Dışa Dökümler 4 (Podcast) (sokağa çıkma yasağı nedir?, zaman, TDK, bir de film)

Podcast hakkında notlar: Tam yükleyeceğim derken bir hata gördüm onu da düzeltmeye çalış, zaten kaydı gece yap, programdı derken pazar günü olması gereken podcast salıya geldi. Bu konuda ufak açıklamalar podcastta da yaptım. Hala öğrenme aşamasındayım. Ne diyeyim Keyifli okumalar.
Bu arada bu gün 19 Mayıs. Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramımız Kutlu Olsun.

Podcastı İndirmek için: https://drive.google.com/file/d/1lpxCzTO6oar38kPlr3X9XvvZJAp5zgbR/view?usp=sharing
Tüm Podcastler: https://drive.google.com/open?id=1rbHrtVLAGChGg8uJkOk-b40f0jBL6jY5

Podcast Metni

Dışa Dökümler 4 (Podcast) (sokağa çıkma yasağı nedir?, zaman, TDK, bir de film)

Kişisel Depresyon Anlarının dördüncü podcas’ine hoş geldiniz.

Bir şekilde zaman çok hızlı geçiyor. On beş günde bir yaptığım podcast’in süresi bile sanki ertesi günmüş gibi gelmeye başladı. Bir de sürekli evde olmak bunu isteyerek değil de zorunluluktan yapmak, zaman kavramının karmaşaya dönüşmesini kolaylaştırıyor. İnsan zaman zaman mekan değiştirme ihtiyacı duyuyor bu bir gerçek. Zamanını sürekli evde geçiren ben bile aslında bu süreç içerisinde dışarıya ne kadar bağımlı olduğumu gördüm. Bu fiziksel olarak olmasa da psikolojik olarak gerekli. Yo hayır aslına psikolojimde bir sorun yok ama tüm işleri aynı mekan içerisinde yapmak işlerin karışmasına ve sonunda da hiçbir şey yapmamaya kadar gidiyor. Bütün gün tembellikle geçiyor ve gün sonunda yatağa kendinizi attığınızda hiçbir şey yapmamış olarak buluyorsunuz kendinizi. Bunları da göz önüne aldığımızda mı podcast’in uzama sebeplerinden birisi de aslında bu.

Mesela günlerdir yemek yapmıyorum. Günlerdir zorunlu olmadığım işler dışında hiçbir iş yapmadım. Bu işlerin tamamı da aslında kişisel işler. Temizlik, yemek, bulaşık, çamaşır işlerini mümkün olduğunca rafa kaldırdım. Buna blog için yaptığım işleri de dahil. Onun haricinde burada aslında çok boş olduğumu da söyleyemeyeceğim. Sürekli yaptığım bir şeyler mevcut.

Tabi buralarda çok yazmıyor ya da böyle podcastler yapmıyor olsam da Ediyon Evi çatısı altında etkinlikler düzenliyor onlara da katılıyorum. Burada biraz reklam olsun cuma akşamları benim modelatörlüğümde film gecesi düzenleniyor ve Zoom üzerinden katılım serbest. Geçtiğimiz Cuma başladık ve Parazit filmini konuştuk. Oldukça keyifli bir söyleşi oldu. Sanıyorum yakın zamanda da Edisyon Evi’nin internet sitesinde bu söyleşimiz yayınlanacak. Aynı şekilde Edisyon Evinin düzenlemiş olduğu kitap kulübünde de Alice Harikalar Diyarında vardı. Bir de tabi yeni yazarlar için, yazar olmak isteyenler için söyleşiler de mevcut. Onları da unutmamak lazım. Tüm bu etkinliklere Edisyon Evi’nin internet sitesinden ulaşabilirsiniz. Birçok etkinlik ücretsiz olarak yapılmakta.

Tabi bu ek etkinlikler ve standart çalışma süreci olunca da ister istemez bir yoğunluk, bir yorgunluk oluyor. İşin kötü tarafı yaratıcılıkta içine kapandığımız alanla birlikte kapanmaya başlıyor. Üç-dört gündür podcastta neden bahsetsem diye düşünüp durdum ve aklıma hiçbir şey gelmedi. Aklıma gelen her şey bir öncekinin tekrarı gibi. Fark etmişsinizdir aslında girişim yine bir öncekinin tekrarı gibi oldu. Yani diğerleri gibi oldu. Şimdi sürekli aynı yerde olup, sürekli aynı mekanda kaldığımızda ister istemez bir yerden sonra kendinizi tekrar etmeye başlıyorsunuz. Ama bu podcast’ın adı da zaten “Dışa Dökümler” içimde ne varsa dökeceğim bu sebepten dolayı sıkıntı olacağını düşünmüyorum aynı şeyleri tekrarlamanın.

Sanıyorum toplum olarak hafta sonlarının ve tatillerin birleştirilip tamamının tatil olmasına alıştık. Her ne kadar bu tatil kavramı sokağa çıkma yasağı olarak nitelendirilse de ben haklımızın bu kelimelerin anlamını tam olarak bildiğini düşünmüyorum. Biraz bunun hakkında konuşacağım.

Şimdi TDK’ya sormak istiyorum. Sokak, çıkmak ve yasak kelimelerinin anlamı ne diye. Çünkü bunda büyük bir karmaşa var. Yada bu karmaşayı sadece ben yaşıyorum.

Önce sokağa bakalım:

Sokak; “İl, ilçe vb. yerleşim bölgelerinde, iki yanında evler olan, caddeye oranla daha dar veya kısa olabilen yol” anlamına geliyormuş.

Yani bu demek oluyor ki iki ev arasında kalan her alan sokak. Yani arada kalan bahçeler bile sokak olarak nitelendirilebilir. Hatta apartman dairesi olarak düşünürsek, o apartmanlar arası yani ev diye nitelendirdiğimiz kendi mahremimizi içeren alan ve diğer mahremi içeren alan arasında kalan merdiven, koridorlar bile aslında bu tamlamaya girebilir. Bu tanımlamaya girebilir.

Çıkmak ise elliden fazla anlama geliyor ama içlerinden bizim için en işe yarayanı çektiğimde, “içeriden dışarıya varmak, gitmek” anlamına geliyor.

Yasak ile anlaşılması en kolay kelime; “bir işin yapılmasına karşı olan yasal veya yasa dışı engel, memnuiyet” anlamında. Burada “memnuniyet” ne demek onu çok kavrayamadım ama virgül ile bir “memnuniyet” ayrımı var.

Tüm bunları toparladığımızda “sokağa çıkma yasağının anlamı” gayet net ve basit. Yani evinden bir yere çıkma diyor. Peki bizim insanımız neden sokaklarda? Bu yasaklar neden veriliyor peki? Herkes sağlıklı olsun, hastalık yayılmasın diye değil mi?

Peki yine hala dışarıdayız? Yine ben pencereden dışarıya baktığımda hala dışarıda birilerini görüyorum. Niye bir araya geliyorlar, toplanıyorlar?

Sürekli sorduğum sorular bunlar. Başta da söyledim sürecin benim için de ne kadar zor ilerlediğini, sabrımın artık tükenmeye başladığını. Hayır aslında yine istesem kalırım ama bu sebepten dolayı evde kalmak beni asıl tüketen şey. Yani bir yasak ya da zorunlulukla kalmak bütün mesele. Zaten yasakların hiçbirinden haz etmem. Süreçte yasak yüzünden evde kalmak beni zorluyor. Bu süreç evde kalmakla bitecekse kimse çıkmasın evinden. Yani anlamıyorum bok mu var sanki niye çıkıyoruz? Ya da ben niye iki aydır evden çıkmıyorum? Problem bende mi problem onlarda mı? Bu süreci nasıl atlayacağız? Bu süreci evet çıkmayarak atlatacaksak hepimiz çıkmayalım, çıkarak atlayacaksak hepimiz çıkalım zaten.

Yalnız hala anlayamadığım bir şey var. Bu kadar sorumsuzluk ve vurdumduymazlığa rağmen biz hala nasıl telef olmuyoruz anlamıyorum. Yani bir şekilde bu hastalığın bizi kırıp geçiriyor olması lazımdı. Ya da bir yerlerde bu hastalık bizi kırıp geçiriyor bizim mi haberimiz yok? Onu da bilmiyorum. Ama görünen o ki ben pencereden dışarıya baktığımda yani kimseye bir şey olmamış. Bunu düşününce aslında bizim biraz da yaşam felsefemiz alıma geliyor.  O kadar atasözü içinden yaşam felsefemizi açıklayan “atın ölümü arpadan olsun” ata sözü geliyor aklıma. Yani bizim yaşam felsefemiz gerçekten bu mı? Bir yerde anlamak çok zor. Gerçi ne zaman bu atasözü aklıma gelse vakti zamanında Hülya Avşar’ın yaptığı bir sosyal deney geliyor aklıma. Yol kenarına hayat kadını kılığında çıkıyor ve insanlarla pazarlık yapıyor. Bunu yaparken de kendisinin AİDS’li olduğunu söylüyor. Tabi cevabı biliyorsunuz. Atın ölümü arpadan olsun. Aslında burada durum kendini düşünmekten çok başkasını düşünmemekten geçiyor. Bir yerde mantık ben yanıyorsam başkaları da yansın mantığı ve malesef bu durum bizim ülkemizde çok daha fazla var ve insanlarımız arasında çok daha yaygın. Nasıl arpadan ölme konusunda bir sıkıntı görmüyorsak, biz öleceksek başkalarının ölmesinde de bir sıkıntı görmüyoruz. Peki bunun bir cinayetten farkı olduğunu kim savuna bilir. Hatta bir kişiyi öldürmek değil bir gurubu öldürmek, toplu katliam yapmakla eş değer değil mi? Bence öyle. Aslında hiçbirimiz masum değiliz değil mi? Çünkü masum olmayan ayıplanan bir yerden var oluyoruz biz. Karşılaştığımız sonuç bu.

Aklıma nedense Erasmus’un “Deliliğe Övgü” kitabındaki şu cümleler geldi.

“Soruyorum, tanrıları ve insanları doğuranın hangi saygıdeğer organ olduğunu düşünüyorsunuz, acaba baş mı, yoksa yüz mü, yürek mi, el mi, kulak mı? Hayır, hiçbiri değil, insan soyunu dünyaya getiren öyle şapşal, öyle gülünç bir organ ki, gülmeden adını bile söyleyemeyiz. Bu organ şu bildiğimiz kutsal pınardır işte, her şey yaşamı bu pınardan çeker alır Pythagoras dörtlüsünden falan değil.”*

Tabi paragraf burada bitmiyor, şimdi tamamını okumaya başlarsak sanıyorum bütün kitap bitebilir. Bu sebepten dolayı merak edenler için blog metninde sayfa numarasını yazdım. Bu cümleler hakkında ne diyebilirim bilmiyorum. Aslında bu durum örf, adet ve toplum tamamıyla bizi olmadığımız birine yönlendirip şekilleştirmeye çalışırken ortaya çıkarttığı bir sonuç bu. Bu sebeptendir ki yani olduğumuzu inkar etme kabullenmeme dürtüsündendir ki başkalarını da kendimiz gibi gördüğümüz için onlara hastalık bulaştırmakta ya da öldürmeye çabalamakta sorun görmüyoruz.

Evet her insanın kendine sakladığı düşünceleri vardır. Olması da gerekir dozu ne olursa olsun insan olmanın gerçeği budur ve bu düşünceler ancak ve ancak başkalarına zarar vermediği sürece var olmalıdır. Burada aslında bir karmaşa çalıyor kapımı. Benim heyheylerimi bilirsiniz. Yani kafamdaki diğer sesleri. Şimdi bunları düşünüp söylerken bir yandan da onlardan biri araya giriyor. Dediği şu:

Bu sürecin bir kıstası olmalı yani bu adamlarla bir seri katili aynı değerlendiremezsin.

Evet aslında birisi direk öldürüyor diğeri süründürerek öldürüyor. Gerçekten de bunların bir farkı olmalı.

Aslında bir fark var birisi zaten psikolojik olarak yetkinliği olmadığı ispatlanmış kişi. Diğerleri ise içimizde olan oy kullanan, sosyal hakları olan, bizimle eğlenen, bizimle gülen, sorduğunda herkesten daha iyi bir vatandaş olduğunu, bir birey olduğunu iddia eden kişiler. Sanıyorum benim asıl ifade etmek istediğim şey yani asıl söylediklerimi itham etmek istediğim kişiler de bunlar. Yani normal dediğimiz “normal” insanlar. Ya da normal taklidi yapan insanlar.

“Zaten normal insan da yok.”

O ayrı bir konu ama ben aklımın bu tuzağına düşmeyeceğim bu sefer.

Yavaş yavaş kafam karışmaya başladı. Bunları biryandan aklımdan geçirirken ki daha fazlası var şu an söylemediklerim aklıma Kevin Hakkında Konuşmalıyız filmi geldi. Lynne Ramsay filmin yönetmeni ve baş rollerde Tilda Swinton ve Ezra Miller var. Ezra Miller’in oyunculuğuna diyecek yok o kadar güzel ki tamamen döktürmüş. Gerçi bütün oyunculuklar iyi filmde. Filmin bire kitabı var. Kitap ise Lionel Shriver adlı bir yazar tarafından 2003 yılında yazılmış. Kitabı okumadım ama film iyi bir uyarlama olduğunu söyleyebilirim yani bunu hissettirdi. Ve Kevin karakterinin, planladığı okul baskınındaki psikolojik etkenleri çok güzel anlatmış. Film bitince biraz sarsıldığınızı hissediyorsunuz. Belki şu dönemde bozuk psikoloji ile bu filmi izlemek biraz daha psikolojiyi bozabilir yine de aklınızda bulunsun biraz düzeldiğimizde bu filmi rahatlıkla izleyebilirsiniz. Tabi şimdi filme ayrıntılı olarak girmeyeceğim. Muhtemelen blogta daha önce yazdım ararsanız bulabilirsiniz. Belki bir sonraki podcastte yine hala böyle daralmaya devam ederken ya da bir sonraki podcast bilmiyorum planlara göre asında hayatın normale dönmeye başladığı dönemde olacak o zaman belki bunları konuşabiliriz.

Şimdilik bunu bitirmenin vakti geldi.

Sağlıcakla kalın diyorum. 

*Kabalcı Syf.51

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.