunu anlarım ama sizi temin ederim ki ben deli değilim. İstediğiniz takdirde gerekli testleri bile yaptırabiliriz. Gerçi vakti zamanında yaptığım IQ testlerini de gösterebilirim size. Bu bir delinin IQ’şu 170 olmaz değil mi? Yani ben sıradan biriyim. Ne çok deli, ne çok akıllı. Sadece tuhaf şeyler beni bulur. Çok tuhaf şeyler…

Çocukken çok uysalmışım. Bir köşeye bıraktıklarında sesimi, soluğumu çıkarmadan öylece saatlerce biri beni alana kadar olduğum yerde sessizce kalırmışım. Öyle ki beni çok unuttukları ve bulamadıkları olmuş. Aslında simdi de öyleyim. Çok fazla şeye karışmaz, herhangi bir kriz durumunda olayı fazla büyütmez, başımı genelde öne eğer yada bir şey duymamış gibi öylece umursamadan çekip giderim. İster korkaklık deyin ister başka bir şey, bence bu yıllardır aklımın geliştirdiği bir korunma mekanizması. Her ne kadar zaman zaman basıma gelen tuhaflıkların bundan kaynaklandığını düşünsem de aslında bir çok oluşabilecek sorundan da korunduğumu  düşünüyorum.

Neyse zaten konu benim düşüncelerim değil. Yaşadığım garip olay. Ya da olaylar demeliyim ama bir iki satır da olsa beni tanıyın istedim. Aklımın yerinde olduğundan. Şimdi hikayeme geçebilirim.

Adım Deniz. Babam Deniz Baykal’ı çok sevdiği için adımı Deniz koymuş. Bana sorarsanız eğer kendisini hiç sevmem. Bu yüzden bu isim konma işinin bahsini de çok yapmam. Çok sıkıştıran olursa babam denizi çok severmiş der geçiştiririm. Siyaset yapıp ikileme düşmeye gerek yok.  Ama bu kaset meselelerinden sonra babamla konuşmayı isterdim. Ne derdi acaba? Gerçi cevabını tahmin edebiliyorum. “Erkek adam şeyde mi yapmasıydı?”

Evet şimdi anlatmaya başlıyorum. Sanıyorum gereksiz ayrıntılarım buraya kadardı.

Sessiz sakin olduğundan bahsetmiştim. Hatta bazen unutulduğumdan. Bu sadece küçükken yaşadığım bir olay değil. Mesela şimdi de unutuldum. Kimse beni tanımıyor. Çoğu kez insanlar görmezden geliyor. Thruman Şov setindeyim ve herkes beni görmek için anlaşmış. Şu an yaşamıyor da olabilirim. Belki de araftayım. Bu sizi üzüp korkutmasın. Ben bu duruma alıştım. Hatta bazen keyifli bile oluyor. Belki bu kısımları da anlatırım.

Ocak ayıydı. Yılın ilk günleri soğuk geçmişti ama ilk haftasından sonra soğuk yerini ılık bahar günlerine bırakmıştı. Havaların bu dengesizliği herkes gibi benim metabolizmamda da garipliklere sebep olmuştu. Mesela çok çabuk yoruluyordum, akşamı bile edemeden esme!eler halinde uyku tramvayları yaşıyordum. Tam!on edersiniz ki bu da dikkat sorununu beraberinde getiriyor.

Aksam iş çıkışı eve doğru yürümeye başladım. Yürüdüğüm kaldırımın yanından Yıldız’a kadar uzanan yol trafik sebebi ile arabalara park yeri olmuştu adeta. Motor sesleriyle birlikte, anlamsızca çalan korna seslerini tahmin edebiliyorsunuzdur. Yani sıradan bir akşamdı. Bu sıradanlığı bozan duyduğum, bir adamın bağırışları oldu.
“Şerefsizsiniz siz… şerefsiz… birde kadın var yanında kadın denirse…”
Adamla aramda beş metre kadar vardı. Hemen kaldırımın kenarında durmuş, yolun solunda park terinde duran arabaya bakıyor ve bağırıyordu. Ne oldu diye merak ettim ancak adımlarımı hızlandırmadım. Aynı hızımı koruyarak dikkatimi biraz daha karşımda olan biten olaya vererek yürümeye başladım. Adama yaklaştığımda, son kelimelerini saffetti ve önümden hararetli hararetli yürümeye başladı. Bir yandan telefonunu çıkarmış, dokunmatik telefonun ekran kilidini açmaya çalışıyordu. sanki az önceki harareti gitmişti. Adamın az önce bağırdığı yere geldim ve merakıma yenik düşerek o tarafa doğru baktım. Kırmızı eski model bir araba gördüm. Arabalardan çok anlamam ama bu Pointac’tı. Bir Pointac’ı nerede görsem tanırım hemde 1979 model Firebird. Tabi 1982’de olabilirdi. Sonuçta benimle yaşıt bir araba karşımdaydı ve çöken karanlığa rağmen göz alıcı bir şekilde parlıyordu.

İlk defa bir Pointac’ı gözlerimle görmüştüm. Pointac merakımın nereden kaynaklandığını bende pek hatırlamıyorum. Sanırım bunun sebebi Transformes’taki Jazz’ın Pointac olması. Jazz, Pontiac Solstice’di ama tüm Pointac’ların çizgisi aynı. Yani bir Pointac her zaman kendini belli eder.

Firebird’den gözlerimi alıp arabayı kimin kullandığını kontrol etmek istedim. Durmamıştım ama adımlarımı durmaya yakın atıyordum. Şoför koltuğunda kel bir adam vardı. Bildiğiniz klasik memur tipi. (Bu arabaya benzini nasıl yetiştiriyorsa?) Yolcu koltuğunda ise sarışın bir kadın. Hem de o kelin yanına yakıştıramayacağım güzellikteydi. Hemen arka koltukta da bir başka kadın oturuyordu.

Firebird’in motorundan çıkan ses ile birlikte vücudumun da sarsıldığını hissettim. Sanki sekiz silindirin tüm titreşimlerini hissedebiliyordum. Sanki o an bütün sesler kesilmişi sadece Firebird’ün sesi çıkıyordu. O esnada burnuma dolan benzin kokusu da beni mest etmişti. Derin bir gaz sesi duydum. İstemsiz gözlerim şoföre doğru kaydı. Gördüğüme inanmak istedim ama aklım bana oyun yapıyor olabilirdi. Adamın gözeri kocamandı hatta kadının gözleri bile. Sanki Walter Keane’in* bir tablosu gibiydi karşımda duran manzara.

O esnada araba birden hareket etti ve istemsizce arkasından baka kaldım. Hem yürüyor hem bakıyordum Gördüğüm gerçek olamazdı. Kendimi topladım. adımlarımı onlara bağırdığımı düşündüğüm adama doğru hızlandırdım. Telefon ile birileriyle konuşuyordu. Ne dediğini duymak istedim. Sanki tüm şehrin gürültüsü bir kaç kat artmıştı. Hiç bir şey duyamamıştım. Adam önümden markete doğru döndü ve gözden kayboldu.

Üç gün hiçbir şey olmadı yada ben fark etmedim. O akşam eve gittiğimde daha saat yedi bile olmamışken uykuya daldım. Sorunsuz bir uykuydu. Ne bir rüya ne de başka bir şey hatırlıyorum. Ertesi sabah sekizde uyanmıştım. Çok uyumanın verdiği bir rehavet vardı üzerimde. Üçüncü günün sonunda artık olan biteni unutmuştum bile. Üçüncü günün sabahı, sanıyorum ayın yirmi ikisiydi saat yedi buçukta ise gitmek üzere evden çıktım. Apartmana sığınmış kedinin dışarı çıkmasını beklerken sokağın köşesini dönen bir Firebird gördüm. Yine kan kırmızısı rengindeydi. Bir an için üç gün önce yaşadıklarımı hatırladım.

Etrafıma biraz daha dikkatle bakara yürümeye başladım. Sanki her köşeyi döndüğümde bir Firebird benden saklanırcasına o da köşeyi dönüyordu. İstanbul’da bu kadar Firebird olduğunu fark etmemiştim. Ya da aynı Firebird beni izliyordu.

Beni neden izleyebilirdi ki? Yani izlemesi için hiç bir neden yoktu. Acaba beni onlara bağıran adam mı sanıyordu? Yok canım, o olmadığım pekala belliydi. O günden sonra ne olmuştu? Yani ben bu Firebird’leri görmüş müydüm? Yo hayır.

Ana caddeye çıkana kadar döndüğüm her sokaktan kaybolan bir kırmızı alev gördüm. Alev gibiydi ve onları her gördüğümde vücudum yanmaya başlıyordu. Yavaş yavaş kendimi kaybetmeye başlamıştım, kesin biri beni izliyordu. Bu şüphe beni daha temkinli ama garip hareket etmeye itmişti. Mesela sık sık arkama bakıyordum. Hatta yürürken karşıma çıkan mini etekli kadınlar bile dikkatimi çekmiyordu.

Kırmızı ışıkta beklerken etrafıma tekrar bakındım. O esnada yanımda benimle birlikte bekleyen bir kara kedi gördüm. İstemsizce sağ elim saçıma gitti ve parmaklarıma asına sıkışan bir tutam saçı çektim. Hemen kulağımın arkasındakileri. Daha gür olanları yani. Kara kedi uğursuzluk getirirdi hatta bu kapkara biraz irice kedinin bazı rivayetlere göre şekil değiştirmiş cin olma ihtimali bile vardı. Her ne kadar saçımı çeksem de böyle hurafelere inanmam. Saç çekmemi sorarsanız o da tamamen refleks.

Yeşil yandığında hareket ettim. Kedi de benim bir adım arkamdan geliyordu. Evrim bu olsa gerek, hayvanlar da toplu yaşama alışıyorlardı. İnsan olarak her şeyi kendimize benzetiyorduk vesselam.

Bir kaç adım attım. Kedi hala peşimdeydi. Demek ki aynı yöne doğru gidiyorduk. Kedinin peşimde olması biraz olsun Firebird’leri aklımdan uzaklaştırmıştı. Taki karşı şeritten ard arda gelen üç kırmızı Pointac’ı görene kadar. Şaşırıyordum, takdir edersiniz ki şaşırmakta hakıydım da. Firebird’lere bakarken yanımdan bana arkasını dönerek geçen bir kadın fark ettim. Kısaca kadının arkasından baktım ve o esnada yanımdaki kedinin tüylerinin kabarmış olduğunu hissettim. Sanırım kadın kediden korkmuştu.

Yürümeye devam ettim. akan trafikte he üç arabada bir Pointac görüyordum. Bu tamamen deli saçması bir olaydı. İstanbul’da bu kadar çok Firebird olması imkansızdı. Yine aynı araba tarafından takip edildiğim hissine kapıldım. Bu kez arabaların plakalarını kontrol ettim. Her biri farklıydı. Yani durup plaka değiştirmiyorlarsa hepsi farklı arabaydı. Plaka değiştirmeleri de bana imkansız geliyordu.

Birden aklıma bir fikir geldi. Nedense bu aklıma fikir gibi geldi. Arabanın içindekilere bakmak. yani gözlerine. Sonuçta bu Pointac’lar nasıl hayal değilse, üç gün önce karşılaştığım koca gözlerde hayal olmazdı.
Tabi bu kendimi akıllı çıkartma çabalarımdan biriydi.

Evet, hayal görmemiştim,. Nasıl sevindim size anlatamam olduğum yerde sıçradım. hareketlerimi hızlandırdım. Heyecan dolmuştu içime. Sonra her geçen arabanın içine dikkatle baktım. Gözlerim koca gözlü birilerini arıyordu ama sadece Firebird’lerin içindekilerin gözleri Türk kahvesi fincanı kadar büyüktü. Ben onlara ne kadar dikkatle bakıyorsam onlarda bana o kadar dikkatli ve tedirgin bakıyordu. İyice meraklanmaya başlamıştım. Onlar neyse yada kimlerse benim onlardan korktuğum kadar onlarda benden korkuyordu.

Çalıştığım binaya kadar geldim. Fark ettim ki kedi hala peşimdeydi. Ben binaya girerken kayar kapının önünde durdu ve etrafa bakınmaya başladı. Masama geçince hemen bilgisayarın başına oturdum ve araştırmaya başladım. Ne araştıracağımı da bilmiyordum. “Büyük gözler” yazdım, “Firebird kullanana büyük gözler” yazdım, hatta saçmalayıp ” fincan göz” bile yazdım. kayda değer bir şey bulamadım tabi ki.

* Margaret Keane

Ziyaretçi – 4

Gözlerime dolan parlaklığın etkisi ile uyandım. Uyku aklımdaki bütün düşüncelerin, sabah yaşadığım bütün olayların unutulmasını sağlamıştı. Gece alkolü fazla kaçırmış ve sızmıştım. Muhtemelen bir pencerenin önünde. Şimdide yükselen güneş ışınlarını göz kapaklarıma batırıyor beni rahatsız diyordu. Gözlerimi açmadan hafif kıpırdandığımda boynumun ayrıdığını hissettim. Ağrı ile bilikte koltukta olduğumu anladım. Sabah bir şeyler olmuştu. Evet bir şeyler.
Gözlerimi açtığımda üçlü koltuğun üzerinde beyaz bir parlaklık gördüm. Biraz dini bütün bir insan melek, yada nur inmiş diyebilirdi bu görüntüye. Hani bazı videolar var ya kutsal mekanların üzerinde uçuşan ışıklar gibi. Muhtemelen bu ışıklardan biri benim koltuğumda yatıyordu. Tabi saçmalıyorum. Bildiğin kızdı bu. Sabah görmüştüm. Açıkçası neden parladığına mantıklı bir açıklama getiremiyordum. Belki bir renk körlüğü peydahlandı bende, retinam beyaz ayarını biraz fazla açtı. Acaba aşkam içtiğim rakının sahte olma ihtimali var mıydı? Sahte olmamalıydı. Ne de olsa o kadar para verdim aldım. Olmadığını düşünüyorum ama Türkiye’de en çok korkmanız gerekenlerin başında insanalr gelir. Bu insanlardan korkulur. Onlar yapar.
Bir süre sonra parlaklık yine solmaya başladı. Gözlerim ışığa alışıyordu. Bence kıda değil sorun bendeydi. Gözlerim artık bana oyun oynamaya başlamıştı. Sabah ki olayla şimdiki olayı karşılaştırıyorum da aslında ikisi de uykudan uyandıktan sonraydı. Sabahkine sızmadan diyeyim. Demek ki gözlerim alışana akdar bana böyle oyun oynuyorlar.
Saati merak ediyordum ama duvarda asılı bir saatim yoktu. Şu cep telefonları çıkalı zaten saat kullanmayı bırakmıştım. Ancak telefonumdan da bir iz yoktu. Pencereye doğru bakarak oturduğum yerden saatin kaç olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Tabi bu zor bir tahmindi. On iki olmalıydı üç aşağı beş yukarı.
Koltukta uzanan kızı gördüğümde aynı şekilde hareketsiz yattığını fark ettim. Sanırım ölmüştü. Bende hapı yutmuştum. Şimdi ne yapmam gerekirdi. Sakindim. Koltuğa çivilenmiştim, beynimin çepheri arasında binlerce düşünce dolanıp duruyordu. Bir tenis topu gibi de acı veriyordu. Sakindim. Değildim de. Oraya bıraya çarpan toplar arasından birini yakaladım. Üzerinde sakinleştirici yazıyordu.
Sakinleştirici.
Sakinleştirici almalıydım belkide. Evet, mantıklı. Olmayan bir şeyi almak nasıl olacaksa. Dışarı çıkmam bile tehlikeliydi. Kesin bu halde kendimi ele verirdim. Bir şeyler yapmalıydım ama. Sanırım katil zanlısı olma şerefine nail olmuştum. Hayır aslında katil olmuştum. Gerçi yaptığım pansuman onu kurtarmaya yönelikti sanırım hakim bunu göz önünde bulundurur. Demek önce bıçakladım sonra kurtarmaya çalıştıım ha. Peki bıçağım nerede? Bu bir sır. Hem de büyük bir sır. Aslında içeri girmek fena bir filkir değildi. Ye iç yat sonra kader mahkumu diye insanlar acısın sana.
Bir şeyler yapmalıydım. Aklımın köşesine sürekli korku filmlerinden sahneler geliyordu. Kes, parçala, böl, çöpe at, klozete at, üzerine sifon çek, pişir, kıyma makinasında çek. Nasıl bir sağıktım ben. Aslıda şimdi anladım şı televizyon filmelrindeki işaretçilerin ne boka yaradığını. İnandım mı buna? Şimdi Teletabileri izleyen çocuklara aptal diyebilir miyiz? İnsanlar sonradan aptal oluyor. Diğer insanalrın sayesinde. Deli oldukları gibi.

Düşünceler zamanla karnımı acıktırdı. Bu halde açlık duygusunun gelmesi aslında garip bir durum. Ama benhar durumda acıkıp yiyen bir insanım. Yani sevinirim yerim, üzülürüm yerim, korkarım yerim, yerim de yerim. Yapacak bir şey yok ben de buyum.
Koltuktak kalktım. Aslımda tahminimden daha rahat bir kalkış olmuştu bu. Kuş gibiydim sanki. Kuş gibi deyince sabah kızı tek elle taşımam geldi aklıma. Ne aptalım. Bazı şeyleri çabuk unutuyorum. Milyonlarda düşünce arasında bu hiç gelememişti aklıma. Gereksiz bir ayrıntı da değildi.
Uçuşsın böcekler, çalsın inekler / karanlığa doğsun eşsiz bebekler / kimse istemezse seni bende / ben alırım seni hem de yemende.
Öhö. Bir, iki, üç. Şimdi anlatacağım hikaye anlam veremediğim olaylar içermekte. Bir çok olayı anlamsız bulmuşumdur zaten. Şu dünyadaki tek bir olay bana mantıklı gelmemiştir. Bu mitolojiler nereden çıkmış mesela? Eskiden yaşamışlar mı? Bizi dünyaya atan uzaylılar mı? İnsan klonlamaya neden izin vermediler?
Öner saat on on ikiyi yirmi iki geçe bulunduğu koltuktan kalktı. hareketleri mekanik bir robotu andırıyordu. Tabi kendisinin de robot olmadığını nasıl iddia edebilirdiniz ki? Bu gün robot yapabilen bir ırk varsa karşımızda belki ilerde daha iyisini de yapabilirdi. Belki biz de birileri için robottuk.
Aslında bu tez doğruydu. Bizde birilerinin robotuyduk. Mesela, ailenin, toplumun, töneticilerin, müdürlerin, patronların… Bizim de bazı robotlarımız vardı. Mesela robotlar üretip onlarla eğleniyorduk. Sonra onar bir kaç tane üretiyordu. Böylece soy ve ırk dediğimiz şey ortaya çıkıyordu. Sonra bunlar birbirleri ile kavgaya tutuşuyor ve birbirlerini öldürüyorlardı. Sadece kendilerini öldürseler sorun yok. Etrafındakileri de öldürüyordu.
Öldürmeyeceksin dedikle öldürüyordu. Ne olduğu kim olduğu belli değil. Mesela koltukta yatan kzı da birileri öldürmeye çalışmıştı. Hikayeleri karıştırmayalım. Öner mutfağa ilerledi. Buz dolabının kapısını açtı ve içine bir göz gezdirdi. Bir parça sucuk, biraz peynir, zeytin ve olmazsa olmaz domates… Lakin ekmek yoktu evde. Almaya gitmek lazımdı. Gitmişken yumurtada almadan olmazdı.
Hiç bir şey düşünmeden sadece cüzdanını ve kapının ardındaki anahtarları alarak evden çıktı. Kapı arkadısından kapandıktan sonra ev sesizleşti. Ses kesildi. Bir tık bile duyulmadı. Bir ara su borularından ses geldi. Sonra o da sustu.
Almak istediklerimi alıp bakllakdaneve dönerken dua ettim. Gerçi benim duam kabul olsaydı gökten kemik yağardı o da ayrı bir konu. Bakın bir taplumda yaşarken ondan ne kadar çok etkileniyorsunuz. İster istemez ona adapte oluyorsunuz. Mesela bizim gurbetçileri düşünün. Her ne kadar orada da Türk olduklarını kanıtlasalarda, Türkiye’ye göre daha yaşadıkları emleketliler. Ne demişler “memlekette almancı burada yabancı”. aslında bu değişimin en önemli sebebi belli bir kültür ve görmüşlük seviyesine gelmemiş insanları birden farklı bir kültürün içine sokmak. Sonra yakınması kolay tabi orada yatişmiş yok olan bir nesil. Tamamen hatalı bir devlet politikasıdır bu. Yani orada artan nüfusunda bir faydasını görmüş değiliz.
Ya arkadaş biz neden her şeyin kötüsünü yiyiyoruz. Anlamış değilim.
Eve giderken tek duam kızın evde olamasıydı. Tabi kabul olmadı. Bıraktığım yerde yatıyordu. Zaten bir ölünün hareket etmesi biraz saçma olurdu. Guruldayan karnımın söylediklerinden anladığım kadarıyla bana önce yemek yemem gerektiğini sonradında tok karıma daha iyi düşebileceiğimi, yapmak istediklerimi o zmaan daha iyi yapabileceğimi söylemesiydi. Haklıydı. Aç ayı oynamazdı.
Sucuktan on beş tane dört milimetre kalındığında parça kestim. Tereyağını tavada hafifçe erittikten sonra sucukları kısık ateşte pişirmeye başladım. Sucuklar yapını sapmaya başladığında diğer taraflarını çevirdim. burada seri olmalısınız, birini çevirirken diğer sucauklar yanabilir. Sucuk pişirmek incelik ister. Çevirme işmei bitince sucukları tavanın kenarlarına yaydım. Ortasına iki adet yumurtayı sarıları bzulmayacak şekilde kırdım. Sucuklar pişene kadar yumurtalar da pişecekti. Tuz, karabiber, pul biber derken, mis gibi kokular burnumdan içeri doluştu. Hemde ölüyü bile uyandıracak mis koku.
Mutfaktaki küçük masanın üzerini temizledim. Sucuklu yumurtamı üzeirne koydum. Peynir, zeytin derken, standart sofram karşımdaydı. Bu gün değişiklik yapıp bide kahve koydum kendime. Kafein kafamı açardı. Yemeğe başlayacağım sırada içeriden salondan bir tıkıtrı geldi. Ne yalan söyleyeyim korktum. Ölü canlanmıştı sanırım. Eğer öldüyse. Ben ne çabuk kabullenmiştim kızın öldüğünü ne şimdi ayaklanınca korkuyordum. “Kedidir o kedi dedim içimden”. Sonra kapının başında kızı gördüm.7

Ziyaretçi – 3

Acaba gerçek miydi ölecek insanlarin sirtlarinin üsüdügü. Aslinda arastirmak lazim. uyuyanin üzerine kar yagiyorsa aslinda, ölenin donmasi da normal. Bunlar hangi inançtan kalan, nasil bize yer etmis hurafelerse artik. Bende üsümüstüm. Hatta ititremistim. Sirtim daha çok üsümüstü. Tabi bunun sebebi ölümün yoklamasi degil, sirtimdaki killar olabilirdi. Hepsinin havalandigini düsünsenize. Ister istemez bir hava akimi deri ile temas ediyor. Gayet normal bir durum.
Ayak bas parmaklarimi kapinin kenarindan indirdim. Kendimi biraz geri çektim. Anahtari tutmaya devam ediyordum. Yavasça kapinin kolunu indirdim. Kapinin sesini ben bile duyamiyorudum. O kadar sessizdim. Birden aklima o parlak isiga nasik bakacagim gifkir geldi. keske günes gözlügüm olsaydi. Ama gözlük kullanmayi hiç sevmedim. Buna ragmen bes yildir gözlüge bagimligim. Bildiginiz hipermetrot arti astimat. derecede biraz ilri olunca takmak zorunda kaliyorsunuz ister istemez. Gerçi su an oda gözümünde degildi. Bozuk gözün isigi kiracagini düsünerek gözlerimi hafif kistim. Sonuçta biz günas tutulamsina çiplak gözle bakan milletiz su kuru isik mi etkileyecek bizi. bu rada kendime çok güzel gaz veririr. Kapiyi araladim. Araliktan yopun isik ein içerisine dolmaya basladi. Ne ses ne soluk vardi dsarida. Kapiyi biraz daha açtim. Biraz daha, biraz daha derken kapi tamamen açildi. Kapinin ardinda bir beyazlik görüyordun. Sadece beyaz. Sanki kapinin ardindaki merdivenler kaybolmus yerini bosliga birakmisti. hiç kirlenmemis bembeyaz sah bir isik.
Gözlerimle iilgili teorim tuttu ondan idir yoksa isik gözümü almiyor mu ondan mi bilmem ama beyazliga bakabiliyordum. Evet yogundu ama bakilabiliyordu. gerçi bu beyazligin içinde bir sey gördügümü iddia edemem. Belki de görmüyordum. Ileride sag kösede bir kigirdanma hissettim. Birden gardimi aldim. Ne yapacaksam artik. Mutfaktan kendimi korkumak için biçak bile almamistim. Gerçi kendimi koruyacak büyüklükte bir buçakta yoktu. Aslinda her buçak is görürdü ama elde tutuan kocaman bir biçagin karsi tarafa yasattigi korku etkisi daha fazla olurdu. Sonuçta boy degil islevi önemli. Su an bir toplu iyne bile kendimi güvenimi yeirne getirebilirdi. Toplu iyne demeyin gözüne batirirsiniz olur biter.
Göz kapaklarinizi kapamayin.
Kipirdanisin oldugu yöne dogru baktim. Göze benzer iki mavilik bana bakiyordu sanki. Evet, gözdü. Masmavi iki adet göz. Gözler beyazligin ortasinda havada asili gibi duruyordu. Korkmadim desem yalan olur. zaten basindan beri korkuyordum. Ne yapalim eceli gelen köpek cami avlusuna isermis.
Ben oaln bitene anlam vermeye çalisirken parlak isik yavas yavas sönemeye basladi. Iki gözün ardinda bir yüz sekillenmeye basladi. Burun, agiz, kulaklar derken tüm yüz karsimdaydi. Hem de çok güzel bir yüz. Daha önce görmedigim kadar güzel hayya bir daha göremeyecegim kadar güzel bir yüz. Düz siyah saçlari omzundan asagiya kadar iniyordu. O kadar siyahlardi ki bir kara delik gibi beni yutacakalr sandim. Üzeinde beyaz bir elbise vardi. tam beyaz da degil. Sarimtirak. Kumastam çok anlamam ama sanki Sile bezi gibi bir seydi giydigi. Karnina dogru elleirni bastirmis elleirni bastirmis prmaklarinin arasidnan koyu kirmizi bir kan akiyordu. O da benim gibi ne yapacagina krar vermemis sekilde bana bakti. Anlasilan o da benim gibi sasirmisti. Bir an için aklim durdu. Kapiyi kapayip hiç bir sey olmuyormus gibi davranmak istedim. Bir yanim buna izin vermedi. Sonuçta hala insandim. Disarida baska bir ses var mi diye dinledim. Hiç bir ses yoktu. Polisi aramali miyim diye düsündüm. Kiz yaraliydi. Bir sürü sorusturmanin esiginde kalirdim. Hatta bizim polisimiz beni suçlu bile çikartabiirdi. Bir an hiç kimseye söylememe hissiyati dogdu içime. Sanki bu hissiyat bana gönderilen bir mesaj gibiydi. Kizin yanina dogru egildim. Biran için kenidni geri çekti, sonra yapacak bir seyi yokmus gibi teslim oldu. yavasça onu kaldirdim. Kusgibi hafifti. Önce bir iki adim atti. Elimi beline dolamistim. Sonra yürürken onu kaldirabildigimi hissettim. Tek elimle belimden tuttugum gibi kaldirdim. Hiç bir güç sarfetmeden. Sonra nasil oldu bilmem ama elimi belinden çekerek dirseginin altindan ona hafifçe dokunarak kaldirdim. Sanki parmagimin uzunda bir tüy parçasini tasiypr gibiydiç. Çocukken yastik tüylerini de bu sekilde tasir oyun oynardim. Ayni onun gibi. Onu içeirye getirdim. Önce nereye götürmem konusunda karar veremedim. En iyisinin salon olacagini düsünmüs olacagom ki onu salona koldugun üzerine biraktim. Hemen kapiyi kapimaya gittim. Tek kelime etmemisti. Yarasina ragmen ah bile dememisti.
Kapiyi kapatip içeri döndügümde koltuga uzanmisti. Gözleri kapaliydi. Benim içeri girdigimi duyunca gözlerini açti. Bu kizda garip bir seyler vardi ama neydi çikaramamistim. “Iyi misin?” diye sordum. Belkedigim cevap neydi bilmiyorum. yarali nasil iyi olabilirdi ki? Zaten bende o anlamda sormamistim. yani yarasinin durumunu sormustum. Saniyorum yine düsüncelerimle konusmaya baslamistim. Kizin yanina dogru yaklastim. “Iyiyim” diye bir ses duydum. Bu seste çigliklar gibi uzaktandi. Ses sanki beynimde kavga ettigim seslerden biriydi. Ama farkli bir kiz sesiydi. Ne zamandir kiz sesi ile düsünebiliyorum diye sordum kedime. Alsinda bunu yapiyor olabilirdim. Sonucta düsünce bu her kiliga girebilir.
Iyiyim ama yardima ihtiyacim var. Biraz su…” diye bir ses yankilandi aklimda bu kez. Sanirim gerçekten bu o kizdi. yani koltukta yatan bana bakan kiz. Dudaklari oynamamisti ama saniyorum o konusiyordu. Yani bunun baska bir açiklamasi olamazdi. Ama bir sanye açiklamalar olabilirdi. Ya kiz gerçekten konusuyordu, ben saskinligin etkisi ile onu beynimdeki bir ses olarak algiliyordum, ya kiz psisikti konusmasina gerek kalmadan benimle düsünceler esliginde iletisime geçebiliyordu ya da ben bir rüyadaydim. Bunlarin hepsi olabilecek seylerdi. Ama ikincidi daha süper bir oalydi. Yilalrca psisik birileirnin hikayesini okudum izledim simdi görmek mükemmel olurdu. Gerçi kiz gerçek olamayacak kadar da güzeldi. Bu bir rüyada olabilirdi. Rüya olmasi tabi daha olasiydi.
Sizi bilemem ama benim rüyalarim gariptir. Sürekli korkunç seyler görürüm. Aslinda severimde. Bos beles rüyalardan daha iyidir korkunç ve macera solu rüyalar görmek. Bu rüyada da bir gerilim ögesi olacak ya kiz yarali bir sekilde geldi. Aslinda rüyanin sonunu da tahmin eder gibiyim. Ben bu kizla yakinlasirsam kesin uyanirim. benim rüyalar hep böyle sanssizliklar içerir.
“Su lütfen” diye ses ikinci kez yankilandi aklimda. Birden utanmis bir sekilde mutfaga kostum. Utanmistim eger kiz düsüncelerimi okuyabiliyorsa ki aklima konusabildigine göre okuyordurda, iki saniyede pornoya çalan tüm düsüncelerimi de okumustur. Bir bardak su doldurdum. Kani temizlemek için de bir kaba su. Elimde ne kadar bez varsa toplamaya çalistim. Ve kizin yanina gittim. Bardaktaki suyu ona uzattim. Önce bardagi almak için elin uzatti, gözünün ucuyla elindeki kani gördü ve yerine yarasinin züzerine indirdi. Elimdeki kabu yere biraktim. Bardagi agzina dayadim ve içmeye basladi. Bir yadnan evde ilk yraim malzemesi var mi diye düsünüyordum. Biraz pamultan baska bir sey yoktu belki bir kaç yara bandi. Bunlar ise yaramayabilirdi.
“Yarana bakayim” dedim “biraz su ile temizleyelim”. Bana garip bir sekilde bakti. Giz göze gelmistik ve sanki acisini bende bir an olsun hissettim. Ona acimaya basladim. Ellerini yarasinin üzerinden kaldirdim. Elbisesinin o kismi iyice kan olmustu ve kan akmaya devam ediyordu. Kan kaybindan ölebilirdi. Hemen elbiseyi kesmek içinbir makas aldim. Sonuçta kzi çiril çiplak soyamazdim. Ellerini yarasinin biraz üstünde birlestirmis bana bakiyordu. Yaranin oldugu kismi yavasça kestim. Ellerim kanina bulandikça bir kadifenin üzeirnde geziniyormus hissi vermeye balamisti bana. Yarati görecek kadar elbisesinde delik açtigimda bunun yaklasik dört santimlik bir biçak yarasi oldugunu gördüm. Acaba yara ne kadar derindi? Iç organlarina zarar vermis miydi? Simdi benim koltugumda olürse bu için içinden nasil siyrilacaktim.
O ara yine kizin sesini kafamin içinde duydum: “Iç organlarim saglam, merak etme ölmem. Ölsemde basinda dert olmam.”
Yaranin etrafini temizlemeye basladim. kani temisledikçe bir yenisi yerini dolduruyordu. yaranin biraz temizlendigine kanaat getirdigimde karayi kolonya ile temizledim. Ufak bir inleme haricinde bir ses çikmadi kizdan. Derken birden bayildi. Tabi o anda ben bayildigini bilmiyordum. Öldügünü sanmistim. Çünkü kontrol ettigimde dudakalri arasidan vücudundan attigi nefesi hissedemiyordum. Bir aç kez saslarinin arasinda sah damarini dinlemek için tesebbüste bulundum ama Saçlarinda bokunmak zorunda kalmam beni biraz korkuttu. Kizin sanki sadece saçlarindan korkuyordum. yarayi yrmizledim. Sikica kapadim. Bezin üzerini kolibandi ile kapadim. Biliorum bu biraz garip olmustu ama gecenin bir ayrisi sargi bezi yada medikal bant bulamayacagimdan bu bana mantikli gelmisti.
Isimi bitirdikten sonra etrafi toparladim. Tekli koltuga oturdum ve olup bitenleri, nasil bir belaya bulastigimi düsünmeye basladim. Bu esnada uyuya kalmisim.

 

Ziyaretçi – 2

Başım hala dönüyordu. Alkolün vücudumdaki etkisine bakılırsa sızalı en fazla üç saat olmuştu. O dönemler uyumuyordum. Sadece sızıyordum. Hayattan bir beklentim kalmamıştı.Şimdi var mı diye sorsanız yine yok derim. Kimse gibi hırsım yoktu. Özel meraklarım da yoktu. Bir zamanlar kitap okurdum. Çok eskiden de fizikle ilgilenirdim. Hatırladım da orta okul ödevimi fizikten almış ve kuantumu araştırmıştım. O zaman fizik yoktu tabi. Fen bilgisiydi ders. Kuantuma da merak sarmam malum Geleceğe Dönüş filmi yüzünden olmuştu. Bir zaman makinesi yapacaktım. Tabi zamanla “Amerikalı misin oğlum sen, hiç bir bok yapamazsın” diyerek gerçekleri yüzüme vurdum. Biliyor musunuz, aslında bunu toplum olarak bunu yapamayacağınızı bilmek sizin önünüzdeki en büyük engel. Tabi biz Amerikalıları aptal görüp kendimizi üstün görürken tüm işleri onların yapması da biraz garip. Amerikalı haritada Türkiye’nin yerini bilmiyorumuş. Peki sen Uganda’nın yerini bildin de ne oldu? Hiçbir şey.

Aslında bu soruyla başladım hiçbir şey yapmamaya. Yaptığımı yada yapmak istediğimi var sayalım. İstedim en büyük şirketlerden birinde çalıştım. Takim elbisemi giyip o imrenilen holdinglerin kapısından içeri girdim. Senelerce. Hatta oradan sıkıldığım da oldu. Hatta çok sıkıldığım. Aslında imrenilen hayatlar çok sıkıcı oluyor. Sonra daha aksiyonlu bir iş. O diyar senin bu diyar benim. Peki ne oldu? Sadece amaca hizmet ettim. Kitap okumayı sevmem ama belki bu işleri yapmasaydım, oturup kitap okumayı sevebilirdim. Belki çiçek yetiştirirdim. Ne bileyim belki mesela şu an yazmayı çok sevdim, yazar bile olabilirdim. Bir sürü belki sıralarım size. Çalışmak elime ne geçirdi, belki orada kazandım ama harcayamadım. Ne elde tutacak ne harcayacak kadar kazandım. Kıt kanaat derler ya. Sosyallik mi? Hayır mesela hala bekarım. Kız arkadaşımda yok. Onları geçtim, arkadaşım da yok. Bunlar tercih diyenleri duyar gibiyim. Hayır aslında duymuyorum. Etrafımda kimse yok. Oda boş. yeni aldığım vanilya kokulu mum yanıyor. Vanilya kokusunu severim. Ancak bu kokuyu içime çektikçe kanser olacakmışım gibi hissediyorum. Ama ben kanserden ölmem. Nasılsa sürünmeye alıştım, daha çok sürünmek üzerine bir bahsim var. Karşılığında çok şeyde istemiyorum.

Tuvalette kalmıştık. Tuvaletten tam çıkıp kapıyı kapatacakken bir çığlık sesi duydum. Sürekli kavga eden komşularımdır dedim. Kavga dövüş iki çocuk büyüttüler. Nereden mi biliyorum? İyi duyarım. Çığlık sesi duydum. Yada vücudumun üzerinde nasıl duracağını kestiremeyen başımın içindeki beynin bir oyunu bu dedim. Kapıyı kapatırken ses biraz daha yakından geldi. Bir çığlıktı ama feryat figan bir çığlık değil. Sanki daha usul daha edepsiz, daha davetkar bir çığlık. Bir erkek olarak bunu alkol sonrası uçkur merakıma bağladım. İçelim şarabi sikelim Arabı derler ya o dava. Umursamadım. Zaten umursayacak bir havada değildim. Kapıyı çektim ve bir yerler çarparak yatağıma yattım. Gözlerimi kapattıkça başım biraz daha dönüyordu. Boşluğa bakan odamda kaçak göçek süzülen güneş ışınları pencereden içeriye doluşmaya başlamıştı. Tam bir alaca karanlık peydahlanmıştı odamın içinde. Alfred Hitchcock gölgelerin içerisinden siyah beyaz bir şekilde çıksa şaşırmayacaktım. O an kendi merkez kaç kuvvetini oluşturmak için dönen dolabımın ikiye katlandığını gördüm. Baş dönmesinin ötesinde bir sarhoşluk yaşıyordum sanırım. Gözlerimi sıkıca yumdum. Şimdi ise midemin merdaneli bir makine gibi sağa sola döndüğünü hissediyordum. İçimdekileri temizliyordu besbelli. Uyku ile uyanıklık arasında, yada sızma ile sızmama arasında diyelim aynı çığlık sesi ile irkildim. Öyle irkildim ki bütün vücudum bir anlık etki ile tüm alkolün etkisinden kurtuldu. Uzak komşumun duvar saati yedi kez donk sesi çıkardı. Net olarak sayabildim. Ayılmıştım. Cidden ayılmıştım. Nasıl bir şey beni ayıltmıştı bilmiyorum ama bu gonk seslerini duymam ayıldığımın en büyük kanıtıydı.

Gözlerimi açtım. İki büklüm olmuş dolap eski formuna geri dönmüştü. Odanın alaca karanlığı devam ediyordu. Ancak bu kez Hitchcock’un gelme fikri aklımdan gitmişti. Kim gelebilirdi başka alacakaranlığın ardından. Bunu düşünmedim. Aslında şimdi yazarken aklıma geldi kimin gelebileceği. Düşündüm de hiç kimse gelmesin zaten.

Çığlık sesini bir kez daha duydum. Bu kez kayıtsız kalamadım. Ayılmamla beraber merakımda yerine gelmişti. Yatağımdan kalktım. Yavaş ve sessiz adımlarla salona yürüdüm, oradan da sesin ilk kaynağı olan tuvalete. Hafifçe kapıyı araladım. Duvardaki su borularından bir fosurdama sesi geldi. Bu borular çığlık atıyor olabilir miydi? Neden olmasın? Bir fokurdama daha duydum. Sesin borulardan geldiğine şüphem kalmamıştı. Kapıyı kapattım ama sessiz ve yavaş hareketlerime devam ediyordum. Kapıyı kapadım ayni yavaşlıkla. Odaya doğru gelirken bir çığlık daha duydum, sanki daha derindendi bu seferki. Dış kapının yanından geçerken kapının arkasından sızan bir parlaklık hissettim. Kapının altındaki küçük aralıktan yoğun beyaz bir ışık içeri doluyordu. Hemen besmele çektim. Bu akşamdan kalmalığımla her ne kadar beni korumayacağını düşünmesem de, adet yerini bulsun istedim. Kapının altındaki beyaz ışıkta bir ne bir azalma ne de bir artma oldu. Öylece sabitti. Sanki kapıma doğru bir projektör tutulmuştu. Beyaz ışığı olan bir projektör.

Korkunun ecele faydası yoktur yada insanin başına ne gelirsem meraktan gelir. Artık ne derseniz deyin kapıya doğru yanaştım. Önce kulağımı kapıya dayadım. Hiç ses duyamadım. Ayaklarıma vuran yoğun ışıktan parmak uçlarımdaki her ayrıntıyı görebiliyordum. Hatta o ışıkta parmak uçlarımdaki her bir kılı net olarak görüyordum. Ancak yoğun ışık parmaklarımı ısıtmıyordu. Yani kapının ardından gelen ya çok uzaktan geliyordu yada ısı yaymayan bir kaynaktandı. Tabi ben ne olduğunu biliyorum. Şimdi buraya yazsam anlatılan hikayenin hiç bir anlamı kalmaz değil mi?
Şöyle yazdıklarıma bakınca aslında kendimi bir yazar gibi hissettim. Baya baya o forma çevirmişim yazdıklarımı. Oysaki daha çok, iki saçmalar bırakırım diye düşünüyordum. Demek ki yazar olmak böyle bir şey. Kaptırınca kendini gidiyorsun. Yazar olduğumu da iddia ettim ya artık sırtım yere gelmez. 🙂

Kapının anahtarını bir kez çevirdim. İlk tık sesinden sonra dışarıdan bir ses bekledim. Aldığım ses yine su borularının homurdanma sesi oldu. Bir kez daha çevirdim. İkinci çevirişle kapının açıldığını yani kilitten kurtuluduğunu biliyordum. Tabi bundan kapının arkasında olan yada olma ihtimali olan şeylerin haberi yoktu. Her ihtimale karşı anahtarı elimden bırakmadım. Ayak parmaklarımı kapıya bastırarak kapının açılmamasını garantiledim. Parmaklarıma ne kadar güveniyorsam artık. Yine dışarısını dinlemeye koyuldum. Bu kez ve borulardan ses geldi ne de başka bir yerden. Derin bir sessizlik sardı etrafımı. Sessizlik tüylerimin diken diken olamasını sağladı. Az önce sizde olduğu gibi. Biraz da üşüdüm. Sırtımı buz kapladı. Hani ölüm soğuğu derler ya onun gibi.