Kategori arşivi: Sayıklamalar

Olamamak

Ne olamadım? Ya da ne oldum diye sormalıyım. Istediklerini olamamak bir şey olmuş olmaktan sayılıyor mu? Mesela ben asıl istediklerimi hiç olamadım. Yapamadım da dersem cümlenin anlamını bir hayli genişlemiş olurum.

Peki neden olamadım, neden yapamadım? Insanın şanslı doğması gerektiğini dusunenlerdenim sonradan şanslı olunmaz. Olmak ve yapabilmek kelimeleri de bu şansla orantılı mesela. Elbette tercihler yönünü belirler ama o tercihler karşısisinda çıkan zorluklara nasıl direneceginde senin toplum tarafından evrilip bilinenler yaşadığın ortamın sosyo kültürel yapısıyla alakalı. Derdi olmayan, boyun eğmiş bur toplumdan sadece böyle bireyler beklersiniz. Içlerinden çıkan farklılar da sadece sindirilmis bir birey olarak hayatlarını idame ettirirler.

Bu sebeple topunun bazı kesimleri sanslidir. Biri kendi toplumunun ezilmisligini kullanır bir diğeri uğruna dava dedikleri ve yiten canlarım bıraktıkları adları. Asıl olan zaten birey olarak kendi refagimiz değil mi? Kendi atasözümüz değil mi köprüyü geçene kadar ayıya dayı diyeceksin. Bize dokunmadikca ayı dayidir ve biz rahat olacaksak cignedigimiz değerlerin hiç bir önemi yoktur. Değerler derken insan, kurum, teşkilat, devlet, Vs..

Düşündüğümde sürekli bahanelerin kapımı çaldığını ve psikolojik bir reaksiyon olarak bunlarla kendimi avuttuğumu düşünüyorum. Ya öyle değilse? Ya gerçekten bu avutmanin ötesinde gerçek buysa.

Neyin garantisi var?

Karmaşalar silsilesinde, mutluluk, normallik, ıvır zıvır üzerine

Kimi zaman bıkkınlıklar nuksettiginde kelimelerin altına sığınmak en büyük kaçışım olmuştur. Zaten kendi cizgimiz dışında yaşadığımız bu hayat yapay mutluluklar ağını etrafımıza germisken gerçek mutluluğun tarifini yapmak biraz zor oluyor.
Yüzlerce hatta binlerce beğeni alan yazım, resmim; beni gerçekten mutlu eder mi? Ya da her seferinde yüzlerce kez tekrarlanan tweetlerim. Tuttuğumu düşündüğüm takımın maçı kazanması. Yani aslında birilerinin mutlu olmamız gerektiğini dayattigi günler. Bayramlar, tatiller, özel günler Vs…
Mutluluğun tarifini nasıl yaparız ya da? Yıllardır dile gelen bu sorunun defalarca bende yanıtını arasam da kıt aklımda çıkardığım bir sonuç olmadı. Mutluluk platonik bir aşk gibi aslında. Istediğimiz, elde edemediğimiz, aradaki bize pozitif görünen tavırlarıyla sevindigimim… Kaç insan mutlu ki bu dünyada? Bir elin parmaklarını geçer mi?
Sanmıyorum. Herkes kendi çapında mutsuz…

Ancak bazı zamanlar var ki mutsuzluğun tavan yaptığı, yuzunuzdeki somurtma dışında tüm vücudunuz çekiliyor, artık hiç bir şey yapasiniz gelmiyor. Şimdilerde buna tükenmişlik sendromunu diyorlar?
Adı her neyse artık.
Sanıyorum hayat ve hayatın içindeki size etki eden insanlar içinizdeki bu küçük kirpintiyi söndürmeye programlanmis. Belki de biz de bir başkası için aynı rolü yerine getiriyoruz.

Bir sıkıntı, bir iç daralması. Sanki metal bir boğanin içinde isitilmaya başlanmış gibi bir daralma, atlar tarafından beş parçaya ayrilacakmis gibi bir basınç hissi. Acı yok ama ölüm de…
Bazen ölmek ek kolay kurtuluş. Bu yüzdendir ki dinler intiharı yasaklamışlardir, eğer onların istedikleri gibi yaşarsanız, öldüğünüz takdirde bu hayattan daha iyisiyle mukafatlandirilacaksinizdir. Tabi bunlar taa ilk insandan beri gelen rivayetler ve biz ne yazık ki bu rivayetler konusunda ölüyor ve öldürüyoruz. Aslında bu da kendi kendimize gelistirdigimiz bir intihar şekli. Bu şekilde iyi olacağımızı düşünüyoruz.

Konu bu değil aslında.
Aslında konu yok.
Bir kelimenin, yada kelimeler bütünün anlatabileceği türden bir şey değil. Bir dönüşüm içerisindeyim. Belki bir böceğe benzemeyecegim ama insan formunda kalarak içimde türlü donusumler yaşadığımı hissediyorum? Bu normal mi? Anormal miydim de normal oluyorum, Yoksa normaldim anormallige mi gidiyorum. Unutmayalım iki türlü deli vardır:
1. Normal anormal
2. Anormal normal
1’den 2’ye terfi ediyor olabilirim.

Lakin beklemek gerek…

devamı var…

Duyduğumu düşünmüyordum. Yaşımla birlikte büyümeye devam eden tek uzvum olan kulaklarıma vakti zamanında “kepçe” gibi lakaplar takılmamış olsa da; an itibariyle, sadece yaşımın verdiği ağırlıkla insanların diline dolambaç olmadığını düşünüyorum. Aslında kolaylıkla kurulabilecek tek cümle arasından bile nasiplenecek şekilde büyümüş, yıllardır ne işe yaradığını bilmediğim artık bir kadayıf teline dönmüş kulak kıllarım eşliğinde, musikinin en güzel ürünlerinin tanık etmiş ve keyfine varmıştım bir zamanlar. Tabi vakit daha kapıya yanaşmayıp, ömrün hududuna kapak atmaya başlamamışken bu dediklerim. Çoğu insan, yüzlerine vuran samimiyetsiz kibarlık sebebi ile hala genç olduğumu haykırsa da, ben artık fizyolojimin bu cümlelere ayak uyduramadığını biliyorum. Kendimi kandırmıyorum başkaları gibi. Altım bu üstüm bu ve ben ortasında sıkışmış ahlar vahlar kurulu…

Yıllar ısırgan otlar gibi ve ben içlerinden geçtikçe, vücudumun azap veren kaşıntılarına kayıtsız kalamıyorum. Vurduğum her tırnak darbesi derimin büzüşmesiyle eş değer. Biliyorum bir süre sonra kahve rengine çalan derim; sönmüş, vitaminsizlikten beyazlara esir olmuş tırnaklarımın arasından bir kir yığını olarak, öbek öbek toplanmış dökük saçlarımın arasına karışıp gidecek banyo giderinin ızgarasının arasından. Bir tıpa bile yerine koyamayacak onları. Bazen bedenimin de ölmeyip böyle akıp gideceğimi düşünüyorum.

Huzursuz yaşıyorum. Belki eriyip yok olmayı düşlerken, yitirdiğim hayallerin peşinden koşarken üzerime sinmiş yorgunluğum, belki de tamamıyla tatminsizliğimin verdiği huzursuzluk bu. Ne olduğu kimin umurunda. Sonuç ortada zaten, kimine göre yağ ve balla attığım kaşık, üzerimize düşen suçsuz kanların ağırlığı altında ezilmiş ve ne yazık ki yüzümüze gülen çirkefliğin karşısında bizde bu dehlizden, anlamını karıştırarak, yüzerek çıkmaya çalışıyoruz. Başımda bir çekiç her seferinde kıvrılan vücuduma inan darbeler. Lakin ben acıyı içime atarım. Kusmadığım zamanlar…