Bi Köşe – Sayı 2

Ne yazmalı?

Bi Köşe’m olsun diye söyleyip duruyordum, oldu da ama bu köşelere yazı bulmak baya zor işmiş. Aslında memlekette konu mu yok? Gına gelir konulardan ama oturup bir ayara getirip yazmak, hatta bu konular içerisinden konu seçmek bir hayli zor. Her gün yazanların işi daha zor sanırım. Ya da rutine bindikten sonra problem olmuyordur. Düşünsenize sadece yazarak geçirdiğiniz bir hayat. Yani rutin olmuş. O zaman bu kadar zor olmasa gerek? Kalimero’nun dediği gibi: Ama bu haksızlık öyle değil mi?

O zaman kelimemiz Rutin olsun.

rutin
sıfat Fransızca routine
1. sıfat Sıradanlık, çeşitlilik göstermeyen, alışılagelmiş düzen içinde yapılan
2. isim Yapılması alışkanlık hâline gelmiş iş
“Herkes kendi rutinine baş eğmesini öğreniyordu.” – A. Kulin (TDK)

Konuya giriş

Günlük yaptığım işlere bakıyorum. Tam anlamıyla çizilmiş bir düz çizginin dışına çıkmayan bir süreçten ibaret. Bu rutinleri saymayacağım bile. Biraz daha yukarı çıkıp haftaya bakıyorum. Aynı çizginin içindeyim. Biraz daha yukarı çıkıp yıla baktığımdaysa yine aynı süreçler. Bazı dönemlerde kırılmalar olmuş ama onlar da kendi içlerinde rutine dönmüş.

Hayatı biraz parçalara bölersek tüm aksiyonun yaş ile değil yaptığın iş ile iniltili olduğunu görüyorum. Yani ne olursa olsun insan iş hayatına atıldığında bir rutinin parçası oluyor. Aslında yetiştirilme, eğitim süreci, bunların tamamı aslında dayatılmış bir rutinden ibaret ama bunların zirve noktası ise iş hayatına başladıktan sonra oluyor.

Yani çalışma hayatı, rutinlerin en büyüğü ve tüketimin en etkin olduğu dönemler. İnsan tüm hayatı süresince tüketmeye odaklı bir hayat sürmüş. Bunu eski çağ insanlarında da görebiliyoruz. İnsan eşittir türetim diyebiliriz aslında “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” tanımından farklı olarak.

Tabi durum böyleyken insanın bu güzel özelliğini yine insanlar kullanmaya başlamış. Artık bunu bir ihtiyaçtan çok zorunluluk haline getirtmiş.

Tüketim nasıl bir zorunluluk?

Jean Baudrillard şöyle der: “Tüketim artık bireyin özgün bir etkinliği değildir, birey için bir zorunluluğa dönüşmüş durumdadır. Böyle bir anlayışın egemen olduğu tüketim toplumundaysa gerçek ihtiyaçlarla sahte ihtiyaçlar arasındaki ihtiyaçlar ortadan kalkmıştır.” Toplum olarakta biz bunun tam içerisindeyiz. Öyle ki bu tüketim dayatmasının varlığı yine Baudrillard’ın tabiri ile “ileti” üzerinden yapılmaktadır. Yani mesajlar, iletişim teknolojileri üzerinden yayılmaktadır. Bu iletiler hayatımıza o kadar dahil olmuştur ki, insana poh pohlanan sahte ihtiyaçlar, gerçekleri göz ardı etmeye başlamıştır. Burada John Carpenter‘ın They Live filminden alıntılama yaparsak “itaat et”, “boyun eğ”, “harca” tüm olay aslında insanın kontrol etme ekseninde ilerlemektedir.

They live

They Live: İzle, Tüket, İtaat Et, Harca, Boyun Eğ

O zaman

İnsanları ne kadar tüketime zorlarsan yönetme şansında o kadar çoktur. Geçmişin şiddetle ya da dinle yapmaya çalıştığı şey, şu anda insanların zaafı olan şeyleri daha fazla ön plana çıkararak rahatlıkla yapılmaktadır ve üstüne üslük bunlar onların kararı gibi gösterilmektedir. Bu durumda oluşabilecek bütün karşı görüş veya eylem otomatik olarak aza indirilip, tehlikesiz bir boyuta getirilmektedir. Tüketimin en büyük silahı ise reklamdır.

reklam
isim (l ince okunur) Fransızca réclame
1. isim Bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol
“Şehirde canlı reklam dolaştırmak hiçbirimizin aklına gelmemişti.” – R. N. Güntekin
2. Bu amaç için kullanılan yazı, resim, film vb (TDK)

Reklam, insanın hayatına o kadar girmiştir ki insanın yaşam döngüsünün doğal bir sürecidir artık. Yadsımaz hatta yakınsar. Varlığını hissettirerek, insanın global / sosyal yalnızlığında onun yanında olur ve bir süre sonra yokluğu hissedilir. Gözardı edermiş gibi yapar insan ama varlığının güvencesi altındadır her zaman. Öyle ki reklamlar o kadar kişiselleştirilmiştir ki; insan zaman zaman kendine yabancılık hissetse bile reklamlara yabancılık hissetmez. Bu sebeptendir ki son on beş yılda, siyasiler de reklam olayını iyiden iyiye kullanmaya başlamış, sürekli ilan panolarında varlıklarını insana aşılamışlardır.

Sonuç

Tabela kültürünün en büyük inananları, sanattan kopmuş, okumayan, dolayısıyla da sorgulamayan bir toplumdur. Tabi bu süreçte de önde bulunan iktidarın “muş” gibileriyle aslında sanal bir istenilen kültür sanat oluşturması olağan ve yaşanılan bir süreçtir. Burada asıl sanat ve okur yazar, dünyanın gerçeklerinden kopmamış ve dünyayı bütün olarak ele alandır. Kişi ya da tekil gerçekler sanattan çok sanatımsıdır.

Aslında bize yakınmış gibi görünen tabelalar gerçeklik değil, onu örtbas etmeye yarayan araçtan başka değildir. Burada yapılması gereken biraz daha fazla sorgulayıp, görünenin gerçek yüzünün ne olduğunu anlamaya çalışmaktadır.

Yani bir gözlük takmak gerekmektedir.


Şimdi konu ne?

Bu konuya daha sonra değineceğim aslında. Böyle bir planım var. Ancak ufak bir giriş yapmam gerekirse aşağıdaki iki kelimeyi inceleyelim;

yok olmak
1. ortadan kalkmak, kaybolmak
2. varlığı sona ermek
“Sen yoktan anlamaz mısın?” (TDK)

***

ölüm
isim
1. isim Bir insan, bir hayvan veya bitkide hayatın tam ve kesin olarak sona ermesi, ahiret yolculuğu, ebedî uyku, emrihak, irtihal, memat, mevt, vefat
“Herhâlde padişah da, annesi ve hemşireleri de dostlarının vakitsiz ölümüne karşı çok müteessir olmuşlardı.” – A. H. Çelebi
2. Ölme biçimi
“Yanarak ölümü, feciydi.”
3. İdam cezası
“Ölüme mahkûm oldu.”
4. ünlem Ölmesi istenen canlı için kullanılan bir söz
“Zalimlere ölüm!”
5. Sona erme, yok olma, ortadan kalkma
“Küçük sanayinin ölümü.”

Ölmek ile yok olmak aslında aynı şeyler mi? Geçen gün aklıma gelen soru buydu. Hayır aslında ölümden korkmuyorum ama yok olmak korkusu biraz var sanki bende. Dünyadan gidip, gömüldüğünde yada yakıldığında dünyanın sürecini görememek. Gerçi dünyanın sadece küçük bir bölümüne eşlik ediyoruz ama yine de bundan sonraki süreci görmek isterdim. Belki de sürekli zarar verdiğimiz için bu kadar az var oluyoruz hayatta. Düşünsenize , göremeyeceğimiz bir çok şey olacak. Sonrası da tam bir muamma, bilinmezliğe açılan bir yol sanki, büyük bir kara delik.

Sele sepet

Samsunluyum. Sanıyorum burada yazmıştım. Biraz daha detaya girersem Bafralı oluğumu da belirtmişimdir belki. Malum Ramazan ayındayız ve Ramazanın on dördünü, on beşine bağlayan bizim oralarda Sele sepet kutlanır. Hep yazacağım diyordum ama unutmuşum. Buralarda da sürekli arkadaşlara “a bugün sele sepet” deyince yüzüme eblek eblek bakarlar. Ben de açıklama ihtiyacı duyarım. Aslında sele sepet kısıtlı kaynaklara göre Sinop’ta olan bir olaymış ve Helesa derlermiş adına. Helesa, Lazca ve yardımlaşma anlamında. Zaten bilinen efsaneye göre bu olay kışın Sinop’ta mahsur kalan denizcilerin yiyecek istemeleri ile ortaya çıkmış. Oh aklıma acayip hikayeler geldi.

Tamam buraya kadar aslında Helesa’nın nasıl ortaya çıktığını anladım ama bu şenlik nasıl oldu da Bafra’ya kadar uzandı ve sele Sepet adını aldı çok merak ediyorum. Bir de bu kutlama neden Ramazan’ın on belinde o da ayrı bir konu. Eğer yeni bilgilere ulaşırsam yazacağım.

Seçimler yaklaşıyor

Aslında burada siyaset yapmadım hiç. Siyasete dokunan hiç bir şeyde yapmadım. Aklı yerinde olan insan da bence siyaset yapmaz. Siyasiler hizmet etmek için vardır, bunu akıldan çıkarmamak lazım. Platon’un da dediği gibi;

İnsanoğlu, bilgeliği sevenler siyasi gücü ellerine alana kadar veya siyasi gücü ellerinde tutanlar bilgeliği sevene kadar problemlerin bittiğini görmeyecek.

Yani burada asıl olan bilgelik, kültür ve sanattır. Yani bunların yokluğu Atatürk’ün de dediği gibi “atar damarların kopmasına” denktir. Bu olgulara sarılmadığımız sürece, görevi hizmet etmek olan siyasetçi, hizmet ettirmekten başka bir şey yapmaz. Ve unutmayalım ki insanoğlu tamahkârdır. Görerek, okuyarak, araştırarak oylarımızı verelim. Taraftar olarak değil.


Evet sevgili Simeranya halkı. Ne yazacağım dediğim köşenin sonuna geldim. Uzar mı uzardı aslında ama sıkmamak lazım zaten takılan iki üç okuyucuyu da. Madem Sele sepet dedik, Helesa şarkısıyla bitireyim yazıyı. Birol Topaloğlu’ndan.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Yalanın Erdemi – Joachim Zelter

Yalanın Erdemi joachim zelterYalanın Erdemi (Die Würde Des Lügens) ile klasikler haricinde bir Alman romanı da okumuş oldum. Yazar Joachim Zelter 1962 yılında doğmuş. Üniversitede çift bölüm, yüksek doktora üniversite eğitmenliği derken on beş kadar kitap yazmış. Yalanın Erdemi ise önemli kitaplarından biri.

Kitap direkt Almancadan çevrilmiş. Zaten İngilizceden çevrilmesine şaşardım. Böyle bir giriş yapmamın sebebi ise bazen kelimelerin akışına odaklanamayıp bazı satırları bir kaç kez okumam oldu. Belki benim dönemim değildi, belki de ilk son dönem Alman edebiyatına alışık değildim ama bu durum kitabı bitirmek konusunda zorladı beni.

Kitap ise bir yalanın üzerine kurulu. Büyük annesi ile yaşayan genç Von und zo Witzleben, büyük annesinin yaşlılığından da faydalanarak hayatını yalan söyleme üzerine kurmuştur. Öğrendiği bir kaç kelime ile İngilizce konuşur, her şeyin en iyisini yapar, öğrenir, söyle. Büyük annesinin korumacı yaklaşımıyla da sürekli yalan söyleyip başkalarından aldığı bilgileri satan Witzleben bir şekilde okuması gereken okulları da bitirir. Hatta bu yalanlar sayesinde işe girer hayatını kurar. Ancak bir yalanın üzerine kurulan hayat bir yerde tökezler.

Hikaye bu şekilde yalanın üzerine kurgulanmış bir hayatı anlatırken varoluşu ve çöküşüne de odaklanıyor. Evet yalan kötüdür ama yazar kitabın kurgusunda öyle bir dönüş yapıyor ki, aslında karakterimizin tüm yalanlarını göz ardı edebiliyorsunuz. Bu bağlamda kitabın finali oldukça güzel ve etkileyici. Sanki okurken iki ayrı kitap okuyormuş gibi hissediyorsunuz.

Son dönem Alman edebiyatına meraklılarına tavsiyemdir.

Kitap Arkası

Yalanın Erdemi, benzerine az rastlanır bir kurmaca. Yazarı, pek az yaratıcıda görülen üslup ve ifade yeteneğine sahip. Alışık olunduğu gibi, okura, ilk sayfadan son sayfaya kadar refakat etmiyor. Fantastik betimlemeler, inanılmaz vakalar, nadide karakterler yok. Ama çekip gitmiyorsunuz bir yere. Bırakmıyorsunuz romanı, bırakamıyorsunuz…Hakikat ile yalan arasındaki o uçurum, o uçurumda filizlenen çiçek, o çiçeğin dehşetli kokusu büyülüyor sizi. Satır aralarına serpiştirilen afyon, keyfe keyif değil, keder katıyor. Kapalı yaraları kanırtıyor, açık yaralara tuz basıyor. Romanda, üsluptan biçime kadar hâkim olan parçalılık, bir süre sonra okura sirayet ediyor. Gelin görün ki, o parçalılık ne romanı bir yapboza dönüştürüyor, ne de okurda bulmaca çözüyormuş hissi uyandırıyor. Söz konusu olan, hayatın ritmine dair bir parçalılık… O hayatı kurgulayanlara dair bir parçalılık… O kurgudan etkilenen kişisel, ulusal tarihe dair bir parçalılık…Joachim Zelter, özellikle İskandinav ülkelerinde büyük ilgi gören bu kitabında, uçurumun kenarında bırakıyor okuru. Bir büyükanne ile torununun hikâyesi uçurumdaki köprüler üzerinde geçiyor. Hakiki hayatta kurgusal bir dünyaya sığınmak, ölümün eşiğindeki bir büyükanne için pek cazip görünüyor.Bildik pek çok vaka, bilinmedik ilişkilerle dahil ediliyor hikâyeye.1974 Münih Olimpiyatları ya da Wimbledon Tenis Turnuvası… Hepsi, torunun kurguladığı radyo programları sayesinde ulaşıyor üçüncü şahıslara. Peki dünyayı, tüm olup bitenleri bu kurgulanmış radyo programlarından takip eden büyükanne, farkında değil midir söylenen yalanların? Belki daha da önemlisi: Riyanın tanrı olduğu bir yerde, hakikate ihtiyaç var mıdır?“Doğrudan Absürdistan’a yönelen nefes kesici bir uçuş…” Sonja Jaser, Südkurier

Özgün Adı: Die Würde des Lügens
Yazar: Joachim Zelter
Çeviri: Regaip Minareci
Yayın Evi: Ayrıntı Yayınları

buralarda yokken izlediklerim

Çok film izliyorum sanırım değineceğim / anlatacağım. Kısa kısa üstlerinde geçmeye başlayalım o zaman.

Enter The Warriors Gate (2016)

Enter the Warriors GateBöyle kafa yormayacak zaman öldürecek bir film arayayım dedim. Zaman bende bol o zaman öldürmek lazım değil mi? Ne zaman dedim üç cümle içinde. Enter The Warriors Gate bu durumu iyi karşıladı. Fantastik ergen filmi diye özetleyeyim. İyi kalpli ama birazcık ezik bir lise öğrencisi yarı zamanlı çalıştığı Uzak Doğu antika dükkanından sahibinin armağan ettiği büyük bir vazoyu getirir. Derken bu vazonun içinden bir gün bir kız çıkar akabinde aksiyon başlar. Genç bu kovanın içinden geçerek zamanda atlar ve eski in dönemine prensesi kurtarmaya gider.

Teknik açıdan film oldukça basit.Hikaye oldukça klişe ve yenilik sunmuyor. Aksiyon sahneleri yeni bir şey vermemiş. Ama kafa yormuyor izletiyor kendini. Amaçta bu zaten. ** https://www.imdb.com/title/tt4652532/

Annihilation (2018)

annihilationAnnihilation Netflix’in son dönem baya bir reklamını yaptığı öne çıkardığı filmi. Bunun en büyük sebeplerinden biri de bence filmde Natalie Portman olması. Onun ışında bence filmin bir albenisi yok. Lena, zamanda orduda çalışmış bir bilim insanıdır. Yine bir asker olan ve gizli görev için ayrılan kocası yıllar sonra geri gelir. O zamana kadar Lena onun öldüğüne inanmaktadır. Adam gelir ama kısa süre sonra fenalaşır ve hastaneye kaldırılır. Bu sırada devlet olaya el koyar. Lena kocasının bu durumunu araştırmaya başlar ve bir bölgede bilinmeyen bir sisin olduğunu öğrenir. Gönüllü olarak bu sisi incelemeye gider. Yanında yine kadınlardan oluşan bir ekiple sise girer. Siste yaşanan garip olayları çözmeye çalışıp bu işin kaynağına girerken hayatta kalmaya çalışırlar.

Film fikir olarak iyi aslında. Ancak hikaye, senaryo ve bununla birlikte kurguda çok fazla açık var. Yani iyi bir fikir aceleye gelip çöpe atılmış. Oyunculuklar iyi diyemeyeceğim. Natalie bile düz bir oyunculuk çıkarmış. Bunun sebeplerinden birisi karakter yoğunluklarının olmaması. Her biri düz bir şekilde ele alınmış. Bilim kurgu ve yaratılan atmosferin ayrıntıları yerine karakter psikolojilerine eğilmeye çalışılmış ne gerek varsa ama o da olmamış. İzlenebilir ama ortalama bir film. *** https://www.imdb.com/title/tt2798920/

Insidious: The Last Key (2018)

Insidious: The Last KeyEn sevdiğim serilerden biri Insidious serisi. Gerçi son bölümlerle birlikte biraz gerçekliğini ve standardını bozu ama yine de izlenebilir. Bu film içinse oldukça sıradan bir film diyebilirim. Yani serinin en kötü filmi. Ne gerek vardı bilmiyorum. Yine de koku filmi isteyen bünyeler için dönemi gereği çekilenler içinde en iyilerden. Sormayın artık korku filmi de kalmadı adam gibi. Mumla arayacağız artık.

Elise bu kez geçmişine Meksika’ya doğduğu eve dönüyor. Burada yıllardır görmediği kardeşinin kızları ile karşılaşıyor ve geçmişten gelen ve musallat olan kötülüğü yenmeye çalışıyor. Bu sırada bir sonraki bölüm için karakterler çıkmış durumda. Artık Elise ölse bile film devam edebilir mesajları vardı filmde. Seri hatırına izlenir. Belirttiğim gibi, yavaş yavaş dozu düşüyor filmin. *** https://www.imdb.com/title/tt5726086/

Camera Obscura (2017)

camera obscura

Her ne kadar IMBD puanı çok yüksel olmasa da bana çok değişik gelen bir film. Gerçi değişik dedim ama buna yakın konuların odluğu film izledim. Hatta benim bile fi tarihinden kalan hikayemde var. Yok aslında ortak yön hep fotoğraf. Şimdi filmi anlatmadan önce olmamış tarafını söyleyeyim filmin. Karakter bence oturmamış tam. İşin psikolojik tarafını kaldıramamış yada yönetmen bu aslında filmin ana direğini tam olarak ayakta tutamamış. Hal böyleyken film işleyiş de ağır olunca yer yer sıkıyor.

Jack Zeller eski bir savaş fotoğrafçısıdır. BU durum onu etkilemiş işi bırakmış, psikolojisi bozulmuştur. O günden beri de fotoğrafçılığı bırakmıştır. Kendisini toplar toplamaz eşi ona hediye eski bir makine alır ve onu asıl mesleğini yapmaya ikna eder. Öyle ki jack diğer mesleklerde pek mutlu olamamıştır. Jack bu eski makineyla yavaş yavaş fotoğraflar çekmeye başlar. Bu fotoğrafları bastırdığında ise fotoğraflarında öldürülmüş insanlar görür ve fotoğraf tarihleri ileri dönüktür. Jack o tarihte fotoğrafı çektiği yere gider ve gerçekten bu cesetleri görür. Bakarken fotoğraflardan birinde karısını fark eder ve onu kurtarmaya başlar. Ancak Jack’ın dünyasında işler hiçte göründüğü gibi değildir. Bu gerçeklik sorunu yaşamaktadır. *** https://www.imdb.com/title/tt5651458/

This Beautiful Fantastic (2016)

this beautiful fantasticŞöyle bir gaza getirsin de okuyup yazayım diye film ararken This Beautiful Fantasticçıktı karşıma. İyi yorumlar da almış bende merakla oturup izlemeye başladım. Sonuç ne dersiniz? Evet, gaza gelemedim. Yani benim için filmde öyle gaza gelecek bir öğe yoktu ama masalımsı bir filmdi This Beautiful Fantastic. Masalsı diyorum tam masalda olamamış araya sıkışmış. Amelie gibi bir atmosfer oluşturulmaya çalışılmış, müzikler, renkler, çekimler ama bir kopyadan öteye geçmemiş. Buna rağmen film kendini izletiyor ve zamanın nasıl aktığını fark etmiyorsunuz.

Bella Brown çocukken ördekler tarafından kurtarılan bir kadındır. O günden sonra bir şekilde hayatta kalır ve bir kütüphanede raf düzenleme işine başlar. tabi asıl amacı yazar olmak bir kitap çıkarmaktır. Bella’nın düzen takıntısı vardır ve birde ağaç ve çiçekleri pek sevmez onlardan korkar. Ancak huysuz yaşlı komşusuyla atışında ev sahibi kuruyan bahçeye bakmıyor diye onu evden atmakla tehdit eder. Bu esnada hayatına dahil olan huysuz komşu onun dünyadaki bakış açısını değiştirir ve hayallerini gerçekleştirmeye başlar. *** https://www.imdb.com/title/tt4560008/

Bi Köşe – Sayı 1

Entelektüel: sıfat Fransızca intellectuel
1. sıfat Aydın 2. Fikir sorunlarıyla ilgili “Entelektüel bir çalışma.” TDK

Ne yazmalı?

Bi Köşem olsun istemişimdir hep. Böyle gazete köşelerindeki gibi. Ancak benim o köşelerde gördüğüm gibi her konuyu alayım da iki satır yazayım gibi bir yetim yok. Başlayınca maşallah durmuyorum. Durmamakla bilikte süreklilik konusunda problemlerim var. “Bi Köşe” dedim ya bu köşenin devamı nasıl/ne zaman gelir bilmiyorum.

Nereden çıktı bu Entelektüel?

Geçen gün iş yerinde arkadaşlar arasında Ayhan Sicimoğlu’ndan bahsederken arkadaşlardan biri ne “entelektüel, ne kültürlü” diye bahsetti kendisinden. Tabi böyle insanlara açlığımızla ilgili sohbetin ardından (bakınız ve sayınız…) sohbeti kapattık. Akabinde telefondaki kelime uygulamam bu “entelektüel” kelimesini çıkardı karşıma anlamıyla birlikte. O esnada geçmişe özenen beynim birden bu durumla ilgili Michel Foucault’un bir kaç cümlesini getirdi aklıma (hayırdır inşallah!) Tabi ki metni tam olarak hatırlayamadım ancak kitaptan kopyaladım.

Foucault şöyle der:

Entelektüel, garip bir kelime gibi geliyor bana. Bu güne dek bir entelektüelle hiç karşılaşmadım. Roman yazan insanlara rastladım, ya da hastalarla çalışanlara; ekonomik analizler yapan ya da elektronik müzik besteleyen insanlara rastladım; eğitim veren ya da resim yapan insanlarla ve herhangi bir şey yapıp yapmadıklarını pek iyi anladığım insanlarla karşılaştım. Ama entelektüellerle asla.  Buna karşılık, entelektüeller hakkında konuşan pek çok insan gördüm. Ve konuştuklarını dinleyerek, bu yaratıkların ne menem bir şey olduklarını konusunda bir fikir edinebildim. Meğer entelektüel suçlu olan kişiymiş. Aklımıza gelebilecek her şeyden o suçlu; konuştuğu için, sustuğu için, hiçbir şey yapmadığı ya da her şeye karıştığı için suçlu. Kısacası, bir yargıda bulunmak, suçlamak mahkum etmek ve kapatmak söz konusu olduğu zaman gelsin entelektüeller. 

Aslında uzun görünen bu paragrafın ana cümlesini koyulaştırdım. Demek ki entelektüel, TDK’nun dediği gibi aydın ya ya fikir sorunlarıyla ilgili bir şey değil, suçlu olan kişiymiş.

Peki nerede bu entelektüeller?

Bi Köşe’de entelektüel avına çıkmış değilim sevgili Simeranyalılar*! Zaten tüm suçu Foucault’a yüklersek tüm suçlular gibi onlarda parmaklıkların arkasında olmalılar. (Gerçekten öyle mi?! sanırım öyle!) Bu süreçte aklıma gelen bir bir diğer kelime ise sanatçı. Peki sanatçı entelektüel midir?

Sanatçı = Entelektüel

Ben eşittir işareti koydum iki kelime arasına ama sanatçının anlamını da bir soralım TDK‘na:

Sanatçı: isim
1. isim Güzel sanatların herhangi bir dalında yaratıcılığı olan, eser veren kimse, sanat adamı, sanat eri, sanatkâr, artist
“Peki, yazarların, sanatçıların da ayrı bir cins olduğu ne zaman kabul edilecek acaba?” – A. Ağaoğlu
2. Sinema, tiyatro, müzik vb. sanat eserlerini oynayan, yorumlayan, uygulayan kimse
“Türk tiyatrosunun en önde gelen kadın sanatçıları arasında yerini alıverdi.” – H. Taner

Şimdi buradan benim aslında eşittir işaretini yersiz kullandığım belli oluyor. Yani sanatçı entelektüel olmak zorunda değil. Kelime anlamına baktığımızda bu sonuç çıkıyor karşımıza. Ancak Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi’nde Fatma Serdaroğlu’nun Entelektüel Sanatçı İlişkisi ve Türkiye’de Entelektüelin Konumu başlıklı yazısının bir bölümünde şöyle bir satırla karşılaştım.

…entelektüel hakkında kısaca şöyle bir genel yargıya varabiliriz: “… aydın kendi içinde ve toplumdaki, pratik gerçekliğin araştırılmasıyla (…) egemen ideoloji [geleneksel değerler sistemiyle birlikte] arasındaki karşıtlığın bilincine varan insandır” (Sartre). Çokça kabul edilen yargıya göre entelektüelin halktan ve toplumundan kopuk, ahkam kesen, halkı eğitme  misyonunu kendisine görev belleyen bir kişi olması da beklenemez. Entelektüel, “… insan düşüncesini ve insanlar arası iletişimi kıskacı altına alan klişeleri ve indirgeyici kategorileri …” Said) kıran kişi olmalıdır. İnsanlarla, insanlık arasında bir köprü görevi örmeli, alternatif insancıl yolların kritiğini yapmalı ve yapılmasına olanak sağlamalıdır.
Bu noktada entelektüel, sanat ve sanatçı arasında bir bağ kurulabilir. Tarkovski, sanatı bir üst-dil olarak tanımlar ve köklü bir iletişim işlevi olduğunu, insanın ruhuna seslendiğini, onun manevi yapısını şekillendirdiğini dile getirir. Burada kasıt, sanatın belli amaçlar doğrultusunda bir araç olarak kullanılması değildir. Sanatın en nihai özelliği kişide estetik yaşantı meydana getirmesidir.

Yani aslında entelektüel ve sanatçı arasında bir ilişki varmış.

O zaman entelektüeller içerideyse, sanatçılar nerede?

Hal böyle olunca aklıma da bu soru geldi. Tabi bir yerde bu bağ ile bilikte sanatçılarında içeride olması gerekiyor. Antonio Gramsci’nin cümlelerine uzanırsak;

“Sanatçı ise, ister istemez belli bir anda, kişisel olanı, uyducu olmayanı,
gerçekçi bir biçimde canlandırır. Bu yüzden de, siyasal açıdan, siyaset adamı hiçbir
zaman sanatçıdan hoşnut kalmayacaktır.”

Bu durum havasını soluduğumuz ülke toprakları için de geçerli. Kenan Evren ve darbe döneminde sindirilmeye başlayan entelektüel/sanatçı kesimimin eleştiri düzeyleri son dönemlerde iyice sıfıra çekilerek sanatçının (bu dakikadan sonra entelektüel kaka bir kelime) içinin boşalttı. Aslında sanatçı dediğimiz kişiler medya yardımıyla kendi bilinç özlerinden çıkıp (Burada bir parantez açmak lazım. Türkiye’deki bilinçli sanatçı sayısını ele alırsak, bir elin parmağını geçmeyerek her dönem fikirlerini beyan etmede çekinmedi) farklı bir forma büründüler. Eskiler ve yenilerden gelen aslında paranın sanatçısı olmuş kişiler, insanların aklını fikirlerle değil de, düşünce yetisini kaybederek, Antonio Gramsci’nin tezini çürütmüş olarak siyasilerin yanında yer aldı. Çünkü sanatçı taklidi yapan insanlar, kültürlü bir toplumda var olamazlardı.

Sonuç

Aslında bir sonuç yok. Maalesef. Üzülerek söylüyorum. Ben zaten bu konuda bir kanıyı öne sürecek durumda ve eğitimde değilim. Sadece bazı alıntıların arasına bağlaç niyetinde kendi cümlelerimi ekledim. Yorum görüş sizin.


Şimdi Konu Ne?

Köşe yazılarında (benimki kadar uzun olmasa da) başka bir konuya girdiklerinde böyle yıldızlar koyarlar. Bende usule uygun olsun dedim. Şimdi ikinci konum ne devamı nasıl gelecek çok merak ediyorum.

Sanat, sanatçı derken uzun zamandır paylaşım yapmadığımı fark ettim. Bu kadar sıkıcı yazının ardından bir müzik iyi gider değil mi?

Kelly Thoma, komşu ülke Yunanistan’dan. Kendisi Lyra virtüozü. Bizde Kemança denen kemençenin biraz büyükçe bir çeşidi. Ice Tree ise bence efsane bir beste. Albümde ise bizden çok fazla esinti var haliyle.

  • Simeranya: Peyami Safa’nın Yalnızız kitabındaki ütopik ülke.

Puslu Kıtalar Atlası – İlban Ertem

Puslu Kıtalar Atlası İlban Ertem

Puslu Kıtalar Atlası deyince elbette herkesin aklına İhsan Oktay Anar geliyor. Hatta bazılarınız yazarı yanlış mı yazdı diye düşünebilirsiniz. Hayır efendim bu Puslu Kıtalar Atlası İlban Ertem’e ait. Biliyorsunuz ki bu isim duayen bir çizer. Tabi hal böyle olunca bu kitapta bir çizgi roman. Hemde İhsan Oktay Anar’ın ete kemiğe bürünmüş hali demiyeyim de en azından iki boyutlu duruma gelmiş hali bu kitap.

Puslu Kıtalar Atlası’nın roman tanıtımına (inceleme mi demeliyim bilmiyorum) buradan ulaşabilirsiniz. Aslında hikaye konusunda çok etkileyecek bir şeyim yok ama bu çizgi romanın çizgileri oldukça başarılı. Bütün karakterler, mekanlar o kadar güzel ve itina ile çizilmiş ki kitabın her sayfasında çizilen karelere hayran oluyorsunuz. Keşke şu çizgilerle bu romanın bir animasyonu yapılsa da keyifle izlesek. Belki de yapılır neden olmasın?

Puslu Kıtalar Atlası

Aslında kitabı okuyalı uzun zaman oldu. Evin bir köşesinde de bloga yazılacak kitaplar üst üste duruyor. Onları da eritmeye başlamak lazım yavaş yavaş. Bu tembellik ne olacak. Neyse biz tanıtımımıza dönelim.

Puslu Kıtalar Atlası zaten okunması gereken bir kitap. Üstelik İlban Ertem’in olağanüstü çizgileri ile hayat bulmuş bu kitabın kesinlikle edinilmesi kütüphanenizin bir köşesinde bulunması gerekiyor (bencilliğim tuttu yada kimsede olmasın). Sadece okuyun derim. Pişman olmazsınız.

Kitap Arkası

Karanlığın, yılankavi sokakların, demkeşlerin, paranın hüküm sürdüğü Galata’nın, karın deşip boğaz kesen, husye burup göz çıkartan hikâyelerin, zagon üzerine öttürenlerin, bahtsızların, yolcuların, rüya görenlerin, maceracıların şehrindeyiz. Uzun İhsan Efendi’nin yedi iklimde, dört bucakta, yeraltında ve yerüstünde gezinen dünya atlasında… İhsan Oktay Anar’ın unutulmayan ilk romanı Puslu Kıtalar Atlası, bu defa İlban Ertem’in masalsı çizgileriyle çizgi roman olarak karşımızda. Beş yıl süren, kolay anlatılamayacak bir emek, tutkuyla dolu bir sadakat, civa gibi bir sayfadan diğerine akıp giden ustalık… İlban Ertem, Türkçe edebiyatta eşi benzeri olmayan bir uyarlamayla magnum opus’unu gün yüzüne çıkarıyor. Oyunbaz ve zifiri… Büyük bir “resimli roman”.

Sayfa Sayısı: 320
Baskı Yılı: 2015
Dili: Türkçe
Yayınevi: İletişim Yayıncılık

https://youtu.be/MoigpUij3F8