bayram

insanlar yürüyor, insanlar büyüyor…
kimsenin bilmediği anlamlara karışarak varolan üzerine derin anlamsızlıklar yüklüyor…
böylesi en iyi, bıraktığın gibi, kalmadan bitmeden…

Uzun Kollu İletişimsizlik

Yanımızdan geçiyor hayatın kırıntıları. Bilmediğimiz yüzlerde, hissiyat oyunlarına bürünüyoruz. Küçük gurur oyunları oynuyoruz kendimize. Ardından bir fıçı biraya yenik düşüyoruz.

Acı çektikçe olgunlaşacağımızı düşünüyoruz. Ve küçük yalan büyük bir girdap sürüklüyor bedenimizi. Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak.

Konuşamıyoruz konuşmaya çalıştıkça batıyor boğazımıza derin derin umutsuzluğun kılçıkları. Hep bir kederle çalıyor kapımızı mutluluklar, Uzanmaya çalıştıkça çarpıyor yüzümüze. Hep başkaları olmaya çalışıyoruz, onlar gibi gülüyor, onlar gibi yiyor, onlar gibi eğleniyoruz. Onlar oluyoruz kendi sıfatımızdan farklı. Çünkü onlar tadıyor aşkı, onlar yaşıyor hayatı ve biz onlara sadece buğulu bir camın ardından ağlamaklı gözlerle bakıyoruz.

Kişisel gelişim kitapları okuyoruz ve bilgenin neden Ferrarisini sattığını düşünüyoruz günlerce. Sadece aklımızı karıştırmakla kalıyor gelişim kitapları ve umutsuzca yine kendimize sarılıyoruz.

Jim Morison’a hayran kalıyor Leonard Cohen’nin melankolik aşkına imreniyoruz. Onlar gibi küfrediyoruz hayata ve bir beyaz perdede oynuyor anılarımız, hep bir ağızdan ağlıyoruz.

Hep yaklaştıklarımız itiyor bizi, türlü oyunlar oynuyorlar üzerimizde ve biz inatla masumca gülüyoruz yüzlerine, kim olursa olsun, kendisini düşündüğünü bilerek ve herkes kendi için bir şey yapıyor, sonra mahkum kılıyor biz kendilerine.

Bin parçaya bölünüyoruz küçük muhabbetler arasında, dört duvar oluyor arkadaşlarımız, bir şarkıda kaptırdığımız benliğimizi, bilgisayar üzerinde bırakıyoruz, en çok acıyı çektirerek, en azılı ölümü gerçekleştirerek puan topluyoruz hayattan.

Çocukları öldürüyoruz, belki tecavüz edip, parçalayıp, organlarını satmıyoruz ama yavaşça yüzlerine gülerek öldürüyoruz, bir palyaço kılığında, derin makyajlı. Hep birilerine atıyoruz suçları. Sonra olanlara vahlanıyoruz.

Jenna Jamesson’un pornografisine dönmüşken hayat Emmanuelle’nin erotizmini arıyoruz. Her zaman ki gibi boynumuz bükük dönüyoruz odamıza. Ve gerçekliği arıyoruz Robert Dick kitaplarında usul usul kendimizi kaybederek.

Bekliyoruz, her şey için, her şeye yeniden başlamak için. Yırtıyoruz penceremizdeki perdeleri, gün ışığı dolmaya çalışıyor yeni bir aşkla odanın içerisine yeni bir tekerrüre gebe. Konuşamıyoruz konuştukça batıyor boğazımıza heyecan kılçıkları. Ve önümüzden akıyor yine bir hayat.

Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak ve gözyaşlarımızı siliyoruz parmaklarımızdan akan kıyafetle…

01 Haziran

Fiili Yalnızlığımın Geçit Törenleri

Keskin salak gülümsememi çıkarmalıyım artık yüzümden. Hayata her gün yeni bir umutla başlamak; ruhsuz, suratsız, kişisel albenilerden çok, vasıfsız insan topluluklarının parçası olmaktan alı koymalıyım kendimi.

Her şey biraz daha karanlığa itiyor beni. Karanlık yaklaştıkça benliğime açılan kapılardan bir bir giriyorum. Saf beyazın huzuru orada. Sarı benekli odamın duvarlarında hayaletler görüyorum. Soğumaya başlayan odamın içersinde aylardır başucumda bulunan günbegün artıp sıcaklığını hissettiren kapsüllerim samimiyetle gülümsüyor bana. Yanında sevgili dostum diyebileceğim bir yıldan ötedir cüzdanımda taşıdığım, derin bir umutsuzluk anında sırasını bekleyen, paslanmaya yüz tutmuş yarım jiletim. “XCb” gibi harflerle başlayan Rusça isminin parlak gülümsemesi yüzüme yansıyan. Duvarda asılı bir kement, ağzını kocaman açmış dişlerinin ardından dilini savuruyor bana, şuh gülümsemesi içimi acıtıyor bir kez daha. Bu kez becermeliyim, kendimi onların mutluluğuna eşlik edip, sayısızca kez bölünen benliğimi toplamalıyım.

Uyumalıyım.

Bir kez daha küçük bir ölümle alıştırmalıyım kendimi gerçek hayata.

Yine aynı rüya. Bir bar köşesinde sigarasını içen karanlık kadın. İçimde ona karşı ifade edilemez tutkunluğun, saplantı haline dönüştüğünü hissedebiliyorum. Yüzünü hiç net görmedim karbon kağıdıyla çizilmiş bir karakterden ibaret sadece. Biraz daha düşünüp bilinçaltımın, yanılsamalarından küçük karakterler ürettiğimi hatırlatıyorum kendime. Sigarsından bir kez daha çekiyor ve sigarasını tuttuğu uzun parmaklarının dumanla nasıl kırıştırdığını görüyorum. Dirseği göğüs hizasında ve kırık, bileğide tam zıt bir şekilde. Karanlığın duvara vurduğu yansıma, sadece televizyondan gördüğüm bir kuğu şeklinde.

Ne yansımamı görebiliyorum ne de gölgemi, bu lanet olası boktan rüyada, kendimi yalnız hissetmemin tek nedeni bu. Rüyada gezindiğim vakitler içersinde mümkün olduğunca aynanın karşısında olmamaya çalışıyorum. Gerçek hayatta da öyle. Gerçek olmasa da bir kopyamı görmek içimde olan öfkenin açığa çıkmasına neden oluyor. “Kendimden neden bu kadar nefret ediyorum” sorusunu sordukça, mantıklı bir cevap üretemiyorum. Tiksinsemde bu benden benimdi, aslında tamamını soyutlamıştım kendimden bir ruh olarak açığa çıkmak istiyordum ve onlarda beni bekliyordu. Bu lanet olası beden beni içine hapsetmiş iskelet denilen işkence aletleriyle ruhumu kazıyordu yavaş yavaş, yok etmeye çalışıyordu.

Üçüncü gündü. Evim darmadağınık, içersinde gezmeye çalıştıkça ayağıma batan şeylerden ötürü küfürler yağdırıyorum etrafa. Dağınık olmama rağmen bir temizlik belası kaplamıştı beni. Ellerimi yüzümü hatta vücudumu çamaşır suyuyla yıkıyor, ellerimde yüzümde peydahlanan çatlakları fondötenle kapatıyordum. Sokağın başındaki berberin çırağıyla anlaşmıştım üç günde bir beni tıraş etmeye geliyordu. Her gelişinde de ayrı bir hayret ifadesini yüzünde görüyordum. Artık o da alışmıştı benim bu halime, ona oyuncu olduğumu ve bir role bu şekilde hazırlandığımı söylemiştim. İnandı, kimseye söylememesini tembih ederek eline her gelişinde fiyatından daha fazla para sıkıştırdığımda mahşer sorgusunda bile hiçbir şey söylemeyeceğini çok iyi biliyordum. Bu gizli bir oyundu, kendimle paylaşacağım.

Dört gibi gözlerimi derin bir baş ağrısıyla açtım. Pencereden çeriye akan sert rüzgar derin bir amonyak kokusu bırakıyordu burnumda. Aton’un doğmasına az kalmıştı, uzun zamandır onun doğuşunu izlememiştim bu benim için bir kayıp değildi elbet, diğer insanlar gibi, ancak içimde bu gün onu görme duygusu ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Bu yüzden dışarı çıkmalıydım ve yaklaşık dört aydır evden dışarı adım atmamıştım. Bu benim için kapımın önüne ördüğüm on metrelik kurmaca duvarın üzerinden atlamam demekti. Bunu başarabilir miydim? Aton için evet!

Kapıdan apartmanın koridoruna adım attığımda ayaklarımın titreyip dizlerimin birbirine vurduğunu hissettim. Küçük bir panik kaplamıştı bedenimi. Midem bulanmaya başlamış, koridorda yayılan koku beyin hücrelerimde ağır tahribatlara yol açmıştı sanki. Başım ağrıyor gözlerim kararıyor içimde sebebini bilmediğim bir his açığa çıkmayı bekleyen bir gaz gibi içerden derimin cephelerine çarpıyor, küçük fare ısırıklarını andıran bir acı hissettiriyordu bedenimde.

Sokaklar bomboştu. Ana cadde üzerinden tek tük geçen araçların sesleri ufak bir uğuldama yaratıyordu beynimde. Adımlarımı hızlandırdım bilinçsizce uzun zamandır böylesine hareket etmeyen bedenim, ağırlaşmaya başlamıştı, ayaklarımı kaldıramıyor sürüyerek yürümek zorunda kalıyordum. Yolun düzensiz asfaltı üzerinde birkaç kez tökezledim ancak düşmeden birkaç adım attıktan sonra kendimi toparlayabildim. O an derin bir açlık hissi kapladı midemi. Uzaktan gelen uğultuya midemin kazınması karışıyor ve bulanmaya başladığını hissediyordum. Boğazımda bir tükürük yumrusu birikmiş nefes alamıyordum. Ciğerlerimde biriken hava kendini dışarı aymak için vücudumda amonyaktan kaynaklanan çatlakları kullanmaya çalışıyor her öksürükte derin bir acı veriyordu. Kendimi aniden gözüme ilişen çöp konteynırının yanına atım ondan destek alarak boğazımda yer edinen yumruyu çıkarmak için öksürdüm. Yo bunu ben bilinçli yapmıyordum, ciğerlerim içersinde ne varsa atmak istercesine şişmiş, öksürerek kendini yırtarcasına ince bir ıslık şeklinde hava pompalamaya çalışıyordu dışarı, midem ise içersinin boş olmasından dolayı kendini bağırsaklarımdan kurtarmaya çalışarak gırtlağıma kadar gelmişti. Derin bir öksürük bedenimi sarstığında ne destek aldığım elim ne de ayaklarım bedenimi taşıyamamış ve yere yığılmıştım. Yere düştüğümde birkaç kez daha aynı şiddetle öksürdüm. Suratımın sol tarafı ve bedenim tamamen yere yapışmış hareket edemiyordum. Yüzümden sıcak bir şeyler aktığını hissettim. Gözlerimi kapadım. Hiç bir şey hissetmiyor, sesimi çıkaramıyordum bile, evden hiç çıkmamalıydım. Gözkapaklarımı araladığımda yeni doğmuş bir kedi yavrusu büyüklüğünde bir fare ile göz göze geldim. Elleri arasına bir pizza dilimini sıkıştırmış

kemiriyordu, bana acıyarak baktı ve elindekini bırakarak yanıma yanaştı. Şimdi tam gözlerimin önündeydi koca vücudu önümü öyle kaplamıştı ki hiçbir şey göremiyordum. Gözlerimi kapamak istedim ama bana ne yapacağı konusundaki merak buna engel oldu. Burnuma doğru eğildi, gözlerimin içine keskin bir ifadeyle baktı, şimdi beni yavaş yavaş kemirmek istiyordu bundan emindim. Ve bunu görmem içinde gözlerimi en sona bırakacaktı. Burnuma doğru eğildi. Sıcak ıslak burnunu ve kokulu nefesini hissettim kokladı ve yavaşça başını yere eğdi, yere yayılmakta olan kanımdan biraz içti. Tekrar gözlerime bakarak arkasını döndü, pizzasını tekrar alıp aynı şekilde kemirmeye başladı.

Aklımın gittiği anlar var, o zamanlarda kendimi kartondan yaptığım kulübemin içersine kapatıyorum, duvarlarına küçükten kalma hayali arkadaşımın resimlerini çizdiğim. Eski ürkütücü korku filmlerini izledikten sonra, bana güneşin doğuşuna dek eşlik eden, küçük rahatsızlıklar sonucunda duyduğum sesler karşısında o yöne gidip ortalığı kolaçan eden benliğimin yegane varlığının sebebi, ihtiyatsız ateşli günlerimdeki tek dostum. Şimdi onu hayali resimleriyle girdiğim odada kendimi güvende hissetmem içimde ona olan açlığın ve usulca terk edişimin kıvranışları. Yine bazı sesler sesleniyor. Uzaklara, çığlıklarla karışan… Ayrıntılı anlatımların ifade edilemeyeceği gereksiz yakarışlar. Bu kez evi benzinle yıkamam gerekiyor, çünkü çok kirliler. Her adımlarında üzerlerindeki keskin koku etrafa yayılıyor. Karanlık bir gölge eşliğinde kulübemin üzerinde dolandıktan sonra beni fark etmeden odayı terk ediyorlar.

İki gürültülü kahkahayla kendime geldim. Ne kadar zamandır burada yattığımı tahmin edemiyordum. Bedenim yine hareket etmiyor soluk alışverişim ise hissedilmeyecek kadar ağır ve düzensiz işliyordu. Biran bağırmak istedim, ancak boğazımdan çıkan hırıltı, rüzgarın esişine kaptırdı kendini ve havada kayboldu ancak o iki kişinin konuşmalarını gayet net duyabiliyordum.

“Kim lan bu?”

“Abi siktir et ölü olmasın bulaşmayalım.”

“Dur amına koyayım korkaklığın sırası mı şimdi, belki bir şeyler çıkar üzerinden.”

Elindeki poşeti burnumun dibine koydu içinden yayılan bally kokusu bütün vücudumu dolaşmaya başlıyor. Her an uyanabilirim korusuyla yavaşça vücudumu ters çeviriyor.

“Hassiktir lan şunun suratına bak ebesini sikmişler.”

“Bunda bi bok yoktur ölüyse üstümüze kalmasın.”

“Ölü galiba baksana ses soluk yok… Lan şöyle bi karı düşmez zaten bize iyi bi sikelim.”

“Ölü karnın çöpün içinde ne işi var abi kesin barın birinde benzetmişlerdir götvereni.”

“Sikini sokmuştur bi yerlere. Ha… ha… ha…”

Elini pantolonumun üzerinde gezdirmeye başladı, gülerken. Bacak aramdaki uzuvlarımı kavradı sıkıp gevşetmeye başladı.

“Bende istiyorum bende istiyorum.”

İkisinden de gürültülü bir kahkaha yayıldı etrafa ve gülerek yanımdan uzaklaştılar.

Aton tanrıların en büyüğü. Sefil halkın, dayatma tanrısı. Senden büyüğünü görmek, düşünmek olabilecekler arasında tereddütlere düşmek. Ne sıcak yüzün, ne akıl almaz bir düzen üzerinde oynadığın, varlığının dirilişi, için için yanman, bir kıyamet senaryosunda başrol oynaman. Ulaşabilsem sadece vücuduma kazınacak yarıklar için, parçalanacak etler için. Nasıl doğdun, nasıl yaşadın, köhne duvarlar ardında, bu kez bitirelim umutsuzluğunu halkın, bu son cesaretim üzerimdeki. Yavaşça akmaya başlayan sularda…

Güneş doğduktan bir saat sonra eve gittim. Yüzümde bulunan kurumuş kan nedense çok rahatsız etmişti beni. Bir leğenin içine sıcak su doldurduktan sonra içersine beş kapak çamaşır suyu döktüm. Yerde bulduğum bir bez parçasını suda ıslattıktan sonra suratımdaki kurumuş kan lekelerini onunla temizlemeye başladım. Derin bir acı, kenetlenmiş bir ruh yardımıyla içime doldu birden. Dişlerimi mümkün olduğunca çok sıktım. Çenem şimdiden ağrımaya başlamıştı, sefil vücudum bu kez biraz daha fazla yanıyordu, acıyla. Derin nefeslerimi birbirine ekleyerek kendimi rahatlamaya çalışırken göğüs kafesimin ayrıntılı ve hırıltılı kalkıp inişini izledim. Siyah pardösüm hala üzerimdeydi ve pis bir koku yayıyordu burnuma doğru.

Dış gezilerimi son zamalarda daha da sıklaştırdım, bu benim sosyalliğe atığım adımın kanıtı. Artık bazı geceler aklıma gelen soru işretli cümlelerle daha dost yaşayabileceğim. Kendime kanıtlamam gereken birşey varsa bu da dış dünyadan hala kopmamış olmamdır. İşte dışardayım saat sabaha karşı iki yi on sekiz geçiyor. Saatime baktığımda yerinde olmadığını farkediyorum. Üzerime düşen titremede onu kaybetmiş olma korkusu sezinliyorum. Küçük bir panik ansızın kapıyı çalan br misafir gibi doluyor içime. Evet kırmızı saatimi aylardır takmıyordum. İhtiyacımdan daha fazlasını karşılayan evimin herhangi bir köşesinde birikmeye başlayan çöplere karışmış olabil

me ihtimali, içimdeki ürpertinin dozunu biraz daha arttırıyor. Burun deliklerimden giren hava, haddinden fazla uzun burun kıllarımda iyice süzüldükten sonra ciğerlerimi yakıyor. Uzaktan bir müzik sesi duyuyorum. Yıllar önce terkettiğim şimdi ise adını bile hatırklamadığım bir grubun en sevdiğim şarkılarından biri. Aklımın müzik kutusu köşesi hala hafızasını yitirmemiş durumda. Şarkının bir bölümünü beraber söylüyoruz. İçime dolan titreme ayaklarımda başlayan karıncalanmalara sebebiyet veriyor. Bir nöbet daha… Çok geçmeden kendimi kaldırıma bırakıyorum, bu kez dışarıdan gelecek bedbaht saldırılara karşı daha kuvvetli olmak için. Hareketsiz kalınca, müziğin sesini daha iyi duyabiliyorum. Hatta tamamiyle beynimin içinde. Güzümdeki gereksiz sade gülüş, beynimi ortadan iyiye yaran bir sancıyla ikiye kesiliyor. Ben acıyla kıvranırken, aklımın her iki köşesi ayrı bir itinayla çalışmaya başlıyor. Sokak birden bire sessizleşiyor. Müzik aksak ritimlerle yayvan bir şekilde, saran teyip kasetleri gibi bulanık seslerle üzerime yürümeye başlıyor. Gölgesine sığınıdığım Renault marka arabanın birden bire loş gölgesini üzerimde bırakarak çekip gittiğini duyuyorum. Işıklı reklam tabelaları susmuş, her biri üzerime eğilmiş küfür eder gibi ışıkarıyla öfkeli bir biçimde soluksuz bırakıyor beni. Gece birden donuklaşıyor. Terden tenime yapışmış atletim esen rüzgarın etkisiyle diken diken ediyor tüylerimi, ve her birinin arasında usulca dolandığımı hissediyorum, kuyruk solumumdan, boynuma kadar.

Back to Top