gece

Yazmak zor bir işti. yedi yüz kelimeyi yan yana getirmek için saatlerinizi harcıyorsunuz. Ve ortaya çıkan şeyler sizi kesinlikle tatmin etmiyor. Konuşmak gibi değil. On dakikada size yedi yüz kelimeyi rahatlıkla sarf edebilirim. Ancak anlatmak istediklerimi anlatamayacağımda kesin. Cümleler ağızdan dökülürken sanki bilinçlerini kaybediyor büyük bir saçmalıklar deryasına uzanıyor. Bir damlanın dikkatle toplanması gibi başlayan cümleler şiddetli çarpma ardından dağılıyor adeta. Oysa yazmak… Sadece kendini kandırmaktan öte değil… yalanlar savunmaktan öte…

Holdingin resepsiyonunda tanışalı üç yıl olmuştu. Ve şimdi klavyenin başında bir şeyler yazarken seni yatağımda görmek kendime güven veriyordu. Bu güven bir süre sonra kendini anlamsız bir karanlığa bırakıyordu. Çekindiğim içimde tarif edemediğim duygulardı. Artık senin bana bakışların ilk günkü gibi değil, benim sana karşı hissettiklerim ilk günkü gibi değildi. Araya giren yıllar paylaşımı çoğaltırken hisleri de öldürmeye yetmişti belki. Artık gözlerine baktığımda gördüğüm bir mercan ışıltısından öte artık boya zamanı gelmiş bir duvar gibiydi. Hatta su almaktan kararmaya yüz tutmuş.

Saat ikiye geliyordu. Dışarıda rüzgarın şiddetli esintisi, uçup uçmamak arasında kalan hava boşluğunun üzerindeki tente ile çeşitli sesler çıkarıyordu. Bir an için uyanacağın hissi doldu içime. “İnşallah uyanmaz” diye geçirdim içimden. Uykusunun bölünmesinden çok kendim ile baş başa kalmak gereksiz bir sonuca erişeceği için. Aslında sadece boş boş bakınıyordum. Aklımda kime ait olduğunu bilmediğim kelimeler, cümleler, paragraflar dolanıyordu. Eminim ki birine sahip çıksam yıllar öncesinden sahiplenilmiş çıkacaktı. Aslında benim hayatım buydu.

Boş geçen günler rahatsız ediyordu beni. Artık rutin geçen hergün bu boş günlere de katmaya başlamıştı. Hayatımda bir değişiklik olmuyor, hatta buna izin de vermiyordum. Buna rağmen durumun sıkıcılığı dilimden düşmüyordu. Ne istediğimden habersizdim. Günün birinde mutluluğun gelmesinden çok ne istediğimi bilmenin gelmesini umut ediyordum. Benim için en büyük mutluluk bu olacaktı.
Rüzgâr dinmiş olsa gerek dışarıdan gelen sesler kesilmişti. Artık sessizliği hissedebiliyordum. Gecenin ilerlemesi, uykusuzluğumun artması vücudumda titremeye sebebiyet vermişti. Sessizlik derin nefes alış verişler dışında sekteye uğramıyordu. Sol omuzum ağrımaya başlamıştı. Bu artık yatmam gerektiğinin sinyaliydi. Ancak nedense bir türlü o yatağa girmek istemiyordum.

Derin bir esnemenin ardından bir ses duydum sanki. Tanıdık bir sesti. Eskilerden kalma. Sesin ne olduğuna, kimin olduğuna karar veremeden aklımda bir kaç kelime parladı. “Kitap… beş… eli dokuz…”

Kelimelerin ardından gözlerim kitaplığa ilişti birden. Anlamsız bir düşünce aklımda dolanmaya başladı. “beşinci kitap, elli dokuzuncu sayfa.” Yerimden yavaşça kalktım. Aslında bu saçma bir fikirdi. Tamam belki beşinci kitap elli dokuzuncu sayfa olabilirdi ama hangi raftı? Elimi ilk raftaki beşinci kitaba attım. Elime gelen üç aylık bir öykü dergisiydi iki bin senesinden kalma. Bu dergiyi ne zaman aldığımı düşündüm. Bir kitaptan farkı yoktu. Ve elli dokuzuncu sayfa…”Bir de okur için yazmak, yazmamak diye büyük ve derin bir soru var. Okur için yazmak demek, kendi müşteri portföyünü yaratmak demek.“*

Aradığım şey bu değildi. Aslında ne aradığımı da bilmiyordum. Ancak bu arayış bana sanki bütün kitapları göz attıracak gibi geliyordu. İkinci raf, beşinci kitap:Turfanda mı Turfa mı? Mizancı Mehmet Murat Bey. Elli dokuzuncu sayfa: “Bütün dikkatini Mansur’un yüzüne çevirmiş bulunan Zehra, Mahsur’un yüzünde aksine bir değişme gördüğünde yüreğindeki, hiss-i ızdırap kayboldu. Yüreği bundan hazetti.” Bu da değildi. Ne aradığımı bilmemekle beraber bunlar aradıklarım olmayacak düzeydeydi. Bir mesaj… belki bir his uyandıracak bir cümle…

Üçüncü raf, beşinci kitap: Stephen King. Çılgınlığın Ötesi. Elli Dokuzuncu sayfa. “Rosie başını salladı. “Ben sadece kocamın banka kartını çaldım. Onu da bir kez kullandım. Kaçabilmek için.

Dördüncü raf, beşinci kitap: Nadir şiir kitaplarından biriydi ve ne zaman alıp okuduğumu hatırlamadığım bir kitap. “Dönüp sesime ses ver / Gök sağırlaşsın / kirli sarı kırağılar yağsın saçlarıma  / ölümler şaşırsın”**

Sanki artık gözlerim açık duramıyor kollarım havaya kalkmıyordu. İndirdiğim bütün kitapları üst üste koydum. Sanıyorum yanlış yoldaydım. Ağır adımlarla önce ışığı kapattım ve ışık sönüp oda karanlığa büründüğü anda aynı ses: “On iki, yüz yetmiş…

Ancak artık onu dinleyecek kadar gücüm yoktu…

* Üçüncü Öyküler Yaz 2000 Rüzgar Güllerine Üflenmez Sema Kaygusuz

**İliklerime Dek Çığlık Elif N. Yıldız

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top
%d blogcu bunu beğendi: