Bir şeyler karalamak

Kısa bir ara vereyim derken uzadıkça uzadı buraya yazmak. Bunların başında da ne yazsam sorunsalı geliyor. Şimdi diyeceksiniz ki “memlekette yazacak bir şey mi yok” işte en büyük sorun da bu memlekette hayal bile edilemeyecek öyle şeyler oluyor ki artık izlemekten, iğrençliklerini görüp vahlanmaktan başka bir şey yapmıyorum.

Yazan, yazmaya çalışan biri olarak hani biraz daha duyarlı kısım olarak aslında söylenecek o kadar çok şey var ki ,bu çokluğun karşısında hiçbir şey söyleyemiyorsun.

Maalesef, dünyanın en boktan ve en zararlı mahlukatı olarak doğduk ve ne yazık ki o mahlukat içinde en iki yüzlülerinin içinde yaşıyoruz. Birbirimize caka satıp, iyiliğimizden, güzelliğimizden bahsederken, sırtımızı döndüğümüzde kahpeliğimiz çıkıyor su üstüne. Ve bunu el birliği ile örtbas ediyoruz. Hem de ağızlarından en çok ahlak lakırtısı dökülenler bunu yapıyor. Doğruymuş bir şeyi ne kadar çok zikredersen o şeyden o kadar uzaklaşırmışsın.

Şimdi oturup da bir şeyler yazmayı deneyin. İçinizdekileri dökmeyi. Daha birine başlamadan bir diğerinin üstüne bindiğini. Bazen bu dünyaya kapıları kapatmak ne kadar mantıklı diyorum. Sadece nefes almak…

karantina döneminde iz…

Memlekette neler olup bitiyor bende tutturmuşum izleyip izlemeyeceğiniz, okuyup okumayacağınız şeyler diye yazılar yazıp duruyorum. Kimin umurundaysa artık. Gerçi bu memlekette olup bitmeyen bir şey yok ki? Bu kadar aksiyon ve hareketten sonra neden ölümlerin tamamına yakınının kalpten olmadığını düşünmeden edemedim. Demek ki biz evrimleşmişiz bu konuda. Kalbimiz saat gibi maşallah ve hiç bir şey bizi sekteye uğratmıyor. Hal böyle olunca ben de “ko götüne rahvan gitsin” diyor ve yazıma devam ediyorum.

Wolfwalkers

The Secret of Kells ve Song of the Sea gibi güzel yapımlara imza atan Tomm Moore ve Ross Stewar’dan yeni bir animasyon Wolfwalkers. Film Moore’un “Irish Folklore Trilogy”sinin sonuncu filmi. Hikaye ve çizimler o kadar başarılı ki hayran kalarak izliyorsunuz. Film zaten bu senenin Oscar’larına aday oldu ama bence klasik çizginin dışında olduğu için ödül alamadı.
Robyn Goodfellowe, babasıyla birlikte İrlanda’ya yerleşir. Babası burada bulunan son kurt sürüsünü yok etmek ile görevlidir. Robyn’de babası gibi olmak istemektedir ancak bir kız olduğu için ona biçilen görev farklıdır. Bir gün babasını takip eder ve şehir surlarının dışındaki yasak toprakları keşfe çıkar. Burada geceleri kurtlara dönüşebildiği söylenen bir insan türü olduğu söylenen bir kabileden olan Mebh ile karşılaşırlar ve arkadaş olur. Mebh ise yıllardır kayıp annesini aramaktadır. Robyn de bu konuda ona yardım ederken bir yandan da krallığa karşı çıkarak kendini Wolfwalker’ların büyülü dünyasında bulur.
Kesinlikle izlemenizi öneririm.

Brave New World

Aldous Huxley’in aynı isimli romanının uyarlaması olan dizi 26. yüzyılın Londra’sında geçmektedir. Bu zamanda teknoloji gelişmiş, tüm insanlar bir lens yardımıyla merkezi bir sisteme başlıdır. Tabi bu dünyanın bazı kuralları vardır. Hiç bir duyguya mahal vermemesi ve herkesin herkese ait olması. Yani bu dünyada tek eşlilik yasak. Tabi insan doğası ister istemez bunları sorgulamaya başlıyor.
Tabii bir de Yeni Londra halkının tatil için gidip eski usul yaşayan insanları ziyaret edip garipsedikleri bir dünya vardır. Ana karakterlerimiz bu eski dünyaya geldiklerinde oradaki bir grup halk ayaklanır ve gelen bütün ziyaretçileri öldürür. Kaçan kahramanlarımızı ise orada biri korur ve hep birlikte Londra’ya doğru yola çıkarlar. Burada aslında yeni dünyadan kaçanların çocuğu olan bu adam, yeni dünyada çatlaklara sebep olur.
İsimlere ve spoilere çok girmeden anlattım gibi diziyi. İkinci sezonu gelir mi bilmem ama bence iyi başlayıp klasiğe dönüp sona doğru yine toparlamaya çalışan bir yapım.

Creepshow

Efendim Creepshow’u zaten bilmeyen yoktur. Stephen King tarafından yazılan hikayelerden oluşan bir grafik roman. Vakti zamanında burada bulunan hikayeler ve daha fazlasından dizi ve film yapıldı. 2019 yılındaysa tekrar dizi olarak karşımıza çıkmış Creepshow. Dizi 2 sezon ve 11 bölümden oluşuyor ve her bölümü farklı bir hikaye içeriyor. Bu hikayelerde iyiler de var kötüler de ama beni benden alan bir bölüm olmadı. Yine de izlemek keyifliydi. Bir de arkadaş Creepshow maskotunu -maskot değil mi o- daha güzel yapsalardı daha iyi olurdu.

Hell House LLC II: The Abaddon Hotel

Her türlü filmi izleyen ben evet bu filmi de izledim. Adından da anlayabileceğiniz gibi serinin ikinci filmi. Filmin konusu ise oldukça klişe. Yaşanan bir trajedi sonrası kapanan otel hakkında araştırmacı gazeteci Jessica Fox bir ipucu bularak sayesinde, araştırmacı gazeteci olay yerine ipuçlarını takip etmek için yanına bir grup hayalet avcısını da alarak gider. Öyle avcı dediysem bildiğiniz hayalet avcıları değil. Tabii otelde gezinmeye başladıkça başlarına garip şeyler gelmeye başlar. Bilin bakalım. sağ kurtulan olacak mıdır?
İzlemeseniz de olur bence.

The Superdeep

Başarılı bulduğum ama hani biraz daha iyi olabilir miydi dediğim bir film The Superdeep. Rus yapımı film Kola derin sondajından etkilenerek çekilmiş. Kola sondajından bahsetmek gerekirse 24 Mayıs 1970 tarihinde ilk kez kazılmaya başlayan sondaj 1989 yılında 12.262 metreye ulaşmış ve o dönemde delinen en derin sondaj olma özelliğini kazanmıştır. Tabii daha sonra bu derinliği geçen sondaj kuyuları açılmış ama bu kuyu tamamen bilimsel amaçlıdır. Diğerleri ise malum petrol için.
Asıl hikaye bir biyoloğumuzun başından geçiyor. Acil bir şekilde yüksek paralara bu sondaja gönderilen gönderilen biyoloğumuz yerin altında insanları etkileyen ve onlarla bütünleşerek büyüyen bir yaratıktan numune toplayacaktır. Ancak göreve başladığı anda sadece bir organizma olmadığını zeki ve büyüyen bir yaşam formu olduğunu keşfeder. Yapması gereken ise bu organizmanın yeryüzüne çıkmasını engellemektir. Ancak insanların hırsları bu yaratığın zekası ona mani olur.
İzleyebileceğiniz keyifli bir film. Baştan söyleyeyim korku değil ve klostrofobiniz varsa izlemeyin.

Dünyanın Uyanışı – Şengül Boybaş

Yine biraz geciktim kitap yazısı ama ne diyoruz geç olsun güç olmasın. Aslında bir hafta daha gevezelik yapıp yazı sirkülasyonunu bir aya mı tamamlasam bilmiyorum. Ya da haftada bir tatil mi yapsam. Ama bu tatilin süresi uzar diye korkmuyor değilim. Neyse ben bu konuda düşünürken gelelim kitabımıza.

Şimdi kitabın da dizisi olduğunu düşünerek biraz kıyaslama yoluna gideceğim. Ana hatlarıyla bakıldığında isim ve bası karakterlerin benzerliği dışında dizinin kitap ile ilgisi yok. Burada kitap mı dizi mi diye sorarsanız ben dizi derim. Tabi dizinin diğer unsurlardan da etkilenerek çekildiğini düşünürsek daha iyi olması olası. Neyse gelelim kitabın fiziksel şekline.

Kağıt kalitesi normal olmakla birlikte ben kapak ve iç baskıyı beğendim. Kapak derken kapak tasarımından bahsetmiyorum. Tabi bir de kapakta kocaman Netflix dizisi logosu var o da ayrı bir durum. Pazarlaması iyi ama kapağa pek oturmamış.

Hikaye Maslak’ta plazada çalışan Atiye’nin başından geçenleri anlatıyor. Aslında başından geçenleri demeyeyim de spiritüel uyanışını anlatıyor diyeyim. Kendini garip hisseden Atiye, psikiyatra gider ve psikiyatr da onun rüyasını yorumlayarak bir uyanışın içinde olduğunu ve kendini dinlemesi gerektiğini söyler. Herkes gibi içinde bulunduğu durumu sorgulayan Atiye uzun zamandır gitmediği ailesinin yanına gider. Burada yol üzerinde yaşlı bir kadınla karşılaşır. Kadın ona bir şeylerden bahseder ve Atiye gerçeği araştırmaya başlar. Burada aslında ailesi bildiği kişilerin gerçek ailesi olmadığını öğrenir ve onları araştırmaya başlar. Babasının bir akıl hastanesinde olduğunu öğrenir ve oraya gider.

Ancak oraya vardığında babası hastaneden çıkarılmıştır. Atiye soluğu rüyalarında gördüğü, gitmesi gerektiğini düşündüğü Göbekli Tepe’de alır. Burada ip uçlarını takip eder ve aslında kendisinin boyut kapısını açmak için çok önemli bir araç olduğunu öğrenir. Tabi kendini keşfi esnasında bir takım sınavlardan da geçer.

Şimdi bir de hikayede büyük dünya şirketi var. Şirket demeyelim de şirket sahibi. Bu şahıs da yapacağı ayin ile boyutlar arası kapıyı açıp, dünyalara hükmetme amacı gütmektedir. Tabi kapıyı açacak yardımcı da Atiye’dir. Bu esnada aslında kaçakçı olan babası bu adamlar ve devlet tarafından izlenmektedir. Hatta vakti zamanında Atiye’nin sevgilisi olan şahıs polis memurudur. Hikaye yabancıları da işin içine sokarak evrensek bir yapı kurmaya çalışmış. Ne yalan söyleyeyim bu kısımlar, Göbekli Tepe’de tanıştıkları arkeolog bölümleri beni biraz sıktı. Bir yerde hikaye bulmaca çözer gibi ilerlerken sonuç sanki çok yavan ve düz geldi bana.

Şimdi yine klasik son paragrafımı yazayım. Öyle ileri geri konuştum ama çabucak okudum. Sıkmadı hızlı aktı. Ancak ikinci kitabı okur muyum bilmiyorum. Belki de bu aydınlanma işleri bende hep boka sardığındandır. Bu arada sanırım Atiye dünya. Uyanan o…

Kafamda deli sorulan ve garip bir tanıtım yazısı oldu bu.

Kitap Arkası

NETFLİX Orijinal Yapımı Atiye’ye ilham veren roman Dünyanın Uyanışı

“Sıradan biri olman sıradışı bir kadere sahip olamayacağın anlamına gelmiyor.”

“İnsanın kaderini sevebilmesinin şartı onu anlamasıdır. Anlayamadığımız şeyi sevemeyiz. Hayatının neden bu halde olduğunu bir kere anladın mı, kaçınılmaz olarak değişirsin. Sen değişince, kaderin de değişir. Değişim, anlamanın bir numaralı yan ürünüdür. Meseleye böyle bakınca da, kaderimizi anlamanın onu şekillendirmeye giden ilk ve en önemli adım olduğunu söylemek yanlış olmaz.”

Bir rüyayla başladı her şey. İki nehrin arasındaki bereketli topraklarda yürüyordu Atiye, birden hoş manzara yerini karanlık, kan gölü ve çığlıklarla süslenmiş bir senfoniye bıraktı. Toprak ana yeni bir çağa, Atiye kendi uyanışına gebeydi. Karanlığın sahibi  içindekini çekip çıkarmak için karnına yöneldi ve uyandı Atiye. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, çünkü o da biliyordu ki geçmişin hikâyeleri sonsuza dek gömülü kalamazdı. Ve gerçeğin izlerini sürmek için yola çıktı, varacağı yerin sırrını bilmeden… Çünkü insanoğlunun hikâyesinin bittiği yerde onun hikâyesi başlıyordu.

Şengül Boybaş ilk romanı Dünyanın Uyanışı ile okurunu insanlığa çağlar boyunca evsahipliği yapmış kadim topraklara, 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası listesinde yerini alan Göbeklitepe’nin gizemli hikâyesine davet ediyor. Üzerinde yaşadığımız bereketli toprakları, hayatın yanlış yaşanışını ve insanlığın sonsuz kez yenilişinin çarpıcı romanı Dünyanın Uyanışı’nı bir solukta okuyacaksınız!

bir kaç düşünce

Ben böyle istikrardan bahsedip, her şeyi bir dizene oturtturdum derken böyle bir gecikmenin gelmesi canımı sıkmadı değil. Aslında bu gecikmenin sebeplerinden biri de ben daha ne yazacağımı düşünürken memleketteki gündemin sürekli değişmesi. Arkadaş sırtınızı bir dakika dönemiyorsunuz şu gündeme. E hal böyle olunca yazmak ya da yazı yetiştirmeye çalışmak ayrı bir dert.

Şimdi “ne gündemi takip ediyorsun ki?” diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Ben de bilmiyorum. Yok ya garip bir durum. Kafam bu konularda çok karışık. Sürekli düzensiz akışa sahip. Acaba yapmam gereken ne? İşime bakıp bir şeyleri düşünmesem mi? İşte sadece bir şeyleri düşünmeden önüme konulanlarla yetinsem. Mesela benim de hayatımdaki tek başarım evlenmek ve çocuk yapmak olsa. Onları da oradan buradan iftiharla paylaşsam. Arkadaş sevişip ürüyorsunuz işte. Tüm memelilerin yaptığı bu? Ortaya çıkanı başarı olarak sunmak hangi aklın ürünü? Hadi ortada bir çaba var dedim. Hadi o zaman bir şeyler başarmak için harcamadığınız çabayı bu iş için harcadınız o yüzden avunuyorsunuz evlilik törenlerine ne demeli?

Lan var ya içimden bir ses “sen de bu lafları yer misin?” diye sormuyor değil ama şimdi başladık bir kere devam edelim.

Aslında yazıya yine ara verdim. Biraz beklesem mi diye düşündükten sonra bu yazının devamı gelir mi diye düşündüm. Zaten diğer yazı içeriklerinde de arada fal edip içimi dökmeden yazıya giremiyorum. Yani şimdi kendimi memleketin basını gibi hissettim. Yani bir sürü şey yazıp aslında önemli olanları yazmayanlardan. Çok garip bir durum. Neyse, bu hafta da böyle olsun.

karantina döneminde izle(me)yebileceğiniz 5 içerik

Biz karantina bitecek derken yeni yeni formüllerle yeni yeni karantinalar geliyor. Aslında ben iç dökme günü deyip bu konuda biraz sallayacaktım ama meğer film günüymüş. Öyle ki hayatımızda çok bir şey değişmeyeceği için bu iç dökme olayını sonraki haftaya saklamaya karar verdim. Sanıyorum iktidar değişene kadar bu karantina devam edecek. Biz bu güzel günleri de evde geçireceğiz. Ah bir de zorunlu verilen izinler var ya sırf günlerimizi harcayalım diye.

Neyse moralimizi mümkün olduğunca yüksek tutuyor ve film ve dizilerimize geçiyoruz. Şimdi diyeceğim ki size boş verin bunları, bunlarla vakit kaybedeceğinize kendinizle vakit geçirin diye ama olmayacak. Hani imam durumuna düşmek istemem. Neyse hadi başlayalım. Zaten bunları yazmak baya uzun sürüyor.

The Haunting: Bly Malikânesi

Netflix’de yayınlanan dizi The Haunting of Hill House’un aslında ikinci sezonu. Dizi antoloji serisi gibi olunca izliyorsunuz siz de. Tabi birinci sezon kadar iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. İlk sezon biraz daha korku ağırlıklı giderken bu sezon tamamen psikolojik olarak işlenmiş hikaye. Dizinin aşk hikayesi kısmı biraz ağır basarken varoluş, ölüm, sonsuzluk, hiçlik ve unutulmak gibi benim vakti zamanında kafama çok yer eden konulara değindiği için ben diziyi sevdim diyebilirim.

Rebecca

Ben aslında burada yazdıklarımı çok önce izliyor, bir sıraya sokuyor ve sonra aklımda ne kalmış ona göre yazıyorum. Aklımda kalması ise aslında biraz da benim için ne kadar iyi olduğunun kıstası. Ya da iyi demeyeyim de aklıma ne kadar yer ettiğinin. Rebecca’yı ise listede gördüğümde aklımda hiç bir çağrışım olmadı. El mahkum arattım ben de. O zaman gördüm ki bu film Daphne du Maurier’in aynı adlı 1938 basımı romanından uyarlanmış. Tabi bunu görünce aklıma Alfred Hitchcock’un Rebecca’sı geldi. O da bu romandan uyarlanmıştı. Tabi kıstas ayağı burada öne çıktı. Ve iki filmi kıyasladığımda çıkan sonucu söylememe gerek yok sanırım.
Hikaye üst sınıftan yaşlı bir kadına yardım eden bir kadının başından geçenleri anlatmaktadır. Burada kadın zengin bir adam ile tanışır ve ondan hoşlanır. Adamın evlilik teklifini kabul eder ve adamın yaşadığı büyük malikaneye yerleşir. Malikane ise hala adamın ölen karısının etkisi altındadır. Hatta hayaleti ortalıkta kol gezmektedir.
Dediğim gibi film beni pek tatmin etmedi. Hitchcock’un filmini izlemek daha akıllıca olur bence.

Cadaver

İsmini yazınca hatırladığım filmlerden biri oldu Kadaver. Norveç yapımı olması beni cezbetmişti. Hikaye ise nükleer bir felaket sonrasında hayatta kalan insanları anlatmaktadır. Burada insanlar yemeğe içmeye yemek bulamazken lüks bir otel kura ile bu otele girip şovu seyredip yeme içmelerini sağlıyor. Tabii bunun da bir bedeli vardır. Konu olarak fena olmakla birlikte karakterler bana çok saçma ve yamacık geldi. Yani öyle bir dünyada o karakterlerin yapacakları da o dünyaya uyumlu olur. Ama bizim ana karakterlerimizin hepsi sanki bu güllük gülistanlık dünyadan (lafımı geri alıyorum) çıkmış oraya gitmişler. Hepsi saçma davranıyor. Sonra efendim bu otelde de bir kovalamaca başlıyor. Ya ekibe dahil olacaksın ya da yem.
Son cümlem iyi özetledi değil mi?

Kırk Yalan

Yerli yapım kotamızı da bu film ile dolduralım. Hani Amerikalıların Hangover diye çektiği bir film vardır ya onun Türk yapımı bu. He bunlar malum hükümet içkiye pek iyi bakmıyor bunu meyve ile yapalım demişler. Olay Trakya’da geçiyor ve yine bir düşün arifesi. Eski arkadaşlar bir araya toplanıyor ve düşün öncesi partilemeye gidiyorlar. Burada ayakta kırk yalan söyleyen arkadaşları -filmin adı da çıktı- katakulliye getirdiği meyveleri yedirince bizimkiler bir sabah gözlerini otel odasında acayip bir şekilde açıyorlar. Damat yok her şey kayıp. Derken ne olup ne bitmiş izini sürüp olan biteni çözmeye çalışıyorlar. Ne esprisi ne de olayları çok matah olmayan bir film. Siz açın Hangover’ı tekrar izleyin daha iyi.

His House

Bu hafta sanki biraz daha korku ağırlıklı gitti. Şu aralar yerli korku çekilmemesi de ne acı. Bu filmi de sevdim mi sevmedim mi bilemedim. Filmde genel olarak bir kurgu sorunu var. Film tempoyu bir türlü tutturamıyor. Tabi bununla birlikte filmin alt metni iyi ama onu da tam olarak anlatabilmiş değil.
Hikaye Sudan’daki iç savaştan kaçıp İngiltere’ye kaçak yollarla giren sığınmacı bir çiftin başından geçenleri anlatıyor. İngiliz devleti onları Londra’da köhne bir eve yerleştirir. Burada gözlemlenecekler ve ona göre kendilerine kalıcı izin verilecektir. Ancak bilhassa kadın memleketlerinden getirdikleri örf ve adetlerinden kaynaklı kabuslarından kurtulamıyor. Burada tabi İngiltere de kalma hayallerini de zora sokuyorlar.
Filmin son dakikaları ise oldukça zorlama olmuş. İzleyiciyi ters köşe yapalım diye yapmadıkları şey kalmamış. Bu da tam bir şeyler olacak derken hikayenin iyiden iyiye çığırından çıkmasına sebep olmuş.

Göbekli Tepe Muhafızı – Yonca Eldener

Gelelim bu seferki kitabımıza. Kitabı bir süre önce almıştım ve öylece duruyordu. Ne yalan söyleyeyim ben bu kitabı Netflix’de yayınlanan Atiye dizisinin kitabı sanmıştım ama değilmiş. Hatta kitabın ilk sayfalarında “arkadaş bu kadın ne” zaman çıkacak diye kendi kendime sorup durdum. Sonra anladım ki bu kitap o kitap değil.

Bu kitap iddiasına göre Göbekli Tepe ile ilgili yazılmış ilk kitap. Yani ilk roman. Tabi bu yazar Yonca Eldener’in de ilk romanı. Yazar bölgeyi, bölgeden çok yazdığı konu olan Museviler’in Anadolu’daki geçmişi. Kitabın hikayesine döneceğim ama alışkanlık yapamaya çalıştığım bir konuda da yazmaya devam etmek istiyorum. Bu konu ise kitabın şekli, şemali basımı ile ilgili bilgiler.

Kitap, Altın Kitaplar’dan çıkmış. Altın Kitaplar’dan okuğum ilk yerli yazar diyebilirim. Genelde yıllardır Stephen King okurum bu yayın evinden. Bu benim için ilk oldu. Kitap 2014 yılında ilk baskısını yapmış ve benim elimde bulunan kitabın üzerinde 9. Basım yazıyor. Ancak kitap içerisindeki baskı detayına baktığımda 1’den direkt 9’a atlamışlar. Neden diğer ayrıntıları vermemişler emin değilim. Bu konuda meraklı bir adamım ben. Kitap ise yayın evinin kendi matbaasında basılmış. Şimdi bu detaya neden girdim? Çünkü kitabı bilindik bir internet sitesinden almasam kitap korsan diyebilirdim. Sahi, korsan kitap kaldı mı? Kitabın baz sayfalarının baskısı çok soluktu ve yer yer bazı kelimeler hiç okunmuyordu. Kağıdı ise fena değildi. En azından arkadaki yazıları zorlanarak okuyordunuz.

Kitabın konusuna gelecek olursak, yazının başında da dediğim gibi yazar bu konuyu iyi araştırmış ve bu araştırdıklarını anlatarak sürekli gözümüze sokmuş. Bazı şeylerin birkaç kez tekrarını okudum. Aslında son okumada bir çok bölüm atılabilirmiş. Yine başta da dediğim gibi polisiye hikaye aslında kendi halinde ilerlerken sanki Göbekli Tepe bölümü sanki bana sonradan eklenmiş hissi verdi. Yani bütün kurgu başka yerde geçiyormuş da olay sonradan buraya döndürülmüş gibi.

Hikayemizin kahramanı Kamil diye biri. Kamil’in özelliği çok zeki ve hacker olması. Tabi bir de Yahudi olması var işin içinde ama bu bir özellik mi bilemedim. Ama şöyle karakter yaratma ayrıntılarına girersek evet aslında bir özellik. Zaten hikaye bu şekilde başlayıp, Yahudilerin Anadolu’ya yerleşmesine, bununla birlikte Haniflik ve Sabiilik konularından girerek, İsa’nin (AS) bir yalvaç değil bu dini dışarıya taşıyan biri olduğuna kanaat getirmiş. İşte tekrar dediğim kısımlar da burada olmuş. Bu olaylar, bölgelerin hikayeleri tekrar tekrar anlatılmış. Hikayenin polisiye kısmına geldiğimizde ise klasik polisiyelerin tüm matematiğini yansıtıyor kitap.

Kamil’in dil bilimci olan annesi ölünce, cenaze sonrası evden çıkarken bir adam yanına yaklaşır ve ona evin satılık olup olmadığını sorar. Kamil’in evi satmak gibi bir niyeti yoktur ama yapılan teklif karşısında adamla bir konuşmak ister. Konuşmanın akşamında ise adam ölü bulunur ve Kamil gözaltına alınır. Öldürülen adam ise Urfalı biridir. Derken hacker olmanın da verdiği avantajla adamı araştırmaya başlar. Tabii işler karışınca polis tarafından aranmaya başlar. Bu arada ölen adamın kızı Ada’da babasının neden öldürüldüğünü araştırmaya başlar. Sonunda bu iki insan gerçeği ortaya çıkarmak için birlikte çalışır.

Kitapta tekrarlar var dedim ama kısa sürede okudum. Öyle kendini okutmayan sıkıcı bir kitap değil. Akıcı ve iyi gidiyor. Yine de olay ve kurgu bakımından beni pek tatmin etmedi. Ama bir ilk kitap ve böyle bir kurgu için başarılı. Yine de bence Göbekli Tepe’nin ekmeğini, o ilk olmanın avantajını iyi kullanmış. Okuyun derim.

Kitap Arkası:

KADİM BİLGELİĞİN SIRLI AĞZI HİKMET SAHİPLERİYLE FISILDAŞIYOR!

Dilbilimci annesini Milas Musevi Mezarlığı’nda son yolculuğuna uğurlayan Kamil’in hayatı, hiç tanımadığı Harranlı bir adamın, evini satın almak istemesiyle alt üst olur. Milas yakınlarında cesedi bulunan adamın konuştuğu son kişi Kamil’dir ve o daha annesinin yasını tutarken kendini bir anda cinayet zanlısı olarak nezarette bulur.

Şartlı salıverilmesinin ardından gerçeğin peşine düşen Kamil, loş odasında adeta bir mabede girercesine açtığı bilgisayarının önüne döktüğü şifreleri çözdükçe yolu, binlerce yıl önce Afrika’nın ortasında nurlanan insanoğlunun dönüşüm hikâyesinin yazıldığı Göbekli Tepe’ye çıkar.  Peki Göbekli Tepe neresidir?

Anadolu’nun en derin ve kadim sırlarının fısıldandığı, gizemli inançlarla tek tanrılı dinlerin harmanlandığı, ehil olmayanlara kapalı olan sırların saklandığı ve insanlık tarihinin baştan yazıldığı bir mabet…

Ve tüm bunları koruyan dilsiz muhafızın sırrına ancak hikmet sahiplerinin vakıf olabildiği, zaman ve mekândan azade bir uğrak yeri….

Bir garip karantina

Uzunca bir süredir gündemi takip etmiyorum. Ne haber, ne de haber paylaşan sosyal medya siteleri. Hal böyle olunca cahillik mutluluktur olgusuyla ben de mutlu mutlu yaşıyorum dermişim. “Dermişim” deyince de birden geçmişe gittim. Nereden öğrenmiştik bu “dermişim”i birde “deeer” diye “e”yi uzatırdık. Ne gariptir ki şimdi saçma geliyor. Ancak genel olarak baktığımızda zaten gençlik aptallık değil mi? En büyük mutlulukların, özlemlerin bu aptallıklara tekabül etmesi de ayrı bir manidar.

Tabi insan ne kadar uzak durursa dursun bir türlü gündemden kendini koparamıyor. Son dönemin meşhur tabiri ile bu duruma açıklama getirmek gerekirse aklıma “coğrafya kaderindir” demekten başka bir şey gelmiyor. Maalesef öyle. Sessiz, sakin bir kaplumbağa hızında yaşayan ben gündemin bu süratine yetişemiyorum. Bir film jeneriği gibi hızla akan bu olayları takip etmek ne mümkün. Gerçi jeneriklerde genelde emekçi isimleri olur ve izlemek gerekir. En azından onurlandırmak açısından. Her ne kadar onları da online şu tüketim mecraları sabote etmeye başlasa da göz ucuyla bakmak bile ayrı bir onurlandırma şekli. Tabii burada jenerikleri bile izleyen ben neden bu gündemi takip etmiyorum sorusuyla karşı karşıya buluyorum kendimi. Sonuçta onlar da yememiş içmemiş vakitlerini ve emeklerini harcayarak gündem üretmişler. Sanıyorum bu hususa bir önceki yazımda da değinmiştim. Tabii bu kadar gündem yoksunu olunca tekerrürlerden bahsetmemek ne mümkün. Bu konuda affınıza sığınırım.

Ancak geçip gitmeyen ve muhtemelen geçip gidemeyecek bir gündem var ki o da Covid. Şimdi bunu da mazı mecralar Türkçeleştirmeye çalışıp Kovid olarak yazmaya başlamışlar. Yani “C”, “K” olunca iş bitmiş. Yani biz İngilizcesinin, okunuşunu Türkçe yazınca Kovid Türkçeleşmiş olmuş. Bu dili zenginleştirmek adına atılmış büyük bir adım bence.

Gündem Kovid ile akıp giderken bizim de bir türlü bitmeyen gündemimiz karantina. Tabi bu neye göre kime göre karantina. Tam tutulma gibi, tam kapanmaya girdiğimiz şu dönemlerde mevcut bir ölçek bulmak zor. Tam tutulmanın ne olacağını, nasıl olacağını, ne zaman olacağını biliyoruz ama bizim bu tam kapanma dediğimiz olayın ne olacağından pek haberimiz yok. Biz kapanma konularında çok başarılı değiliz. Kapanma esnasında artan trafik, kapanma esnasında insanların halı sahalarda maç yapması ve insanların hiçbir şey olmamış gibi işlerine devam etmeleri. Ediyorlar etmesine de birde özel izin alacak diye e-devlet önünde sıraya girmeleri. Arkadaş zaten herkesi çalıştırıyoruz bir daha neden izin almalarıyla uğraştırıyoruz ki? Hadi kapanıyoruz kapanmasına da neden hala turist geliyor ya da onlar neden kapanmıyor? Tamam varsa “gavur bunlar ölsünler” mantığı o ayrı ama yani bu insanlar da bulaştırıyor haliyle. Demem o ki ben bu kapatmalardan, karantinadan iyiden iyiye hiçbir şey anlamamaya başladım. Zaten anlamıyordum ya artık hepten Fransız oldum.

Yazının bundan sonraki kısmı ise bir öncekinden 24 saat sonra geliyor. Bir önceki paragrafta nerede kalmıştım başladığım yazının konusu neydi ya da nasıl bir psikoloji ile yazmaya başladım bilmiyorum. Biliyorum aslında ama bilmiyorum diyeyim de bu dakikadan sonra yazılacakların birden değişmesinin sebebi sorgulanmasın. Aman boş ver gerçi. Neyse sanırım bu yazının devamı gelmeyecek. Evde kalın da sonrasında biz de dışarı çıkalım. Hepimiz yani. Bu arada kapandık diye mi bir gün dişim bir gün midem ağrıyor bilemedim. Of ya…

Back to Top