Kategori arşivi: Rüyalar

Hastane…

Metro istasyonundaki saat 15:15’i gösteriyordu. Bir sonraki metronun ne zaman geleceği ise belli değildi. Alt alta iki sefer gözüküyordu ama ikisinin de zaman sekmesinde soru işareti vardı. Dikkat ettim de saat ile dakika arasındaki iki nokta üst üste de yanıp sönmüyordu. Gerçi daha önce yanıp sönmediğini hatırlamıyorum. Hiç dikkat etmemiştim ama şimdi böyle bir kriz durumunda onun yanıp yanmadığı bana dert olmuştu. Beni de bu hayatta sürekli kaçırdığım küçük ama önemli ayrıntılardan biriydi. Kelebeğin kanat çarpmasıyla kasırganın oluşması olayına girmeyeceğim ama şu an benim için bu iki noktanın daha önce yanıp sönmediği konusu çok önemliydi.

Bir kaç dakika öylece etrafıma bakındım. Bizden başka kimse yoktu. Saatin, saatle dakikayı bölen işaretinin daha önce yanıp döndüğüne ve benim her zaman ki gibi ayrıntıları kaçırdığıma karar verdim. Tabi bu karar başka soruları da peşinden getirmişti. Saat neden durmuştu ve bir sonraki metronun ne zaman geleceği bilgisi neden yoktu?

Bu sorulara cevap aramadım. Etrafımızda kimse olmaması da dikkatimi çekmişti. Bazen bazı durumlarda toplumla bir arda olmanız gerekir. Bence şu an bir arada olmak için geçerli neden.

Kardeşime baktım. O da bana baktı. Aynı şeyleri düşünmüş olacağız ki bana gözünün ucuyla yukarı çıkan merdivenleri işaret etti. Ben de başımla onaylandım. Bu kez o önde ben arkada yürümeye başladık. !merdiven bizi görünce çalışmaya başladı ancak ben binmeden önce hemen sağ alttaki ‘stop’ düğmesine bastım. Merdivenin birden durmasıyla benden iki metre yukarıya çıkmış kardeşim hızlıca arkasına döndü. Anlaşılan panik yapmıştı. Beni arkasında görünce rahatladı. Merdiveni benim durdurduğumu anlamıştı. Şimdi karşımızda kırık beş derece eğimli zor bir parkur vardı. Yavaş yavaş yukarısını dinleyerek çıktık, ara ara da dinlenerek.

Merdivenlerden çıktığımızda ikimizde birbirimize baktık. Sessizlik ikimize de garip gelmişti. Hastane tabelasına doğru yürümeye karar verdik. Metro yer altından özel bir hastane ile bağlantılıydı. Reklam olmasın diye değil, hastanenin adını hatırlamıyorum diye söyleyemiyorum. Belki aklıma gelirse söylerim.

Hastaneye doğru yürüdük. Köşeyi döndüğümüzde o bildik dezenfektan ve ilaç kokusu burnumuza ilişmeye başladı. Nihayet hastaneye varmıştık. Malum sonradan yapılan bu metrolarda bir yerden bir yere aktarma yapmak yada ulaşmak oldukça zor.

Kayar kapı açılıp hastaneden içeri girdiğimizde bir koşuşturmanın izleri vardı içeride ancak görünürde kimse yoktu. Uzaktan duyduğumuz gürültüye doğru yürümeye başladık. Koridorda yürüyüp hastanenin içine daha da girdikçe sesler biraz daha arttı. Bu gürültü daha çok onlarca kişinin adım sesleri gibiydi ve bir tanesi telaşla bize yaklaşıyordu. Sonunda yaklaşan adımları gördük. Bir hemşire telaşla arkasına bakarak bize doğru geldi. Yanımızdan ani bir atakla sıyrılıp geçti. Bir şey sormamıza bile fırsat bile vermedi. Kaçar gibiydi ama öyle korkuyla kaçmaktan çok talaşla kaçar gibiydi. Biz gürültüye yürümeye devam ettik.

Çok geçmeden karşımıza toprak renkli insanlar çıktı. Kil renginde pas renginde, bazılarının üzerinde çürümüş yine kil rengi örtü olan bazısı çıplak, bazılarının kolu, bacağı kopmuş, bazılarının vücudundan arkaları net bir şekilde görülebilecek kadar parçalar kopmuş… ama hiç biri iğrendirici değil. Hatta havada güzel bir toprak kokusu mevcut. Her birinin renkleri kahve renginin tonlarına varsa da bazıları nispeten insan vücuduna sahipti. Yani bizim gibi.

Ne olup ne bittiğini, kimler yada ne olduklarını anlamaya çalışırken, yanımızdan bize sadece bakarak geçmeye başladılar. Biz de donmuş gibi onları izliyorduk. Sonra gözüme koyu toprak rengi iri yarı bir adam ilişti. Kim sanki tanıdık biriydi ama tam olarak kim olduğunu çıkartamıyordum. Hemde çok tanıdık. Yanımdan geçerken göz göze geldik hatta. Yani öyle olduğunu düşünüyorum. Tam o esnada kardeşim beni dürttü. “Abi bak.” Diğer tarafa bakarken, babaannemi gördüm. Yaklaşık bir hafta önce ölmüş olan babaannemi. Hafifçe kahverengileşmişti ama hala bize benziyordu. Hem hasta halinden de eser kalmamıştı. Ona doğru meyillendim. Yolunu kesmek istedim ama saba baktı gülümsedi ve yoluna devam etti. Sanki hepsinin yapacak işleri var gibiydi ve vakit kaybetmek istemiyorlardı. O zaman anladım onlar ölülerdi. Yada tam anlamıyla tanımlarsa birer zombi.

SON

Metro…

Hafif rüzgar yüzüme çarparken kala koşmaya devam ediyordum. Ter başımdan aşağı rahatsız edici bir şekilde boşanırken rahatsız etmesin diye giydiğim bol tişörtüm sırtıma yapışmıştı. Kardeşimin elini bırakmıştım ama duyduğum kadarıyla o da hemen arkamdan sorgusuz sualsiz koşmaya devam ediyordu. Hayret vericidir ki ikimizde hala tıkanmamıştık. Arada bir sol tarafımda kalan denize bakıyor, hala uçmakta olan Fadime 2 gemisinin şehir merkezine olan uzaklığını kestirmeye çalışıyordum. Yetişecek gibi de görünmüyorduk aslında. Alternatif düşünmeye başlamalı mıydım bilmiyorum.

Ben Fadime 2 ile ilgili çeşitli düşünceler eşiğindeyken birden ortalık karardı. Sanki birileri ışığı kapatmış gibiydi. Aklıma yer edecek onlarca garip düşünceye mahal vermeden etrafıma bakındım. Küçük bir tünele giriştik. Bu arada sadece bir arabanın geçebileceği iki tarafı da, çok seyrek olmasa da ağaçlarla çevrili bir yolda koştuğumuzu belirtmeliyim. Hani korku filmlerinde karakterlerin genelde düştükleri yollardan birinde. Tabi bu bir korku filmi değildi, nitekim bizde düşmemiştik.

Tünel kısaydı, ucunu görebiliyordum. Ya da düzdü demeliyim. Koşmaya devam ettik. Güneşin tepemizden gitmesi iyi olmuştu. Biraz serinlemiş, hatta koşmama rağmen bu serinlik beni ürpertmeye yetmişti. Sanki bu koşunun üzerine bir bardak soğuk su içmiş gibi rahatlamıştım. Tünelin içerisinde bir dakika kalmadık. Tünel kısaydı ama vardığımız yer tam şehrin göbeğiydi. Bu tüneli zenginler için mi yapmışlardı, yoksa ihtiyaç halinde ortaya çıkan sihirli bir tünel miydi bu bilmiyorum. Gerçek dünyadan ve sihirden bahsediyorum. Olası bir durum değil. Gerçi Fadime 2’nin uçtuğunu gördükten sonra sihirli bir tünel olmaması biraz garip olurdu. Tabi Fadime 2’nin uçmasının da bir açıklaması olabilir. Belki bir zeplindir, tasarımını biraz değiştirmişlerdir. Muhtemelen her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

Bir yandan olan bitene mantıklı bir açıklama getirmeye çalışıyor, bir yandan da eğer arsa sığınağın nerede olduğunu düşünüyordum. Bu sığınakların vergisi var mıdır acaba? Olaması lazım, aksi takdirde insanlar sığınak yaparlardı. Merkeze gelince durduk. Ben aniden durunca kardeşim arkadan bana çarptı ve yere düştü. Bende tam yere kapaklanacakken ayakta kalmayı başardım. Ona dönüp baktığımda bana anlamsızca bakıyordu. Bir şey demedim. Elimi uzattım kalkması için ama o “hadi oradan” der gibi elini salladı ve ayağa kalktı. O esnada çaprazımızda kalan metro yazısı dikkatimi çekti. Evet metro olabilirdi. Sonuçta yerin altındaydı. Nispeten sığınak sayılabilirdi.

Kimsenin bir şeyden haberi yoktu. Uyarmaya da çalışmadım. Metro merdivenlerinden hızlıca inerken uyarı sirenleri ötmeye başladı. Irak savaşını görmüş biri olarak siren sesinin kimyasal serpinti ikazı olduğunu biliyordum. Yalnız böyle bir durumda radyoaktif yada kimyasal ikaz sesinin verilmesi doğru muydu? Kırmızı ikaz verilmesi sanki daha mantıklıydı. Sonuçta devletin bir bildiği vardır değil mi?

Biz merdivenlerden inerken insanlar durmuş siren sesine anlam vermeye çalışıyorlardı. Bir çoğu bunun anma olduğunu düşünmüş yerlerine çivilenmiş öylece sirenin susmasını bekliyordu. Kimsenin olan bitenden haberi olmadığı için kartımızı basarak turnikelerden geçtik. Üzerinden atlamaya çalışsak muhtemelen potansiyel eylemci gözüyle üstümüze güvenliği çekebilirdik. Onunla uğraşmaya gerek yok. Sonuçta sığınmaya bile para alırdı bunlar ve biz paramızı ödemiştik.

Metro tünel katına indiğimizde bir gürültü koptu. Hafif bir sarsıntı oldu. Elektrikler kesildi. On beş saniye sonra jeneratörler devreye girdi. Metro bekleyen bir gurup insan çıkışa doğru yürümeye başladı. Biz yerimizde kaldık. Böylesi daha güvenliydi. Bir kaç kişi de kulağında kulaklıklar dünyadan habersiz cep telefonlarının ekranına bakıyordu. Allah’tan yukarıda değillerdi. Ölümlerinin cep telefonu yüzünden olması çok trajik olurdu. Yada olmazdı zaten oldukça fazla onunla vakit geçiriyorlardı. Tam o esnada benim telefonum aklıma geldi. Çıkardım ve baktım. saat 15.15’i gösteriyordu. “Dilek tut” diye geçti aklımdan. Şebeke yoktu. Zaten daha yerin altına baz istasyonu kurmayı akıl edememiştik. Bir kaç dakika bekledik. Olağan dışı hiç bir durum gözükmüyordu.

Uçuyoruz…

Uçmak nasıl bir his? Özgürlük diyenler var. Korkuyla bakanlar da. Ben vücudun hissetmediği, herhangi bir yere bağlı oalrak yapılan eyleme uçmak demiyorum. Kuşların yaptığı uçmaktır. İnsanların yaptığı ise onları taklit etmek. İşin içine taklit girince bu işten zevk almak ya da bunu özgürlük olarak adlandırmak biraz saçma geliyor bana. Biz bir şeylere güdümlü olarak uçuyoruz. Bazı araçlar kullanıyoruz. Uçaklar, balonlar, helikopterler… Ulaşım araçlarından bahsediyorum. Bunları havda görmek dikkat çekici sıradan bir şeydir. Ancak havada uçan bir petrol tankeri görüyorsanız bu biraz tuhaftır. Hem de ismi “Fadime 2” olan. Çünkü tankerler uçmaz. Onlar sadece ağırlıklarıyla suyu biraz daha taşırırlar. Ağır ve hantaldırlar. En fazla on sekiz mil hız yaparlar. Yanı hızda uçan bir cismin havada kalma olasılığı da…

Her neyse bu hesaplara girmeç çok bir şey çözmeyecek. En iyisi ben biraz daha geri sayarak anlatmaya başlayayım.

Küçük kız, kapının ardında üstten geçirilmiş teli havaya akdlırmaya çalışırken yanına sesizce yaklaştım. Korkutmak gibi bir amacım yoktu. Korkmadı da zaten. Başının üzerinden uzanan elimi takip ederek bana baktı. Kapıyı hafifçe ittiğimde kapının tam olarak açılmasını beklemeden aradan sıyrıldı. Ben kapıyı açıp adımımı içeri atana kadar içeri girmiş, küçük bir ağacın dibinde oynamaya başlamıştı. Aynı şekilde kapıyı kapadım ve sofaya doğru yürümeye başladım. Gökyüzü açık, hava ise tuvalet kadar serin değildi ama fena da sayılmazdı.

Adımlarımı atarken küçük kıza baktım. Ağacın kökündeki toprakla oynuyordu. Muhtemelen torak killiydi ıslanmış toprak komple elini sarıyordu. Toprakla bir leyle yapmaya çalışırken kafasını kaldırıp bana baktı. Ona gülümsedim ama onun bakışları “sen hala burada mısın?” der cinstendi. Yürümeye devam ettim. Bizimkiler oturuyorlardı. Kardeşim, arkadaşı ve kocası oalcak kıl herif. Kadına baktıkça içime dolan sevecenlik, adama baktıkça içimi nefrete bırakıyordu. Adamın bir yalnışını görmüş müydüm hatırlamıyorum. Zaten ne mazimiz vardı ki? Siz ön yargı deyin benim kanım ısınmadı diyeyim. Eminim adamla tanışsanız siz de benimle aynı şeyi düşünürdünüz.

Laflarına girmedim. Onlarda bana kız abir bakış attıktan sonra yokmuşum gibi davrandılar. Olsun ben bir köşeye oturur bu güzelliği sessizce izleyebilirdim. Tam o esnada deniz yönünden bir rüzgar geldi. Rüzgar esintisiyle birlikte toprak kokusunu da beraberinde getirmişti. O an çocuğun toprağa bulanmış elleri geldi aklıma. Aklımdaki bu görüntü kısa sürdü. Tam karşımda, dağı arkasına almış kahverengi bir tanker denizden havaya yükselmişti. Ne kadar yükseldiğini bilmiyorum ama dağ ile aynı boydaydı. Yani oldukça yüksek.

O an ne düşünmem gerektiğini unuttum. “Bakın” diye cıkız bir ses çıktı ağzımdan. Üç kişi aynı anda önce bana ve daha sonra denize doğru baktılar. Gördükleri karşısında onlar da hayrete düşmüş olacaklar ki yerlerinden fırkadıkları gibi ayağa kalktılar ve onlarda bakmaya başladılar. Gemi de yavaşça şehir merkezine doğru hareket etmeye başladı.

O an ne yapacağımı kestiremedim. Kötü bir şeyler oluyordu bu aşikar ama ne olabileceği konusunda hiç bir fikrim yoktu. Uzaylılar mı? Yoksa Amerikalılar üzeirmizde deney mi yapıyordı? Olası… Bu iki ihtimal dışında aklıma gelen başka bir şeyde yoktu. Kıyamet kopuyordu belkide. Susruz mu?

Birden aklımda bir düşünce belirdi. Sığınaklara girmemiz lazımdı. Sığınak nerde vardı bilmiyordum. Sonuçta ben tatildeydim. Herkes gibi bende tatile gittiğim yerde sığınak nerededir diye araştırmıyordum yada bir felaket olsa ne yapılacağını. Tabi buralarda olmasa bile şehir merkezinde sığınak olabilirdi. Geminin de oraya uştuğunu güşünürsek bu çok güvenli sayılıy mıydı? Evet, sonuçta yerin altına girecektik. Yer yarılmadığı sürece sıkıntı yoktu. Tabi olması gereken yerde sığınma odası olmadığını düşünürsek sığınak olmama olasığıda yüksekti. Bunu denemeden bilemezdim.

Hadi dedim ve hızlıca kardeşimin elini tutup çekiştirmeye başladım. Afallaması kıza sürdü ve hemen reaksiyon verdi. Kimseyele vedalaşmadan koşmaya başladık. Arkamıza bile bakamdan. Muhtemelen arkamızdakiler bir kaç dakika şaşkınca bize baktılar. Onlarda sığınak var mıydı acaba? Hiç bilmiyorum.

Yol…

Her sürüye bir çoban gerekli. Sürü dediğime bakmayın her bireye bir tane gerekli. Bu yüzdendirki peygamberlerin çoğunun bir çobanlık geçmişi var. Sonuçta sürüyü toparlamak lazım. Bu insan psikolojisine sanıyorum özünde hayvan olmasından kaynaklı bir etki.

Bende şimdilik çobanımı belirlemiştim. Başında çocan olamasının avantajları vardır. Mesela sadece uyum sağlarsın. Nereye gideceğini kestirdikten sonra nasıl gideceğin, gideceğin yolda karşına çıkacaklar seni çok fazla ilgilendirmez. Sen giderken fazla sadece boş şeyler düşünürsün. O kadar boştur ki, daldan dala atlar, sukunetin bozulup sözün sana geldiği yerde bu düşünce anlarını hatırlamazsın bile.

Tabi sürüyü, ya da başındaki çobanı seçme hakkına sahipsin. Hatta yeri geldiğinde çoban olma özgürlüğünede. Ancak biz çoban olmaktan öte çobanı eleştirme işinde  daha iyiyiz. İnsiyatif alıp çoban olmaya çalışmasakta iyi yada kötü sürekli eleştiririz. Bu ırk, millet, tür değilde yetiştirilmeyle alakalı birazda. Kahve kültürü bizde var. Kahvede devtek kurtarmakta bizde olacak tabiki.

Sanırım bunalrı düşünmüştüm kardeşimin yanında yürürken. Aslında onunda bu zamana kadar ağzını açmamış olması biraz garipti. Akışı bende bozmadım. Düşüncelerime deam etmeye çalıştım. Tabi onlar yine farklı yerlere saptılar.

Hava sıcaktı. İki tarafımızda gökyüzüne uzanan ağaçlar, gölge yapmakla birlikte, serinleme hisside veriyordu. Zaman zaman ağaçların arasında yılan gibi tıslayarak esen rüzgar ürpertiyordu içimi. Ağaçlar olmasaydı, muhtemelen şu sıcak güneşin altında kavruluyor olacaktık.

Bir kaç dakika sonra toprak bir yola girdik. Sadece iki arabanın zorlukla geçebileceği bir yoldu bu. Sağ tarafımda bana dere olduğunu düşündüren bir su sesi vardır. Yürüdükçe zaman zaman ses artıyor zaman zaman azalıyordu. Dereden uzaklaşıyor olabilirdik, belkide su yatağı genişliyor rahatça akan su pek ses çıkarmıyordu.

Ne kadar süredir tatilde olduğumu milmiyorum dedim ya. Burada da ne kadar süredir olduğumu bilmiyorum. Buraları gezmiş miydim? Daha önce gelmiş miydim bilmiyorum. Ama içimde buraya karşı bir güven vardı. İlk gittiğim bir yer kadar güvensiz değildi. Ben bu konuya çok takarım. Bu sebeptendir ki bir en değersiz gibi görülecek bir yere bile gittiğimde yalnız gitmem. Mesela bir, kafe, bir restoran, hatta umumi tuvalet bile. Sürekli daha önce gittiğim yerlere giderim. İlk gittiğim yer bana güvensizmiş gibi gelir ve kendimi raahatsız, sürekli diken üstünde hissederim. Bu sebepten dolayı keşifleirmi hiç tek başıma yapmamışımdır.

Şimdi de yalnız değildilm. Zaten burası hakkında bir şey hatırlamıyordum. Buraya karşı hissettiğim tek şey, rahatlama ve güven.

Sanıyorum beş dakika yürüdük. Bir süre sonra karşmıza deniz çıktı. Bir uçurum kenarındaydık. Yolu takip ederek sola doğru döndük. Sola döner dönmez, sıralı evler karşıladı bizi. Burada evlerin olması şaşırtmıştı beni. Burada eyrleşim olması. En büyüğü iki katlı olan evleri sağ tarafımıza, deniz tarafına alarak yürümeye başladık. Sol tarafımızda ise küçük küçük kulübeler vardır. Evler ahşap ama oldukça lüks görünüyordu. Muhtemelen zengin birileri oturuyordu burada. Zaten bizim gibilerin oturmasını bekleyemek biraz saçma olurdu. Kerdeşimin hangi arkadaşıydı ki bu kadar zengin olan anlamamıştım.

Arkasında kocaman 4X4 yazan bir jipin hemen yanından ağaç kavuklarından yapılmış bir kapının önünde durduk. Kardeşim kapıya baktıktan sonra kapının ucuna geçirilmiş teli fark ettin ve onu havaya kaldırarak kapıyı açtı. Ne diyorduk biz ona, daraba kapı. İçeri girdik. Ortam oldukça sessizdi. Sadece kuş sesleri, zaman zaman yaprak. Başka bir şey yoktu.

İçeri girdiğimizde küçük bir bahçe karşıladı bizi. Ağaçların içinde belli ki insanların diktiği meyveler ve sebzeler vardı. Onların arasından küçük bir patikadan geçerek bir terasa çıktık. Karşımızda alabildiğince güzel bir mavilik vardı ve burası haddinden fazla serindi.

Buraya sofa desem yanlış söylemem sanırım. Sofada iki kişi oturuyordu. İkisi de kardeşimle yaşıttı. Biri kadın biri erkek. Kadın güzel ve alımlıydı. Sarışındı. Boya olabilme ihtimali var tabi. Gözleri renkliydi. Askılı bir atlet ve şort giymişti. Bizi görünce ayağa kalktı ve ellerini açarak kardeşime doğru yürümeye başladı. Sanırım bir şeyler de dedi. Poylu posluydu da. Ben Sadece ona kanalize olmuştum.

O ara adamın bana el uzattığını fark ettim. Bende elimi uzattım. Bildiğin gıcık bir tipi vardı adamın. Hani daha ilk dakikadan tipinden anlarsın ya ne olduğunu bu kendini belli ediyordu işte. İyi biri olabilirdi elbet ama bu tip tamamen iticiydi. Emin olun adamı görseniz sizde benim gibi düşünürdünüz.

O ara kız bana döndü. Kardeşim “abim” diye tanıttı. Tokalaştık. O da bana adamı göstererek “eşim” dedi. Zaten bu tipler hep böyle kızları kapardı. “Böyle”, “bu tip”, “hep böyle” çok belirsiz bir cümle oldu biliyorum ama eminim ki ne demek istediğimi anlamışsınızdır.

Oturduk. Biraz konuştuk. Tam düşündüğüm gibi adamın burnu havalardaydı. Annemin sürekli bana söylediği cümle geldi aklıma. “Götün küllükte, gönlün beylikte.” Bu adam için aynı cümleyi kurdum ama hata yaptım. Adamın götünün küllükte olduğu yoktu. Tabi bize göre… Tabi küllüğü de sınıflandırabiliriz.

Bir süre sonra soğuk içeceklerimiz geldi. Evin hizmetçisiydi getiren. Yada yeni tanımlamayla yardımcı diyeyim. Adam kadını bir kaç emrivaki yaptı. Demiştim size gıcık bir tip diye. İyidir belki demiştim ama artık iyi olduğunu, iyi olabileceğini düşünmüyorum. Bu kız nasıl bulduysa bu herifi? Hep bulurlar ama değil mi? Acaba kardeşim neden bana böyle üzel bir arkadaşı olduğunu söyledi. Onun da mı gözü yükseklerdeydi. Pek öyle gözükmüyordu aslında. Gayet cana yakın, sevimli, iyi bir tip gibi. Tencere kapak diyemeyeceğim hiç. Belki de para için. Paradır tabi, başka ne olacak ki? Bu kız para göz olabilir miydi? Hiç bilmiyorum… olamaz sanki…

Sıkıştığımı hissettim. Birden gelmişti ve zorluyordu. Bu durumu da anlamış değilim. Tamam genelde tuvaletimi tutarım ama bu kez hiç sinyal gelmedi. Sanırım vücudum bana karşı bazı stratejiler geliştiriyor. Tuvaleti sordum. Adam bana dışarda olduğunu söyledi, yolun karşısındaymış. Ha bu arada adamın adını söyleyeyim de ne kadar itici olduğuna siz karar verin. Coşkun. Bir an için adamın röpteşambırın içinde hayalettim de siz boşverin.

Böyle bir evde, -böyle bir ev diyorum ama evin sofasından başka bir yerini görmedim içerilere girmedim yani- tuvaletinin dışarda olması bana garip geldi. Acaba bu herif beni aşağılamak için dışarıdaki tuvalete yollamış olmasın? Kapıdan çıktım, temkinli olmakta fayda vardır diye bir sağa bir sola baktım. Tuvaletin önüne geldim. Küçük kapısını açtım. O sırada tuvaletin bahçesinde –evet küçük bir bahçesi var diyebilirim- döt yaşlarında bir kızın oynadığını gördüm. Beni görünce doğruldu. Bir yabancıya bakar gibi baktı haliyle.

“Merhaba” dedim, “tuvalet burası mı?” “Evet” anlamında başını salladı. Tuvaleitn kapısının içerisinden girdiğimde güzel bir koku ve seirnlik karşıladı beni. Tuvalette klima vardı anlaşılan ve oldukça güzel dekore edilmişti. Burada yaşayabilirdim adeta. Sanıyorum onların tuvaletide burası. Burası bizim gibiler içinse onların tuvaletleri nasıl olur ki? Altın varaklı mı?

Bir süre tuvalette kaldım. Sanırım uzun kaldım. Ayaklarım uyuşmaya başlamıştı. Ya işte ne kadar zengin olursan ol şu ayak uyuşma işine çözüm üretemiyorsun. Gerçi belki üretilmiştir de bizim haberimiz yoktur. Topallayarak kalktım. Elimi istediğim dereceye ayarlayabildiğim suyla yıkadım ve kapıdan dışarı çıktım. Gözlüklerim biraz buhar yaptı. Buharın arasından küçük kızı görebiliyordum. Evin kapısnı açmaya çalışıyordu.

Sonra…

Sıradan bir gün, zaman zaman aklımdan sakıncalı düşüncelerin geçtiği ama çoğu zaman kendimi daha sonra hatırlamayacağım gereksiz düşüncelerin yorgunluğuyla kendimi yatağa attığım bir gün. Sakıncalı düşünceler demişken yönetimi, yada cumhurbaşkanını hesaba katmıyorum bile.

Güneşin en yoğun olduğu zaman, gölgede sakin ve bilgece esen rüzgara kendimi kaptırmışken aklıma yer eden gereksiz düşüncelerden biri çıkıp dolaşmak oldu. Patika yolda bir yanımı derin maviliğe, bir ulu yeşilliğe verip yürümek. Sin cümle size çok cazip gelmiş olabilir. Doğrusunu söylemek gerekirse bana da cazip geldi.

Yattığım yerden doğrulmam yarım saat sürdü. İçimdeki istek hala devam ediyordu. Acelem yoktu aslında. Tatildeysen hakkını vermelisin. Yavaşça doğruldum, gerindim. Beni miskinleştiren üzerime yapışmış buz parçalarını birer birer attım. Artık hazırdım. Yüzümde bir karış sakalın gizlediği uyku aptallığı ayağıma terliklerimi geçirdim. Öyle parmak arası değil bildiğin terlik. Kimin yaptığını bilmediğim düzensiz ağaç kabuklarının çakıldığı kapıdan tam çıkacakken kardeşim seslendi.
“Abi beni bekle Duygular buradaymış. Onlara gidelim.”
Ne belirsiz bir cümle. Duygu kim? Birde ‘lar’ var. Demek ki birden fazla tanınmamış kişi. ‘Gidelim’, yoksa beraber mi?
Sesimi çıkarmadım, aslında onu beklemedim de. Benim için yavaş geçen zaman onun için hızlı geçiyor olsa gerek birden yanımda bitiverdi. Gençlik işte ne yaparsın? Benim de böyle zamanların olmuştu. Sanırım olmuştu.

Birlikte yürümeye başladık. Konuşmuyorduk. Otuz yıllık kardeşimle ne konuşabilirdik ki? Yalnız benim tatilimde onun ne işi vardı bunu bilmiyorum. Rotayı onun çizdiği aşikardı. Ben takip moduna girmiş, bir zombi bilinçsizliğinde ilerliyordum.