Karantina döneminde izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz 5 içerik 5. Bölüm

Gün geçmiyor ki sıkıntıdan patlamayalım. Artık sinema ve film platformlarını açıp hiç bir ey bulamamak gibi bir dürtüye de girdiğime göre sonumun ne olacağını bilmiyorum. Üye olmadığım platform kalmadı desem yeridir. İzlediğim bir kaç youtuber (bu arada “youtuber” kelimesinin altının çizilip öneri olarak “rutubet” doğrulamasının verilmesi ilahi bir mesaj mı acaba?) da artık kabak tadı vermeye başladı. Arkadaş biz evden çıkamıyoruz bunlar geziyor sinir olaya başladım. Sanki bu korona sadece bize var. Geçen gün bir yerde okumuştum “bu yasaklar sadece evde oturanlar için var diğer türlü çıkanlar bir türlü çıkıyor” diye. Ne güzel demiş. Eline poşet alan ortalıkta dolanıyor. E, nerede şimdi yasaklar? Ceza? Çok garip olaylar bunlar. Bazen diyorum korona olsak ta kurtulsak diye.
Neyse fazla lafı uzatmadan ben içeriklere başlayayım. Bu arada bende garibim arkadaş. Kıçımı kaldırıp yazmak için bilgisayar başına oturmak zor geliyor ama oturunca da bir türlü gevezeliğimden kurtulamıyorum. Bekleyen o kadar şey var ki aslında. İkinci “neyse” o zaman.

Bonkis

Bonkis Blu TV’nin kısa kadın hikayesi anlatan bir dizisi. Biraz Fleabag’i andırıyor demek yanlış olmaz zaten benden başka herkes de demiş. Bölüm süreleri 15 dakika ve oturup çerez gibi tüketiyorsunuz. He biraz daha uzun olsa kaldırır mıydı kaldırırdı. Ancak dizi biraz arada kalmış. Yani ne komedi ne dram. Yani ne düşündürüyor ne kahkahaya boğuyor. Dizide Vildan Atasever, Sergen Deveci, Lale Mansur, Burak Sevinç gibi isimler var. Dizinin ana kahramanı Deniz karakterini canlandıran Deniz Tezuysal ise aynı zamanda dizinin senaristi. Deniz mimarlık kariyerini bırakmış “Bonkis” adında sadece avakado konseptli yiyecekler yapan bir kafeye sahip. Tabi durum böyle olunca kafe batma tehlikesi altında. O esnada para bulmak için ailesi ile ilişkilerine tanık oluyoruz.

Boş vakitte izleyebileceğiniz zaten toplam sayısı herhangi bir filmi bile aşmayan bir dizi Bonkis. Acaba Deniz karakterini başkası mı canlandırsaydı demeden edemedim. Bu arada Vildan Atasever’i görmek fena olmadı.

Seo Bok

Kendini izlettiren ancak alt metinlerde biraz sönük kalmış bir film Seo Bok. Yani ekranda aksiyon olsun kafa kurcalamasın diyorsanız sizlik. Ancak konusu ise oldukça kafa kurcalayıcı ve aslında üzerine düşünülecek bir konu. Senarist neden burada aksiyona kaçmış pek emin değilim. Bununla birlikte bir çok sahne de bana daha önce izlediğimiz filmi hatırlattı.

Seo Bok dünyanın ilk insan klonudur. Ancak bununla genetiğinden ötürü özel güçlere ve sonsuz yaşam sırrına sahiptir. Bu proje bir gemide yaşlı bir zengin tarafından finanse edilmektedir. Tabi amaç belli. Zengin adam ölümsüz olmak ister. Tabi durum böyle olunca Seo Bok’un peşinde bir sürü örgüt ve devlette vardır. Seo Bok bir yerden başka bir yere tahliye edilirken yanına koruma olarak Ki-Hun verilir. Ki-Hun ise beyninde tümör olan ve kısa bir ömrü kalan gizli ajandır. Ki-Hun, Seo Bok ile saldırıdan sonra kaçar ama sonrasında işlerin kendi bildiği gibi olmadığını öğrenir ve bu kez herkesten kaçmaya başlar. Tabi bu kaçış esnasında gerçek hayatı hiç bilmeyen Seo Bok ile arasında bir dostluk başlar.

Başta da işin aksiyonuna çok fazla girmiş, derinliğini ok fazla irdelememiş bir film. Filmin baş rolünde ise Gong Yoo var. Bu arada film eski bir Çin hikayesi olan “Xu Fu”nun yorumuymuş. Xu Fu’ya baktığımızda ise aslında bir dönem yaşamış simyacı olarak görüyoruz kendisini. Yani böyle bir hikaye aksiyona yenik düşmüş maalesef. Yine de izlenir.

Antebellum

Film biraz beklentimin altında kaldı. E, tabi bu benim filmi izleme psikolojim ile ilgili de olabilir ama film izleyiciyi sürekli bir ters köşe olsun olgusuyla baş başa bırakmaya çalıştığı için bir yerde biraz zorlama bir senaryo ile karşılaştığımı hissettim. Evet film birden dönüyor, sonuna geldiğinde de aklınızda hiç bir soru işareti kalmıyor ama kurgu biraz sıkıntılı olmuş gibi geldi bana.

Filmin Gerard BushChristopher Renz hem senaryoyu yazmış hem de filmi yönetmişler. Filmin baş rolündeki Janelle Monáe ise güzel bir performans sergilemiş. Film kölelik döneminde açılış yapıyor. Burada zencilere yapılan işkencelere tanık oluyoruz. Bir süre bu minimalde ilerliyor film. Saha sonra birden bire günümüze geliyoruz. Bakıyoruz aynı kadın. Zencilerin konumu hakkında yazılar yazan bir yazar. Ortam farklı isim farklı. Film korku filmi olunca hemen kurgular başlıyor. Onun ruhu bunda mu yoksa bir şey mi olacak falan diye ama hiç o beklediğimiz şeyler olmuyor. Burada şimdi bir öz eleştiri yapayım acaba ben bu kez filmin sonunu tahmin edemediğim için mi film bana biraz tat vermedi. Eğer öyleyse aslında iyi kurgulanmış diyebilirim. Neyse, aslında filmin sonunu ya da olan biteni bir yerden sonra anlıyor ve çözüyorsunuz. Orada sıkıntı yok. Sanırım benim canımı sıkan şey sürekli geçen köle muhabbeti ve filimin olaylara hazırlayışındaki tempo düşüklüğüydü.

Film izlenebilir bir film ama bu kölelik mevzusu canınızı sıkıyorsa tavsiye etmem. Bu arada filmin görselliği ve renkleri çok hoşuma gitti bunu belirtmem lazım. Film bir korku filmi değil. Beklentiniz bu yönde olmasın. Belirttiğim gibi hassaslığınız varsa bırakın filmi korona bitince izleyin.

The Burnt Orange Heresy

Charles Willeford’un aynı adı taşıyan romanından uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Giuseppe Capotondi var. Yönetmen filmin senaryosunu Scott Smith ile birlikte yazmış ve Donald Sutherland, Claes Bang, Elizabeth Debicki, Mick Jagger gibi isimleri de filme dahil edince filmi izlemekten başka bir şansınız kalmıyor. Ama baştan söylemeliyim filmden aksiyon beklemeyin. Daha çok sanat, eleştirmenlik, arzular üzerine kurgulanmış bir hikaye var karşımızda.

James Figueras, Milan’da sanat ve otantiklik hakkında dersler veren eskinin parlak bir eleştirmenidir. Bir gün konferansına Berenice Hollis gelir. İkisi çok iyi anlaşırlar ve gece birlikte olurlar. Sabahında James, Berenice’e zengin bir koleksiyoncu olan Joseph Cassidy’nin kendisini Como Gölü’ndeki yazlık malikanesine davet ettiğini söyler ve ondan kendisine eşik etmesini ister. Berenice bunu kabul eder ve yeni çift Como Gölüne doğru yola çıkarlar. Aynı zamanda zengin koleksiyonerin burada bulunan bir evinde ünlü ressam olan Jerome Debney yaşamaktadır. Joseph, James’e Jerome ile bir röportaj yapmasını teklif eder. Jerome ise hayatında hiç kimseyle röportaj yapmamıştır. James kariyerini düzeltmek adına bu fırsatı kabul eder. Ancak olay sadece röportaj değildir. Zengin koleksiyoner, James’ten, Jerome’un yaptığı tablolardan birini de çalmasını ister. İşte tam olay da burada başlar. Bundan sonra ayrıntı biraz spoiler olur ama mesela aslında ortada Jerome’un yaptığı hiç bir tablo yoktur. Tüm tabloları bir yangında kül olmuştur. Buna rağmen herkes için eserleri dört gözle beklenen bir ressamdır.

Yavaş ilerleyen ama sanatı, insanların içinde bulundukları durumu, aslında bu dünyada neyin değerli olduğunu anlatan bir film. Kitabını da okumak lazım aslında.

The Twilight Zone

Alaca Karanlık Kuşağı serisinin benim hayal gücümde etkisi büyüktür. Vakti zamanında hem merek eder hem de korkuyla izlerdim. Tabi bizim dönem bunların tekrarıydı öyle 50’lerde falan izlemedim. Ben daha çok bu seriden ortaya çıkan Alfred Hitchcock Presents’i hatırlıyorum ama o da bizim dönem de verilen tekrarlardan. Neyse.

2019’da ise Twilight Zone’un Jordan Peele tarafından yeniden uyarlanacağını durmuştum. Ancak o dönem artık takipsizlikten midir yoksa başka bir şeyden midir hatırlamıyorum ama izlememiştim. Hazır iki sene oluyor evdeyiz denk gelince izleyeyim dedim. Bu arada dizinin ikinci sezonu Bein’de mevcut ama ilk sezonu niye yok anlamadım. Tamam devamlılık arz eden bir dizi değil ama insan ister istemez ilk sezonu da izlemek istiyor. Ne yalan söyleyeyim ben ilk sezonu daha çok beğendim ve ilk sezonu korsan sitelerden izlemeye başladım. Tabi bu bende bir şeyleri sorgulama dürtüsüne yol açtı. E, ben yine korsan izleyeceksem neden bu platformlara para veriyorum? Demek ki bu platformlar bana tam anlamıyla istediklerimi sunamıyorlar. Hala düşünüyorum.

Neyse, ben yine diziyi anlatacakken kendi derdime düştüm. Gerçi dizide de anlatacak çok şey yok. Her bölüm farklı bir şey olduğu için size şu diyemeyeceğim ama belirttiğim gibi ilk sezonu daha çok beğendim. Hatta dizinin sezon finali bence çok başarılıydı, tüm bölümleri içeren hatta dizinin senaristinin başından geçen bir olaydı. Bu olayı çok sevdim. Tabi bir eski seri değil ama yine de izleyin derim.

fikrin nedir?

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Back to Top
%d blogcu bunu beğendi: