Kategori arşivi: öykü

4. Katil var

Aradan sekiz hafta geçmişti. Başta öldürüp yediğim insanların (insan dersek eğer) sayısını tutuyordum ama bir süre sonra saymayı bıraktım. Bazen günde iki bazen de dört beş çift göz yediğim oluyordu. Bunlar açıldığımdan çok bulabildiğim yemek sayısıyla orantılıydı. Her zaman açtım. Bir türlü doymak bilmiyordum. Gözleri yemeye başlamadan öncede böyleydim aslında. Bir türlü doymayı beceremiyordum.

Bana ne olduğunu bilmiyordum. Bir kaç gün sadece dürtüyle beslendim. Biraz olsun açlığımı yatıştırıp düşünmeye başladığım anda içinde bulunduğum durumu sorguladım. Bu işi genelde sabahları koşarken yapıyordum. Evet her sabah saatlerce koşuyordum. Vücudum iyice erimeye başlamıştı. Otuz kilo kadar vermiş, bu sure zarfında sadece gözlerle beslenmiştim. Bir kaç kez sevdiğim yemekleri yemeye çalışsam da her seferinde mide ağrılarıyla tüm yediklerimi dışarıya çıkarttım. Benim için tam bir işkenceydi.

Bir kaç kez durumumu sorguladım. İnsanları öldürüyordum. Aslında pek öldürdüğüm sayılmaz. Bir yerde ölmelerine vesile oluyordum. Her ne kadar kendimi rahatlatmak için yalanlar uydursam da bir katil olduğum aşikârdı. Tabi bunu doğanın kanunu olarak düşünebilirsiniz de. Güçlü olan hayatını idame ettirmek içinin zayıfı yer. Bunu yapan sadece ben değilim. Bir de olayın şu boyutu var. Bu zamana kadar ölmesine vesile olduğum onlarca kişinin öldüğüne dair hiç bir kanıt yok ortada. Kanıt diyorum, ne bir haber ne bir manşet ne televizyonda ne de gazetelerde görmedim. Bu kadar kişiyi öldüren bir seri katilin haberinin çoktan yapılmış olması gerekirdi. Zaman zaman hayal gördüğümü düşünüyorum. Tabi hayatımdaki değişikliklere baktığımda bunun olamayacağını düşünüyorum. Yemek yemiyor, uyumuyor, saatlerce yorulmadan konuşabiliyor ve en önemlisi de ben insanlarla diyaloğa gitmedikçe insanlar benim farkımda olmuyorlardı. Aslında beni en çok tereddüde düşüren durumda buydu. Acaba ölmüş müydüm? Arafta kalmış dünyadaki ölüleri toplayan bir yaratık mıydım? Hayal gücünün büyüklüğü zaman zaman saçma sapan fikirlere itiyordu beni. Bunları anlatmayacağım elbet üzerinizde daha fazla deli intibası yaratmamak için.

Ne olursa olsun insan içinde bulunduğu duruma alışıyor. Bir süre sonra bu yaşam biçimi benim için sıradan olmaya başlamıştı. Aslında bu durumdan memnundum da. Kendimi hiç olmadığım kadar iyi ve enerjik hissediyordum. Tek sorun hala yalnız olmamdı. Hala diyorum edindiğim bu özelliğin bu konuda pek faydası olmamıştı. Eskiden neysem şimdi de oydum. İşe gitmiyordum. Kimse de beni arayıp sormamıştı. Sonuçta bu dünyada sizi en çok merak eden bu kapitalist düzen oluyordu. Aslında bir nevi istediklerime kavuşmuştum. Durumuna zikretmek lazım.

Her şeye alışmış olamama rağmen hala dünya üzerindeki varlığım hakkında bir sonuca varamamıştım. Bırakın kendi varlığımı, var olmam için ihtiyaç duyduğum o patlak gözlü insan benzeri insancıkların da hala ne olduklarını öğrenememiştim. Konuşup sorgulama çabalarım sürekli bu insancıkların bayılmaları ya da ölmeleri ile sonuç buluyordu. Sonrası zaten malum. Bir süre sonra sorgulamayı kestim. Her şeyi akışına bıraktım.

Özgürdüm. Zaman zaman özgürlüğümün sınırlarını zorlandım. Biraz çekindim gerçeği söylemek gerekirse. Sonuçta hiçbir şey olmadığını keşfettiğimde bir süre sonra her şey bana boş gelmeye başladı. Yeni bir heyecan, yeni bir şeyler arıyordum.

Hafta sonuydu sanırım. Zamanla işiniz olmadığında takip etmiyorsunuz. Yine karnımı doyurmak için avımın peşindeydim. Çoğu zaman olduğu gibi yine bir grubun peşine takılmıştım. Altı kişilerdi. Anlayacağınız tam bir ziyafet. Gruba biraz daha yaklaştığımda içlerinden iki tanesinin normal insan olduğunu fark ettim. Yani gözleri normaldi. Bir an için ne yapacağıma karar veremedim. Patlak gözlüler beni fark etmiş birden telaşlanmış, normal insan olanlara daha da sokulmuşlardı. Sanırım insanların kendilerini koruyacaklarını düşünüyorlardı. Sırf meraktan adımlarımı hızlandırdım yanlarına biraz daha yaklaştım. Tam yanlarından geçerken insan erkeğe tutunmuş patlak gözlü kız tökezledi. Onlarca kez olan şey olacaktı. Düşecek ve ölecekti. Ya da nabzı hissedilmeyecek kadar düşük atacak ve bir daha kendini toparlamayacaktı.

Kız tökezleyince bende ister istemez refleks olarak döndüm. Geri kalan üç kişi çığlık atmaya başladı. Üstüne üstlük içlerinden biri de erkekti. Çığlıkları üzerine yanlarındaki insan arkadaşları etrafa bakınmaya başladı. Beni gördüler erkek olanı bana doğru yaklaştı ve yumruk attı. Bir an için boşta bulundum. Beni görebileceğini hiç düşünmüyordum. Yumruğunu şiddeti ile yere yığıldım. O esnada üzerime atladı ve bana vurmaya devam etti. Bir süre sadece kendimi korudum. Sonra üzerime gelen yumruklardan sıkıldım. Acı hissetmiyordum ama sürekli yumruk yemek sıkmıştı beni. Yattığım yerden ben de karşılık verdim. Bir kaç yumruk sonra çocuk yere devrilmişti. Ben de bunu fırsat bilerek ayağa kalktım ve yerde yatan rakibime bir kaç tekme salladım. Patlak gözlüler büyülenmiş gibi bana bakarken insan olan kız yardım istiyordu. Çocuğu bıraktım. Diğerlerine doğru adım attım. Patlak gözlüler ben yaklaşınca hemen yere yığıldılar. İnsan olan kız ise şaşkınlık içerisinde onlara bakakaldı. O ara kıza doğru bir adım attım ve boynunu yakaladım. Çok sıktığını düşünmüyordum ama kızın boynunun kırıldığını anladım. Boynunu bıraktığımda o da arkadaşlarının yanına yığıldı. Arkamdan normal olan erkeğin inlemeleri geliyordu. Sese doğru döndüm. Doğrulmaya çalışıyor, bir yandan da hırıltılı nefes alıp veriyordu. Tam yüzüne botlarımı indirecektim ki gözleri geldi aklıma. Belki bir şeyler de öğrenebilirdim. Yanına eğildim.

Acı çektiği belliydi. Ne kadar şiddetli vurduğumu bilmiyorum ama az önce kızın boğazını da çok fazla sıkmamıştım. Buna rağmen kızın boğazı sanki bir kuşun boğazını koparır gibi kolayca kırılmıştı. Sanki ayarsız bir güç sahibiydim. Aynı şiddetle yerde yatan çocuğa da vurduğumu düşünürsek muhtemelen bir kaç kemiği kırılmıştır.

Kısa bir süre pişmanlık ve üzüntü hissetim ama çok kısaydı. Bir an aklıma uğrayıp gitti. Kendimi iyi hissediyordum. Güvenim yerine gelmişti, sanki küçük dağları ben yaratmışım.

Çocuğa doğru eğildiğimde ağzının kenarından kan sızdığını fark etim. Defalarca filmlerde izlediğim sahneye şahit olmuştum. Çocuktan hırıltılı bir ses çıkıyordu. Balonun havasını salarken elinizle ucunu sıkıştırırsınız ya aynı öyle.

“Onlar kim?” diye sordum patlak gözlü insanları göstererek. Karşılığında aldığım yine hırıltı oldu. Çocuğun durumu ya gerçekten kötüydü ya da benden kurtulmak için numara yapıyordu. Elimle yere kapaklanmış omuzunu çevirdim. Yavaş hareket ettiğimi düşünüyordum ama öyle değilmiş. Ya çocuk tüy kadar hafifti ya da bende bir tuhaflık vardı. Bende bir tuhaflık olduğu kesindi. Dokunup çocuğu çevirmemle birlikte çocuk tersine acı içinde bağırarak döndü. Bağırtısı, bir domuz hırıltısından farksızdı. Sorumu tekrarladım. Yine hırıltılı bir cevap aldım.

Beklediğim cevabı alacağımdan emin değildim. Ne cevap beklediğimi de bilmiyorum. Çocuğun da bir şeyler bildiğini düşünmüyordum açıkçası. Bir kez daha sordum. Yine hırıltılı bir sesle karşılık verdi bana. O ara etrafımda yatanlara da bakıp ne yapmam gerektiğini düşündüm. Hadi diğerleri ölüydü -en azından biri, patlak gözlüleri saymıyorum- bunu ne yapacaktım. Arkamda bırakamazdım. Bu yakalanmama davetiye çıkarmak demekti. Gerçi son dönemde ben etkileşime girmediğim sürece kimde beni görmüyordu ama yine de işi şansa bırakmamak gerekirdi.

Çocuğun boynuna parmaklarımı geçirdim. Yavaşça sıkmaya başladım. Ağzından akan kanın sıcaklığı elime bulaşmaya başladı. Yavaşça sıkmaya başladım. Çocuk bulunduğu geride debelenmeye başladı. Ancak hareketleri boğazı kesilmiş bir kurbanın ayaklanmaya çalışmasından farklı değildi. Ben boğazını sıktıkça o daha fala debeleniyor, o debelendikçe ben daha fazla sıkıyordum. Bir süre sonra debelenmeyi kesti. Ağzından “puf” diye bir ses çıktı tüm hareketini kesti. İlginç bir duyguydu. Garip.

Ayağa kalktım. Bir kaç saniye ne yapacağımı düşündüm. Midem birden kazınmaya başladı. Patlak gözlülerin gözlerini herlerinden çıkardım. Zevkle her birini bir şekerleme gibi ağzıma attım ve yedim. Tam olay yerinden ayrılacaktım ki normal insanların gözleri de aklıma geldi. Onlar nasıldı acaba? Önce kızın yanına eğildim. Parmaklarımı gözlerine batırdım. Diğerleri gibi değildi. Tutmakta zorluk çekiyordum. Küçük parmağımı, göz kapaklarını kaldırarak içeri sokmayı başardım. Pir parça kan üzerime doğru sıçradı ve kalanı kızın yüzünden aşağıya aktı. Parmağımı göz yuvasına sabitleyince gözü dışları doğru ittim. Bu esnada yüzük parmağımı da küçük parmağımın yanına soktum. Göz kısmen dışarı çıkmıştı. Diğerlerine yardımcı olmak amacıyla bekleyen orta ve işaret parmağımı da içeri sokup baş parmağımla gözü parmaklarımın arasına sabitleyince kendime doğru yavaşça çektim. Sanki bir şeyle bağlı gibiydi Biraz daha sert asıldım. Göz yerinden bir şeyler yırtılıyormuşçasına ses yaparak yerinden çıktı.

Başta gözü ağzıma atıp atmama konusunda tereddüt yaşadım. İçimde bilmediğim bir şeyi yemeye başlayacak oluşumun tedirginliği -insan gözü olmasını hesaba katmıyorum-, aç olmanın verdiği sabırsızlığını bir arada yaşıyordum. Sonunda gözü ağzıma attım. Hızlı ve sert bir şekilde birkaç kez ısırdım. Gözün içinde patlayan  her baloncuk ile birlikte içinden fışkıran kan ağzımın kenarlarından süzülerek akmaya başladı. Üçüncü sınıf bir vampir filminin Kont Drakulasıydım adeta.

Ağzımı elimin tersiyle sildim. Bu gün bereketli bir gündü. Geriye yiyecek yedi tane gözüm vardı. İnsan gözünün tadı nasıl diye sorarsanız bunu pek tarif edemem ama çiğnenmesi biraz zor. Hani lezzetli kızarmış kuzu yağını ısırıp yemeye çalışırsınız ya, her ne kadar yorsa da lezzetlidir onun gibi bir şey.

Diğer gözü de çıkardım. Nasıl olsa kolay çıkıyor diye patlak gözleri sona bıraktım. Gerçi kızın gözleri de kolay çıkmıştı. Ya da ben alışmaya başlamıştım. Patlak gözlerden erkek olanının gözlerini de çıkardım. Elimden taşan gözleri montumun cebine soktum. Siyah deri mont kısmen kan sebebi ile kızarmıştı ama bunun önemi yoktu, nasıl olsa beni kimse görmeyecekti. Patlak gözlü kızın gözünü çıkartırken bir ses duydum. Ardından bir çığlık. Ne olduğunu anlamak için etrafa bakındığımda sokağın başında bir çiftin bana doğru baktığını fark ettim. Beni görüyorlardı. Birden paniğe kapıldım. Sendeleyip kıçımın üstüne yapıştım. Bana doğru gelmiyorlardı ama kız bağırmaya başlamıştı.

“İmdat, yardım edin katil!”

Erkek ise benim onlara saldırma ihtimalimi de düşünerek kızı arkasına çekerek siper almış bir vaziyette duruyordu. Yerden kalktım. Bir kaç sokak hiç arkama bakmadan koştum. Ta ki kendimi güvende hissedene kadar.

Eve kendimi nasıl attım hatırlamıyorum. Herhangi bir şüpheye mahal vermemek için koşmuyordum ancak her adımında paranoyakça arkama bakarak yürüyordum. Eve girdiğimde inanılmaz bir rahatlama hissettim. Kendimi direkt yatağa bıraktım. Uykuya nasıl daldığımı hatırlamıyorum.

Ertesi gün saat bir gibi uyandım. Uzun zamandır bu kadar çok uyuduğumu hatırlamıyorum. Uyandığımda dün gece yaşadıklarım bur hayal gibiydi. Ancak içimde bir sıkıntı vardı. Yataktan kalktığımda cebime attığım gözlerden süzülen kanın her yere bulaştığını fark ettim. Bir panikle içinde bulunduğum mahmurluktan çıktım. Resmen yataktan fırladım. Hemen televizyonu açtım haber kanallarını gezdim. Ekonomi haberlerinden başka birşey yoktu. Her zamanki gibi doların engellenemez yükselişi yorumlanıyordu.

Televizyonda bir şey bulamayınca internet gazetelerini gezdim. Onlarda da bir şey bulamadım. Derken küçük bir yerel sitenin köşesinde üçüncü sayfa haberi olacak şekilde yerleştirilmiş, rengarenk reklamlar arasında bir haber gördüm. “Gözleri çıkarılmış iki ceset.” Ayrıntılar ise şu şekildeydi.

Dün gece yarısı bir sularında Mısırlı sokak köşesinde işlenen cinayetler kan doldurdu. Üniversite öğrencisi N.Ç ve A.G. yere yığılmış bir halde bulundu. A.G. nin gözleri yuvalarından çıkarılmış bir haldeydi. Tesadüfen o an sokağı kullanmakta olan bir sokak sakini N.Ç. nin başında bir karartı gördüğünü yardım istemesi ile birlikte N.Ç. nin başından uzaklaştığını görmüş. Görgü tanığı ifadesinde karartının çok büyük olduğunu ve çok hızlı hareket ettiğini ifadesine eklemiş. Güvenlik görevlileri yaşanan olay ile ilgili araştırma başlattı.

 Elde iki ceset vardı. Bunlar ilk cinayetlerim diyebilir miydim? Sonuçta insanların görüp bildiği tek ölüler onlardı. Suçlanacak bir şey yoktu. Ardında bıraktığım bir delil. O an üzerime ve yatağa bulaşan kan geldi aklıma onları toparlayıp yakmalıydım ama nasıl? Evimde soba yoktu. Yakabileceğim bir yerde. Biraz düşündüm. Aklıma Galata Köprüsünde balık tutan insanlar geldi. Çoğu ısınmak için bir şeyler yakarlar. Oraya kadar gider elimdeki bu kanlı kıyafetleri orada yakardım. Tabi önce bunları küçük parçalara ayırıp ödün kağıt parçalarıyla karıştırmam lazımdı. O ara lavabonun altına koyduğum, iki sene önce gittiğim piktikten kalan mangal kömürü geldi aklıma.

Kalan kömürün içine giysileri bir kaç parça çerçöp yerleştirdikten sonra köprüye doğru yürümeye başladım. Yavaş ama kendinden emin adımlar atıyordum. Balıkçılara ne diye yaklaşacaktım. Alın elimde kömür var ısının mi diyecektim? Bu fikir saçma gelmişti bana. Hem de oldukça saçma. Yine de yürümeye devam ettim. Bir tür atar duruma göre hareket ederdim.

Köprünün üstüne geldiğimde rüzgara karşı zor direniyordum. Balık tutanların sayısı birhayli azdı. Üstüne üstlük ateş yakıp ısınan da yoktu. Şansımı başka bir şekilde denemem gerekiyordu. Eminönü’nün arka sokaklarına girdim. Dolaşmaya başladım. Elimdeki çantayı bırakacak adam gibi bir yer bulamadım ve geri dönmeye karar verdim. Tek sorunum elimdeki bu poşet olmuştu.

3. Açlık

Saat sekiz gibi midemin kazıntısıyla uyandım. Bu çok normaldi. Dün geceden beri bir şey yememiştim. Üstelik biranın beni daha erken acıktırması gerekiyordu. Açlıktan mideme sancılar girdi. Tuvalete koştum. Açlık berbat bir şeydi. Karın / mide ağrısı, tuvalete çıkma isteği… İkisini birlikte yapmadığın sürece kurtulamayacağın bir süreç. Bir sure tuvalette öylece oturdum.

Evde yiyecek bir şey yoktu. Aslında vardı. Ağzıma biraz peynir ve zeytin attım, açlığımı gidersin diye. Ancak daha fazla acıktığımı hissettim. Bu normaldi ekmek yoksa eğer herkes gibi bende doyamıyordum.

Dışarı çıktığımda insanlar ortalığı basmıştı. Tabi cumartesiydi ve insanlar programlanmış gibi cumartesilerini eğlenceli bir şekilde değerlendirmeliydi. Ne yiyeceğime karar vermeye çalışırken birden bire kaldırımın yürüdüğüm tarafının boşaldığını fark ettim. Herkes herkes bana yol veriyordu sanki, bir an önce geçip gitmem için.

Cadde üzerinde rengarenk dükkânların ışıkları insanların yüzüne birer maske gibi düşüyordu. Hala faaliyette olduğunu düşündüğüm hamamdan ağrı bir duman ve yanmış lastik kokusu yayılıyordu. İnsanları izlemeye başladım. Önümden çekilip bana yol veren insanları. Bana dehşetle bakanlar sadece koca gözlü insanlardı. Diğerleri yani normal insanlar bir şey olmamış gibi, olması gerektiği gibi hareket ediyorlardı. Mağazanın birinin önünde aniden duran iki kadınla birlikte bende durdum. Kadınlara kaldırımda yürümüş eğitimi vermeliydiler. Afaki sola attım kendimi ve patlak gözlü bir kadınla karşılaştım. Kadın beni görünce aniden kaskatı kesilmiş bir şekilde kaldı. Sarı kıvrım kıvrım saçları vardı. Yeşil koca gözlerini kaderine boyun eğmiş gibi sıkıca yumdu. Kadının kokusu beni mest etmişti. Yo öyle parfüm değil. Kendi kokusuydu. Hem de bana karnımın ne kadar çok acıktığını hatırlatan koku. Bu konu bana o kadar çekici gelmişti ki onu şuracıkta yiyebilirdim.

Yine sağa geçtim. Kadına yol verdim. Kadın koşar adımlarla yanımdan geçti. Kovalanan bir av hayvanı gibiydi. yvanı gibiydi. Adımlarımı hızlandırdım. O patlak gözlü insanların tümü bana yol veriyor bana bulaşmak istemiyorlardı. Yemekten çok içebileceğim bir aradım. İçip bu yaşadıklarım üzerine düşünmeliydi. Belki bir iki arkadaşı arar onların ağızlarını yoklardım. Ne diyecektim ki? “Patlak gözlü insanlar görüyorum, onları öldürüyor, üstüne üstlük gözlerini yiyorum” mu? Belki de bir psikoloğa gitmeliydim.

Yer bulmak zordu. Yani cumartesi günleri. Bütün insanlar ocak ayının soğuğuna aldırmadan dışarıya çıkmıştı. Gerçi soğukta yoktu ya. Bildiğin bahar ayıydı hava. Gökyüzünde yıldızlar ve ay yazdan kalma bir şekilde parlıyordu. Hafif bir rüzgar arada ürpertse de genel olarak hava iyiydi.

Küçük bir bara girdim. Oturacak masa yoktu ama barın bir köşesine iliştim. telefonumu çıkardım ve arayabileceğim birilerine baktım rehberden. Kimseyi bulamamıştım. Kimse olmadığından değil bu deli saçması hikayelerimi anlatabileceğim birileri olmadığından. Telefonu elimden bara bıraktığımda bir kadın sesi ne içeceğimi sordu. Birileri ne içeceğimi sormuştu demek ki bir şeyler düzeliyordu. Kafamı kaldırdım bir bira deyecektim ki, mor renkli iki patlak göz gördüm karşımda. Kız ile göz göze gelir gelmez geriye doğru sendeledi. İki elimi sakin anlamında kaldırdım ama ona bir panik havası yerleşmişti. “Bir bira.” dedim. “Biraz da yiyecek bir şeyler.”

“Yiyecek bir şey.” diye tekrarladı dediğimi Sesi sönük geliyordu. Belki bu kızdan bana neler olduğunu ya da patlak gözler hakkında bir şeyler öğrenebilirdim. Yani… beni fark edip korktuklarına göre hayal görmüyordum.

Kız birayı barın ucuna bıraktı ve temkinli bir şekilde bana itti. Bardağa uzandığımda elini anında çekti. Elini çekişi o kadar hızlı olmuştu ki bende ilkindim. Ardından hemen bir sosis tabağı geldi. Bu kadar çabuk gelmesine şaşırdım. Sanki bir an önce yiyip gitmem için bana yoğunlaşmışlardı ama niyetim onların düşündüğü gibi değildi.

Önümdekileri yemeye başladım. Garson kız benim bulunduğum tarafa gelmemeye çalışıyordu. Ben de ne yapsam etsem de onu bu tarafa çeksem diye düşünüyordum. İçeriye sandalyelere doğru baktım. Yer yer boşalmıştı. Buna ben sebep olabilir miydim? Belki.

Ne kadar yediğimi, ne kadar içtiğimi hatırlamıyorum. Günlerdir aç kalmışçasına, önüme gen yiyeceklere saldırdım. Doyduğumu hissetmiyor üstüne üstlük midemden çıkan sesler gürültüye rağmen kulağıma çalınıyordu. Oysa ki son zamanlarda yediklerime dikkat ediyordum. Gerçi sabah koştuğumda harcadığım kaloriyi hesaplasam eminim ki daha yiyecek hakkım vardır. Tabi sağlık durumumu da düşünmemiz lazım. Sonuçta yıllardır kolesterolüm sınırda yaşıyorum. Zaman zaman sınırı aştığım da oldu (genellikle). Tabi sonrasını düşünüyorsam eğer, sürekli çalışan işçilerimin kısa sürede beni yarı yolda bırakmamaları açısından onlara dikkat etmeliyim.

Gün pazara bağlandı. Saat bir buçuğu gösterdiğinde barda kimse kalmamış çalışanlar yavaş yavaş toparlamaya çalışıyordu. Geldiğimden beri bardaki kız huzursuzdu. Onun huzursuzluğu diğer çalışanların da canını sıkmıştı. Birkaç kez karşımda isterse evine gidebileceği söylendi ama kız gitmek istemedi.

Bardan ayrıldım. Bir süre barı gören sokağın köşesinde durdum ve izledim. Ben çıktıktan bir kaç dakika sonra kapalı olmasına rağmen bara bir kişi girdi. Yaklaşık bir dakika sonra da bardaki kız ile birlikte çıktılar. Kızın yanındaki çocuğunda gözleri kocamandı. Bir an için eve dönme fikri geçti aklımdan. Bu fikir çok sönüktü ve anında kayboldu ve ikisini izlemeye başladım.

Amacım son dönemde insanların benden neden korktuğunu sorgulamaktı. Tabi birde şu koca gözleri. Elbette bu gözleri sadece ben görebiliyor olabilirdim. Bu sebepten dolayı insanların gözünde deli konumuna düşmemek için biraz temkinli davranmalıydım.

Çifti izledim. Çift olduklarını düşünüyordum oldukça samimi görünüyorlardı. Tenha bir sokağa girdiklerinde ikisi birlikte arkalarına baktılar. Sanki varlığımı hissetmiş gibilerdi. Telaşlıca adımlarını hızlandırdılar. Benden kaçıyorlardı, bunun başka bir izahı yoktu. Peki ama neden? Benim amacım bunu öğrenmekti. Adımlarımı hızlandırdım. Onca yemeğe rağmen midem hala kazınıyordu. Açlığım kendini iyice belli ediyordu. Üstüne üstlük burnuma leziz kokular geliyordu. Nasıl tarif etsem. Bir çok şeyin kokusu karışımı ama öyle mide bulandırıcı değil. Daha da iştah açıcı.

Bilinçsizce adımlarımı hızlandırdım. Bütün benliğim midemin arzusuna yenik düşmüş burnumun aldığı leziz kokuyu takip ediyordu ve bu koku izlediğim o çiftten geliyordu.

Sanki uçmuştum, sanki koşmuştum bilmiyorum ama çifte yetişmiştim. Ellerimi uzatsam dokunabilirdim. Uzattım da. Bu hareketimi fark ettiler ve kendilerini hızlıca iki yana attılar. Yere düşüp ikiye ayrılan bir vazo gibiydiler. İkisi de bilinçsizce salında. Kocaman gözleri loş ışıkta patlıyordu.

“Sakin olun” dedim. Sesimi mümkün olduğunda yumuşatmaya çalışarak. Ağzım o kadar çok sulanmıştı ki iki kelimeyi sarf ederken onlarca tükürük ağzımda yere saçılıyordu. Hafifçe onlara telkinde bulunmama rağmen panikleri devam ediyordu. Sendelemeye başlamışlardı. Sanki ben onlara yaklaştıkça onlar güçten düşüyordu. Ben ise büyük bir enerji doluyordum, büyük bir istek. Bir adım daha attım. Kız olduğu gibi yere düştü. Çocuk kıza baktı, eğilip ona yardım etmekle, kaçmak arasında ikilemde kaldı. Vücudunu geriye doğru çevirmeye çabaladı ama ayakları bir türlü dönmedi. Sanki çivilenmiş gibiydi. Ben hızlıca kıza doğru eğildim. O kadar güzel kokuyordu ki birden ısırmak geldi içimden. İçimdeki bu iştaha göğüs gerdim. Kafasını kaldırdım. Sağa sola çevirdim. Şah damarına bakıp nabzını kontrol etmekti amacım. Ben kızla ilgilenirken çocuk öylece durmuş bana bakıyordu. Aslında istese kaçabilirdi ama kaçmıyordu. Kaçamıyordu.

Kızın nabzı çok yavaş atıyordu. Kafamı kaldırıp çocuğa baktım. İyice güçten düşmüş görünüyordu. Elimle pantolonunu çekiştirdim. Amacım yere çökmesini sağlamak ve bir kaç soru sormaktı. Ona dokunur dokunmaz yere yığıldı. Tam anlamıyla olan bitene anlam verememiştim ama ben bu büyük gözlü insanlara yaklaştığımda onlar ölüyor ya da bu şekilde yığılıyorlardı.

Bir süre he ikisini de sarstım. İkisi de kendine gelmedi. İçimdeki açlık artık mantıklı düşünmemi zorlaştırıyordu. Güzel olanı sona bırakmak için çocuğun sağ gözüne uzandım. Parmaklarımı gözünün çevresine geçirmiştim ki, önünde durduğumuz apartmanın ışığı yandı ve kapıdan biri çıktı. İki yatan insanın başındaydım. Açıkçası çokta uygun bir durumda değildi. Bu pozisyonda nasıl bir açıklama yapabilirdim ki?

Dondum kaldım. Bildiğiniz dondum. Aklımdaki düşünceler bile dondu. Öylece kapıdan çıkan, yirmi yaşlarındaki çocuğa bakıyordum. Bok mu vardı bu saatte dışarıya çıkıyordu. Yatıp evinde FIFA falan oynasaydı ya.

Çocuk bana doğru baktı. Bir an göz göze geldik. Göz göze geldik ama sanki anlamsızca boşluğa bakıyor gibiydi. Hiç bir tepki vermedi. Kapıyı ardından çekti ve yürüdü. Belki saniyelik bir olaydı ama sanki çocuk dakikalarca bana bakmıştı. Görünmemiştim. Bu iyiydi. Giderken arkasından baktım bir süre. Taze cupcake’in kokusu etrafı o kadar sarmıştı ki dayanamadım. Hemen yanımdaki kızın gözüne daldırdım elimi. Gözü avucumun yarısını doldurdu. Hepsini ağzıma attım ve çiğnemeye başladım. Ağzımda hissettiğim her patlayıştan sonra ayrı bir tat alıyordum. Müthiş zevkli ve lezzetliydi bu gözleri yemek. Kendime kızdım böyle bir keyfi neden bir çırpıda sonlandırıyorum diye. Kalan üç gözü yavaşça ve tadını çıkararak yedim. Bu esnada yoldan üç kişi geçti ve hiç birisi ne beni ne de yerde yatanları görebiliyordu. Bu durum beni iyice keyiflendirmişti.

Ne kadar yavaş yersem yiyeyim, on dakika içinde bütün yiyeceklerim bitmişti. Açlığım birden bire kesilmişti ama vücudum daha fazlasını istiyordu. Bendeki bu değişimler kafamı kurcalamaya başlamıştı. Şimdi ben katil mi olmuştum? Neden insanlar tarafından görülmüyordum? Yoksa Tanrı bir azrail görevi mi biçmişti bana? Günah mı işliyordum? Bir süre bunları ve daha fazlasını düşündüm. Ne kadar düşünürsem düşüneyim önemli olan vücudumun isteğiydi. Onun dürtüsüydü. Hızlı adımlarla, zaman zaman koşarak sokakları gezdim ve kendime yeni yiyecekler aradım.

2. Büyük gözler

Bütün gün hiç bir iş yapmadım. Sadece olan biteni düşünüyor, bir anlam vermeye çalışıyordum. Kimse de yanıma gelip bir şey sormadı. Hatta öğle yemeğine bile çağıran olmadı. çağırsalar da bir şeyler yiyebileceğimi düşünmüyordum. Öylede sekiz saat kadar masamda oturdum ve sadece ekrana baktım. Tuvalete de çıkmamıştım. Zaten bir şey yiyip içmiyorsanız tuvalete de çıkmanız gerekmiyor.

Neyse ki akşam olmuştu. Toparlanıp hızlıca çıktım. Hemen eve gitme niyetinde değildim. Bir iki kadeh bir şey içip kendime  gelmeliydim. Gün boyu ayık kafayla düşünmek pek bir işe yaramamıştı. Belki kafam iyiyken düşünmek daha çok işe yarardı.

Yol üstünde bir bara oturdum.Yarım saat kadar bekledim yanımdan gelip geçen garsonların hiç biri siparişimi almak için durmuyordu. Sonunda dayanamayıp bir biraz istedim. Garson ne istediğimi sordu. Malt dedim ve gitti. Bir süre sonra elinde şişeyle masamın yanında durdu ve etrafa bakınmaya başladı. Anlamsızca bir şeyler arıyormuş gibi. Elimi kaldırdım biraya almak için ama bana uzatmıyordu da.
“Benim mi o?” diye sordum. Birden irkildi ve evet diyerek birayı uzattı.

Üçüncü birayı içiyordum. Biraz çakır keyif olmuştum. İçmeye başlayalı çok olamamıştı belki bir saat. Bilirsiniz tek başınıza içiyorsanız daha hızlı ve daha çok içiyorsunuz. Üçüncü biradan sonra fazla düşünmemeye başladım sadece gelen geçeni izlemeye başladım. Kedi kapının önünde duruyordu. kimse gitmesi için bir şey yapmıyordu. He o birilerini rahatsız ediyor, ne de kendisi rahatsız oluyordu.

Bir kaç bira daha içtim. Bir yerden sonra saymayı bırakmıştım ama kalktığımda sallandığımı hissediyordum. Yalnız bir gariplik vardı, sanırım tuvalete hiç gitmemiştim. Kafam iyiydi belki ama midem içtiğimden bi haber gibiydi. Şimdiye kadar biranın beni şişirmiş olması lazımdı. Sendeleyerek hızlı adımlarla evime doğru yürümeye başladım. Kedi de yine peşimden geliyordu. Artık sinirimi bozmaya başlamıştı. Apartmanın kapısından girince onu dışarıda bırakacaktım. Eğer sabah tekrar karşıma çıkarsa… Bunu sabah düşünürdüm.

Canım birden sigara istedi. Yol üzerindeki açık büfeye girdim. Normalde sigara içmem. hele alkol alırken hiç içmem. Daha doğrusu içemem. Kapıdan içeri girdim ve “Camel istiyorum bir tane.” dedim. Bunu der demez demez bütün gözler bana çevrildi. Bira almış bir atmış iki boylarındaki kız hızla bana döndü. Elindeki poşete sıkıca sarıldı. O da son zamanlarda gördüğüm koca gözlü insanlardan biriydi. Fincan gibi koskocaman masmavi gözleri vardı. Aceleyle büfecinin uzattığı parayı aldı ve yanımdan hızlıca uzaklaştı.

Ben kıza bakarken büfecinin elinde sigara paketi ile beklediğini gördüm. “Ne kadar?” diye sorunca “Altı buçuk” dedi. Sigaranın yanında bir de çakmak alarak büfeden çıktım.

Aklıma bir fikir gelmişti. Neden kıza gidip sormuyordum ki? Peki ne soracaktım? Gözlerin neden büyük diye mi? “Seni daha iyi görebilmek için” diye cevap vermeyeceği kesindi. Gözleri büyük müydü orası da bir muamma. Benim hayal gücümdü muhtemelen. Peki benden kaçmasına ne demeli. Onun da bir açıklaması var elbet alkollüyüm. Gerçi az sonra o da alkollü olacak.

Bir sigara yaktım. Bira üzerine aldığım tadı beğenmemiştim, söndürmedim. Paslanmış bir demiri yalıyor gibiydim adeta. Dumanı tütsün diye elimde tuttum. Arada bir nefes alıyordum ama sigaranın çoğu için için yanarak bitiyordu.

Sokağa döndüğümde bir kaç metre önümdeki pasajdan, büfedeki kızın çıktığını gördüm. Adımlarımı hızlandırdım. Birilerini rahatsız etmek huyum değildir ama bu kıza bir şeyler sormalıydım. Sormam gerektiğini hissediyordum. O esnada peşimden gelen kedinin kızın önüne birden çıktığını gördüm. Kız aniden durdu. Kedi kıza sırıtarak dişlerini gösteri. Aynen Cheshire kedisi gibiydi ve bu beni rahatsız etmişti.

Kız hamle attıkça kedi önünü kesiyor geçmesine izin vermiyordu. İkisinin hareketlerini izlerken iyice onlara yaklaşmıştım. Aramızda bir kaç adım kala beni fark etti ve bana doğru döndü. Koca mavi gözleri bu karanlıkta bile capcanlı parlıyordu. Gözlerinden süzülen damlalar belki onların bu kadar canlı gözükmesine neden oluyordu.

“Sen” dedim, elimi uzattım. Gözleri mavi bir cupcake gibiydi ve onları görünce acıktığımı hissettim. Mideme kramplar girme derecesine kadar açlık hissetmeye başlamıştım birden. Cümlemi bitirmeden (gerçi nasıl bitireceğimi bilmiyordum) uzattığım elimden kurtulmak için ani bir hareket yaptı ve tökezledi. Sırt üstü yere düştü ve başını kaldırıma çarptı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Başının arkasından kırmızı bir sıvının aktığını gördüm. Kan olmalıydı. Paniğe kapılmadım. Hissettiğim açlık bütün her şeyin üzerindeydi o an. Eğildim, kızın kafasını sağa sola çevirdim. Hiç bir tepki yoktu. Ölmüştü, ya da en iyi ihtimal bayılmıştı. Kedi yanıma sokularak kızın ufak bir höle dönüşen kanından içmeye başladı. Ellerimle kovalamaya çalıştım ama gitmedi. Küçük ağzı ve burnu kan olmuştu. Kızın yüzüne tekrar baktım. Güzel bir yüzü vardı. Kocaman gözleri güzelliğine güzellik katmıştı adeta. Midem kazınmaya devam ediyordu. Bir şekilde açlığımı bastırmam lazımdı. Garip bir şekilde kızın gözlerine uzandım. Parmaklarımı koca yuvarlakların etrafına sardım ve sıkıştırarak çektim. Gözleri yerinde çok kolay çıkmıştı. Retina damarları biraz zorlamıştı ama sonunda onlar da kolayca pes etti. Koca gözün hepsini ağzıma attım ve çiğnemeye başladım. Çenemi her hareket ettirdiğimde küçük baloncuklar patlıyor bunlarda bana büyük keyif veriyordu.

Havyar yer gibiydi. Gözün içindeki her tabaka patır patır patlıyor her patlayıştan sonra farklı bir tat doluyordu ağzıma. Lezzetin  tarifini yapamadım hiç bir zaman. Bu gözlerin tarifini hiç yapamam.

Ertesi sabah bir panikle uyandım. Kendimi o kadar enerjik hissediyordum ki, gözlerimi açar açmaz yataktan fırmalam bir oldu. Yerimde duramıyordum. Telefonun saatine baktım, henüz sekize beş vardı. Şimdi çıkarsam işe yetişebilirdim. Her ne kadar işe gitmek istemesem de hazırlanmaya başladım. Artık herkes gibi bir refleks halini almış telefona bakışlarım daha da sıklaşmıştı. Her saniyeyi sayıyordum. Sanıyorum otuz saniye içerisinde dört kere baktım. Son bakışımda telefonun saatinin altındaki küçük “cmt” yazısını gördüm. Yani bu gün cumartesiydi, işe gitmem gerekmiyordu. Hareketlerimi yavaşlattım ama içimdeki enerji patlaması devam ediyordu. Uyuyamayacağım belliydi, yapacak bir şeyler bulmalıydım.

Tam o esnada dün gece aklıma geldi. Tam anlamıyla panik oldum. Kalp ayığım hızlandı, hücrelerim karıncalanmaya başladı. Vücudumun her yani. Yatağın kenarına oturdum, derin bir nefes aldım. Kısa bir titreme krizinden sonra kendimi toparladım. Düşünmeliydim. Eve nasıl gelmiştim? Kız gerçek miydi? Gerçekten közlerini yuvalarından söküp, onları yemiş miydim? sanki tatları hala damaklarımdaydı. Kendimden uyandım. Bunu yapmış olamazdım. Bilgisayarımı açtım.Yarım saat kadar, tüm haber sitelerini gezdim. Hiç birinde “gözleri oyulmuş ölü bir kız” haberine rastlamadım. Bu içimi rahatlattı.

Rahatlamıştım ama içimdeki enerjiyi atamıyordum. Apar topar eşofmanlarımı giyerek koşmak amaçlı dışarı çıktım. Amacım tabi ki koşmaktan çok sokağın köşesindeki çöp konteynerlarının yanında kızın yatıp yatmadığını kontrol etmekti. Belki henüz bulunmamıştı yada haberlere yansımamıştı. Kapüşonumu kafama geçirdim. apartmanın kapısından çıktım. O geri zekalı siyah kedi yine kapının önünde duruyordu. Beni görünce ayağa kalktı lanet olası. Şimdi onunla uğraşamazdım. Olay yerine gitmek ve olan biten gerçek mi onu kontrol etmek gerekti.

Kesinin suratına baktım. Dün gece akan kanı yalıyordu. SUratında hiç bir kan izi yoktu. Tabi sabaha kadar yalanıp temizlenmiş olma ihtimali de vardı. Yürümeye başladım.

“Her katil cinayet mahallini ziyaret eder.” diye bir ses yankılandı kafamın içinde. Bir an duraksadım. Sonuçta katil değildim. Evet, vesile olabilirdim kızın ölmesine ama katil değildim.

“Peki gözlerini nasıl açıklayacaksın?” dedi ses. Bunun mantıklı bir açıklaması yoktu.

Aksak adımlar atmaya başladım. Sonuçta korkunun ecele faydası yoktu. Er geç beni bulacaklardı. Ellerim çıplaktı. parmak izi, DNA testi derken iki gün içinde kapımda biteceklerdi. Ya da ben gidip itiraf etmeliyim. Kız panik yaptı düştü, bende panik yaptım. Peki gözler, gözler evet… Kedinin ardımdan gelen ayak seslerini duydum. Kedi.. Kediler oymuş olmalıydı. Kızın gözlerini yani.

Kız düştü, yardım için yanına gittim, hafif silkeledim, yoğun bir şekilde akan kanı görünce panik yaptım ve eve kaçtım. Zaten alkollüydüm korkudan da polise, ambulansa haber veremedim.

Hikayem bu kadardı. Üstüne koyacak şeyler bulabilirdim ama eksiltecek bir şeyim yoktu. Muhtemelen bir kaç sene ceza alırdım. İyi hal para cezası derken, öylece geçerdi. Sonuçta ben öldürmemiştim. Elimde satırla gezmemiş, sopalarla kimseyi döverek öldürmemiştim ki. Sanki onlar benden daha mı torpilliydi.

Köşeyi döndüğümde dün gece olanlarla ilgili hiç bir şey bulamadım. Geçerken dikkatlice baktım. Ufak bir kül birikintisinden başka bir şey yoktu. Yani kimse cesedi bulmamıştı. Yada cesedi alıp ortalığı temizlememişti. En güzeli sanıyorum ben dün gece gerekçi bir rüya görmüştüm. Yani bunların hepsi hayal yada rüyaydı.

Rahatlamıştım. Yani üzerimdeki o panik ortamı kalkmıştı. Vücudumdaki patlamakta olan enerjime sanki yenisi eklenmişti. Koşmaya başladım. Hızla arkama bile bakmadan.

Beş kilometre kadar koştum. Hızla, hiç durmadan. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Dalağım falan şişmemişti, oysa elli metre sonra nefes nefese kalıp yere yığılmam gerekiyordu. Bu olmadı. Üstüne üstlü vücudum daha fazla koşmam için bana baskı yapıyordu. Benim gibi bir bünyeye sahip bir insan için bu çok fazlaydı. Durmam gerektiği için durdum. Yol üzerindeki bir büfeden su aldım ve içtim. Susamamıştım aslında. Su içmem gerektiğini düşündüğüm için içmiştim. Gecenin bir yarısına kadar alkol almış, sabah kalkınca bir şey yiyip içmeden direkt dışarı çıkmıştım.

Yarım litre suyu bir dikişte içtim. Ara vermeden. Daha fazlasını da içerdim ama yapmadım. Bir an kendimi çok frenlediğimi hissettim. Doğru sürekli bir şeylerin bokunu çıkartıyordum ama, bu sefer yapmamalıydım.

Eve yürüyerek döndüm. Dönerken hiç garip bir şey görmedim. Ne patlak gözlü insanlar ne de Firebird. Sanıyorum hepsi rüyaydı. Uyanmış ve hepsinden kurtulmuştum.

 

1. Firebird

Bütün saçmalıklar beni bulur. Şimdi anlatacağım da bunlardan birisi. İnanmayacağınızı biliyorum. Zaten inanmak zorunda da değilsiniz. Ama samimiyetle söylüyorum ki anlatacaklarımın hepsi gerçek. Bazen ben de bu yaşadıklarına inanamıyorum ve hepsinin bir hayal olduğunu düşünüyorum. Bu sebepten dolayı sizden inanmanızı da beklemiyorum. Ama hikayemi dinleyince böyle bir şey nasıl hayal olabilir deyip beni delilikle suçlayabilirsiniz. Bunu anlarım ama sizi temin ederim ki ben deli değilim. İstediğiniz takdirde gerekli testleri bile yaptırabiliriz. Gerçi vakti zamanında yaptığım IQ testlerini de gösterebilirim size. Bu bir delinin IQ’şu 170 olmaz değil mi? Yani ben sıradan biriyim. Ne çok deli, ne çok akıllı. Sadece tuhaf şeyler beni bulur. Çok tuhaf şeyler…

Çocukken çok uysalmışım. Bir köşeye bıraktıklarında sesimi, soluğumu çıkarmadan öylece saatlerce biri beni alana kadar olduğum yerde sessizce kalırmışım. Öyle ki beni çok unuttukları ve bulamadıkları olmuş. Aslında simdi de öyleyim. Çok fazla şeye karışmaz, herhangi bir kriz durumunda olayı fazla büyütmez, başımı genelde öne eğer yada bir şey duymamış gibi öylece umursamadan çekip giderim. İster korkaklık deyin ister başka bir şey, bence bu yıllardır aklımın geliştirdiği bir korunma mekanizması. Her ne kadar zaman zaman basıma gelen tuhaflıkların bundan kaynaklandığını düşünsem de aslında bir çok oluşabilecek sorundan da korunduğumu  düşünüyorum.

Neyse zaten konu benim düşüncelerim değil. Yaşadığım garip olay. Ya da olaylar demeliyim ama bir iki satır da olsa beni tanıyın istedim. Aklımın yerinde olduğundan. Şimdi hikayeme geçebilirim.

Adım Deniz. Babam Deniz Baykal’ı çok sevdiği için adımı Deniz koymuş. Bana sorarsanız eğer kendisini hiç sevmem. Bu yüzden bu isim konma işinin bahsini de çok yapmam. Çok sıkıştıran olursa babam denizi çok severmiş der geçiştiririm. Siyaset yapıp ikileme düşmeye gerek yok.  Ama bu kaset meselelerinden sonra babamla konuşmayı isterdim. Ne derdi acaba? Gerçi cevabını tahmin edebiliyorum. “Erkek adam şeyde mi yapmasıydı?”

Evet şimdi anlatmaya başlıyorum. Sanıyorum gereksiz ayrıntılarım buraya kadardı.

Sessiz sakin olduğundan bahsetmiştim. Hatta bazen unutulduğumdan. Bu sadece küçükken yaşadığım bir olay değil. Mesela şimdi de unutuldum. Kimse beni tanımıyor. Çoğu kez insanlar görmezden geliyor. Thruman Şov setindeyim ve herkes beni görmek için anlaşmış. Şu an yaşamıyor da olabilirim. Belki de araftayım. Bu sizi üzüp korkutmasın. Ben bu duruma alıştım. Hatta bazen keyifli bile oluyor. Belki bu kısımları da anlatırım.

Ocak ayıydı. Yılın ilk günleri soğuk geçmişti ama ilk haftasından sonra soğuk yerini ılık bahar günlerine bırakmıştı. Havaların bu dengesizliği herkes gibi benim metabolizmamda da garipliklere sebep olmuştu. Mesela çok çabuk yoruluyordum, akşamı bile edemeden esme!eler halinde uyku tramvayları yaşıyordum. Tam!on edersiniz ki bu da dikkat sorununu beraberinde getiriyor.

Aksam iş çıkışı eve doğru yürümeye başladım. Yürüdüğüm kaldırımın yanından Yıldız’a kadar uzanan yol trafik sebebi ile arabalara park yeri olmuştu adeta. Motor sesleriyle birlikte, anlamsızca çalan korna seslerini tahmin edebiliyorsunuzdur. Yani sıradan bir akşamdı. Bu sıradanlığı bozan duyduğum, bir adamın bağırışları oldu.
“Şerefsizsiniz siz… şerefsiz… birde kadın var yanında kadın denirse…”
Adamla aramda beş metre kadar vardı. Hemen kaldırımın kenarında durmuş, yolun solunda park terinde duran arabaya bakıyor ve bağırıyordu. Ne oldu diye merak ettim ancak adımlarımı hızlandırmadım. Aynı hızımı koruyarak dikkatimi biraz daha karşımda olan biten olaya vererek yürümeye başladım. Adama yaklaştığımda, son kelimelerini saffetti ve önümden hararetli hararetli yürümeye başladı. Bir yandan telefonunu çıkarmış, dokunmatik telefonun ekran kilidini açmaya çalışıyordu. sanki az önceki harareti gitmişti. Adamın az önce bağırdığı yere geldim ve merakıma yenik düşerek o tarafa doğru baktım. Kırmızı eski model bir araba gördüm. Arabalardan çok anlamam ama bu Pointac’tı. Bir Pointac’ı nerede görsem tanırım hemde 1979 model Firebird. Tabi 1982’de olabilirdi. Sonuçta benimle yaşıt bir araba karşımdaydı ve çöken karanlığa rağmen göz alıcı bir şekilde parlıyordu.

İlk defa bir Pointac’ı gözlerimle görmüştüm. Pointac merakımın nereden kaynaklandığını bende pek hatırlamıyorum. Sanırım bunun sebebi Transformes’taki Jazz’ın Pointac olması. Jazz, Pontiac Solstice’di ama tüm Pointac’ların çizgisi aynı. Yani bir Pointac her zaman kendini belli eder.

Firebird’den gözlerimi alıp arabayı kimin kullandığını kontrol etmek istedim. Durmamıştım ama adımlarımı durmaya yakın atıyordum. Şoför koltuğunda kel bir adam vardı. Bildiğiniz klasik memur tipi. (Bu arabaya benzini nasıl yetiştiriyorsa?) Yolcu koltuğunda ise sarışın bir kadın. Hem de o kelin yanına yakıştıramayacağım güzellikteydi. Hemen arka koltukta da bir başka kadın oturuyordu.

Firebird’in motorundan çıkan ses ile birlikte vücudumun da sarsıldığını hissettim. Sanki sekiz silindirin tüm titreşimlerini hissedebiliyordum. Sanki o an bütün sesler kesilmişi sadece Firebird’ün sesi çıkıyordu. O esnada burnuma dolan benzin kokusu da beni mest etmişti. Derin bir gaz sesi duydum. İstemsiz gözlerim şoföre doğru kaydı. Gördüğüme inanmak istedim ama aklım bana oyun yapıyor olabilirdi. Adamın gözeri kocamandı hatta kadının gözleri bile. Sanki Walter Keane’in* bir tablosu gibiydi karşımda duran manzara.

O esnada araba birden hareket etti ve istemsizce arkasından baka kaldım. Hem yürüyor hem bakıyordum Gördüğüm gerçek olamazdı. Kendimi topladım. adımlarımı onlara bağırdığımı düşündüğüm adama doğru hızlandırdım. Telefon ile birileriyle konuşuyordu. Ne dediğini duymak istedim. Sanki tüm şehrin gürültüsü bir kaç kat artmıştı. Hiç bir şey duyamamıştım. Adam önümden markete doğru döndü ve gözden kayboldu.

Üç gün hiçbir şey olmadı yada ben fark etmedim. O akşam eve gittiğimde daha saat yedi bile olmamışken uykuya daldım. Sorunsuz bir uykuydu. Ne bir rüya ne de başka bir şey hatırlıyorum. Ertesi sabah sekizde uyanmıştım. Çok uyumanın verdiği bir rehavet vardı üzerimde. Üçüncü günün sonunda artık olan biteni unutmuştum bile. Üçüncü günün sabahı, sanıyorum ayın yirmi ikisiydi saat yedi buçukta ise gitmek üzere evden çıktım. Apartmana sığınmış kedinin dışarı çıkmasını beklerken sokağın köşesini dönen bir Firebird gördüm. Yine kan kırmızısı rengindeydi. Bir an için üç gün önce yaşadıklarımı hatırladım.

Etrafıma biraz daha dikkatle bakara yürümeye başladım. Sanki her köşeyi döndüğümde bir Firebird benden saklanırcasına o da köşeyi dönüyordu. İstanbul’da bu kadar Firebird olduğunu fark etmemiştim. Ya da aynı Firebird beni izliyordu.

Beni neden izleyebilirdi ki? Yani izlemesi için hiç bir neden yoktu. Acaba beni onlara bağıran adam mı sanıyordu? Yok canım, o olmadığım pekala belliydi. O günden sonra ne olmuştu? Yani ben bu Firebird’leri görmüş müydüm? Yo hayır.

Ana caddeye çıkana kadar döndüğüm her sokaktan kaybolan bir kırmızı alev gördüm. Alev gibiydi ve onları her gördüğümde vücudum yanmaya başlıyordu. Yavaş yavaş kendimi kaybetmeye başlamıştım, kesin biri beni izliyordu. Bu şüphe beni daha temkinli ama garip hareket etmeye itmişti. Mesela sık sık arkama bakıyordum. Hatta yürürken karşıma çıkan mini etekli kadınlar bile dikkatimi çekmiyordu.

Kırmızı ışıkta beklerken etrafıma tekrar bakındım. O esnada yanımda benimle birlikte bekleyen bir kara kedi gördüm. İstemsizce sağ elim saçıma gitti ve parmaklarıma asına sıkışan bir tutam saçı çektim. Hemen kulağımın arkasındakileri. Daha gür olanları yani. Kara kedi uğursuzluk getirirdi hatta bu kapkara biraz irice kedinin bazı rivayetlere göre şekil değiştirmiş cin olma ihtimali bile vardı. Her ne kadar saçımı çeksem de böyle hurafelere inanmam. Saç çekmemi sorarsanız o da tamamen refleks.

Yeşil yandığında hareket ettim. Kedi de benim bir adım arkamdan geliyordu. Evrim bu olsa gerek, hayvanlar da toplu yaşama alışıyorlardı. İnsan olarak her şeyi kendimize benzetiyorduk vesselam.

Bir kaç adım attım. Kedi hala peşimdeydi. Demek ki aynı yöne doğru gidiyorduk. Kedinin peşimde olması biraz olsun Firebird’leri aklımdan uzaklaştırmıştı. Taki karşı şeritten ard arda gelen üç kırmızı Pointac’ı görene kadar. Şaşırıyordum, takdir edersiniz ki şaşırmakta hakıydım da. Firebird’lere bakarken yanımdan bana arkasını dönerek geçen bir kadın fark ettim. Kısaca kadının arkasından baktım ve o esnada yanımdaki kedinin tüylerinin kabarmış olduğunu hissettim. Sanırım kadın kediden korkmuştu.

Yürümeye devam ettim. akan trafikte he üç arabada bir Pointac görüyordum. Bu tamamen deli saçması bir olaydı. İstanbul’da bu kadar çok Firebird olması imkansızdı. Yine aynı araba tarafından takip edildiğim hissine kapıldım. Bu kez arabaların plakalarını kontrol ettim. Her biri farklıydı. Yani durup plaka değiştirmiyorlarsa hepsi farklı arabaydı. Plaka değiştirmeleri de bana imkansız geliyordu.

Birden aklıma bir fikir geldi. Nedense bu aklıma fikir gibi geldi. Arabanın içindekilere bakmak. yani gözlerine. Sonuçta bu Pointac’lar nasıl hayal değilse, üç gün önce karşılaştığım koca gözlerde hayal olmazdı.
Tabi bu kendimi akıllı çıkartma çabalarımdan biriydi.

Evet, hayal görmemiştim,. Nasıl sevindim size anlatamam olduğum yerde sıçradım. hareketlerimi hızlandırdım. Heyecan dolmuştu içime. Sonra her geçen arabanın içine dikkatle baktım. Gözlerim koca gözlü birilerini arıyordu ama sadece Firebird’lerin içindekilerin gözleri Türk kahvesi fincanı kadar büyüktü. Ben onlara ne kadar dikkatle bakıyorsam onlarda bana o kadar dikkatli ve tedirgin bakıyordu. İyice meraklanmaya başlamıştım. Onlar neyse yada kimlerse benim onlardan korktuğum kadar onlarda benden korkuyordu.

Çalıştığım binaya kadar geldim. Fark ettim ki kedi hala peşimdeydi. Ben binaya girerken kayar kapının önünde durdu ve etrafa bakınmaya başladı. Masama geçince hemen bilgisayarın başına oturdum ve araştırmaya başladım. Ne araştıracağımı da bilmiyordum. “Büyük gözler” yazdım, “Firebird kullanana büyük gözler” yazdım, hatta saçmalayıp ” fincan göz” bile yazdım. kayda değer bir şey bulamadım tabi ki.

* Margaret Keane

Ziyaretçi – 4

Gözlerime dolan parlaklığın etkisi ile uyandım. Uyku aklımdaki bütün düşüncelerin, sabah yaşadığım bütün olayların unutulmasını sağlamıştı. Gece alkolü fazla kaçırmış ve sızmıştım. Muhtemelen bir pencerenin önünde. Şimdide yükselen güneş ışınlarını göz kapaklarıma batırıyor beni rahatsız diyordu. Gözlerimi açmadan hafif kıpırdandığımda boynumun ayrıdığını hissettim. Ağrı ile bilikte koltukta olduğumu anladım. Sabah bir şeyler olmuştu. Evet bir şeyler.
Gözlerimi açtığımda üçlü koltuğun üzerinde beyaz bir parlaklık gördüm. Biraz dini bütün bir insan melek, yada nur inmiş diyebilirdi bu görüntüye. Hani bazı videolar var ya kutsal mekanların üzerinde uçuşan ışıklar gibi. Muhtemelen bu ışıklardan biri benim koltuğumda yatıyordu. Tabi saçmalıyorum. Bildiğin kızdı bu. Sabah görmüştüm. Açıkçası neden parladığına mantıklı bir açıklama getiremiyordum. Belki bir renk körlüğü peydahlandı bende, retinam beyaz ayarını biraz fazla açtı. Acaba aşkam içtiğim rakının sahte olma ihtimali var mıydı? Sahte olmamalıydı. Ne de olsa o kadar para verdim aldım. Olmadığını düşünüyorum ama Türkiye’de en çok korkmanız gerekenlerin başında insanalr gelir. Bu insanlardan korkulur. Onlar yapar.
Bir süre sonra parlaklık yine solmaya başladı. Gözlerim ışığa alışıyordu. Bence kıda değil sorun bendeydi. Gözlerim artık bana oyun oynamaya başlamıştı. Sabah ki olayla şimdiki olayı karşılaştırıyorum da aslında ikisi de uykudan uyandıktan sonraydı. Sabahkine sızmadan diyeyim. Demek ki gözlerim alışana akdar bana böyle oyun oynuyorlar.
Saati merak ediyordum ama duvarda asılı bir saatim yoktu. Şu cep telefonları çıkalı zaten saat kullanmayı bırakmıştım. Ancak telefonumdan da bir iz yoktu. Pencereye doğru bakarak oturduğum yerden saatin kaç olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Tabi bu zor bir tahmindi. On iki olmalıydı üç aşağı beş yukarı.
Koltukta uzanan kızı gördüğümde aynı şekilde hareketsiz yattığını fark ettim. Sanırım ölmüştü. Bende hapı yutmuştum. Şimdi ne yapmam gerekirdi. Sakindim. Koltuğa çivilenmiştim, beynimin çepheri arasında binlerce düşünce dolanıp duruyordu. Bir tenis topu gibi de acı veriyordu. Sakindim. Değildim de. Oraya bıraya çarpan toplar arasından birini yakaladım. Üzerinde sakinleştirici yazıyordu.
Sakinleştirici.
Sakinleştirici almalıydım belkide. Evet, mantıklı. Olmayan bir şeyi almak nasıl olacaksa. Dışarı çıkmam bile tehlikeliydi. Kesin bu halde kendimi ele verirdim. Bir şeyler yapmalıydım ama. Sanırım katil zanlısı olma şerefine nail olmuştum. Hayır aslında katil olmuştum. Gerçi yaptığım pansuman onu kurtarmaya yönelikti sanırım hakim bunu göz önünde bulundurur. Demek önce bıçakladım sonra kurtarmaya çalıştıım ha. Peki bıçağım nerede? Bu bir sır. Hem de büyük bir sır. Aslında içeri girmek fena bir filkir değildi. Ye iç yat sonra kader mahkumu diye insanlar acısın sana.
Bir şeyler yapmalıydım. Aklımın köşesine sürekli korku filmlerinden sahneler geliyordu. Kes, parçala, böl, çöpe at, klozete at, üzerine sifon çek, pişir, kıyma makinasında çek. Nasıl bir sağıktım ben. Aslıda şimdi anladım şı televizyon filmelrindeki işaretçilerin ne boka yaradığını. İnandım mı buna? Şimdi Teletabileri izleyen çocuklara aptal diyebilir miyiz? İnsanlar sonradan aptal oluyor. Diğer insanalrın sayesinde. Deli oldukları gibi.

Düşünceler zamanla karnımı acıktırdı. Bu halde açlık duygusunun gelmesi aslında garip bir durum. Ama benhar durumda acıkıp yiyen bir insanım. Yani sevinirim yerim, üzülürüm yerim, korkarım yerim, yerim de yerim. Yapacak bir şey yok ben de buyum.
Koltuktak kalktım. Aslımda tahminimden daha rahat bir kalkış olmuştu bu. Kuş gibiydim sanki. Kuş gibi deyince sabah kızı tek elle taşımam geldi aklıma. Ne aptalım. Bazı şeyleri çabuk unutuyorum. Milyonlarda düşünce arasında bu hiç gelememişti aklıma. Gereksiz bir ayrıntı da değildi.
Uçuşsın böcekler, çalsın inekler / karanlığa doğsun eşsiz bebekler / kimse istemezse seni bende / ben alırım seni hem de yemende.
Öhö. Bir, iki, üç. Şimdi anlatacağım hikaye anlam veremediğim olaylar içermekte. Bir çok olayı anlamsız bulmuşumdur zaten. Şu dünyadaki tek bir olay bana mantıklı gelmemiştir. Bu mitolojiler nereden çıkmış mesela? Eskiden yaşamışlar mı? Bizi dünyaya atan uzaylılar mı? İnsan klonlamaya neden izin vermediler?
Öner saat on on ikiyi yirmi iki geçe bulunduğu koltuktan kalktı. hareketleri mekanik bir robotu andırıyordu. Tabi kendisinin de robot olmadığını nasıl iddia edebilirdiniz ki? Bu gün robot yapabilen bir ırk varsa karşımızda belki ilerde daha iyisini de yapabilirdi. Belki biz de birileri için robottuk.
Aslında bu tez doğruydu. Bizde birilerinin robotuyduk. Mesela, ailenin, toplumun, töneticilerin, müdürlerin, patronların… Bizim de bazı robotlarımız vardı. Mesela robotlar üretip onlarla eğleniyorduk. Sonra onar bir kaç tane üretiyordu. Böylece soy ve ırk dediğimiz şey ortaya çıkıyordu. Sonra bunlar birbirleri ile kavgaya tutuşuyor ve birbirlerini öldürüyorlardı. Sadece kendilerini öldürseler sorun yok. Etrafındakileri de öldürüyordu.
Öldürmeyeceksin dedikle öldürüyordu. Ne olduğu kim olduğu belli değil. Mesela koltukta yatan kzı da birileri öldürmeye çalışmıştı. Hikayeleri karıştırmayalım. Öner mutfağa ilerledi. Buz dolabının kapısını açtı ve içine bir göz gezdirdi. Bir parça sucuk, biraz peynir, zeytin ve olmazsa olmaz domates… Lakin ekmek yoktu evde. Almaya gitmek lazımdı. Gitmişken yumurtada almadan olmazdı.
Hiç bir şey düşünmeden sadece cüzdanını ve kapının ardındaki anahtarları alarak evden çıktı. Kapı arkadısından kapandıktan sonra ev sesizleşti. Ses kesildi. Bir tık bile duyulmadı. Bir ara su borularından ses geldi. Sonra o da sustu.
Almak istediklerimi alıp bakllakdaneve dönerken dua ettim. Gerçi benim duam kabul olsaydı gökten kemik yağardı o da ayrı bir konu. Bakın bir taplumda yaşarken ondan ne kadar çok etkileniyorsunuz. İster istemez ona adapte oluyorsunuz. Mesela bizim gurbetçileri düşünün. Her ne kadar orada da Türk olduklarını kanıtlasalarda, Türkiye’ye göre daha yaşadıkları emleketliler. Ne demişler “memlekette almancı burada yabancı”. aslında bu değişimin en önemli sebebi belli bir kültür ve görmüşlük seviyesine gelmemiş insanları birden farklı bir kültürün içine sokmak. Sonra yakınması kolay tabi orada yatişmiş yok olan bir nesil. Tamamen hatalı bir devlet politikasıdır bu. Yani orada artan nüfusunda bir faydasını görmüş değiliz.
Ya arkadaş biz neden her şeyin kötüsünü yiyiyoruz. Anlamış değilim.
Eve giderken tek duam kızın evde olamasıydı. Tabi kabul olmadı. Bıraktığım yerde yatıyordu. Zaten bir ölünün hareket etmesi biraz saçma olurdu. Guruldayan karnımın söylediklerinden anladığım kadarıyla bana önce yemek yemem gerektiğini sonradında tok karıma daha iyi düşebileceiğimi, yapmak istediklerimi o zmaan daha iyi yapabileceğimi söylemesiydi. Haklıydı. Aç ayı oynamazdı.
Sucuktan on beş tane dört milimetre kalındığında parça kestim. Tereyağını tavada hafifçe erittikten sonra sucukları kısık ateşte pişirmeye başladım. Sucuklar yapını sapmaya başladığında diğer taraflarını çevirdim. burada seri olmalısınız, birini çevirirken diğer sucauklar yanabilir. Sucuk pişirmek incelik ister. Çevirme işmei bitince sucukları tavanın kenarlarına yaydım. Ortasına iki adet yumurtayı sarıları bzulmayacak şekilde kırdım. Sucuklar pişene kadar yumurtalar da pişecekti. Tuz, karabiber, pul biber derken, mis gibi kokular burnumdan içeri doluştu. Hemde ölüyü bile uyandıracak mis koku.
Mutfaktaki küçük masanın üzerini temizledim. Sucuklu yumurtamı üzeirne koydum. Peynir, zeytin derken, standart sofram karşımdaydı. Bu gün değişiklik yapıp bide kahve koydum kendime. Kafein kafamı açardı. Yemeğe başlayacağım sırada içeriden salondan bir tıkıtrı geldi. Ne yalan söyleyeyim korktum. Ölü canlanmıştı sanırım. Eğer öldüyse. Ben ne çabuk kabullenmiştim kızın öldüğünü ne şimdi ayaklanınca korkuyordum. “Kedidir o kedi dedim içimden”. Sonra kapının başında kızı gördüm.7