buralarda yokken izlediklerim

Yazılacak filmler o kadar birikmiş ki yapacak onlarca işin arasında bunu da yapmak oldukça zor oluyor. Güya güz başında film izleme olayına ara verecek vaktimin çoğunu yazmaya adayacaktım. Lakin o da olmadı. Bir değişiklik şart ama nasıl olacak bilmiyorum.

Neyse filmlere geçelim öyle çok uzatmak istemiyorum anlatımları ama bakalım. Zaten bir çok izleneni kaybettim.

Distorted (2018)

distortedFilm hakkında aslında aklımda bir şey kalmamış. Hem de John CusackChristina Ricci gibi isimler filmde olmasına rağmen. Film klasik bir konu olmamasına rağmen o kadar klasik işlenmiş ki öyle akılda kalıcı bir yeri yok.

Yüksek güvenlikli bir eve taşınan Lauren burada garip şeylerin döndüğünü fark eder. Ancak eşi bu durumu onun psikolojik bozukluğa verir ancak işin gerçek boyutu da vardır. Burada ki insanlar bir şekilde kontrol edilmektedirler. İzlenmese hiç bir şey kaybedilmeyecek bir film. ** Yönetmen: Rob W. King Oyuncular:  Christina RicciBrendan FletcherVicellous Shannon Senaryo: Arne Olsen https://www.imdb.com/title/tt6143850/

Welcome the Stranger (2018)

welcome the strangerNe izlediğim konusunda pek bir fikir sahibi olamadım. Ne anlatıyordu, ne yapmaya çalışıyordu pek emin olmadım. Bir kız, abisinin evine habersiz gider. Ev abisine annesinden kalmıştır. Aralarında miras muhabbetleri dönerken, bir de abisinin sevgilisi çıkar ortaya. Onunla da uğraşırken evde olup biten garip olaylar vardır. Bu olaylar da annesi ile alakalıdır.

İzlenmese de olur. ** Senaryo – Yönetmen: Justin Kelly Oyuncular: Abbey LeeCaleb Landry JonesRiley Keough https://www.imdb.com/title/tt5716280

Hou lai de wo men (2018)

hou laide womenGüzel bir kurguya sahip Çin yapımı film. Yıllar sonra karşılaşan iki sevgilinin ilişkilerini masaya yatırmalarını ve nerede yanlış yaptıklarını aramalarını anlatıyor film. Oyunculuklar başarılı. Kurgu ise klasik romantik filmlerin dışında filmi izlerken dink tutacak şekilde. Oyunculuklarını, görselliğini beğendim filmin.

Özetle tavsiye edebileceğim bir film. **/ Yönetmen: Rene Liu Senaryo:  Wei AnShing-Ming Ho Oyuncular: Boran JingDongyu ZhouZhuangzhuang Tian https://www.imdb.com/title/tt8033592

Skyscraper (2018)

skyscraperAksiyonu bol ancak klasik aksiyondan öteye gitmeyen bir film. Ultra akıllı (bu nasıl oluyorsa) bir gökdelenin güvenliğinden sorumlu Will Sawyer’ın ailesi binaya suikast düzenlendiği sırada içeride olunca Sawyer, ailesini kurtarmak her şeyi göz önüne alır. Tabi bu durum filmde teknik yada teorik hiç bir şeyin olmaması ve mantıksız da olsa aksiyonla örtbas etmesine sebep oluyor.

Aksiyon meraklıları için izlenebilir bir film. *** Yönetmen – Senarist: Rawson Marshall Thurber Oyuncular:  Dwayne JohnsonNeve CampbellChin Han www.imdb.com/title/tt5758778

Tau (2018)

tauKendini merakla izlettiren bir film Tau. Ancak o kadar çok havada kalan şey var ki bunları düşündükçe insanın biraz tadı kaçıyor. Mesela insanlar neden buraya işkence / öldürülmek için getiriliyordu bu havada. Tamam adam psikopat ama bir dayanağı olmalı. Genç bir kadın kaçırılır ve teknolojik bir eve kapatılır. Burada kendisi ile bir deney yapılmaktadır. onu kaçıran adam haricinde evi yöneten Tau adındaki yapay zekadır. Kadın yapay zeka ile iletişme geçerek kendini kurtarmak için plan yapar.

İzlenebilir bir film. Konu olarak iyi ama belirttiğim gibi çok havada. *** Yönetmen: Federico D’Alessandro Senaryo: Noga Landau Oyuncular: Maika MonroeEd SkreinGary Oldman https://www.imdb.com/title/tt4357394/

Midnight Sun (2018)

midnight sunGüneşe çıkamayan 17 yaşındaki kızın hikayesini anlatıyor film. Eğlenceliymiş gibi giderken birden dram dozajı artıyor. Yine de duygu sömürüsü yok. Katie çocukluğundan beri dışarıya çıkamamaktadır ve pencereden gördüğü bir çocuğa aşıktır. Günün birinde gece dışarıya çıkar ve bestelediği şarkıyı okurken sevdiği çocukla tanışır. Birlikte takılmaya başlarlar ancak Katie çocuğa hastalığını söylemez. Günün birinde ise zamanı unutur ve gün ışığına yakalanır.

İçinizi çok fazla darlamayacak romantik bir film arıyorsanız izleyebilirsiniz. Bu arda film Taiyô no uta adlı Japon filminden uyarlama.  *** Yönetmen: Scott Speer Senaryo: Kenji BandoEric Kirsten Oyuncular: Bella ThornePatrick SchwarzeneggerRob Riggle https://www.imdb.com/title/tt4799066/

The Outsider (2018)

the outsiderFilm kendisini izlettiriyor izlettirmesine de nispeten biraz durağan. Hikayenin işlenişinden tutun, kurguya varıncaya kadar bazı içe sinmemezlikler mevcut. Ancak filmin eski Japonya’da geçmesi atmosferi merakta bırakan hikayesi biraz olsun filmi izlenebilir kılıyor. Son dakikada izleyiciyi ters köşe yapmaya çalışıyor ve başarıyorda. Tabi bir de Amerika’nın Japonya üzerindeki baskısını görebiliyoruz. Amerikalı bir adam Japon mafyasına girer film burada olan biteni konu alır.

Boş zamanda izlenebilir bir film. Yönetmen: Martin Zandvliet Senaryo: Andrew Baldwin Oyuncular: Jared LetoTadanobu AsanoKippei Shîna https://www.imdb.com/title/tt2011311

The Strangers: Prey at Night (2018)

the strangers preyat nightFilmin başında gerçek bir hikayeden uyarlama diye not düşülmüş. Aslında böyle filmlerden uzak dururum ama neyse izleyeyim dedim. Aslında farklı bir şey yok. Bir aile üç psikopat tarafından sıkıştırılır ve öldürülmeye çalışılır ve biz de bu can pazarına tanıklık ederiz.

İzlenmese de olur bir film. ** Yönetmen: Johannes Roberts Senaryo: Bryan BertinoBen Ketai Oyuncular: Christina HendricksMartin HendersonBailee Madison  https://www.imdb.com/title/tt1285009/

Düğüm Salonu (2018)

düğüm salonuAynı düğün salonunun iki farklı salonunda yapılan iki ayrı düğün iki eski sevgilinin düğünüdür. İkisi dışarıya çıktıklarında karşılaşırlar ve eski defterler açılır. Derken birden bire öpüşürler ama bu düğün fotoğrafçısı ve küçük çocuk tarafından görülür. Arada şantaj dönerken bu durumdan kurtulmaya çalışır çiftler. Geçmiş aralanırken her şey de gün ışığına çıkar.

İzlenebilir eğlenceli bir film. *** Yönetmen: Hakan Algül Senaryo: Şahin Irmak Oyuncular: Sahin IrmakIrem SakGonca Vuslateri https://www.imdb.com/title/tt8045670

Leobeulli Horeobeulli (2018)

leobeulli horeobeulliEğlenceli bir K-Drama. Philip ve Eul-Soon kaderleri bribirine bağlanmış iki kişidir. Philip ünlü bir oyuncu Eul-Soon ise senaristtir. Ancak birinin hayatı iyi olursa diğerinin hayatı kötü olmaktadır. Bu ikisi birbirine aşık olur ama aralarındaki bu bağ çözülmesi gereken sorunları da bir bir çözülmesi gerekmektedir.

Eğlenceli keyifli bir dizi. İzleyin derim. **/ Yönetmen: Ji Byung HyunKang Min Kyung Senaryo: Park Min Joo Oyuncular: Jeong Jae EunDong-hoon HaSun-Hee Hwang https://www.imdb.com/title/tt8628658

 

saklambaç

(deneme)

Her köşe başında yeni bir arkadaş katılıyordu aramıza. Genelde saklambaç oynarken geliyorlardı, zaman zaman da top diye peşinde koşturduğumuz bir kağıt parçasının peşindeyken. Ve gelişlerinin ardından birden oyunumuz savaş oyununa dönüyordu. Hep mağlup olduğumuz. Onların elinde ruhsuz metale karşılık bizim elimizde parmaklarımız vardı ve ürkütücü bir ses yerine “pat, pat” sesi çıkıyordu dudaklarımızdan.

O zamanlar çizgili kazaklar modaydı. Çizgili siyah beyaz. İstemesekte, kirlense de hep üstümüzdeydi. Bir takımın forması gibi. Bir takımdıkta adını “Küçük Et Torbaları” koyduğumuz. Azılı rakiplerimizde “Soğuk Metaller”. Bir oyun karmaşası içinde hep saklanıyorduk. Saklanmak en popüler oyundu. Biz çocukları bırakın büyükler bile katılıyordu bu oyuna. Soğuk Metaller geldiğinde bütün ev bütün sokak hatta daha sonra öğendim bütün şehir saklanıyorduk. Birilerinin fısıltılarıyla başlıyordu bu oyun ve kimsenin bilmediği bir tavan arası ya da bodrumda devam ediyordu.

Bir sonbahar sabahıydı. Yine gizlenmiştik. Bir fısıltıyla olmamıştı bu kez. Assaf’ın başını duvara dönüp saymasıyla başlamıştık oyuna. Biliyorum yine hile yapmıştı. Daha 10’a gelmeden “yirmi dediğini duyar gibi oldum birden. Ve sesi kesildi. Birkaç telaşlı adım duydum duvarın köşesinden. Birkaç anlam veremediğim fısıltı. Ellerimi cebime atmış olan bitene anlam vermeye çalışıyordum. Duvarın sonuna doğru yürüdüm sessizce. Sobelenmemeliydim. Soğuk duvara sırtımı verdim. Koşuşturmadan terlemiş vücudum sanki bütün soğuğu emmişti. Bir titreme hissettim ve ardından binanın köşesinden bir tüfeğin namlusu çıktı. Anlaşılan yine oyunumuz bir savaş oyununa dönmüştü.

O an ne yapacağımı bilemedim. Daha derinlere mi saklanmalıydım, kaçmalı mıydım? İçimden bir ses oyuna devam etmem söyledi. İçimdeki bir başka ben… Namlu yere doğru uzanırken ucuna doğru ayağımı uzattım. İçimden sessizce kahkahalar atıyordum. Ardından tüfek tamamıyla göründü. Sanki kendi başına hareket ediyor gibiydi. Ardından onu taşıyan beden. Küçük bedenimle sanki görünmezliğe erişmiştim. Direkt karşısına bakıyor, burnunun ucundaki beni görmüyordu. Hep görünmez olmanın nasıl olduğunu hayal etmiştim demek ki böyle bir şeymiş.

Yavaşça ellerimi cebimden çıkardım. Parmaklarımın silah halini alması uzun sürmemişti. Horozu geriye çektim. Bu mesafeden gez – göz- arpacık ayarını yapmama da gerek yoktu. Ciğerlerimdeki tüm nefesle tetiği çektim. “Bam.” “Soğuk Metaller”den birini haklamıştım sonunda. Geriledi. Sağa sola bakındı. İçimde attığım sessiz kahkaha dudaklarımdan dışarıya atılacakken kulakları sağır eden bir ses duyuldu namlunun ucundan çıkan. Daha kahkaha yerleşmeden dudaklarıma bir sıcaklık yayıldı tüm vücuduma. Geriledim. Hayır, gerilemedim uçtum. Artık sadece görünmez değil, uçabiliyordum da. Benimle birlikte gelen kırmızı bir pelerinim de vardı adeta.

Bir daha hiç yere düşmedim.

Bir tık ötesi

Yine cep telefonundan bir şeyler yazmaya karar verdim. Doğal olarak yazım ile ilgili hatalar çok olacak. Şöyle geriye dönüp yazıları düzenleyecek vaktim pek olmadı zaten. Aslında bir önceki yazıya atıf yaparak söyledim bunu.

Yazarken ya da yazdıktan sonra diyeyim en büyük sıkıntılarımdan biri de yazıya başlık koymak. Tabi yazının kesin bir konusu olmayınca böyle oluyor. Ama bir yerde de kompozisyon yazıyormuş gibi olmak istemiyorum. Ancak bu durum bir konuya değinmeyeceğim anlamına gelmiyor… Zaten konulara değinmeliyim, değinmeliyim ki yazının bir anlamı olsun.

Bir çok köşe açtım ve kapattım bu blogda. Değinmediğim konulardan biri de kişisel gelişim şeyleri oldu. Geçenlerde benim yıllar yıllar önce okuduğum ki o zamanlar bu işlere fena sarmışım “Düşünce Gücü İle Tedavi” kitabını ofisten bir arkadaşın elinde gördüm. Bendeki kitap ikinci baskı o da 95’te yapılmış siz düşünün. Kitap şu an ise 52. baskısını yapmış. Artık nasıl satıyorsa kitapevi sürümden kazanmak için fiyatı indirmişte indirmiş. Vakti zamanında ben bu fiyata almadım kitabı. Neyse durum böyleyken bir tespitimi paylaşmak istedim.

İnsanlar böyle kitaplara ne çok ilgi duyuyor. Hele son dönem kişisel gelişim olsun da bırak gelişime dair hiç bir şey olmasın peynir ekmek gibi satıyor. Buna sadece kitap değil söyleşiler de dahil. Çok mu ihtiyacımız var yoksa bu işler çok mu havalı insanlar bu işe merak sarıyor anlamadım. Anlamadığım bir hususta kimse bunları uygulamıyor uygulasa da bir işe yaramıyor.

Mesela bir başlık: “Başarılı olmak için kendinizin önünde durmayın.”

E durmayayım tamam. Ama nasıl? Üç yüz sayfa okuyorsun yine bir fikir edinemiyorsun. Bende mi bir salaklık var anlamadım. Gerçi ben burada büyü ile ilgili çok detay paylaştım onu da yapabilmiş değilim.

Şimdi bu kitapları yada bu kişileri yermiş olmayayım ama bu arkadaşların nitelikleri de önemli. İki kurs alan işin uzmanı olup çıkıyor karşımıza. Şimdi o kadar uzattım, o kadar uzattım ki sadede geliyorum. Bende o kadar eğitim aldım. Bundan sonra ben de başlayacağım böyle yazılar yazmaya. Mesela blog ismi ile alakalı olarak depresyona nasıl girerseniz başlığı olabilir. Bütün iyi algıları kapatma. Ya o kadar pozitif verdik ki dünyaya şu kitaplar sayesinde yürümüyor ve arkadaş işte.

İşte yeni bir isim geldi aklıma. Daha önce kullanılmış mı bilmiyorum. Kendi kendinin yöneticisi olmak. (araya Google araması girdi) bakın kullanılmamış. Bir ara bunun ile ilgili makale yayınlayacağım. Şimdi ise uyumam lazım. Gündüz okuyan okuyucu yine de uyumam lazım. Bu arada bir ara size polifazik uyku deneyimimden bahsedeyim.

Auf Wiedersehen.

bir maruzatım var

itirazım var bu zalim kadere
itirazım var bu sonsuz kedere
feleğin cilvesine, hayatin sillesine
dertlerin cümlesine
itirazım var

Yazıya bu şekilde mi başlamalıyım bilmiyorum. Bu durum ne kadar iyi ne kadar kötü ondan da emin değilim. Her karanlığın sonunda aydınlık var derler. Ya da her dibe vuruşun sonunda bir yükseliş. Hatta biz bunu söyleşilerde baya dile getirdik. Yalan mı söyledik bilmiyorum. Yada daha dibe mi vurmadık ondan emin değilim. Dip kavramı ya da bir önceki deyiş ile karanlık kavramı göreceli bir kavram mı? Dip olabilir belki ama karanlık? Karanlık için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Karanlık, karanlıktır. Az karanlık olunca zaten gri yada alaca karanlık olur. Yani net bir tanım. Ancak az dip diye bir şey yoktur. Dip, an aşağıda olan kısımdır. O zaman dip ile karanlık aynı şeydir. Hepsinin birazı ne dip ne karanlıktır.

Şimdi bunu neden ispat etmeye çalıştım ki kendime? Sanıyorum vuramadığım bir dip ve içinde kalamadığım bir karanlık var. Yoksa şimdiye kadar çıkmam lazımdı. Her halükarda sürekli gri noktalarda gezinen ben bir türlü tam olarak aydınlığa varamadım. Geçen günlerde yazmıştım 12 senedir bu bloga yazmaya çalışıyorum. Ama on iki aylık çocuğun bile benden daha fazla takipçisi var. Mesela on yaşından beri hikayeler yazmaya çalışıyorum ama on iki aydır internetteki kanallarında iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlananların kitapları var. Hem de bu vatandaşlar TÜYAP’ta imza veriyorlar, ardındaki kuyrukları sormayın. Yine alıntı yapıyorum.

ne inkar ne itiraf bu yalnızca sitem

Aman öyle bir derdim de yok. Tabi buradan hayıflanmak kolay. Bir de buradan bakayım. Bu gün kendim için ne yaptım. Şuraya tembellik yüzünden iki kelime karalamadım. Günlerimin çoğunu tembellik yaparak geçirdim. Yazdım sonunu getirmedim. 12 senedir bir reklam yapmadım. Kendi yağında kavrulsun dedim. Daha iki sene önceye kadar adımı bile demedim şu blogta. Hep bir gizemler hep bir başkaları duymasınlar. E ben bu kadar itince koşarak bana mı gelecekti. Kusura bakma paşam ama şişko yağ tulumunun tekisin. Öyle bir Alain Delon edası da yok sende. Ulan verdiğim örneğe bak. Justin Bieber yazsam belki iki üç google aramasına takılacak. Evet efendim piyasayı takip etmiyorsun mesela. En son ne zaman televizyon izledin? O saçma sapan programları, haberleri? Cevap yok tabi. Kime ne senin eski saçmalıklarından. Öyle bohem bohem takılmak, entel dantel işlere soyunmak neyse…

Mama just killed a man,
Put a gun against his head, pulled my trigger, now he’s dead
Mama,life had just begun,
But now I’ve gone and thrown it all away
Mama, ooh, Didn’t mean to make you cry,

Şu tetiği çekip öldürdüğüm adam ben miyim acaba? Hep öyle hissediyorum. Bir pislikten kendimi kurtarmış, ama bir başka pisliğe bulaşmış gibiyim. Aslında burada bir gariplik var. Öldürmeye çalıştığım hep ikinci benliğim. Onu törpülüyor, onu eziyor, onu üstünde tepiniyorum. Ya gerçekten kendimi öldürmeye çalışsam. Şimdiki beni? Sabah kalkan işine giden, sürekli hayatında bir şeyleri erteleyen ve bir türlü hayır diyemeyen. Aslında denemek lazım. Bedava değil mi? Alışkın değil miyiz milletçe? Sonrasında kendim için ölmüş olur muyum?

Bir süre yazmayınca insanın yazası geliyor. Tabi yazmayınca deyince yazmadığım anlaşılmasın. Böyle serbest yazmakta bahsediyorum. Ancak şu an yazı o kadar farklı yerlere gidebilir ki, dursun istiyorum. Bir ince hastalık kol geziyor gibi.

ben bu yüzden, incelikler yüzünden
belki daha çok üzüldüm

Belki de daha çok… öldürdüm…

Işık

(deneme)

Gün ortasıydı. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, ellerinde şemsiyeleri ile bekleyen binlerce seyirci ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. İzleyicilerin heyecanı titreyen şemsiyelerinden belliydi. Ve nihayet iki takım oyuncuları yer yer çamura bulanmış sahaya çıktılar. Hakem son kontrollerini yaptıktan sonra, oyuncuların topla buluşmasına izin verdi. İlk güdükle birlikte artan heyecan derin bir sessizliği de getirmişti yanına. Zaman ilerledikçe iki takımın oyuncuları rakip kalelere atakta bulunuyor, onların bu azimli futbollarına karşı da seyirciler tezahüratla karşılık veriyordu.

Oyunun on beşinci dakikasına geldiğinde bir ışık parladı stadyumun üzerinde. Siyah şemsiyelerin ardını bile aydınlatacak şekilde. Yoğun ışığın etkisi ile insanların hiçbir şey göremez oldu. Başlarını göğe kaldırmak istediklerinde ise zaten her yeri kaplamış bir aydınlık eşlik etti onlara. Sahada oyuncular topun peşinden koşmayı bırakmış, hepsi gözlerine dolan ışığı engellemek için ellerini gözlerine kapatmışlardı. Onlara hakemde dahildi.

Işık stadyumun bir süre kaldı. Bu zaman zarfı içerisinde kimse hareket etmedi. Nihayet beyaz ışık yerini gökyüzünden boşalan şiddetli yağmura bıraktığında hakem saatine baktı. Henüz bir dakika bile geçmemişti. Oysa dakikalar geçtiğine yemin edebilirdi. Tezahürat sesleri yerini derin homurdanmalara bırakmıştı, Şiddetle yağan yağmur ise görüş mesafesini iyice düşürmüştü. Hakem zaten durmuş oyunu tekrar durdurdu. Anlamsızca birbirlerine bakan futbolcular ne yapmaları gerektiği hakkındaki kararı hakemlerden bekliyordu. Orta hakem yan hakemlerle başlama çizgisinin üzerinde buluştu. Daha sonra hakemler takım kaptanlarını yanlarına çağırarak yağmur sonuna kadar oyunu tatil ettiklerini açıkladılar ve oyuncular soyunma odalarına doğru yürümeye başladı.

Tüm stadyuma oyunun geçici bir süre ertelendiği ile ilgili anonslar yapıldı. Kimse maçın akıbetinin en önemlisi de yağmurun akıbetinin ne olacağını bilmiyordu. Herkesin aklında da o aşırı derecede parlak şimşek vardı.

Nihayet yağmur durdu. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, stadyuma gelmiş binlerce izleyici ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. Hakemler son kontrolü yaptıktan sonra futbolcular için başlangıç düdüğünü çaldı. Düdükle birlikte tutulan nefesler, taraftarların yaptığı tezahüratlar şeklinde yansıdı sahaya. İlk atak Barcelona’dan geldi. Direğin yanını yalayan top dışarı çıkmıştı. Küfürler, bağırışlar, çığlıklar yayılırken tribünlerden on beşinci dakikaydı.

Beyaz bir ışık parladı gökyüzünde. Gözleri kör edecek kadar parlak bir ışık. İnsanlar olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Taraftarlar ellerindeki şemsiyelerin ardından bu parlak ışığa bakmaya çalıştılar ama her birinin gözleri ışığın şiddetinden dolayı yandı. Bazıları geçici körlük yaşadı. Hakemler elleri ile gözlerini kapamış donmuş bir şekilde öylece bekliyorlardı. Futbolcularda aynı şekilde. Sanki ışıkla birlikte ısıda artmıştı. Bir süre sonra ışık kayboldu. Yerini karanlığa bırakmıştı adeta. İnsanların görebilmesi için dakikalar geçmesi gerekti. O esnada şiddetli bir yağmur başladı. Göz gözü görmüyor, toprak zemin yavaş yavaş bir bataklığa dönüyordu. İki takımın kaptanı hakemlerin yanına koşarak geldi ve oyunun yağmur durana dek tatil edildiğini söylediler. Mekanik seslerle oyunun yağmur sonuna kadar tatil edildiği anons edildi.

Yağmur durmuştu. Yağmurun şiddeti, merakla bekledikleri iki takımın maçını izlemelerine engel değildi. Her iki takımın taraftarı ateşli bir şekilde takımlarını destekliyorlardı. Hakemler son kontrollerini yapmış, yazı tura sonrası ilk hamleyi yapacak olan Slavia Prag takımına bırakmışlardı topu. Düdük sonrası Slavia Prag ilk atağını gerçekleştirdi. Top dışarıya çıkmıştı. Taraftarlar eski şiddetli taraftarlarına geri dönmüşlerdi. Oyun tam hızıyla akıyor, yeşil saha içeresinde futbola dair ne güzellik varsa yaşanıyordu adeta.

On beşinci dakikaydı. Bir parlaklık kapladı gökyüzünü. Kimsenin göremediği. Bir soğukluk. Sürekli tekrar etmiş gibi hissettiren ama daha önce hiç görülmemiş…