Geçmişten geleceğe* “A Star Is Born”

Film için biraz geç kalmış olabilirim, yeni versiyonu Türkiye’de vizyona Ekim’de girmiş. Ancak filmin yazılması için başka sebeplerde var. Bunlardan biri 2018 yapımı filmin muhtemel Oscar adaylarından biri olması. Zaten önceki yapımlar da bu Oscar macerasından nasiplenmiş. Tabi sadece Oscar’da değil asıl sebep, film sadece Amerika’da değil Türkiye’de dahil olmak üzere bir çok ülkede çok kez uyarlanmış ve uyarlanmaya devam ediyor. Yani hikayenin alıcısı oldukça fazla. Her dönem bir şekilde izleyiciyi bir şekilde yakalıyor. Hal böyle olunca bende tüm filmleri izleyip, -en azından Amerikan versiyonlarını- küçük bir inceleme yazayım dedim.

Aslında tüm filmlerin kaynağı Adela Rogers St. Johns. Onun hikayesinden uyarlanmaya başlıyor ilk kez film. 1932 yılında What Price Hollywood? adı ile karşımıza çıkıyor. Filmin yönetmeni George Cukor. Bu filmle birlikte Adela Rogers St. Johns o sene en iyi orijinal hikaye dalında Oscar adayı oluyor ama ödülü The Champ ile Frances Marion kazanıyor. Filmin oyuncuları ise Constance BennettLowell Sherman. Filmin hikayesi ise bundan sonra gelecek filmler için aynı temayı oluşturuyor.

Mary Evans, garson olarak çalışmaktadır. Bir gün ünlü yönetmen Maximillan Carey ile karşılaşır.

Oldukça sarhoş olan Maximillian Mary’den etkilenir ve bir şekilde onunla vakit geçirmeye başlar. Derken, ikili birbirine aşık olur ve evlenirler. Bu esnada Max’ın elinden tutuğu Mary, büyük bir yıldız olur. Ancak Max’ın alkol sorunu bitmemiştir. Bir süre sonra kendini Mary’nin önünde engel olarak görür ve bir tabanca ile kendini vurarak öldürür.

Filme erişemediğim için görsel, teknik ve oyunculuk açısından bu filmi pek değerlendirmiyorum. Konuyu ise bazı makalelerden.

1937 yılına gelindiğinde ise bildiğimiz anlamda isim olarakta “A Star Is Born” doğmuş oldu. Bu kez filmin yönetmen koltuğunda William A. Wellman oturuyor. Ana hatlarıyla kurguyu ve karakterleri de belirlemiş oluyor. Bu film ile birlikte William A. Wellman en iyi orijinal hikaye dalında Oscar alıyor. Tabi burada en iyi orijinal hikaye konusu biraz tartışmalı. Aslında bu ödülün en iyi uyarlama olması lazımmış. Tabi olmuş bitmiş bu saatten sonra olay beni yorumuma da ek açık değil.

Filmde dönemin meşhur ismi Janet Gaynor Esther Victoria Blodgett / Vicki

Lester karakterini Fredric March ise Norman Maine karakterini canlandırıyor. Bu filmde 1932 yapımı film ile aynı paralel hikayeyi paylaşıyor. Esther kasabasından ünlü bir oyuncu olmak amacıyla Holywood’da gelmiş bir genç kızdır. Burada garson olarak çalışırken alkolün batağına düşmüş Norman ile tanışır. Bu tanışma evlenmeleri ve Esther’in ünlü bir oyuncu olmasıyla devam eder. Alkol batağından kurtulamayan Norman ise Esher’e köstek olmamak amacıyla kendini okyanusa bırakarak intihar eder.

Bu film ile birlikte ya da benim bu film ile birlikte uyarlamalara başlamamla birlikte, bazı kilit sahneler filme de eklenmiş olur. Gece yarısı yapımcının aranması, kadın karakterin güzelliği ve burun ile ilgili takıntı, erkek karakterin, kadın karaktere “son bir kez bakmak istedim” minvalinde sözleri, mahkeme sahnesi, ödül gecesi istemeden atılan tokat… Aslında bu tokat, erkek karakterin kırılmasındaki son noktadır.

Film dönem itibari ile bir Holywood macerasının nasıl olduğunu da gözler önüne seriyor. Her ne kadar ana tema aşk olsa da bir yerde aslında sinema sektörünün ne kadar uğraşlı olduğuda burada bir ders olarak anlatılmış. Filmde en çok sevdiğim yerler ise arada film senaryosundan bölümlerin girmesiydi. Final bu şekilde anlatılmıştı. Filmin bir diğer özelliği de, ilk çekilen renkli filmler arasında yer alması. Ancak film hayalin peşinden koşma hikayesini anlatırken sosyal ve kültürel olarak değinmelerde bulunmuyor.

1954 yılında ise George Cukor yine projenin başına geçiyor. Ancak bu kez 1932’de kendi çektiği filmden çok 1937 yılında William A. Wellman’ın hikayesini baz alıyor. Zaten 1937’den sonra ana hatlarına kavuşan hikaye kendinden sonrakiler için yine ilham kaynağı oluyor. Muhtemelen aynı isim kullanıldığı için referans olarak kalıyor.

George Cukor dönemin değişen sinema anlayışını da kullanarak o dönem yapılan müzikalleri de arkasına alıp kadın karakterimizi şarkıcı oyuncu yapıyor. Burada George Cukor karakter isimlerine dokunmazken, baş rolleri ise Judy Garland ve James Mason‘a veriyor. Judy Garland o aralar eski popülaritesini yitirmiş.

İki isimde aslında film için bir risk. Buna rağmen o sene altı dalda Oscar adayı oluyor film ve maalesef hiç bir ödül alamıyor. Golden Globes’da ise her ikisi en iyi aktör ve aktris dalında ödül oluyor bu bilhassa Judy Garland için efsanevi bir geri dönüş oluyor. Tabi aynı başarıyı bir daha yakalayamıyor sonu ise malum.

George Cukor aslında bu filmi üç saate yakın düşünmüş ama dönemin yapımcıları filmin süresini uzun bulmuş ve filmin süresini iki buçuk saate indirmişler. Daha sonra ise yönetmen bu filme kesilen sahneleri eklemek istemiş. Ses kayıtlarına ulaşmış ama, görüntülere ulaşamamış. Bu sebepten dolayı mevcut filmde altta diyaloglar sürerken üstte bu sahnelerden kalan resimler kullanılmış. İzlerken biraz garipsiyor ne oldu diyorsunuz ama hikayeyi okuduğunuzda bu görüntüler anlam kazanıyor. Bir önceki filmdeki klasik sahneler bu filmde de mevcut ve iki karakterin aşk betimlemeleri bu filmde daha açık ve anlamlı bir şekilde yapılmış. 1937 yapımı filmde kadın karakterimiz kasabadan büyük şehre gelmiyor zaten müzik ile uğraşıp keşfedilmeyi beklerken, ünlü aktör onun bu amacına ulaşmasında basamak oluyor. Her iki filmde de aşk bir basamak üste çıkıyor. Burada karakterlerin ünlü olduktan sonra yaşamlarındaki değişim ve olmak istedikleri kişi arasındaki ikilem de iyi anlatılmış. Arz talep meselesini bu filmde daha belirgin olarak görüyoruz. 
Norman karakteri ise aynı kaygılarla ismini aldığı ilk filmle paralel olarak boğularak ölüyor. Ve izlediğim en etkili ölüm sahnesi de bu tüm filmler içerisinde.

Frank Pierson ise aynı isimle üçüncü filmi çekiyor. Aradan geçen 22 yıl bu filmde de gözümüze çarpıyor. Sosyal olarak dönüşümü en başarılı bir şekilde gösteren filmde bu. Yine ilk iki filmdeki karakter isimlerine sadık kalınmış. Bu kez baş rollerde Barbra StreisandKris Kristofferson var. Bu iki isim ile birlikte film tamamen bir şarkıcının ünlenmesine odaklanıyor. Yani oyunculuktan soyutlanıyor. Bunun haricinde ana hikaye yine aynı. Buluşmaları, tanışmaları, akış diğer iki film ile paralel gidiyor. Filmde Norman karakteri alkol batağında bir rock yıldızı, Esther ise barlarda şarkı söyleyen bir şarkıcı. Norman, Esther’in ünlü olmasına aracı oluyor.

1976 yapımı film dönemin özgürlük anlayışı filmde işleniyor. Burada Esther karakterinin ilk kez evlenip boşandığına tanık oluyoruz. Aynı şekilde iki karakterin herkesten uzakta kendilerine doğanın içerisinde ev kurmaları dönemin hippi yaşantısını gözler önüne seriyor. Filmde daha özgür, daha kendi halinde karakterler görüyoruz. Esther lafını söylemekten çekinmeyen diğer filmlere göre daha güçlü bir karakter. Ve bu özgürlüğe bağlı olarak bu filmde Norman’ın Esther’i aldatma sahnesini görüyoruz. Tabi ne olursa olsun yine aralarındaki aşk üstün. 
Böylesine özgür ve hızlı yaşayan karakter aynı şekilde hız yaparken trafik kazası ile ölüyor.

Bonus: Minik Serçe

Filmin Türkiye dahil bir çok ülkede de yeniden çekildiğini söylemiştim. Türkiye’de ise film Minik Serçe adında Atıf Yılmaz yönetmenliğinde çekildi. Baş rollerinde ise Hülya rolünde Sezen Aksu, Bulut Aras ise Orhan rolünde. Orhan ünlü bir sanat müziği sanatçısıdır. Alkolle başı belada olduğu için ve sorumsuzluğu yüzünden artık herkes ondan illallah etmiştir. Bir gün gittiği düğünde Hülya ile tanışır ve klasik hikaye başlar. Film tamamıyla 1976 yapımı film ile aynı senaryoya sahip. Tabi biraz Türkleştirilmiş. Mesela sürekli bir çay muhabbeti var filmde.

Esinlendiği filmden farklı olarak Orhan, Hülya’nın eskiden konservatuvardan hocasıymış. Hülya karakteri daha delikanlı bir karakter. Bunu karakterin konulma tarzından anlıyoruz. O dönem için yalnız yaşayan bir karakter için sanıyorum bunu reva görmüşler. Orhan karakteri de bir araba kazasında ölüyor. Ben ölüyor diyorum ama intihar ediyor. 
Bu filmde çoğunlukla piyasanın iki yüzlülüğü ve yapımcıların para kazanma hırsı finalde biraz daha öne çıkartılmış. Sanıyorum dönemin gerçekleri buydu. Ancak bununla birlikte temiz kalpli karakter de unutulmamış tabi ki fakir. Genel olarak baktığımızda özgün diyebileceğimiz bir sahne bulunmamakta.

Günümüze geldiğimizde ise, yılların popüler filmini aynı isimle Bradley Cooper beyaz perdeye taşıyor. Tabi birden fazla çekimi olan bu filmi elbette yönetim açısından daha kolay. Sanıyorum bu sebeptendir ki Bradley Cooper ilk yönetmenlik denemesini bu filmde yapıyor. Hikayede elbette küçük değişiklikler mevcut ancak genel hatları ile eskilerin tekrarı. 1954 yılında şekillenen müzisyen konusu bu filmde de devam ediyor. Karakter isimleri bu kez değişmiş. Ally rolünde hemen hemen aynı basamakları atlamış Lady Gaga, Jack rolünde ise filmi yöneten Bradley Cooper var. Lady Gaga için güzel bir performans sergilemiş diyemeyeceğim ama Bradley Cooper mükemmel bir şarkıcılık performansı göstermiş. Sesi de oldukça iyiymiş. Bundan sonra bir albüm gelebilir.

Filmde göze batan hususlardan biri de Lady Gaga ve Bradley Cooper’ın vokali. Bu diğer filmlerde olmayan bir durum. Filmin müziklerinin çoğu ise Lady Gaga tarafından yapılmış. Filmin müziği Shallow ise bence en iyi orijinal şarkı ödülünü alacaktır. Gerçi film Golden Globes’a beş dalda aday olmuş ama alabileceğini düşünmüyorum. Diğer dalla oldukça iddialı ve daha iyi filmler var.

Bu filmde de belirttiğim gibi hikaye ana hatlarıyla ilerlerken aslında biraz tık daha 1976 yapımı filmin etkisinde kalmış. İlk filmden beri atılan filmin klişeleri bu filmde de bize eşlik ediyor. Jack’in ölümü ise uyuşturucudan oluyor ancak biraz daha izleyiciye bırakılmış. Yani battığı batakta boğuluyor.

Tüm bu filmleri toparlamak gerekirse her filmin kendi çapında bir albenisi var. Ancak içlerinden açık ara sıyrılan ise George Cukor yönetimindeki film oluyor. Tabi Judy Garland’ın performansı da diğer aktrislerden daha önde. Aktörler arasında ise ben Bradley Cooper taraftarıyım. Ancak belirttiğim gibi en iyi müzik olarak belki benim döneme daha çok uyduğu için son filmin müziği diyebilirim.

Filmler içinde biraz değinmiştim. Burada sadece 1976 yılındaki yapımda kadın karakterin evlenip boşandığından bahsediyor. Diğer filmlerde ise bu not düşülmemiş, bende onların evli olmadığını düşünüyorum. Aynı şekilde 1976’daki filmde erkek karakterin yanında bazı kızlar görüyoruz ancak bunlar ile duygusal bir birliktelik olmuyor, zaten bir aldatma girişimi de oluyor bu filmde. Girişim diyorum ayrıntı için filmi izlemeniz gerekli. 1954 yapımı filmde de erkek karakterin yanında bir kadın gözüküyor başlarda ama sonrası için bir ilişki gözümüze çarpıyor.

Tüm filmlerde kadın karakter garson. Son üç filmde de hepsinin kendi besteleri olduğuna şahit oluyoruz. Ve tamamında bir güzellik takıntısı var. Lakin bu durum 1976 yılındaki filmde pek ortaya çıkmıyor.

1954 yapımında ses ve oyunculuk, daha eski yapımlarda ise oyunculuk ön planda. Son iki yapımda ise ses yani şarkıcılık ön planda. Erkek karakterlerin ise tam olarak kendini belli edecek bir özelliği yok. Tüm filmlerde biraz daha sığ kalmışlar kadın karakterlerin yanında.

Aslında film bir yıldızın doğuşunu anlatırken bir diğer taraftan da diğer bir yıldızın batışını anlatıyor. Bu iki olay tüm filmlerin sonunda zirvede oluyor. Beni etkileyen ölüm sahnesi ise 1937 yapımında oldu belki buna sebep sahneyi ilk kez görmemdir bilemiyorum.

Tüm karakterler aşkları için kendilerini feda edecek durumda. Zaten erkek karakterin intihar etmesinin başlıca sebebi de bu. Tabi kadın karakterler de hayallerinden ve geleceklerinden hemen vazgeçiyorlar aşkları için. Bu durum 1954 yapımı filmden sonra daha belirgin ve sonrasında daha etkili anlatılmış. Burada çiftler 1976 yapımı filmde özgürlüklerine daha düşkünler. Dönemi en iyi yansıtan bu sene çekilmiş film diyebilirim.

Son filmin dramatik yapısını diğerlerine oranla daha kuvvetli. Bir yükselme hikayesi anlatılırken bunu başarılı bir şekilde anlatmış. İkili arasındaki ilişki izleyiciye daha fazla geçiyor. Ancak ikili arasındaki ilişkiyi dile getiren tek film 1954 yapımı. Kadın karakter biraz daha fazla içini döküyor izleyiciye.

Ana hatları ile filmlere değinmeye çalıştım. Aslında uzadıkça uzar ama şimdilik bu şekilde kalsın. Ben filmin ilerleyen tarihlerde devamının geleceğini biliyorum. Her ne kadar burada yer vermesem de her ülkede çekilmiş, hatta Amerika’da dizi versiyonları da mevcut. *Oyuncuydu, şarkıcı oldu belki ilerde Youtuber olur hiç belli olmaz. Yazıyı belki zaman içinde güncelleyebilirim ama sizde aşağıya yorum bırakmaktan çekinmeyin.

Karanlık Oda

Yalnızlık sadece kurgusunda rol aldığın dünya da sana biçilen bir roldür. Ve o yalnızlığın içinde aslında kaybettiklerinle birliktesindir. Bazen hayaletlerle, bazen düşüncelerle.
Bana şanslısın diyorlar yaşadığım için. Her şeyini yitirmiş biri için yaşamak şans mı? Bu yalnız ilk fotoğrafım. Bir tahterevallinin ucunda, aslında bütün kayıplarım karşımda. Arşa uzanmak için önümdeki tek engel bu tahterevallinin kısacık kanatları.

Aslında, genelde karşımda Aaron olurdu. Küçük vücutlarımızla, kahkahalarımızın ardına sakladığımız tüm kuvvetimizle bir birbirimizi bulutlara göndermek gibi bir amacımız vardı. Bu ulvi görevle oturduğumuz tahtanın yere şiddetle çarpması ve acıyan kıçlarımız ikimizin de umurunda değildi.

Bir eylül öğleden sonrasıydı. Yer yer gökyüzünü karartan bulutlar, yanında rüzgarı da beraberinde getirmişti. Koşuşturmaların bıraktığı ter üzerimizde kurumaya başlamıştı bile. Kapalı havaya kanarak bizde saklambaç oynamaya başladık. Evimizin kapısı yanında yumdum gözlerimi ve saymaya başladım. “Bir, iki, üç, dört…” Kaça kadar saydığımı hatırlamıyorum. Aslında hatırlamak istiyorum. Zaman geçtikçe hatırladığınız en ufak bir şey bile sizin üzerinizde yük oluyor. Bir süre sonra ayak sesleri duydum. Arkadaşlarım hep hile yapmamdan yakınırdı ne kadar merak etsem de bu kez dönüp arkama bakmadım. Belki de bakmam gereken tek andı. Belki baksam bir şeylerin olmasını engelleyebilirdim.

Adımlar arkamdan yavaşça geçti. Bizim çocuklar değildi emindim. Daha sert ve daha soğuk adımlardı. Ben ise saymaya devam ediyordum. Derken solumda evimizin kapısı açıldı ve babam beni içeri çekti. Merdivenlerden babamın acıyan koluma aldırmadan koşuşturmasıyla birlikte yatak odasına çıktık. O esnada dışarıda bir silah sesi duyuldu. Korkmuş, afallamıştım. Silah sanki hemen dibimizde patlamıştı. Yatak odasındaki ahşap dolabın önünde durduk. Babam dolabın kapağını açtı ve askıların arasından geçerek dolabın içine girdik. Hatta içinden de geçip arkasına. Hiç bilmediğim bir yerdeydik. Sonradan öğrendim haftalarca babamın yatak odasında çalışıp yapmaya çalıştığı şey burasıymış. İçeri girdikten sonra itinayla kapadı babam dolabın kapısını. Bir başka dolapla, dış dünyaya açılan dolabın varlığını da gizledi. Annem, babam, abim ve ben hiçbir penceresi olmayan bu küçük odadaki ilk günümüze başlamıştık.

Bir süre sonra saymayı bıraktım. Zaman zaman dışarıdan, bazen de evin içinden ses geliyordu ama biz yaşadığımız küçük odada sesimizi çıkarmadan oturuyorduk. Dışarıya çıkmaya izni olan sadece babamdı. O da zamanının çoğunu bu küçük, soğumaya başlayan havayla birlikte bu kesmeye başlayan odada birlikte geçiriyordu ta ki yiyeceğimiz bitene kadar. Yiyeceğimiz bittikçe daha çok dışarıya çıkmaya başlamıştı. Bazen gidiyor saatlerce gelmediği oluyordu. Zaman zaman güne uzadı bu yokluklar ve bir süre sonra onu hiç görmedik.

Ardından annem çıkmaya başladı dışarıya. Çoğu zaman yiyeceksiz ve sefil bir halde dönüyordu geriye. Ama onun geri dönüyor olması yiyecekten daha önemliydi bizim için. Bir gün makyajlı ve elinde bir poşet yiyecekle geldi. Bize sıkı sıkı sarıldı ve dışarı çıkmamızı tembihleyerek çıktı. Artık bir süre yiyeceğimiz vardı ama annemiz yoktu. Abimle birlikte sarındığımız battaniyeler de ısıtmamaya başlamıştı bizi. O gün son gelişiydi. Ömrüm boyunca onu hep öyle güzel hatırladım.
Ardından abim gitti. Saatlerce geri gelmiyor karanlık odada onun hayali ile oynuyordum. Çoğu kez eli boş dönüyordu zaman zamanda küflenmiş bir parça ekmek, sararmış suyla. Aramızda üç yaş fark vardı ama her geri döndüğünde biraz daha büyümüş olarak çıkıyordu karşıma. Bana dışarıda olan biteni anlatıyordu. Ne yapıp yapmamam gerektiğini. Merakla anlattıklarını dinliyor, olan bitene anlam vermeye çalışıyordum. Ve sonunda o da gitti gitti ve bir daha geri dönmedi.
Birkaç gün sonra dolabın arkasından sesler gelmeye başladı. Konuşmalar, oyun oynayan bir çocuğun cümleleri. Merakla kulağımı duvara yaslıyor ve kendimi duvarın arkasında o çocuğun yerinde hayal ediyordum. Vücudum susuzluktan ve açtıktan bitkin düşmeye başlamıştı iyice… Dışarı çıkamıyor, korkuyordum. Bende bu küçük odada gidecek ve bir daha geri dönmeyecektim…

ölüm

deneme

Demek öldün. Senin için üzgünüm. Aslıda sevdiklerine kavuştuğun içinde memnunum. Beni üniformalar içinde gördüğünde irkilmiştin. Sana neden bu mesleği seçtiğimi anlatmak zor olmuştu benim için. “Senin yaşadıklarını başka kimse yaşamasın diye” dedim. Ancak anladım bazı kararları biz veremiyoruz.

İlk tanışmamızı hatırlıyorum. Evimizin mutfağında çelimsiz, zorla ayakta durmaya çalışır bir halde hızlıca bir yandan ekmeği dişlerken bir yanda, da sürahiyi başına dikişini hatırlıyorum. Ağzına tıktığın büyünce ekmekle birlikte dudaklarından sızan su ile birlikte ne yalan söyleyeyim korkmuştum biraz. Sanıyorum uzan zamandır bir yaşıtımı görmediğim için birazda şaşkındım. Ne yapacağımı bilemedim. Beni gördüğün andaki yüz ifadeni hala hatırlıyorum. O korku ifadesini başka hiçbir yüzde görmedim. Ve hala rüyalarımın derin bir parçası.

Beni görür görmez gücünün elverdiğince koşmaya başlamıştın.Nereye koşacağından emin bir şekilde. Bense ne yapacağımı bilmez bir şekilde donmuş kalmıştım. Üst kata çıktın. Ayak seslerini duyabiliyordum. Ardından bir şeylerin yerinden oynadığını işittim. Kendime geldiğinde bende ardından koşmaya başladım. Odamın kapısı olabildiğince açıktı. İçeri girdim temkinli bir şekilde. Tekrar seninle karşılaşsam ne yapacağımı bilmiyordum. Gerçek miydin onu da bilmiyordum. Odanın içine, yatağın altına ve dolabın içine baktım ama senden eser yoktu. Hayal görmüş olmalıydım. Aileme hatta her gün eğitimim için gelen mürebbiyeye bile bir şey söylemedim. Her gün odamda boş duvarlarla konuşuyordum. Aslında sana. Bir süre sonra ailem bu kendi kendimle konuşmalarıma takıldı. Bir süre sonra elime kitap alarak kitap okumaya başladım. Varlığın konusunda hala tereddütteydim. Ama içimden bir ses konuşmaya devam etmemi söylüyordu.

Bir gün aklıma dahiyane bir fikir gelmişti. Ya hayal olduğun ortaya çıkacaktı ya da sen. Yeni ısıtılmış çorba, biraz ekmeği odama getirdim ve yatağın üstüne bıraktım, yanına merhaba yazılı bir not iliştirerek. Kapıyı sertçe kapatarak çıktım, yaptığım işleri sana seslenerek. Birkaç saat odadan uzakta kaldım. Bu yaptığım ufak deneyin sonucunu merak ediyordum. Aslında her ne kadar sakin gözüksem de içimde bir kıpırtı sürekli odayı kontrol etmem için zorluyordu beni. Ama yapmadım. Akşamüzeri odaya girdiğimde ise tabak boştu.Evet haklıydım. İçimde haklı olmanın verdiği bir rahatlama vardı. Ama kimdin ve neredeydin? Bıraktığım nota gözüm ilişti. Altında küçük bir gülen yüz vardı.

O günden sonra birbirimize güvenmeyi öğrenmiştik. Ben neden orada saklandığını senden dinlerken, neden burada olduğumuzu, burada ne yaptığımızı daha fazla sorgular olmuştum ailemden. Onlarında neden burada oluklarından haberleri olduğunu düşünmüyorum. Sadece görev diyorlardı. Ne olduğunu bilmediğim bir görev.

Artık daha fazla vakit geçirmeye başlamıştık. Ben odama kapanıyordum ama seninle beraberdim. Gizli bir arkadaşının olması çok havalıymışım hissiyatı veriyordu bana. Ama en önemlisi, insan olmayı öğretmiştin bana.

Şimdi istediğin yerdesin. Karşında deniz, sevdiklerinin yanında. Hep heyecanla anlattığın ailen, arkadaşlarının. Sana onların mutlu haberlerini getirmediğim için üzgünüm. Ama şimdi onlarla olduğun için mutlu. Artık o tahterevalli üzerinde yalnız değilsin.

buralarda yokken izlediklerim

Yazılacak filmler o kadar birikmiş ki yapacak onlarca işin arasında bunu da yapmak oldukça zor oluyor. Güya güz başında film izleme olayına ara verecek vaktimin çoğunu yazmaya adayacaktım. Lakin o da olmadı. Bir değişiklik şart ama nasıl olacak bilmiyorum.

Neyse filmlere geçelim öyle çok uzatmak istemiyorum anlatımları ama bakalım. Zaten bir çok izleneni kaybettim.

Distorted (2018)

distortedFilm hakkında aslında aklımda bir şey kalmamış. Hem de John CusackChristina Ricci gibi isimler filmde olmasına rağmen. Film klasik bir konu olmamasına rağmen o kadar klasik işlenmiş ki öyle akılda kalıcı bir yeri yok.

Yüksek güvenlikli bir eve taşınan Lauren burada garip şeylerin döndüğünü fark eder. Ancak eşi bu durumu onun psikolojik bozukluğa verir ancak işin gerçek boyutu da vardır. Burada ki insanlar bir şekilde kontrol edilmektedirler. İzlenmese hiç bir şey kaybedilmeyecek bir film. ** Yönetmen: Rob W. King Oyuncular:  Christina RicciBrendan FletcherVicellous Shannon Senaryo: Arne Olsen https://www.imdb.com/title/tt6143850/

Welcome the Stranger (2018)

welcome the strangerNe izlediğim konusunda pek bir fikir sahibi olamadım. Ne anlatıyordu, ne yapmaya çalışıyordu pek emin olmadım. Bir kız, abisinin evine habersiz gider. Ev abisine annesinden kalmıştır. Aralarında miras muhabbetleri dönerken, bir de abisinin sevgilisi çıkar ortaya. Onunla da uğraşırken evde olup biten garip olaylar vardır. Bu olaylar da annesi ile alakalıdır.

İzlenmese de olur. ** Senaryo – Yönetmen: Justin Kelly Oyuncular: Abbey LeeCaleb Landry JonesRiley Keough https://www.imdb.com/title/tt5716280

Hou lai de wo men (2018)

hou laide womenGüzel bir kurguya sahip Çin yapımı film. Yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin ilişkilerini masaya yatırmalarını ve nerede yanlış yaptıklarını aramalarını anlatıyor film. Oyunculuklar başarılı. Kurgu ise klasik romantik filmlerin dışında filmi izlerken dink tutacak şekilde. Oyunculuklarını, görselliğini beğendim filmin.

Özetle tavsiye edebileceğim bir film. **/ Yönetmen: Rene Liu Senaryo:  Wei AnShing-Ming Ho Oyuncular: Boran JingDongyu ZhouZhuangzhuang Tian https://www.imdb.com/title/tt8033592

Skyscraper (2018)

skyscraperAksiyonu bol ancak klasik aksiyondan öteye gitmeyen bir film. Ultra akıllı (bu nasıl oluyorsa) bir gökdelenin güvenliğinden sorumlu Will Sawyer’ın ailesi binaya suikast düzenlendiği sırada içeride olunca Sawyer, ailesini kurtarmak her şeyi göz önüne alır. Tabi bu durum filmde teknik yada teorik hiç bir şeyin olmaması ve mantıksız da olsa aksiyonla örtbas etmesine sebep oluyor.

Aksiyon meraklıları için izlenebilir bir film. *** Yönetmen – Senarist: Rawson Marshall Thurber Oyuncular:  Dwayne JohnsonNeve CampbellChin Han www.imdb.com/title/tt5758778

Tau (2018)

tauKendini merakla izlettiren bir film Tau. Ancak o kadar çok havada kalan şey var ki bunları düşündükçe insanın biraz tadı kaçıyor. Mesela insanlar neden buraya işkence / öldürülmek için getiriliyordu bu havada. Tamam adam psikopat ama bir dayanağı olmalı. Genç bir kadın kaçırılır ve teknolojik bir eve kapatılır. Burada kendisi ile bir deney yapılmaktadır. onu kaçıran adam haricinde evi yöneten Tau adındaki yapay zekadır. Kadın yapay zeka ile iletişme geçerek kendini kurtarmak için plan yapar.

İzlenebilir bir film. Konu olarak iyi ama belirttiğim gibi çok havada. *** Yönetmen: Federico D’Alessandro Senaryo: Noga Landau Oyuncular: Maika MonroeEd SkreinGary Oldman https://www.imdb.com/title/tt4357394/

Midnight Sun (2018)

midnight sunGüneşe çıkamayan 17 yaşındaki kızın hikayesini anlatıyor film. Eğlenceliymiş gibi giderken birden dram dozajı artıyor. Yine de duygu sömürüsü yok. Katie çocukluğundan beri dışarıya çıkamamaktadır ve pencereden gördüğü bir çocuğa aşıktır. Günün birinde gece dışarıya çıkar ve bestelediği şarkıyı okurken sevdiği çocukla tanışır. Birlikte takılmaya başlarlar ancak Katie çocuğa hastalığını söylemez. Günün birinde ise zamanı unutur ve gün ışığına yakalanır.

İçinizi çok fazla darlamayacak romantik bir film arıyorsanız izleyebilirsiniz. Bu arda film Taiyô no uta adlı Japon filminden uyarlama.  *** Yönetmen: Scott Speer Senaryo: Kenji BandoEric Kirsten Oyuncular: Bella ThornePatrick SchwarzeneggerRob Riggle https://www.imdb.com/title/tt4799066/

The Outsider (2018)

the outsiderFilm kendisini izlettiriyor izlettirmesine de nispeten biraz durağan. Hikayenin işlenişinden tutun, kurguya varıncaya kadar bazı içe sinmemezlikler mevcut. Ancak filmin eski Japonya’da geçmesi atmosferi merakta bırakan hikayesi biraz olsun filmi izlenebilir kılıyor. Son dakikada izleyiciyi ters köşe yapmaya çalışıyor ve başarıyorda. Tabi bir de Amerika’nın Japonya üzerindeki baskısını görebiliyoruz. Amerikalı bir adam Japon mafyasına girer film burada olan biteni konu alır.

Boş zamanda izlenebilir bir film. Yönetmen: Martin Zandvliet Senaryo: Andrew Baldwin Oyuncular: Jared LetoTadanobu AsanoKippei Shîna https://www.imdb.com/title/tt2011311

The Strangers: Prey at Night (2018)

the strangers preyat nightFilmin başında gerçek bir hikayeden uyarlama diye not düşülmüş. Aslında böyle filmlerden uzak dururum ama neyse izleyeyim dedim. Aslında farklı bir şey yok. Bir aile üç psikopat tarafından sıkıştırılır ve öldürülmeye çalışılır ve biz de bu can pazarına tanıklık ederiz.

İzlenmese de olur bir film. ** Yönetmen: Johannes Roberts Senaryo: Bryan BertinoBen Ketai Oyuncular: Christina HendricksMartin HendersonBailee Madison  https://www.imdb.com/title/tt1285009/

Düğüm Salonu (2018)

düğüm salonuAynı düğün salonunun iki farklı salonunda yapılan iki ayrı düğün iki eski sevgilinin düğünüdür. İkisi dışarıya çıktıklarında karşılaşırlar ve eski defterler açılır. Derken birden bire öpüşürler ama bu düğün fotoğrafçısı ve küçük çocuk tarafından görülür. Arada şantaj dönerken bu durumdan kurtulmaya çalışır çiftler. Geçmiş aralanırken her şey de gün ışığına çıkar.

İzlenebilir eğlenceli bir film. *** Yönetmen: Hakan Algül Senaryo: Şahin Irmak Oyuncular: Sahin IrmakIrem SakGonca Vuslateri https://www.imdb.com/title/tt8045670

Leobeulli Horeobeulli (2018)

leobeulli horeobeulliEğlenceli bir K-Drama. Philip ve Eul-Soon kaderleri bribirine bağlanmış iki kişidir. Philip ünlü bir oyuncu Eul-Soon ise senaristtir. Ancak birinin hayatı iyi olursa diğerinin hayatı kötü olmaktadır. Bu ikisi birbirine aşık olur ama aralarındaki bu bağ çözülmesi gereken sorunları da bir bir çözülmesi gerekmektedir.

Eğlenceli keyifli bir dizi. İzleyin derim. **/ Yönetmen: Ji Byung HyunKang Min Kyung Senaryo: Park Min Joo Oyuncular: Jeong Jae EunDong-hoon HaSun-Hee Hwang https://www.imdb.com/title/tt8628658

 

saklambaç

(deneme)

Her köşe başında yeni bir arkadaş katılıyordu aramıza. Genelde saklambaç oynarken geliyorlardı, zaman zaman da top diye peşinde koşturduğumuz bir kağıt parçasının peşindeyken. Ve gelişlerinin ardından birden oyunumuz savaş oyununa dönüyordu. Hep mağlup olduğumuz. Onların elinde ruhsuz metale karşılık bizim elimizde parmaklarımız vardı ve ürkütücü bir ses yerine “pat, pat” sesi çıkıyordu dudaklarımızdan.

O zamanlar çizgili kazaklar modaydı. Çizgili siyah beyaz. İstemesekte, kirlense de hep üstümüzdeydi. Bir takımın forması gibi. Bir takımdıkta adını “Küçük Et Torbaları” koyduğumuz. Azılı rakiplerimizde “Soğuk Metaller”. Bir oyun karmaşası içinde hep saklanıyorduk. Saklanmak en popüler oyundu. Biz çocukları bırakın büyükler bile katılıyordu bu oyuna. Soğuk Metaller geldiğinde bütün ev bütün sokak hatta daha sonra öğendim bütün şehir saklanıyorduk. Birilerinin fısıltılarıyla başlıyordu bu oyun ve kimsenin bilmediği bir tavan arası ya da bodrumda devam ediyordu.

Bir sonbahar sabahıydı. Yine gizlenmiştik. Bir fısıltıyla olmamıştı bu kez. Assaf’ın başını duvara dönüp saymasıyla başlamıştık oyuna. Biliyorum yine hile yapmıştı. Daha 10’a gelmeden “yirmi dediğini duyar gibi oldum birden. Ve sesi kesildi. Birkaç telaşlı adım duydum duvarın köşesinden. Birkaç anlam veremediğim fısıltı. Ellerimi cebime atmış olan bitene anlam vermeye çalışıyordum. Duvarın sonuna doğru yürüdüm sessizce. Sobelenmemeliydim. Soğuk duvara sırtımı verdim. Koşuşturmadan terlemiş vücudum sanki bütün soğuğu emmişti. Bir titreme hissettim ve ardından binanın köşesinden bir tüfeğin namlusu çıktı. Anlaşılan yine oyunumuz bir savaş oyununa dönmüştü.

O an ne yapacağımı bilemedim. Daha derinlere mi saklanmalıydım, kaçmalı mıydım? İçimden bir ses oyuna devam etmem söyledi. İçimdeki bir başka ben… Namlu yere doğru uzanırken ucuna doğru ayağımı uzattım. İçimden sessizce kahkahalar atıyordum. Ardından tüfek tamamıyla göründü. Sanki kendi başına hareket ediyor gibiydi. Ardından onu taşıyan beden. Küçük bedenimle sanki görünmezliğe erişmiştim. Direkt karşısına bakıyor, burnunun ucundaki beni görmüyordu. Hep görünmez olmanın nasıl olduğunu hayal etmiştim demek ki böyle bir şeymiş.

Yavaşça ellerimi cebimden çıkardım. Parmaklarımın silah halini alması uzun sürmemişti. Horozu geriye çektim. Bu mesafeden gez – göz- arpacık ayarını yapmama da gerek yoktu. Ciğerlerimdeki tüm nefesle tetiği çektim. “Bam.” “Soğuk Metaller”den birini haklamıştım sonunda. Geriledi. Sağa sola bakındı. İçimde attığım sessiz kahkaha dudaklarımdan dışarıya atılacakken kulakları sağır eden bir ses duyuldu namlunun ucundan çıkan. Daha kahkaha yerleşmeden dudaklarıma bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduma. Geriledim. Hayır, gerilemedim uçtum. Artık sadece görünmez değil, uçabiliyordum da. Benimle birlikte gelen kırmızı bir pelerinim de vardı adeta.

Bir daha hiç yere düşmedim.