Ölü toprağı serpilmiş üstüme

Sanıyorum son dönemin özeti bu. Ve ne güzel bir deyiştir ki bu tüm halet-i ruhiyemi anlatıyor. Son iki haftadır böyle. Yok, hatta üç haftadır. Yapılacak onlarca şey varken benim yaptığın gidip başka şeylerle ilgilenmek. Ve bu şeyler benim yapmam gerekenlerden çok uzak.

Çok garip değil mi? Yani bana biraz garip geliyor. Bu sorumluluklardan kaçmak mı yoksa farklı sorumluluklara yelken açmak mı bilemedim. Sürekli yeni bir şeylerle uğraşmak, onları öğrenmeye çalışmak bünyeye sadece büyük bir yükten fazlası değil mi? Ama nedense bir şeyleri araştırmadan duramıyorum. Peki bu araştırdıklarım neden hep yapmak zorunda olduklarımın dışında? Sorumluluktan kaçmak mı? Asıl amaç bu mu yani? Yoksa yakama bir karabasan gibi yapışmış kararsızlık mı beni bu na iten?

Tüm sorularımın cevabı “bilmiyorum”. Sürekli de soruyorum belki bu kadar sorunun ardından belki bir umut ardından cevap çıkar diye sormaya devam ediyorum. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Üzerimde bir ölü toprağı.

Zaten yazmam gereken onlarca şey var. yarım bıraktığım aklımı sürekli kemiren. E sonra bir de zaten para kazanmak için çalışmak zorunda olduğum bir işim. Bunun üzerine başka şeyler eklemenin alemi ne? Ama yok. İlla zaten çöpe dönmüş beynim daha da çöpe dönsün ve ben bilgi ile onu uyuşturayım.

Yine dönüyorum dolaşıyorum aynı şeyler.

Ben bir kat daha atıyorum üzerime. Elim yetişmezse sizde bir kürek atarsınız. Usuldendir. Sevaptandır.

Söyleyeceğim bir kaç şey bir türlü devamı gelmeyen

Hep başlıyorum. Dudaklarım birbirinden ayrılıyor, dilim dişlerime çarparken, küçük bir balonunun patlama sesi çıkıyor ağzımdan. Sonra susuyorum. “Susmak da suça girer” diyor biri o zaman kendime karşı suçlu oluyorum.

Asıl sorun bu. Sürekli kendimi suçlu hissetmek. Nefes alsam, adım atsam, gülsem, ağlasam her duygunun kapağını kaldırdığımda altında saklanan bu.

Susmak en iyisi diyorum. Sükut altın demişler. Şöyle bir baktığımda herşeyin kendime yarayanını nasıl buluyorum? Bu muydu istediğim? Bilmiyorum. Kendi yazdığımı oynadığımı düşünürken ne çok parmak var beni gösteren. Ve o parmaklar beni istemediğim yere doğru itiyor. Bir ben oluyorum iki onlar. Kırmızı cübbeler içinde yine geriye gidiyorum. Çığırtkanlık bir yere görünmüyor biliyorum. Yine birşey olmayacağı için susuyorum.

Söyleyeceğim bir kaç şey, bir türlü devamı gelmeyen. Boğazıma kitleniyor… Bekliyorum…

Telefon ile yazıldı kelime hataları olabilir

Karantina döneminde izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz 5 içerik 3. Bölüm

Sanıyorum bir önceki verdiğim listedeki film ve diziler bitirmiş ve yenilerine ihtiyaç duyuyorsunuzdur. Ya hayatımız ne değişik bir hal aldı. Eskiden film ve dizileri kültürel bir faaliyet olarak değerlendirirken şimdi zaman öldürme aracı değerlendiriyoruz. O kadar dizi ve film olduk ki dünyamız gerçeklikten iyiden iyiye kopmaya başladık. Zaten sosyal yaşantının da olmaması bir çeşit hayal dünyasının içerisinde ya da tam tersi hayalsizlik dünyası içinde realitenin sorgulanmasına sebep oluyor. Bu şekilde ne günün ne de hayatın bir tadı kalmıyor.

Malum bugün 14 Şubat. Yani kapitalizmin sevgililer günü. Daha çok harcamamız daha çok tüketmemiz gereken bir gün. Zaten bunu yapmıyor muyduk? Daha çok yapalım ne olacak ki? Bu vesileyle kuru bir kutlu olsun mesajı bırakayım buraya.

Şimdi bunu yazarken aklıma geldi de neden acaba ölüm günleri bu kadar popüler değil? Acaba hediye alıp para harcamadığımız için mi? Evet başlarda oluyor ama bir süre sonra unutuyorsunuz. Ölünce hafızalarda pek kalmıyorsunuz. Yani olası bir harcama kaynağı değil. Acı ile bağdaştırılıp acıyı yaşamamak için diye düşünebilirsiniz ama olay pek ye öyle değil gibi.

Neyse ben film yazacaktım değil mi? O zaman size son zamanlarda sürekli kafamda olanan bir şarkı paylaşayım ve bu gününüzü kutlayayım.

The Tick

Süper Kene hayranı olduğumu elbet blogta yazmışımdır. Onun gibi kahraman dostlar başına. Kene’nin çizgi filmleri oldukça eğlenceliydi. Tabi burada çizgi film diyorum ama bence çocuklar için olan bir çizgi film de değil. Çünkü onun maceraları yaşadıkları öozukların analayabileceği türden şeyler değildi. Kenenin kendini bulmak için aklıyla yaptığı yolculuk bölümü ise kesinlikle izlenmesi gerekenelr arasında. Bu arada ben çizgi filmi izleyeli yolalr oldu ama bu karakter aklıma o kadar işlemiş ki unutamıyorum.

Bu sebepten dolayı Kenenin dizi olduğunu gördüğümde çok sevindim. Aslında bu diziyi 2016 yılında görmüştüm ilk. O yıldan bu yana neden hala izlemediğimi sorarsanız filmin yapımcısı Amazon’un garip politikası yüzünden. Dizinin ilk bölümü 2016’da yayınlanıyor. Sonra ikinci bölüm ise 2017’de. Bu yılda da bir kaç bölüm yayınlandıktan sonra kalan bölümler 2018’de veriliyor. Bu şekilde topu topu 30’ar dakikadan 12 bölümlük dizi saçma sapan bir hal alıyor. Sonrasında ise 10 bölümlük ikinci sezon 2019’ta yayınlandıktan sonra dizi bitiyor. Yani sanırım bitiyor. Böyle saçma yayın planında ne olacağını kestiremiyorsunuz haliyle.

Neyse. Aslında The Tick süper kahramanları yeren bir kara komedi. Bildiğimiz süper kahramanlar burada karşımıza farklı isimlerle çıkıyor. Mesele uzaydan gelen bir kahramanımız var en güçlü olan. Onun gelişi ile birlikte süper kahramanlar çağı başlamış oluyor. The Tick ise nereden geldiği belli olmayan bir kahraman. Çok güçlü olduğunu biliyoruz ama kendisi hafızasını yitirdiği için hiç bir şey hatırlamıyor. Biraz da aptal. Aslında “biraz”ı atabiliriz baya aptal. Yani kas gücü var ama zeka yok. Kendisine bir muhasebeci olan bir partner ediniyor. Adı da Arthur. Arthur küçükken gözleri önünde babası büyük kötü The Terror tarafından öldürülüyor onunla bir tecrübe yaşıyor ve kafayı sıyırıyor. Psikolojik destekler hayaller derken hayata tutunmaya başladığı sırada hayatına Kene girip onu yine belaya sokuyor. Bu arada o yurt dışından gelen Superian tarafından öldürüldüğü düşünülen Terror’un ölmediğini düşündüğü için araştırmaya başlıyor ve onun ölmediğini yer altında örgütlendiğini öğreniyor. Kene’nin ona getirdiği özel bir elbise ile o da süper kahraman kervanına ekleniyor ve birlikte Terror’u yakalamaya çıkıyorlar. Bu arada en süpere ne oldu o ne yapıyor diye sorarsanız onun psikolojik sorunları var. Yani özetle dizide herkesin sorunları var. İşte böyle bir dizi. Ben önce çizgisini sonra bunu izlemenizi tavsiye ederim.

Jean-Claude Van Johnson

Bizim neslin idollerinden biri de Jean-Claude Van Damme’dı. Seksenlerin son dönemlerinden gelip doksanların ortalarına kadar gelen dövüş sporları merakı beni de o dönem sarmıştı. Yayımlanan dergileri aldığım figürleri öğrendiğim olmuştu. Ah ne esnektim o zamanlar. Şimdi yere bile eğilemiyorum. Göbek almış başını gitmiş, oğlan mektebi… pardon birden aklım Barış Manço şarkısına gitti. O dönem esnekliği ve filmleriyle Van Damme bizim için vazgeçilmez bir kişilikti.

Amazon’da diziyi görünce bir izleyeyim dedim. Jean-Claude Van Damme dizide kendisini oynuyor ama onun aslında iki yaşamı varmış. Bir yerde popüler bir karakterken diğer tarafta ise bir ajanmış. Yani Jean-Claude Van Johnson. Dizi açılışında gerçek hayattan bir şeyler beklerken birden bu işin devreye girmesiyle işler karışıyor. Olay kurgunun içinde kurguya dönüyor. Tamam ajan olması zaten gerçek dışı ama kendini oynayıp bundan bahsederek başlayınca diziye ister istemez diziden soğuyorsunuz. Ama emekli olması nispeten kendi ile dalga geçmesi dizinin iyi tarafı.

Emekli oluyor olmasına ama bir gün eskiden birlikte olduğu ajan sevgilisini tekrar görünce yalnızlık çeken karakterimiz yine ajan olup sahaya dönmeye karar veriyor. Tabi kızın görevli olduğu Bulgaristan’da. Burada uyuşturucu satıcılarını haklayacakken kendine birebir benzeyen bir adam görüyor. Bu aşamada işler saçmalaşıyor. Onun yerine geçerken aslında yerine geçenin de o olmadığını görüyoruz. He bu nasıl mı oluyor çünkü gelecekten gelen bir Van Damme’da çıkıyor ortaya. O aslı mı sahtesi mi belli değil. Derken işler karışıyor yine ve aslında şirketin bunları kulalndığını anlıyor ve şirkete savaş açıyorlar. Buradan da bağladık mı James Bond’a.

Dizide senaryo yok. Sanki oturmuşlar her şeyden biraz alarak dizi yapmaya çalışmışlar ama bunu neden yapmışlar anlamadım. Hadi yapmışlar, niye Van Damme baş rolde onu hiç anlamadım. Adamın hiç bir albenisi kalmamış. He kara mizah yapalım dedilerse o da olmamış. Ortaya saçma karışık bir şey çıkmış. Şöyle de bir gerçek var benim gibileri izleyici olarak çekmiştir. Bu arada IMDB’de 7.6 almış. Bence IMDB kardeş şirket Amazon yapımlarına biraz torpil geçiyor.

La daronne (Mama Weed)

Fransa’nın en iyi oyuncularından biri olan Isabelle Huppert’in baş rol oynadığı çok tatlı bir film Mama Weed. Hikayede bazı soru işaretleri olsa da hem keyifle izletiyor kendini hem de heyecanla ne olacağını merak edip duruyorsunuz. Film Hannelore Cayre’in romanından uyarlanmış. Senaryoda da ismi geçiyor.

Patience Portefeux Fransız polis teşkilatında Arapça çevirmen olarak çalışmaktadır. Annesinin bakıma ihtiyacı olduğu için özel bir bakım evinde kalmaktadır. Ona para yetiştirmeye çalışırken zor anlar yaşar. Bir gün bir uyuşturucu şebekesinin konuşmalarını tercüme ederken, annesinin kaldığı bakım evinde annesiyle ilgilenen bakıcının adını duyar. Uyuşturucu taşıma işini kadının oğlu yapacaktır. Kadını sevdiği için çeviriyi biraz çarpıtır ve kafasında bir plan kurar. Bir tona yakın uyuşturucuyu kaçıracak ve kendi satacaktır.

Planını uygular ve uyuşturucuları ele geçirir. Şimdi yapacağı tek şey bu uyuşturucuları elden çıkarmaktır. Bunun için Mama Weed takma adıyla kılık değiştirerek uyuşturucu satıcılarıyla çalışmaya başlar. Tabi birden bire ortaya çıkan bu kadın hem polisin hem de paketleri kaybolan mafyanın dikkatini çeker. Derken olaylar karışmaya başlar. Patience hem elindeki mallardan kurtulmaya çalışırken peşindekileri de alt etmeye çalışır. Bu arada çokta iyi ilişkileri olmayan Çinli komşularının da gerçek yüzünü öğrenmiş olur.

Gerçekten keyifli ve heyecanlı bir filmdi Mama Weed. İzlemenizi öneririm.

Yeoshingangrim (True Beauty)

Yazının Kore yapımı ise 2020 yapımı bir dizi. Dizi Kore’de çok satan aynı isimli Webtoon’dan uyarlanmış. Dizi biraz erken tayfası için olduğundan dolayı hakkında çok fazla kelam etmeyeceğim. Biraz da saçmalıklar yok değil. Yani karakterler pek oturmamış dizide.

Lim Ju Kyung çok çirkin bir kızdır. Bu sebepten dolayı bulunduğu okulda sürekli zorbalığa uğrar. Hatta bir gün bu durumdan sıkılmış çatıya çıkmış intihar etmeyi düşünürken yakışıklı Lee Soo Ho onu kurtarır. Gözleri de gözlüksüz bir işe yaramayan Lim Ju bu çocuğun kim olduğunu çıkaramaz. O esnada babasının da dolandırılması sebebi ile eski evlerine taşınmaya karar verirler. Tabi bu karara en çok sevinen Lim Ju olur.

Yeni hayata başlarken yeni kararlar alan Lim Ju internette takip ettiği bir makyaj sanatçısından makyaj yapmayı öğrenir. Ve yeni okuluna makyajlı güzel alımlı yeni biri olarak gider. Bütün gözler üzerindedir yeni hayatından memnundur ama tek korkusu gerçek halinin öğrenilmesidir. Bu arada onu kurtaran çocuk Lee Soo’da aynı okuldadır ve birbirlerine aşık olurlar. Tabi Lee Soo onun gerçek halini bilmektedir. Derken araya Lee Soo’nun eski arkadaşı ama araları bozuk olan Han Seo Jun girmiştir. Lim Ju birden iki yakışıklının arasında kalır. Tabi yalan ortaya çıkar ve her şey tepe taklak olur..

Kötünün kötü olmadığı ya da olamadığı bu sebepten dolayı gerçekliğini de yitirmiş bir dizi olmuş. Bu arada kötü misyonu da Yoo-na Park’a düşmüş. Ondan kötü olmayacağı gibi olmamışta dizinin sonuna doğru herkes iyi bir karakter oluyor. Yani dizi çiçek, böcek, kelebek. Çok pozitif. Karakterler de çok değişik. Tamamen bir karmaşa. Bir de dizi bitti diyorsunuz uzuyor, bitti diyorsunuz uzuyor. Dizideki tek olay birini buluk evlenmek. Nelere kaldık?

Efsunlu – Kabirden Gelen

Aslında yazacak çok daha iyi filmler var ama uzun süredir yerli korku yazmadığım için son film olarak bu filme yer vermek istedim. 2019 yapımı filmin yönetmenliğini Uğur Kaplan yapmış.

Filmin hikayesi biraz karışık. Aslında tanıtımları okuduğumuzda hikaye Burcu’nun başından geçiyor sanıyorsunuz ama asıl karakter Kübra. Hikaye bir kız yurdunda geçiyor. Burada öncelikle burası nasıl bir yurt onu bilmiyoruz. Islah Evi tarzı mı yoksa normal okul yurdu mu belli değil. Bildiğimiz tek şey yurdun eski bir hapishane olduğu. Neyse parasızlıktan dolayı bu yurda gelen Kübra yatakhanelerindeki kızlar ona zorbalık yapar. İyice depresyona girmiş olan Kübra o esnada garip şeyler görmeye başlar ve Burcu’yu öğrenir. Burcu ise yıllar önce daha bebekken yurdun kapısına bırakılmış ve yurt müdiresi tarafından büyütülmüştür. Sorunları olan Burcu herkesten uzak bir odada tek başına yaşamaktadır. Hırçın ve asabidir. Yurtta herkes onun içinde cin olduğunu söyler. Psikolojisi iyice bozulan Kübra, bir yandan da Burcu’ya yardım etmeye çalışır. Ancak yaşadıkları gördükleri aklını yitirmesine sebep olur.

Filmde değişik kamera açıları kullanılmaya alışılsa da genel anlamda senaryo boş olduğu için film baştan sınıfta kalıyor. Hikaye olarak bize hiç bir yenilik sunmamış. Klasik yerli korkularda olduğu gibi bu filmde bağırış çağırışla insanları korkutmaya çalışıyor. Bir yerden sonra o kadar karmaşa oluyor ki kafanızı omzunuza düşerken bulabilirsiniz. .

Haftasonu çöplüğü

Günlerdir dizi ve film izlemekten başka birşey yapmıyorum. Onları da severek izlediğimden değil ama azından bir şeyler izledim demek için. Oysa koltuğa yatıp öylece boş duvara bakabilirim.

Farkı bir şey de yapmıyorum. İzlediklerim iç içe geçmiş durumda. On dakika öncesinin hikayesi bile aklımda yok. Araya sıkıştırdığım öykülerin konuları da cabası. Beynim tam bir çöplük. Tam bir haftasonu çöplüğü.

Hafta içi de durum farlı değil. Tam bir kaos. Hem de sürekli şikayet edip sürekli içine düştüğüm bir kaos. Sanıyorum kendime acı çektirmeyi seviyorum. Hem de her açıdan. Fiziksel ve ruhsal…

Neyse ki fiziksel acılara son verdim. Bir kaç acemi jilet deneyimi devamının gelmeyeceğini kanıtladı bana. Dış görünüş önemliydi. Kimse sizin ruhsal yaralarınızla ilgilenmiyor. Olan biten sadece fiziksel yaralara. Çünkü dışarıyı yargılamak daha kolay.

Yüzümün alından çeneye kesik olması bana bakışlarınızı değiştirir. Aynı zamanda yakınlığınızı da. Kaçılacak, korkulacak biri olurum hemen. Tüm kötülükleri benden beklenir. Oysa ruhsal yaralar öyle değildir. Herkes size aynı yaklaşır. Hatta bazıları acıyormış yapıp daha fazla yaklaşır. Hiç kimsenin sizin derdinizle bir ilgili bir fikri yoktur. O sadece kendini rahatlatmak ister. Ve hatta bi ruh bu şekilde tamir olmaya çalışırken her seferinde daha da yaralanır. Ve yaralı ruh yaralı yüzden daha vahşidir.

Bir insan olarak kendime yapabileceğim en büyük kötülüğü yapıyorum. Buna içinde bulunduğumuz dünyanın da katkısı var. Dünya diyorsam o uzaydan çoğunluğu mavi yuvarlağı kastetmiyorum. İnsanlar, topluluklar, oluşumlar, her biri bir diğerinden kendini üstün görenlerden bahsediyorum…

Ve ne yazık ki biliyorum. Hiç bir şey yapmadan ölüme yürüyorum. Soğuk bir yılan gibi, kıvrıla kıvrıla, ardımda bıraktığım derilerin toz olmasını bekleyerek….

Not: Cep telefonu ile yazıldı. Neden hata olmasın…

Pardon! Sizi yiyebilir miyim?

woman holding another woman s leg
Photo by Ketut Subiyanto on Pexels.com

Hiç birisini yemeyi düşündünüz mü? Anlamsız bir soru değil mi? Eminim düşünmeyeniniz yoktur. Yalnız değilsiniz, ben de aynı şeyi düşünüyorum zaman zaman. Aslında hepimiz aynı şeyi düşünüyoruz. Bunu dile getirmekten korkmaya gerek yok. Bu olağan bir dürtü. (Bu arada olağan dürtüleri neden bastırmaya çalışıyoruz?) Yoksa neden insanlar birbirlerini sevmeye çabalarken içine ısırmayı da katsınlar ki?

Peki ya insan yavrularının daha en saf dönemlerinde ki ısırma çabaları? Çoğumuz bunun acısıyla kendimizi kollamaya çalışırken karşımızdaki küçük şeytanın kahkahalarıyla aslında bizim de içten içten eğlendiğimizi. Sonra ona aynı şekilde misillemede bulunmamız… İnsan tabu ve kalıpların içine girdikçe bunun yanlış olduğu baskısı ile kendini dizginliyor ama bu duygu hiçbir zaman geride kalmıyor. Sadece küçük oyunlarda saklanıyor. Haz aldığımız, keyif aldığımız oyunlarda. Hatta bunların doruk noktasında…

Aslında sadece erkelerin değil herkesin kalbine giden yol midesinden geçiyor. Mide karın doyurmak ısırmak ise haz almak için. Hayvanları bu durumdan soyutluyorum. Elleri kolları olmadığı için bir şeyleri padikleyemedikleri için ısırıyorlar. Eh sonuçta onlar hayvanlar değil mi? Ben burada insanın ısırma güdüsünü merak ediyorum. Bu acaba tat alma duyumuzla alakalı olabilir mi? Dört duyu ile hissettiğimiz şeyleri sonuncusu ile iyice tasdiklemek. Muhtemelen böyle bir durum var.

Sanki kendi duyularımıza bile güvenmiyoruz? Siz ne dersiniz?

Karantina döneminde izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz on içerik 2. Bölüm (Not:Netflix içermez -1)

Seriye devam edeyim ama bu sefer içinde Netflix içerikleri olmasın istedim. Zaten onlar her yerde. arada farklı platformlara da değinmek lazım değil mi? Anlamadığım Netflix nasıl bu kadar ailemizin içine girdi, bizden oldu. Çok ilginç değil mi? Bazı şeyleri çabuk benimserken bazılarını reddediyoruz. Mesela neyi mi reddediyoruz? İnsan eşitliğini, hayvan haklarını, doğayı yok etmemeyi.Sosyal mesajımı da verdikten sonra buyurun başlığın ana konusuna geçiş yapalım. Bu arda blogta yazı formatını değiştirsem mi diyorum ama bilemedim. Buranında kendine özgü 15 yıllık bir geçmişi ve karakteri var. Artık neyse o olsun…

The Thinning

Şimdi biliyorsunuz ki Acun tarafından Exxen diye bir platform yaratıldı ve kullanıma sunuldu. İşte bu dizi de orada değil Youtube Orginal’da. O zaman niye böyle giriş yaptın derseniz, asıl mesele Exxen’in de Youtube Orginal gibi hareket etmeye çalışması yani Youtuber’lara iş yaptırması. Bu filmde adam Youtuber çok takipçisi var diye yapılmış filmlerden birisi. Öyle demeyin Google kullanıcıları %81 oranın da bu filmi beğenmiş. Neyini beğenmişler ona bir bakalım.

Şimdi Youtube genelde ergen içerikler yayınlıyor. Bu hikaye ona uyumlu olarak distopik bir gelecekte geçiyor. Artık nüfus o kadar artmış ki dünya onlar için yeterli yaşam alanı sağlayamamakta.

Ülkeler ise buna önlem olarak bazı kurallar koymuşlar. Amerika ise sırf zeki bir toplum oluşturmak için okul sonlarında senelik sınav koymuş. Bu sınavdan geçemeyenler ise öldürülüyor. (Onlar öyle sanıyor aslında) Erkek kahramanımız (ünlü youtuber olan) ise başkanın oğludur. Sevgilisi sınavdan kalınca öldürülmek üzere alınıp götürülür. Bunun üzerine arkadaşımız bilerek sınavdan kalır ama sonuçlara bakınca bir de bakmış geçmiş. Asıl geçmesi gereken asıl kızımız ise kalmıştır. İkisi bir araya gelir ve düzene karşı savaş açarlar. Tabi adaleti (!) sağlamayı da başarırlar. Film devam eder gibi bitiyor ama henüz devamını göremedim belki de hikayesinden kurgusuna, oradan oyunculuğuna her şey kötü olduğu için ilgimi çekmedi.

Jessie

Hindistan yapımı korku filmi korkutmasından çok kurgusu ile ön plana çıkıyor. Gerçi filmin kurgusu güzel ama bilhassa oyunculuklar işi biraz çıkmaza sokmuş. Efektler ise fena değildi. En azından korku filmi diye kapkaranlık bir film izlemedik.

Profesyonel hayalet avcıları olduklarını iddia eden bir gurup araştırma yapabilmek için adı çıkmış bir evi aramaya koyulurlar. Tam yoldan geçerken bir kadına rastlar ve ona evin yerine sorarlar. Kadın evin kendine ait olduğunu yurt dışından geldiğini ve evi satacağını söyler. Hepsi eve girerler ev derli toplu ve temizdir.

Derken “İçeri giren kimsenin çıkamadığı” o evde garip şeyler olmaya başlar. Birden bire televizyonda Jessie ve Amy adlı iki kardeşin hayat hikayesi dönmeye başlar. Bu esnada işler daha da karışır. Kimin kim olduğu ne olduğu belli değildir.

Filmin her dakikasında senarist izleyiciyi ters köşe yapmaya çalışmış. Yer yer de başarmış ama yine mi ya demeden de duramıyorsunuz.

Wonder Woman 1984

DC dünyasının en güzeli Wonder Women ikinci filmi ile karşımızda. DC bu sefer kafamızı karıştırmak istememiş devam filmi olarak ilk film ile aynı dönemi seçmiş. “Bence güzel de olmuş” demek isterdim ama çok garip ve karışık bir senaryoyla film karşımıza çıkıyor.

Diana’nın küçüklüğü ile başlayıp orada verilen mesajla alakasız bir şekilde geleceğe geçip burada bir aşk filmine dönen bir hikaye var. Bir de hikaye de iyi mi kötümü bilemediğimiz karakterler. Bu sebepten dolayı kime sempati, kime antipati kuracağını şaşırıyorsun.

Aksiyon sahneleri desen hepsini yaladık yuttuk yeni bir şey yok ama onlar da sırf aksiyon olsun diye yapılmış. Alakasız yer ve zamanda karşınıza aksiyon çıkıyor. Biz neredeydik, olay neydi anlamadan herkes birbirine giriyor. Bazen bitsin diyorsun sahne ama bir yandan da istemiyorsun çünkü izlediğin WW. Tabi bir de WW’ın güçlerini alakasız kullanması var. Mesela koşabiliyor ama arabayla gidiyor. Uçabiliyor ama yürümeyi tercih ediyor. Böyle garip şeyler.

Hikaye bir dilek taşının etrafında dönüyor. Niyeyse Diana dahil herkes onun peşinde. Mitolojik bir şey o kadar meşhur ki petrolcü adam bile biliyor. Kötü adamımız -dilim elvermiyor kötü demeye- onu buluyor, kendini dilek taşı yapıyor tüm dünyayı dilek dilemeye zorluyor. Tabi bedava dilek gerçekleşmez karşılığında dileyenden bir şey almalı. Nereden öğrenmiştik bunu. Heh. Bir ürün bedavaysa ürün sizsiniz. WW ise gücünü kaybediyor çünkü unutamadığı sevgilisini diliyor. Bu abi de nedense başkasının kılığında geliyor dünyaya. Sonrası Allah kerim. Neyse fazla uzattım. Vallahi filmin tek olumlu bence Gal Gadot’tu.

UTOPIA 2020

Benim acayip sevdiğim 2013 yapımı ayn isimli diziden uyarlama Utopia’yı Amazon’da görünce izlemeden edemedim. Tabi diziyi Gillian Flynn uyarlamış John Cusack oynamış. Neden izlemeyeyim ki? Haksız mıyım?

Ama izlemeseydim mi diye düşünmedim de değil. Bilmiyorum. Hikaye orjinaline göre biraz değiştirilmiş. Hazır korona ile ilgili laboratuvarda üretildi iddiaları varken bu olayı biz de kullanalım demişler. Zaten hikayenin orijinalinde de virüs var. Neden kullanılmasın ki? Her şey hazırken kullanmamak olmaz. Ama orjinal hikayeden öyle bir sapmışlar ki burada virüsü üreten kişiyi gözümüzün önüne sokup, yeni dünya yaratma çabasında biri olarak göstermişler.

Her şey planlanmış yapılmış kurgulanmış herkes ona göre eğitilmiş bir hal almış olay. Vallahi ben izlerken arada kaldım hikaye nasıl ilerleyecek diye. Orjinali kadar gizemli değil. Orijinali kadar iyi müzikleri yok ve orijinali kadar görsel güzelliğe sahip değil. Orijinal Utopia bir şaheserdi. Yazmıştım sanırım derslerde okutulacak bir görselliğe sahipti. Bu ise ona kıyasla kötü olmuş. Ama şunu da belirtmeliyim bu dizi daha piyasa malı, izlenecek tipte olmuş. Ben orijinalini izleyin derim. Sonra bunu izleyip karar verin.

US

Film zamanında o kadar çok övülmüştü ki açıkçası ben de biraz çekinceli yaklaştım izlerken. O gün, bu gün derken yeni vakit bulabilirdim ama aklı selim bir şekilde izlediğimi söyleyebilirim. Filmin yönetmeni Jordan Peele hakkında çok fazla konuşup onun Hitchcock’u tahtından indireceği söylentileri çıktı. Sonrası ne oldu bilmiyorum ama indirebilir mi tereddütteyim. Bu iş öyle yeniden Alaca Karanlık Kuşağı çekmekle olmuyor. Öyle ki bu filmde onun Mirror Image bölümünden esinlenilmiş. 1960 yapımı olandan. Eğlenceli değil mi?

Adelaide küçükken ailesiyle tatile gider ve burada tıpatıp aynısı Red’le karşılaşır. Daha sonra Adelaide’nin hayatı bir kabusa döner psikolojik sorunlar yaşar.

Olayın üstünden yıllar geçer ve evlenir iki çocuk sahibi olur. Ancak bu psikolojiyi üzerinden atamaz öyle ki tatile bile gitmek istemez. Ama ailesi çok bastırınca kabul eder. Bir gün kendilerine tıpatıp benzeyen birilerinin evlerinin dışında gezindiğini görürler. Onları uzaklaştırmaya çalışırlar ancak bunu başaramazlar. Hatta bütün kasaba onların elinin altındadır. Tüm gerçek insanlar öldürülüp yerlerine kopyaları geçmiştir. Adelaide ve ailesi ise onlardan kaçmaya devam eder. Tabi ana ailemiz olduğu için diğerlerini uğraştırmalarını çok kafaya takmıyorum ama filmde soru işaretleri çok. Mesela bunların kim olduğu neye göre kopyalandıklarına yer verilmemiş. Bir yerde sadece normal insanların yaptıklarını taklit ettikleri bir yer var ama o da başka soruları getiriyor. Velhasıl bu yansımalar ya da diğerleri kim dersek diyelim dünyayı ele geçiriyorlar. Tabi değişen ne zaten kendilerini öldürüyorlar. Evet ortalık karıştı değil mi?

İki gurupla da empati kuramıyorsunuz. Bir yerde matematik eksik. Sonunda ters köşe hareketi bu durumu perçinliyor. Aslında film akıyor ve kendini izlettiriyor ama hangi kategoriye koymalı bilemedim. Korku değil, gizem eh, gerilim biraz.

Upload

Amazon Prime’da yayınlanan bu dizi konu bakımından oldukça hoşuma gitti. Gerçi bu konuda başka şeyler izleyip okumadık mı evet okuduk izledik ama yinede akıcı hikayesi ve anlatımıyla çekici bir dizi.

Öncelikle hikayeyi özetleyeyim: 2033 yılında insanlar öldükten sonra bilinçlerini sanal bir dünyaya yükleyebilmektedir. Çok büyük bir anlaşmanın eşiğindeki bilgisayar programcısı Nathan otonom araçla bir kaza geçirir ve erken yaşta ölür. Zengin sevgilisi onu Lake View adında çok pahalı bir sanal dünyaya yükler. Nathan buraya alışmaya çalışırken hafızasının bir kısmının olmadığını anlar. Bu olayı çözmeye çalışırken bir yandan da kız arkadaşının kontrolü altında onun yönettiği bir oyun karakteri gibi bulur kendini.

Nathan bu dünyanın artılarını ve eksilerini bulmaya çalışırken Angel isimli müşteri hizmetleri temsilcisi ona destek olur. Bir süre sonra aralarında bir yakınlaşma başlar. Angel (Nora) bu şirkette baskı altında çalışır ve ölmekte olan babasını sanal dünyaya yüklemek ister. Nathan ile yavaş yavaş yakınlaşması onun öldürülmüş olabileceği fikrini doğurur ve araştırmaya başlar.

Dizi günümüz iş ve sosyal yaşantısını işlerken, gelecekte böyle bir durum olduğunda neler olabilir, aradaki kast ayrımlarını çok güzel anlatan bir kara komedi. Tavsiye ederim.

Spare Parts

Filmi görüp hafiften konusunu okuyunca keyfe gelmiş bir sinek gibi ellerimi birbirine sürtmeye başladım. Böyle filmler kolay bulunmuyor piyasada. Benzerlerini izlemedim mi elbet izledim ama yenisini görmek ayrı bir güzel.

Bu kadar sevinmesine sevindim ama filmi izlerken o hayalimde kurguladığım şeylerle karşılaşmadım. Ne mi bunlar? Yaratıcılık, özen ve ciddiyet. Bu sebepten dolayı film bende hayal kırıklığı yarattı. Filmin bütçesi önemli değil önemli olan kendine özel tadı olması Bu tat filmde yoktu.

Hikayeyi anlatayım. Genç kadınlardan oluşan bir metal gurubu yerel bir barda sahne almaktadır. Sonra ortalık karışır ve kavga çıkar bizim kızlarda erkeklerle hakkını vererek dövüşür. Sonra öğreniriz ki bu gurubun şovu yada ritüeli gibi bir şeydir. Neyse konser biter bunlar yola koyulur. Yolda giderken klasik bir şekilde arabaları bozulur. Onlara yardıma gelen çekici arabayı ve kızları bir hurdalığa götürür. Burada hepsi uyutulur uyandıklarında ise ellerinden biri yoktur. Buraya silah yerleştirmek için bir aparat takılmıştır. Kızlar oluşturulan bir arenada savaşmak zorundadırlar.

Zaten herkese hitap etmeyen bir film olup, tüm hikayesi ele takılan aparat olması. Nerede o eski Tokyo Gore Policeler?

Gookjesoosa – The Golden Holiday

Çok matah olmayan ancak eğlenceli ve kendini izleten bir film The Golden Holiday. Bir polis dedektifi olan Hong Byeong-soo, kızı ve karısının baskısıyla bir yerlerden para bularak 10. yıl dönümlerinde ailesini Filipinler’e götürür. Burada onu birkaç yıl önce dolandıran ve çocukluk arkadaşı olan Yong-bae’yi bulmaya çalışır. Tam o sırada bir cinayet işlenir ve tüm suç Hong Byeong-soo’ya kalır. Yine eski arkadaşı ve tur rehberi olan Man-Cheol ile bu suçtan kurtulmaya çalışır. Bu arada Yong-bae’nin söylediği bi hazine sebebiyle başı mafya ile de belaya girer.

Aksiyonu yerinde, kafa yormayan öyle vakit geçsin diye izleyebileceğiniz bir film The Golden Holiday.

The Night Clerk

Büyük bir umutla başladığım ancak beklediğimi bulamadığım bir film oldu The Night Clerk. Filmin en farklı tarafı ana karakterimizin otistik olması. Bu da filmde karşımıza fark olarak çıkmıyor. Karakter psikolojileri de tam olarak yansıtılmamış.

Bart Bromley bir otelde resepsiyonda geceleri çalışmaktadır. Bart insanları daha iyi anlamak ve prova yapmak adına tüm olan biteni kaydetmekte ve daha sonra bunları izlemektedir. Bir gün otele bir kadın gelir. Bart daha önce kamera yerleştirdiği odayı ona verir ve izlemeye başlar. O akşam kadın bir adam tarafından öldürülür ve Bart bunu görünce otele geri döner tabi o esnada orada olması tüm gözleri üzerine çeker.

Bir yandan soruşturma sürerken Bart firmanın farklı bir oteline görevlendirilir. Buraya Andrea isimli genç güzel bir kadın gelir ve Bart onu da izlemeye başlar. Kadın ise Bart’a yakın davranmaktadır. Ondan hoşlanmaya başlayan Bart ona olan biteni anlatır ama kadının amacı farklıdır. Tabi bu amacı siz anlamışsınızdır. Bence filmin artısı Ana de Armas’ın güzelliği oldu (:

Jennifer’s Body

Daha önce izlememiştim geçen gün bir Youtube’da bir müzik klibi izlerken bu filme rastladım. Dedim ki kendime ben bu filmi neden izlemedim ki? Megan Fox var Amanda Seyfried var. Çok ilginç.

Film Türkçe’ye Kana Susadım olarak çevrilmiş. Ancak gördüğünüz gibi orijinal ismin bununla alakası yok. Sanırım erotik çağrışımlar yapar diye ismi bu şekilde seçmişler. Bence filmi de daha çekici kılmak için bu ismi uygun görmüş yapımcı yönetmen.

İki yakın arkadaşlardan biri afet-i devran diğeri ise içine kapanık inektir. Gerçi o da öyle ama kendi potansiyelinden bir haberdir. Derken güzel ve çekici olan Jennifer bir gece konser sonrasında gurupla birlikte eğlenmeye gider. Geriye döndüğünde ise arkadaşı Needy’nin karşısına farklı bir şekilde çıkmıştır. Needy bir süre sonra onun değiştiğini ve insanları öldürdüğünü öğrenir. Tabi bunu kimseye anlatamaz kendisinin kurtulması gerekmektedir.

Back to Top