İlk imza gününe davetlisiniz

Hazır sosyal etkinlikler de başlamışken küçük bir imza gününe ne dersiniz?

Sevgili Ferhat Uludere ile İstanbul Yell Coffee’deyiz. Küçük söyleşilerimiz de olabilir.

Bekleriz…

Biraz da böyle

Bir süredir aklımda podcast olayı mevcut. Bir ara yaptım ama dinlenme konusunda çok başarılı olduğu söylenemez. Gerçi düz blogda mı yazayım yoksa bilmem kaç parçada Twitter’da mı yazayım sorusuna Twitter çoğunluğu cevabını verenler arasında bir blog sağ kalabilir o ayrı bir konu ya ona şimdi girmeyeyim.

Velhasıl okumuyoruz ama okuyanlarımız da bunların belli karakterle sınırlandırılmasını istiyor o ayrı bir konu.

Gerçi yeni kitap için bunu ayrıca değerlendirelim.

Tamam eskilere vefa borcumuz çok ama sorabilseydik ya Dostoyevskiye Suç ve Cazayı böyle parça parça yazar mısın diye. Ya da Anna Karenina çin Tolstoy’a.

Ben cevaplarını biliyorum aslında.

Bizim cevaplarımızı da biliyorum.

E teknoloji böyle. Ayak uydurmak lazım.

Evet ama peki ya yok oluş?

Bu kurgu yok oluşumuzu karşılayacak mı?

Büyük bir ihtimalle hayır.

Nasıl ki ben öldüğümde bu siteyi muhafaza etmeyecek biri çıkmayacaksq diğerleri için de olmayacak.

Durun ya biraz daha public olmak az gerekmez mi o zaman?

Kafam çok karışık….

Cenneti hayal ettiğimiz bir kurguda cehennemi ne kadar yaşayabiliriz?

Bir önceki yazımın başlangıcı da aynı şekildeydi. Uzun bir süre, uzun bir süre. Ve ne yazık ki ülkenin içinde bulunduğu döngüde ben de kendi döngümü oluşturuyorum maalesef. Hani havasından mı suyundan mı bilmiyorum ama ne kadar beynim bu ilkedeki gerçeklikleri, buna gerçeklik mi demek gerekir onda da emin değilim ama bu ilkedeki algıyı reddetse de onun döngüsünden bir türlü çıkamıyorum. Ve her şey sürekli olduğu gibi bir kaos, bir acı, bir… Sanıyorum, benim beyin göçüm tam olarak gerçekleşmemiş, bir şekilde ülkede olanlardan etkileniyor. Tabii bu “beyin göçü” kavramını Emre Safa Gürkan’ın aşağıdaki videodaki tanımlamasına göre yorumluyorum.

Söyledikleri size de doğru geliyor mu? Yoksa ne kadar yakınsınız bunu kendi inisiyatifinize bırakıyorum. Bir yanım yaşantımıza mahal olan bu felaketlerin son bulmasını beklerken bilinçli diğer yanım bunun hiç bir zaman olmayacağını söylüyor. Burada galip kim gelecek, herkes kadar ben de biliyorum.

Hangi dine bakarsanız bakın asıl olan ölümden sonraki yaşam ve cennettir. Burada yaptıklarınız orada kazanacaklarınızla ödüllendirir. Kötüyseniz cehenneme, iyiyseniz cennete gidersiniz. Zaten sütten çıkmış ak kaşık olan insan da şeytan yüzünden cennetten konuşmuştur. Konuşmuştur kovulmasına da Yine bir cennete kovulduğunu söylemek eminim ki yanlış olmaz. Ama biz o kadar cehennem meraklıymışız ki el birliği ile yaşadığımız bu cenneti cehenneme çevirmeye ant içmişiz. Tabi bunu tüm dünya için söylüyorum. Şimdi bunu kimin üzerine atacağız? Hadi şeytan cennetten kovulmamıza vesile oldu, dünyayı bu hale getiren de o mu?

Ne anlatılarda olduğu gibi bir yılanın kötülük fısıldadığına şahit oldum ne de bir tavşan deliğinden yuvarlanıp başımıza türlü türlü olaylar açıldığında. Ne yaparsak yaratılanların en akıllısı olarak gördüğümüz insan olarak biz yaptık. Ayırdık, parçaladık, böldük, vurduk, kırdık, tecavüz ettik, yaktık. Bunun suçunu üzerimizden atmak için de inandığımız kitaplardaki kötüyü suçladık. İsmi hiç önemli değil. O kötüye.

Kendimize yakıştıramadığımız her şeyi inandıklarımız uğruna kötüye verdik. Renkli diye köleleştirdik, zayıf diye dövüp öldürdük, çocuk diye…

Peki tüm bunları kim yaptı?

Ben değil, sen değil, biz değil. Yapsa yapsa öteki yapmıştır. Aslında kendimizden başka herkesin öteki olduğunu bir türlü anlamadık. O ötekinin de sürekli üstüne suçu attığımız şeytan olduğunu. Yani biz olduğunu.

Demek ki biz kötüymüşüz ki, tüm o kutsal metinler, öğretiler, yönetme, yönetilme çabası bize gelmiş. Demek ki biz kötüymüşüz ki her şeyi bir başkasının üzerine yıkmakta usta olmuşuz.

Sonra elimizi açıp, üzerinde bulunduğumuz dünyanın kıymetini anlamadan diğer taraftaki cenneti hayal etmeye başlamışız.

Peki ey insan, o cenneti bu hale getirmeyeceğinin sözünü verebiliyor musun?

Her ne olursa olsun, her kim olursan ol. Sen buraya laik değilsin ki kurguladığın cennete olasın. Önce bir dön etrafına bak. Kendi küçük karanlığından kurtul, kendin için ne istiyorsan başkaları için de iste. Sadece insanlar için değil. Her şey için. Ağaç, çiçek, böcek, hayvan… Bir düşün, kendini neden temizliyorsun acaba, o zaman doğayı kirletme, bir düşün başkası senin hakkında kötü konuşunca nasıl üzülüyorsun o zaman sen de konuşma.

İnsan olmak bütün öğretilerde ve kutsal kitaplarda mevcut ama en önemlisi o senin içinde. Nefes de, ruh de, her ne dersen de. İçine dön. Kendini dinle, onu tanı, ona bak. Ve insan ol. Bilinçliyim diye bilmişlik taslamak, insan olmak değil. Bunu gör.

Elbette biz yok etmeye devam edeceğiz. Bunları söylerken eminim ki ben de bu yok oluşta katkıda bulunacağım. Herkes gibi ama en azını yapmaya çalışmak benim elimde. Hem de çok çaba sarf etmeme de gerek yok. Düşünüyorum da hiç bir şey yapmasam bile katkıda bulunabilirim. Mesela çok arzulamasam, yeterini bilsem. Aslında bundan başka da bir şey gelmiyor aklıma yapabileceğim. Zaten kilit nokta da bu değil mi? Her şeyi istemek, her şeyi arzulamak. Her şey bu yüzden başımıza gelmiyor mu?


Peki ne için?

Sanıyorum önümde bu sayfa çık kaldıkça yazmaya devam edeceğim. Bazen susmak iyidir diyeceğim ama ne bileyim.

Şimdi “cenneti hayal ettiğimiz bir kurguda cehennemi ne kadar yaşayabiliriz? Daha ötesi mümkün mü?”

Buyurun cevap verin ben ise imara açılacak yerlerden bir iki toprak parçası ele geçirmeye çalışırken, şu sıcakta hararetimi alsın diye çay demleyeyim.

Bir şeyler karalamak

Kısa bir ara vereyim derken uzadıkça uzadı buraya yazmak. Bunların başında da ne yazsam sorunsalı geliyor. Şimdi diyeceksiniz ki “memlekette yazacak bir şey mi yok” işte en büyük sorun da bu memlekette hayal bile edilemeyecek öyle şeyler oluyor ki artık izlemekten, iğrençliklerini görüp vahlanmaktan başka bir şey yapmıyorum.

Yazan, yazmaya çalışan biri olarak hani biraz daha duyarlı kısım olarak aslında söylenecek o kadar çok şey var ki ,bu çokluğun karşısında hiçbir şey söyleyemiyorsun.

Maalesef, dünyanın en boktan ve en zararlı mahlukatı olarak doğduk ve ne yazık ki o mahlukat içinde en iki yüzlülerinin içinde yaşıyoruz. Birbirimize caka satıp, iyiliğimizden, güzelliğimizden bahsederken, sırtımızı döndüğümüzde kahpeliğimiz çıkıyor su üstüne. Ve bunu el birliği ile örtbas ediyoruz. Hem de ağızlarından en çok ahlak lakırtısı dökülenler bunu yapıyor. Doğruymuş bir şeyi ne kadar çok zikredersen o şeyden o kadar uzaklaşırmışsın.

Şimdi oturup da bir şeyler yazmayı deneyin. İçinizdekileri dökmeyi. Daha birine başlamadan bir diğerinin üstüne bindiğini. Bazen bu dünyaya kapıları kapatmak ne kadar mantıklı diyorum. Sadece nefes almak…

karantina döneminde iz…

Memlekette neler olup bitiyor bende tutturmuşum izleyip izlemeyeceğiniz, okuyup okumayacağınız şeyler diye yazılar yazıp duruyorum. Kimin umurundaysa artık. Gerçi bu memlekette olup bitmeyen bir şey yok ki? Bu kadar aksiyon ve hareketten sonra neden ölümlerin tamamına yakınının kalpten olmadığını düşünmeden edemedim. Demek ki biz evrimleşmişiz bu konuda. Kalbimiz saat gibi maşallah ve hiç bir şey bizi sekteye uğratmıyor. Hal böyle olunca ben de “ko götüne rahvan gitsin” diyor ve yazıma devam ediyorum.

Wolfwalkers

The Secret of Kells ve Song of the Sea gibi güzel yapımlara imza atan Tomm Moore ve Ross Stewar’dan yeni bir animasyon Wolfwalkers. Film Moore’un “Irish Folklore Trilogy”sinin sonuncu filmi. Hikaye ve çizimler o kadar başarılı ki hayran kalarak izliyorsunuz. Film zaten bu senenin Oscar’larına aday oldu ama bence klasik çizginin dışında olduğu için ödül alamadı.
Robyn Goodfellowe, babasıyla birlikte İrlanda’ya yerleşir. Babası burada bulunan son kurt sürüsünü yok etmek ile görevlidir. Robyn’de babası gibi olmak istemektedir ancak bir kız olduğu için ona biçilen görev farklıdır. Bir gün babasını takip eder ve şehir surlarının dışındaki yasak toprakları keşfe çıkar. Burada geceleri kurtlara dönüşebildiği söylenen bir insan türü olduğu söylenen bir kabileden olan Mebh ile karşılaşırlar ve arkadaş olur. Mebh ise yıllardır kayıp annesini aramaktadır. Robyn de bu konuda ona yardım ederken bir yandan da krallığa karşı çıkarak kendini Wolfwalker’ların büyülü dünyasında bulur.
Kesinlikle izlemenizi öneririm.

Brave New World

Aldous Huxley’in aynı isimli romanının uyarlaması olan dizi 26. yüzyılın Londra’sında geçmektedir. Bu zamanda teknoloji gelişmiş, tüm insanlar bir lens yardımıyla merkezi bir sisteme başlıdır. Tabi bu dünyanın bazı kuralları vardır. Hiç bir duyguya mahal vermemesi ve herkesin herkese ait olması. Yani bu dünyada tek eşlilik yasak. Tabi insan doğası ister istemez bunları sorgulamaya başlıyor.
Tabii bir de Yeni Londra halkının tatil için gidip eski usul yaşayan insanları ziyaret edip garipsedikleri bir dünya vardır. Ana karakterlerimiz bu eski dünyaya geldiklerinde oradaki bir grup halk ayaklanır ve gelen bütün ziyaretçileri öldürür. Kaçan kahramanlarımızı ise orada biri korur ve hep birlikte Londra’ya doğru yola çıkarlar. Burada aslında yeni dünyadan kaçanların çocuğu olan bu adam, yeni dünyada çatlaklara sebep olur.
İsimlere ve spoilere çok girmeden anlattım gibi diziyi. İkinci sezonu gelir mi bilmem ama bence iyi başlayıp klasiğe dönüp sona doğru yine toparlamaya çalışan bir yapım.

Creepshow

Efendim Creepshow’u zaten bilmeyen yoktur. Stephen King tarafından yazılan hikayelerden oluşan bir grafik roman. Vakti zamanında burada bulunan hikayeler ve daha fazlasından dizi ve film yapıldı. 2019 yılındaysa tekrar dizi olarak karşımıza çıkmış Creepshow. Dizi 2 sezon ve 11 bölümden oluşuyor ve her bölümü farklı bir hikaye içeriyor. Bu hikayelerde iyiler de var kötüler de ama beni benden alan bir bölüm olmadı. Yine de izlemek keyifliydi. Bir de arkadaş Creepshow maskotunu -maskot değil mi o- daha güzel yapsalardı daha iyi olurdu.

Hell House LLC II: The Abaddon Hotel

Her türlü filmi izleyen ben evet bu filmi de izledim. Adından da anlayabileceğiniz gibi serinin ikinci filmi. Filmin konusu ise oldukça klişe. Yaşanan bir trajedi sonrası kapanan otel hakkında araştırmacı gazeteci Jessica Fox bir ipucu bularak sayesinde, araştırmacı gazeteci olay yerine ipuçlarını takip etmek için yanına bir grup hayalet avcısını da alarak gider. Öyle avcı dediysem bildiğiniz hayalet avcıları değil. Tabii otelde gezinmeye başladıkça başlarına garip şeyler gelmeye başlar. Bilin bakalım. sağ kurtulan olacak mıdır?
İzlemeseniz de olur bence.

The Superdeep

Başarılı bulduğum ama hani biraz daha iyi olabilir miydi dediğim bir film The Superdeep. Rus yapımı film Kola derin sondajından etkilenerek çekilmiş. Kola sondajından bahsetmek gerekirse 24 Mayıs 1970 tarihinde ilk kez kazılmaya başlayan sondaj 1989 yılında 12.262 metreye ulaşmış ve o dönemde delinen en derin sondaj olma özelliğini kazanmıştır. Tabii daha sonra bu derinliği geçen sondaj kuyuları açılmış ama bu kuyu tamamen bilimsel amaçlıdır. Diğerleri ise malum petrol için.
Asıl hikaye bir biyoloğumuzun başından geçiyor. Acil bir şekilde yüksek paralara bu sondaja gönderilen gönderilen biyoloğumuz yerin altında insanları etkileyen ve onlarla bütünleşerek büyüyen bir yaratıktan numune toplayacaktır. Ancak göreve başladığı anda sadece bir organizma olmadığını zeki ve büyüyen bir yaşam formu olduğunu keşfeder. Yapması gereken ise bu organizmanın yeryüzüne çıkmasını engellemektir. Ancak insanların hırsları bu yaratığın zekası ona mani olur.
İzleyebileceğiniz keyifli bir film. Baştan söyleyeyim korku değil ve klostrofobiniz varsa izlemeyin.

Dünyanın Uyanışı – Şengül Boybaş

Yine biraz geciktim kitap yazısı ama ne diyoruz geç olsun güç olmasın. Aslında bir hafta daha gevezelik yapıp yazı sirkülasyonunu bir aya mı tamamlasam bilmiyorum. Ya da haftada bir tatil mi yapsam. Ama bu tatilin süresi uzar diye korkmuyor değilim. Neyse ben bu konuda düşünürken gelelim kitabımıza.

Şimdi kitabın da dizisi olduğunu düşünerek biraz kıyaslama yoluna gideceğim. Ana hatlarıyla bakıldığında isim ve bası karakterlerin benzerliği dışında dizinin kitap ile ilgisi yok. Burada kitap mı dizi mi diye sorarsanız ben dizi derim. Tabi dizinin diğer unsurlardan da etkilenerek çekildiğini düşünürsek daha iyi olması olası. Neyse gelelim kitabın fiziksel şekline.

Kağıt kalitesi normal olmakla birlikte ben kapak ve iç baskıyı beğendim. Kapak derken kapak tasarımından bahsetmiyorum. Tabi bir de kapakta kocaman Netflix dizisi logosu var o da ayrı bir durum. Pazarlaması iyi ama kapağa pek oturmamış.

Hikaye Maslak’ta plazada çalışan Atiye’nin başından geçenleri anlatıyor. Aslında başından geçenleri demeyeyim de spiritüel uyanışını anlatıyor diyeyim. Kendini garip hisseden Atiye, psikiyatra gider ve psikiyatr da onun rüyasını yorumlayarak bir uyanışın içinde olduğunu ve kendini dinlemesi gerektiğini söyler. Herkes gibi içinde bulunduğu durumu sorgulayan Atiye uzun zamandır gitmediği ailesinin yanına gider. Burada yol üzerinde yaşlı bir kadınla karşılaşır. Kadın ona bir şeylerden bahseder ve Atiye gerçeği araştırmaya başlar. Burada aslında ailesi bildiği kişilerin gerçek ailesi olmadığını öğrenir ve onları araştırmaya başlar. Babasının bir akıl hastanesinde olduğunu öğrenir ve oraya gider.

Ancak oraya vardığında babası hastaneden çıkarılmıştır. Atiye soluğu rüyalarında gördüğü, gitmesi gerektiğini düşündüğü Göbekli Tepe’de alır. Burada ip uçlarını takip eder ve aslında kendisinin boyut kapısını açmak için çok önemli bir araç olduğunu öğrenir. Tabi kendini keşfi esnasında bir takım sınavlardan da geçer.

Şimdi bir de hikayede büyük dünya şirketi var. Şirket demeyelim de şirket sahibi. Bu şahıs da yapacağı ayin ile boyutlar arası kapıyı açıp, dünyalara hükmetme amacı gütmektedir. Tabi kapıyı açacak yardımcı da Atiye’dir. Bu esnada aslında kaçakçı olan babası bu adamlar ve devlet tarafından izlenmektedir. Hatta vakti zamanında Atiye’nin sevgilisi olan şahıs polis memurudur. Hikaye yabancıları da işin içine sokarak evrensek bir yapı kurmaya çalışmış. Ne yalan söyleyeyim bu kısımlar, Göbekli Tepe’de tanıştıkları arkeolog bölümleri beni biraz sıktı. Bir yerde hikaye bulmaca çözer gibi ilerlerken sonuç sanki çok yavan ve düz geldi bana.

Şimdi yine klasik son paragrafımı yazayım. Öyle ileri geri konuştum ama çabucak okudum. Sıkmadı hızlı aktı. Ancak ikinci kitabı okur muyum bilmiyorum. Belki de bu aydınlanma işleri bende hep boka sardığındandır. Bu arada sanırım Atiye dünya. Uyanan o…

Kafamda deli sorulan ve garip bir tanıtım yazısı oldu bu.

Kitap Arkası

NETFLİX Orijinal Yapımı Atiye’ye ilham veren roman Dünyanın Uyanışı

“Sıradan biri olman sıradışı bir kadere sahip olamayacağın anlamına gelmiyor.”

“İnsanın kaderini sevebilmesinin şartı onu anlamasıdır. Anlayamadığımız şeyi sevemeyiz. Hayatının neden bu halde olduğunu bir kere anladın mı, kaçınılmaz olarak değişirsin. Sen değişince, kaderin de değişir. Değişim, anlamanın bir numaralı yan ürünüdür. Meseleye böyle bakınca da, kaderimizi anlamanın onu şekillendirmeye giden ilk ve en önemli adım olduğunu söylemek yanlış olmaz.”

Bir rüyayla başladı her şey. İki nehrin arasındaki bereketli topraklarda yürüyordu Atiye, birden hoş manzara yerini karanlık, kan gölü ve çığlıklarla süslenmiş bir senfoniye bıraktı. Toprak ana yeni bir çağa, Atiye kendi uyanışına gebeydi. Karanlığın sahibi  içindekini çekip çıkarmak için karnına yöneldi ve uyandı Atiye. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, çünkü o da biliyordu ki geçmişin hikâyeleri sonsuza dek gömülü kalamazdı. Ve gerçeğin izlerini sürmek için yola çıktı, varacağı yerin sırrını bilmeden… Çünkü insanoğlunun hikâyesinin bittiği yerde onun hikâyesi başlıyordu.

Şengül Boybaş ilk romanı Dünyanın Uyanışı ile okurunu insanlığa çağlar boyunca evsahipliği yapmış kadim topraklara, 2018 yılında UNESCO Dünya Mirası listesinde yerini alan Göbeklitepe’nin gizemli hikâyesine davet ediyor. Üzerinde yaşadığımız bereketli toprakları, hayatın yanlış yaşanışını ve insanlığın sonsuz kez yenilişinin çarpıcı romanı Dünyanın Uyanışı’nı bir solukta okuyacaksınız!

Back to Top