Günümüzde iletişim bu kadar kolayken iletişimsiz kalabilmek oldukça büyük bir başarı. Tabi burada kitlesel iletişimi değil, kişisel iletişimden bahsediyorum. Ancak şu da bir gerçek ki kişisel iletişimsizlik ardından kitlesel iletişimsizliğide doğuruyor. Kitlesel iletişim televizyonda, radyoda, internette haberleri izlemek yada artık topluma mal olmuş birini takip etmekle eş değer. Kişisel iletişim ise bir kaç arkadaşla bir araya gelip laflamakla… Kişisel iletişim daha özel ve ele verici olduğundan insanların son dönemde daha da azalttığı bir şey. Bunun altında yatan rutinliklerden sıyrılıp, sosyal iletişim platformlarında kendilerini birer tanrı kopyası yada erişilemez süper star gibi hissetmek… Aslında yaptığımız her şey beğeni ve takip edilme egomuzu tatmin etme çabasından başka bir şey değil. Bunu ne kadar düzgün yapıyoruz o ise ayrı bir mesele… Kişisel iletişim oldukça zor. Çünkü kelimelerinizi iyi seçmek zorundasınız. Hal ve hareketlerinize dikkat etmelisiniz. Yapacağınız en ufak hata üzerinize düşecek on binlerce tonluk örsle eşdeğerdir. Bu sebeptendir ki iletişim de olmak yerine …

sakın gelme hazır değilim…

Başımdaki ağrı gün geçtikçe artarken, görüş kapasitemin düşmesi, bununla birlikte güzelleşen kafam hiç bir uyuşturucu maddenin veremeyeceği hazla, iki arada bir derede kalmış benliğimle savaş içerisindeydi. Acı ve zevk birbirinden ayrılmayan iki önemli unsurdu. Farklı karakterler çizselerde ikizden farkı yoktu. Her birinin tadı farklıydı.  Aklıma gelen bir çok şey dillerimden dökülmeden kayıplara karışıyordu. Beyin hücrelerimin ölmesi ile bunun bir bağlantısı vardı elbet. Ne kadarını öldürebileceğim ise tartışma konusudu. Akşama kadar aynı şekilde seyreden gün, hatta günler atık içinden çıkılmaz sorunlara yelken açarken, rutinliğin, üzerime çökerttiği miskinlik, günbe gün yatağa bağlanmama sebep oluyordu. Belki de yapacak tek şey hayatımda değişikliklere gitmekti. Ancak modern zamanın kölesi ben, nasıl bir değişiklik yapabilirdim ki? Saç, sakal uzatmak/kesmek bunlar beni tatmin edebilir miydi? Sanmıyorum. Başımı alıp gitmem, paraya olan ihtiyacım yüzünden imkansızdı. Düşündükçe sorumlulukları kendim için almadığımı fark ediyordum. Ne yapmıştım kendim için, ne yapmam gerekiyordu? Hiçbir şey, hiç bir beklentim yoktu. Hayatımdaki en büyük …

pazar…

Aynayı sadece tıraş olmak için kullanıyorum. Bunun tek sebebi, kendimi önemsememem değil. Gözlük kullanmaya başladıktan beri büyüyen ve netleşen dünyam onu çıkarmamla birlikte tahmin edeceğiniz gibi bozuluyor. İşte ayna karşısında yaşadığım en büyük sorun o. Bu zamana kadar gözlük kullanmamış biri olarak ona bu kadar alışmamın sebebini bir türlü anlamıyorum. Onu çıkarttığım anda bulanıklaşan dünya sanki bir başka diyara açılan kapı gibi. Şimdi tıraş olmaya gitmem lazım. Bu zorunluluk beni öldürüyor. Biliyorum ki gözlerimdeki camı çıkarttığımda, aynanın içinden fırlayıp yine boğazımı kesmeye çalışacak. O suratımdaki kesikler benim ürünüm değil. Hem şu teknoloji harikası bıçaklarla suratı kesmek büyük bir yetenek olsa gerek. Boğazımda oluşan kızarıklıklarda onların güzünden. “Onlar kim” diye sorular gelebilir insanın aklına. Bende bilmiyorum. Sadece ellerini gördüm. Gördüğümü sanıyorum. O kadar hızlıydılar ki sadece arkalarında bıraktıkları koku onların varlığını hissetmeme sebep oluyordu. Tabi bıraktıkları hediyeleri de unutmamam lazım. Şimdi yeni bir başlangıç… Gitmek için…

Salı

Zaman hızla tükeniyordu. Hatta bu aralar daha hızlıydı. Bütün gece anlamsız rüyalara uğraşmak gecemi bir çırpıda bitiriyor, daha günün yorgunluğunu atamadan diğer güne başlamak zorunda kalıyordum. Gunduzleri ise ayrı bir dert. Ordan oraya koşturmak bu sadece beyinle bile olsa hem zamanı çabuk geçiriyor hem de insanı çok yoruyordu. Dile kolay hayat tasarlamak, umut satmak o kadar kolay bir iş değil. Neyseki satıcı değilim. Onlara ayrı acıyorum. Bir insan daha sonra hatırlamayacağı bir şeyin pazarlığını neden yapar ki? Elbette benim de hayallerim var. Gerçekleştirmenin bile hayal olduğu ancak gerçekleştirmiş gibi büyük haz aldığım. Zaten hayatta önemli olan bu değil mi, aldığın haz… Herşeyin tadı farklı hepsini yaşamak ise benim elimde… Sadece parmaklarımın ucunda… Isteyene….

kimseye söylenmeyen

İki yol vardır aslında. Her biri kendi içinde doğru ve o kadar karışıktır ki. Atılan her adım bir diğer yola duyulan hasretle büyür. Kararsızlık her adımda yükseğe tırmanır. Bu durumda yapılacak en iyi şey her iki yoluda terk etmek. Yeni bir yol çizmek karbon kağıdı üzerinde, iyice bastırarak. Sonra terk edilen iki yol için kadeh tokuşturmak benliğinle… Sürekli aynı değil mi?

yalnızlık…

burası biraz soğuk. öyle ki buhar şeklinde dışarıya çıkan kirli hava ellerimi ısıtmaya bile yetmiyor. bu karbondioksit miydi? yakında donmaya başlayacağından eminim. işin en kötü tarafı ise bu soğukta ince ince yağan yağmur. birileri, bir şeyler açıkta kalan yerlerime iğneler batırıyor sanki. insanlar içeride. camlar buhar yapmış, buradan pek mutlu görünüyorlar. ben neden mi dışarıdayım, karizma yapmak için mi? yoksa yalız kalmak istediğim için mi? hepsine kocaman bir hayır diyebilirim. sadece kalabalıklar içinde yalnızlık daha sert vuruyor yüzüme…

döngüler

İkimiz de susacağız, cümlelerle yeterince yorulduk yıprandık artık hissetmeyecek vücudun varlıkla arasına saklandığım kimi biliyorsam, yanlış biliyorum. aynadaki yansımam gibi herkes. kendileri gibi görünüp hiç biri kendisi gibi değil. mesela ben bu kadar kel ve göbekli olamam. yanılıyor muyum? bir farkım olmalı… beklemek destek olmak varlık hissetmek kırbacından öte yaratıcılığın çemkirmek ise bir taraftan hayatıma verdiğim yönler, suratıma çarpan soğuk rüzgarlar gibi. her adım beni gerçekliğime daha fazla itiyor tek özendiğim ise barın önünde kendi başına dönüp duran adam. biz ona dans diyoruz ve o ne içerse bende aynısından içmek istiyorum. Bar, 23.15 salı aynısından ben de istiyorum elindeki bitti mi? aynısı olduğunu düşünmüyorum yanıma oturduğunda anlamıştım. kelimelerin uzaktan seçiliyordu. aramızdaki mesafe, bir karı kadardı. gözlerinin içine bir karanlık çökmüştü. ilk kez bu kadar ölü görmüştüm seni. son kez gördüğümde ise, beyaz bir kefen vardı üzerinde. bembeyazdın. sen yükselirken, iki elinin yana salındığını fark edebiliyordum. örtünün içinden çıkacak gibiydin. kıpırdanman …

Back to Top