B-Gore 10: Derdinize bin dert daha: Üç Süpermen Olimpiyatlarda


Gündem o kadar yoğun ki ben bu gündem yapıcıların konu bulmaktaki ustalıklarını hayranlıkla izliyorum. Aslında bu konuda bir atölye açsalar da biz de katılıp onların engin bilgilerinden faydalanarak ufkumuzu genişletsek. Oysa, kendimi evime kilitleyip dışarıda olan bitenle ilgilenmediğim zamanlarda hayatımdaki tek aksiyon tuvalete gidiş, pardon evin odaları içerisinde gezinişlerim. Hangi odada ne şekil yatsam düşünceleri haricinde aklıma gelen ekstra bir şey yok maalesef. Düşüncelerim bembeyaz bir sayfa resmen. Tabii bu kadar boş kafayla insanın en iyi yaptığı şey, uyumak, uyumak ve yine uyumak. Eh benim de yaptığım farklı değil haliyle. Sona ebleh ebleh ortalıkta dolaşıyorum.

Baktım günler, haftalar ve hatta aylar bu miskinlikle geçiyor, “olmaz böyle” dedim ve kendime bir dert edinme çabasına giriştim. Bir şeyler bulmalıydım ve onun üzerine kafa yormalıydım. Tabii bir de bu miskinliğin içinden sıyrılıp bir B Filmi yazısı da yetiştirmem gerekiyordu. Birçok düşünce ve yeni atılımlarım sonuçsuz kalırken, o zaman ben mi bir B hikaye yazsam diye düşünmeye başladım. Bir taşta iki kuş yani. Ama baktım o da olmadı, aslında sürekli saçmalarken orada nasıl saçmalayacağımı bilmedim ve aklıma zaten kitabımda da olan bir film geldi. Bu filmin etkisinden çıkmam zaman alır, her ne kadar uykusuz gecelerime sebep olacaksa da bir nebze olsun miskinliğimi atıp düşünmeme belki de gündemimi maniple edecek kadar bir şeyler üretebilmeme sebep olabilirdi. Tabii bu yükü tek başıma taşıyamam. Affınıza sığınarak sizi de ortak etmeliyim.

O zaman başlayalım.

Üç Süpermen Olimpiyatlarda

Filmle tanışmam aslında 2000’li yılların ortasına dayanıyor. O zamandan bu zamana kadar da bir daha izlememiştim. Merak ediyorum televizyon kanalları bu filmi hiç yayınladı mı? Tabii bizim dönemlerde internetten film izlemek gibi bir şey yok. Sayfa kendini zor yüklüyor zaten bir de video mu yüklenecek. İki fotoğrafa bakacağız diye saatlerce bekliyoruz. Daha sonra bu televizyon kanallarının sayısı arttı ama onlar da ne verirse kabulümüzdü artık. Bir dönem televizyonlarda özgünlük vardı en azından ama ne demişler “bir’den çıkan bir’e döner.” Bütün kanallar da aynı şeye döndü sonunda. Yahu çok içe yolculuk, maneviyat yüklü bir cümle serisi olmadı mı bu? Bakın, dedim ben size bu film nelere kadir.

Şimdi dakika bir gol bir. Film jeneriği akarken bir yandan da İstanbul semalarında dolanan bir Süpermen görüyoruz. Yere o kadar yakın geçiyor ki suya düşmemesi, tekneye vurmaması, bir dama çarpmaması mucize. Derken birden bunlar üç oluyor ve yetmiyor üstüne birden bir kendimizi hipodromda buluyoruz. Herkes şokta. Sonra, bir oluyor, iki oluyor, üç oluyor derken bir yandan benim beynim çalışmaya başlıyor. Hoba… Daha film başlayalı bir dakika olmuş ve ben sorgulamaya başlıyorum. “Olimpiyatlarda at yarışı var mı?” Binicilik var sanki ama böyle hipodromda koşan atları hatırlamıyorum. Küçük bir araştırma yapmam lazım derken, bildik atletizm görüntüleri ile karşılaşıyorum ve “tamam” diyorum “olay bağlandı.” Seyirci bulamamışlar zağar bu görüntüleri koymuşlar. Keşke futbol maçı seçselermiş. Beynim böyle mantıklı bir açıklamanın sonucunda gevşiyor ve kendine geliyor.

Derken (sanırım bu “derken”leri çok kullanacağım) karede bir amca beliriyor. Çinli tipinde ama Çinli desem de Çinli değil. Kıyafetler öyle, sakalları da. Yanında da iki abla, bu amca başlıyor nutka. Önündeki mikrofon eşliğinde bize kötünün tanımını yaptıktan sonra daima iyilerin kazacağını anlatıyor… Durun bir dakika. Burada bir alt metin okumasına girip Freudyen bakışla olayı ele alırsak… Aaah ne oluyoruz? Bu durum uzun sürmüyor. Sonra birden ekrana 15 kanal ses mikseri giriyor. Çinli olarak düşündüğüm adamın parmakları 15. kanalı ileri ittiriyor ve biz İstanbul semalarında uçan sarışın Süpermen’e bağlanıyoruz. Süpermen “seni dinliyorum profesör” diyor. Hım demek bu Çinli profesörmüş. Bakın nasıl konuşuyorlar diye hiç sorgulamıyorum bile. Hikmetinden sual olunmaz. Öyle çok fazla şey etmeyeceksin. Bulut mulut bunlar. Sonrasında da filmin asıl açıklayıcı kısmı geliyor. Demek sabır en büyük erdemmiş.

Okumaya devam et“B-Gore 10: Derdinize bin dert daha: Üç Süpermen Olimpiyatlarda”

B-Gore 9: Uzaydan gelen şifacı: Dr. Allien


Çalışmanın en iyi tarafı sabah programlarından uzak durmak. Bu programların algoritması o kadar iyi yazılmış ki evde boş durduğunuz zamanlarda izlemekten kendinizi alamıyorsunuz. Bir gün, iki gün, üç gün derken birdenbire kendinizi onun şefkatli kollarına bırakmış hissediyorsunuz. Bu programların en ilgi çekici kısmı da doktorların sağlıklı yaşam için bin bir türlü öğüt vermesi. Buna korona mevzusu da eklenince etrafta uçuşan tarifler, şifalar derken insan ne yapacağını şaşırıyor.

Tabii bir de ortalıkta dönen aşı mevzusu var. Yok genetiğimizle oynuyorlar, yok yan etkileri böyle, insanı kodluyorlar derken herkesin kafası karıştı. Ama ben size bambaşka bir aşı ile tanıştıracağım. Bomba Dr. Allien’dan geliyor. Yan etkiler bile belli. Denekler üzerinde sayısız araştırılma yapılmış, test edilmiş onaylanmış. İsterseniz Dr. Allien’ı ve aşısını biraz daha yakından tanıyalım.

Dr. Allien

Efendim yine Amerika’nın güzide kasabalarından birindeyiz. Akşam vakti arabasıyla usul usul giden bir adam radyoda UFO haberlerini dinleyerek eğlenir. Tabii Allah’ın sopası yok, derken onu bir UFO takibe başlar. Bu amca panikle kaçarken kaza yapar ve ölür. Sonra öğreniriz ki bu adam lisenin biyoloji öğretmenidir.

Şimdi gelelim bir diğer arkadaşa. Wesley lisede okuyan ezik ve inek bir çocuktur. Sürekli zorbalığa uğrar ve Leanne adında bir kıza aşıktır ama bu şekilde bir hayatla onun yanına yaklaşmak ne mümkün. Yine böyle olaylı bir sabahın ertesinde Wesley biyoloji dersine girer. Gençler bizim yaşlı hocayı beklerden birden sınıfa beyaz önlüklü seksi bir kadın girer. Bu eski biyoloji hocası yerine gelmiş Xenobia adında bir hocadır. Herkes onun dersini merakla dinlerken Xenobia deneylerinde yardımcı olması için sınıftan bir öğrenci seçer. Bu öğrenci de bizim ezik Wesley’dir.

Okumaya devam et“B-Gore 9: Uzaydan gelen şifacı: Dr. Allien”

B-Gore 8: Sevgi ve umut adresi: Badi


Biz uzay limanları kurup gemicikleri oralardan yürütme planları yaparken aslında yıllar önce memleketimize uğrayan bir uzaylının hikayesini anlatmak istiyorum. Kendisinin geçmişini bilmiyor olsak bile içimiz pek bir ısındı ona. Halbuki yüzüne baksan “at hırsızı bu” dersin…

Şimdi bu arkadaşın hikayesine geçmeden önce bazı kavramsal konulardan bahsedelim. Ders niteliğindeki bu sıkıcı satırları okumadan sonraki satıra atlayabilirsiniz. Efendim, “B filmi” diye adlandırdığımız film türü, Holywood’un o şaşalı filmlerini göstermeden önce halkı oyalamak için ortaya çıkmış bir tür. Düşük bütçesi, abartılı efektleri ve biraz da erotizme vuran akışıyla kendine yer edinmiş. Tabii sektörün gelişmesi, zamanın akışıyla birlikte evrilen bu tür daha sonra video filmlerle devam etmiş. O zamanlarda karşımıza şu çıkıyor; yüksek bütçeli “A filmleri”, düşük bütçeli “B filmleri” ve birde televizyon izleyicisi için yapılmış “C filmleri”. Tabi sektör büyüyüp gelişince bu türler birbirine girmeye başlamış. Mesela şimdi bu anlattıklarımın hiçbiri yok. Çevrimiçi platformlar ve içinde bulunduğumuz bu kaos ortamı bu filmlerin iç içe geçmesine sebep olmuş. Şimdi Netflix gibi bir platformu ele aldığımızda A, B ve C tipi filmleri bir arada görüyoruz. Bu filmleri sınıflandırmak için düşük bütçe, ucuz efekt ve eğlence seviyesinde saçma üçlüsünden faydalanabiliriz. Ancak an azından iki öğenin filmin içinde barındırılması gerekiyor. Bu saydıklarıma kısmen kötü oyunculuğu da ekleriz ama nice iyi oyuncular var ki bu filmlerden ortaya çıkmasın. Türk sineması da aslında bu türe çok fazla ürün vermiş bir sinema. İzlediğimiz filmlerin büyük bir çoğunluğu “B filmi”. Hatta bir dönem Yeşilçam tam anlamıyla bu filmlere ev sahipliği yapmış. Kara Murat, Turist Ömer, Dünyayı Kurtaran Adam ve Badi derken aslında biz bu filmlerin içinde büyümüşüz.

Hazır Badi demişken bu bölüm altında ilk yerli filmimizi yapalım.

Badi (1983)

Efendim şimdi bu filmden bahsetmeye başlamadan önce aslında bu filmden “B filmi” diye bahsedebilir miyiz diye düşünmeye başladım. Aslında o sebeptendir ki yukarıda uzunca bir paragrafla; akademik olmamakla birlikte film tiplerini anlatmaya çalıştım. Şimdi bu film beni neden tereddüde düşürdü ondan bahsedeceğim. Sonra filmi anlatmaya koyulacağım.

Filmin adı neden Badi bilmiyorum. Aslında ben burada işin eğlenceli kısmında dolaşmaya çalışırken biraz da filmden sosyal çıkarımlar yapmaya çalışabilirim. Ama bu yazı dizisinin ana konsepti bu değil. Filmin adı neden Badi diye sordum kendime ve şimdi açıklıyorum. Nefeslerinizi tutun. Ama açıklamadan önce… (Burada reklam falan girmek lazımdı…) Neyse… Film 1983 yılında çekilmiş ve 1984 yılında gösterime girmiş. 73 dakika gibi kısa bir süresi var. Şu an İnternet’te düzgün bir kopyası olmamakla birlikte televizyondan hesap makinesi ile çekilmiş bir kopyası mevcut. Görüntülere nasıl tahammül edebilirsiniz bilmem ama sesler bangır bangır. Şimdi açıklıyorum. Askeri darbe sonrası çekilen bu film muhtemelen yakın arkadaş, arkanı kollayan kişi anlamına gelmesi sebebi ile Badi olarak adlandırılmış. Ha ben bu Badi’ye arka mı döner miyim orası ayrı konu.

Badi’nin arkasında (film olarak) güçlü bir ekip var. Filmin senaryosunu Barış Pirhasan yazmış. Bu ilk senaryosu ama olsun. Bitti mi tabii bitmedi. Filmin yapımcısı ise Şerif Gören. Yol’u 1982’de çektiğini unutmayalım. Hemen ardından yapımcılığını yaptığı ilk film bu. Zaten bir sonraki yapımcılığı benim de hayranı olduğum Polizei filmi. Bu filmin yönetmeni de aynı zamanda. Sonra yapımcılık sayfasını kapıyor Şerif Gören.

Gelelim filmin yönetmenine. Filmin yönetmeni ise Zafer Par. Yetmedi mi? Görüyorum ve arttırıyorum. Filmin görüntü yönetmeni ise Orhan Oğuz. Yetmedi mi? Alın size! Filmin müziklerini de Yeni Türkü yapmış. Şimdi gariban ben, oturup düşünmeyeyim mi bu filmi hangi sınıfa sokacağımı…

Uluslararası mecrada Turkish E.T. olarak tanınan film tam bir Türk filmi. Yani bir Türk filmi olmanın öğelerini damarlarına kadar taşıyor. Sonra işte sorgulamaya başlıyorsunuz. “Hacı bunlar komiklik olsun diye mi yapılmış, acaba gerçekten ciddiler mi?” İşte o zaman yukarıda da anlattığım filmi sosyal okuma çerçevesine giriyorsunuz. Hayır ben bunu yapmayacağım. Bırakın peşimi.

Okumaya devam et“B-Gore 8: Sevgi ve umut adresi: Badi”

Uyuyamamak üzerine

Bir takım baloncuklar gözlerimin önünde patlıyor. Oysa ortam karanlık. Çeneme kara çektiğim yorgan pijamalarıma karışarak vücuduma zerk olmaya çalışıyor. Burnumdan aldığım nefes yetmiyor artık. Boşa demişler ağızdan nefes alınmamalı diye. Pekâlâ büyük yardımı dokunuyor. Aç da değilim ama kendimi çatlak dudaklarımı kemirmekten alıkoyamıyorum.

Baloncuklara geri dönelim. Az önce demiştim ya! Hani gözlerimin önünde patlayanlar… Düşünce baloncuları diyorum onlara. Uykunun sarhoşluğuna kapıldığım anda hemen patlatıyorlar kendilerini. Düşünceler, şeker ve adrenalini eşliğinde yayılıyor tüm vücuduma.

Erimeye başlamadan önce sağ ayak parmaklarımı usulca salıyorum dışarı. gürültüye mahal vermemem lazım. Bir de insan ağız ve burundan başka yerden nefes alamaz derler. Külliyen yalan. Tırnaklarım hafifçe açılıyor, kapanıyor, açılıyor kapanıyor… Oh be dünya varmış rahatlıyorum. Aynı şeyleri göz kapaklarımla yapmak istiyorum ama uyumam lazım.

Baloncuklar çoğalıyor her birinin üzerinde ayrı bir görüntü. Biri primatlara kadar gidiyor, diğerinin zamanı belli değil. Dur bak bunu kendime saklayayım. Yoksa öbürü? Biraz özel mi oldu onlar? Uzun zaman önce terk etmiş sevgilimin yeni resimlerine bakar gibiyim. Bazılarını beğenmiyor, bazılarından pay çıkarıyorum. Mutlu gözüküyor, ben olsam mutlu olur muydu? Ben mutsuz muyum? Mutlu şeylerin fotoğraflarının çekildiğini biliyorum. Demek o yüzden fotoğrafım yok benim.

Mutsuzluğun fotoğrafı ise sadece ödül alınacaksa çekiliyor biliyorum. Büyük dergiler büyük paralar veriyorlar. Belki ben de mutsuzluğumu satabilirim. Bir fotoğrafla olmasa da belki, belki… Ama herkesin mutsuzluğu var bende. Herkesin acısı. Tabii çok olunca para da etmiyor bu meret.

Yine kaldık mı beş parasız?

Bir balon daha patlıyor. Bunun sonu hayra alamet değil…

yeni yılın ilk yazısı

işin ucunu bırakınca devamı da pek kolay gelmiyor. yeni yıl getirisi meraklısı değilim ama hadi bakalım yeni yılda neler olacak diye biraz bekleyeyim dedim ve bekledim. bekledim, bekledim, bekledim…

yok ya aslında beklememdim. tamamen etrafımı saran tembellikle baş başaydım. ha bugün, ha yarın derken bir ayı da devirdik yeni seneden. peki yeni sene ile ne oldu? vallahi ben de düzen bozulmadı, yeni yılın ilk ayları yine hastalıkla geçti. ama sanki geçen seneyi es geçmiştim. hatırlamıyorum bile. her şey birbirine o kadar çok benziyor ki, birini diğerinden ayırmak çok mümkün değil. bezen bi gün diyorum, bi gün oldu, bi gündü… hatta onu o kadar çok söylemeye başladığımı şimdi keşfettim. şöyle baktığımda hayatım bi günlerden ibaret. tarihte herhangi bir noktaya adım atsanız muhtemelen şimdi o saatte ne yapıyorsam, ne oluyorsa aynısıdır. sekmez. belki az buçuk şaşabilir. yani önemli olanda çıkardığımız özet, anladığımız şey değil mi? benim hayatım böyle.

tabi burada Türkiye’de yaşamış olmanın verdiği şahsına münhasır aksiyonlara değinmiyorum. öğrenilmiş çeresizlik midir bu, yoksa bir şey yapamayacak olmanın umutsuzluğu mu bilmiyorum ama konuşmak istemiyorum. kahve köşesindekiler bile salmış çayıra bana mı kaldı?

neyse aslında arada yayımlanmayı bekleyen bir sürü yazı barken benim de böyle oturmam takdire şayan. bu ara bir enerji düşüklüğü var. nedense elim bir şeylere gitmiyor. biraz uzak kalayım diyorum bilgisayardan sebebi de zaten şu hastalık. ama olmuyor. çalışan insan için zor. işte o zaman ne yapıyorum, kişisel işlerimden kesiyorum. sonra iş buralara varıyor. yazılmayan blog, kitap; yapılmayan işler.

e hayırlısı artık ne diyeyim.

bir de bu blogun çeklini mi değiştirsem. yani faydalı değişik şeyler de var ama böyle geyikler de iyi oluyor mu ki? ben ve ben, bana soruyorum. yakında bir podcast yada youtube projem de var. e bizde proje bitmez ama yapmak lazım di mi?

Bir önceki yazının devamı

Zaman sürekli bir şeyler alıyor benden. Her ne kadar ben bir sonrakini kutlamaya çalışsam da, tarifsiz bir lanetin içindeyim. Tekerlemeye soyunan şarkılar gibi. Biz onlar gibi tutmadık ama. Sessizce yitip giden roman kahramanlarıydık. Basılmadık belki. Bir hükümsüzlüğün içinde hükme yenik düştük birbirimize benzeyen şeyle mutlu olduk belki. Bu sanki bir ceza sanki yaşamanın ödül olmadığı gibi.

Nereden mi biliyorum; sadece ardıma baktım.

2021’in son yazısı

Evet yine yılın son yazısı ile birlikteyiz. Sanki son “yılın son yazısı”nın üzerinden on iki ay geçmemiş gibi. Ben sürekli kendimi yılın son yazısını yazıyormuş gibi hissediyorum. Bir insanın hayatında hiç mi aksiyon olmaz? Şöyle geriye dönüp baktığımda günler düz bir çizgi adeta ve ben sadece bir önceki yılın başını görüyorum. Bu kadar düz bir çizgi hakimken hayatıma geçen senenin yazısına yeni yazıya başlamadan evvel bir göz atayım dedim. Siz de göz atmak isterseniz işe burada. Şimdi bu yazının devamı niteliğinde bir şey yazmalı mıyım, yoksa gerçekten bir şeyler yazmalı mıyım o konuda da tereddüte düştüm.

Neyse bir ara vereyim ve öyle devam edeyim.

Verdiğim ara neredeyse bir gün sürdü ve aslında yine yazıya nasıl devam etmem konusunda kararsızım. Ya ben yazıya başlamıştım deyip buraya döndüm aslında. Yoksa hani toparlayacak bir şey olduğundan değil.

Sonuç olarak yıla attı bir ekledikten sonra ister istemez yaşa da artı bir ekliyorsun. Bu devinim de bir türlü değişmeyeceği için değişimi beklemekte biraz zor.

Ne diyorum ben, parmaklarından akanın anlamı konusunda tereddüte düştüm. Demek ki parmaklarım pek manalı şeyler üretemiyorlarmış.

Demem o ki, devirdiğimiz senelerin sayısından çok, ayı sonu, önü başı olmasından çok, bireysel olarak o süreci nasıl geçirdiğin önemli. Yani senenin bir atması o senenin umutlu, mutlu, huzurlu olacağı anlamına gelmiyor. O yüzden ben yeni senden yeni şeyler beklemeyi bıraktım. En fazla aylık olan yapıyorum bu hayatta. İki aya şunu yapmalı üç aya bunu yapmalı diye. Yaşadığımız ülkede bir sene sonra bu olacak diye bir plan yapmanın bir önemi yok o biraz daha kültür seviyesi gelişmiş ülkeler için geçerli sanırım. En yazından yaşam kültürü gelişmiş toplumlar için.

Herkes mutsuz ve mutsuz bir yıl sonu bu. Muhtemelen bir sonraki de aynı şekilde olacak. Aslında o zaman çok da “şey yapmamak” lazım.

Çok yeni yıl yazısı gibi de olmadı. Bilgisayardan başladığını telefondan bitirdim. Burada başladığım hayatım nerede biter acaba?

Gerçi bitmeyebilir de, ne de olsa daha vaktimiz var.

Back to Top