‘Beni ne kadar tanıyorsun’ diyerek gecenin soluk karanlığında bir şimşek gibi parlayan gözlerindeki hırçınlıgı üzerime salarak sormuştu. Bir an için yolun ortasında markasının ne olduğu önemli olmayan bir tavuk gibi kala kalmıştım. O bedenini hareket ettiremiyordu belki ama ben ise her o övündüğüm hazır cevaplılığımla ona söyleyecek bir duygu ifade eden, dudaklarım arasından çıkacak sesi bile çıkartamıyorum. Ani bir yağmur başlamıştı. Hemde kaynağının ben olduğum. Kısa bir sürede vücudumun terden sırılsıklam olduğunu farkettim. Üzerimdeki incecik tişörtü sıksam, şiddetli bir yağmur altında kalmış gibi bir sürü insanı ıslatabilirdim. Aklım küçük kelime oyunlarını bana oynuyor, kelimeler bir yakalamaya oyunun içinden bana sesleniyordu. Onları duyabiliyordum, duyabiliyordum ama erişemiyordum. Düşünceler içindeydim. Kuyruğuna sarılı kelimelere ulaşmaya çalışıyorum. Bu sorunun cevabı bu kadar zor olmamalıydı. Evet çok fazla tanımıyordum belki ama tanıdığımı hissediyordum. Hissetmek, tanımanın yerini doldurur mu?  Bunları mı söylemeliydim? Belki evet ama içimde daha sonra keşke bunu da söyleseydimin korkusuyla hiç bir şey diyemiyordum. Sessizlik savunma mıdır? 

‘Cevap bile veremiyorsun.’ Evet veremiyordum. Charon’a her türlü şeyi vermeye hazırdım beni bu cehennemden kurtarması için. Karanlık etrafımı sarmış, diş etlerim çekilmeye başlamış, midemde akşam yemeğinden kalan her bir parça ayarlanmış, vücudum titremeye başlamıştı. Bir hastalık kurtuluşun en kat-i yoludur belkide. 

Fobimanik

Odamın zemininde kulakların bulunmadığı aşikar. Şunun şurasında otuz altı kulağı bir araya topladığımda içinde zor döndüğüm duşakabinin zeminin kaplamayacak biliyorum. Uzuvlarından kurtulmaya çalışsam bile her bir zerresi içimde, nidalarla şaha kalkmış biliyorum. Ve akabinde sokulan çomaklar… Çoğunu sektirmeye çalışsam da saf hallerime uzanan savunmasız yanım adeta kendine çekiyor hepsini. Şahane bir şarkının aksak ritmine vardığımda hissettiğim şeyi hissediyorum. Kendi içimde utanarak karşılaştığım, kelimesinin anlamını bile bilmediğim hazzı. Bastırmak belki de bastırılmış olmak bu. Belki ilk başlarda iyidir ama sonrası kangren. Oyunla başlayan parmağa lastik dolamanın o parmağı gözden çıkarmaya kadar gittiği bir kangren. Neden üstüne basıyorum,  bastırıyorum. Her şeyin usulüne bilirken, usulsüz oynamaya çalışmanın anlamı ne? Usulsüzlük üzerine kurulu bir dünya da olduğumuz için mi? 

Biraz daha kaşıyorum kendimi. Her eyleme, her harekete, her fikre,  her düşünceye asılan tıbbi terimler gibi. Bunların hangisi güzel? Hangi nanik, hangi fobi? 

İki yakam; umutsuzuk ve huzursuzluk. Bir araya getirmemeye çalıştıkça,  barınmaya çalıştığım hayat, tüm manevra alanımı kısıtlayarak, sonsuz özgürlüğünü sunuyor bana. Ne kadar inanmalıyım? Bir yanımda düşünceler,  bir yanımda bir zamanlar beni insana benzetmeye çalışan hayaller. Ucu kaçan bir uçurtmanın ardından koşar gibiyim. Parmaklarımın daha uzun olma, vücudumun çevresindeki yağların daha az olma ihtimalleri hep yan tarafımda. Bir yerde onların ağırlıkları diyorum bunlar. Bir yerde yüzüme vurulan gamsızlığımın gamı. Her ne kadar kulp taktığım dengesizliklerimle dalgalanansamda, en adi mor ışıkta bile biliyorum ben çıkacağım karşıma. Bazı gerçekler değişmez değil mi, en azından değişse bile bizim için değişmez. Ne yani şimdi Plüton gezegen değil mi? Beni içerden kemiren yer altı tanrısı…