Karantina döneminde izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz on içerik 2. Bölüm (Not:Netflix içermez -1)

Seriye devam edeyim ama bu sefer içinde Netflix içerikleri olmasın istedim. Zaten onlar her yerde. arada farklı platformlara da değinmek lazım değil mi? Anlamadığım Netflix nasıl bu kadar ailemizin içine girdi, bizden oldu. Çok ilginç değil mi? Bazı şeyleri çabuk benimserken bazılarını reddediyoruz. Mesela neyi mi reddediyoruz? İnsan eşitliğini, hayvan haklarını, doğayı yok etmemeyi.Sosyal mesajımı da verdikten sonra buyurun başlığın ana konusuna geçiş yapalım. Bu arda blogta yazı formatını değiştirsem mi diyorum ama bilemedim. Buranında kendine özgü 15 yıllık bir geçmişi ve karakteri var. Artık neyse o olsun…

The Thinning

Şimdi biliyorsunuz ki Acun tarafından Exxen diye bir platform yaratıldı ve kullanıma sunuldu. İşte bu dizi de orada değil Youtube Orginal’da. O zaman niye böyle giriş yaptın derseniz, asıl mesele Exxen’in de Youtube Orginal gibi hareket etmeye çalışması yani Youtuber’lara iş yaptırması. Bu filmde adam Youtuber çok takipçisi var diye yapılmış filmlerden birisi. Öyle demeyin Google kullanıcıları %81 oranın da bu filmi beğenmiş. Neyini beğenmişler ona bir bakalım.

Şimdi Youtube genelde ergen içerikler yayınlıyor. Bu hikaye ona uyumlu olarak distopik bir gelecekte geçiyor. Artık nüfus o kadar artmış ki dünya onlar için yeterli yaşam alanı sağlayamamakta.

Ülkeler ise buna önlem olarak bazı kurallar koymuşlar. Amerika ise sırf zeki bir toplum oluşturmak için okul sonlarında senelik sınav koymuş. Bu sınavdan geçemeyenler ise öldürülüyor. (Onlar öyle sanıyor aslında) Erkek kahramanımız (ünlü youtuber olan) ise başkanın oğludur. Sevgilisi sınavdan kalınca öldürülmek üzere alınıp götürülür. Bunun üzerine arkadaşımız bilerek sınavdan kalır ama sonuçlara bakınca bir de bakmış geçmiş. Asıl geçmesi gereken asıl kızımız ise kalmıştır. İkisi bir araya gelir ve düzene karşı savaş açarlar. Tabi adaleti (!) sağlamayı da başarırlar. Film devam eder gibi bitiyor ama henüz devamını göremedim belki de hikayesinden kurgusuna, oradan oyunculuğuna her şey kötü olduğu için ilgimi çekmedi.

Jessie

Hindistan yapımı korku filmi korkutmasından çok kurgusu ile ön plana çıkıyor. Gerçi filmin kurgusu güzel ama bilhassa oyunculuklar işi biraz çıkmaza sokmuş. Efektler ise fena değildi. En azından korku filmi diye kapkaranlık bir film izlemedik.

Profesyonel hayalet avcıları olduklarını iddia eden bir gurup araştırma yapabilmek için adı çıkmış bir evi aramaya koyulurlar. Tam yoldan geçerken bir kadına rastlar ve ona evin yerine sorarlar. Kadın evin kendine ait olduğunu yurt dışından geldiğini ve evi satacağını söyler. Hepsi eve girerler ev derli toplu ve temizdir.

Derken “İçeri giren kimsenin çıkamadığı” o evde garip şeyler olmaya başlar. Birden bire televizyonda Jessie ve Amy adlı iki kardeşin hayat hikayesi dönmeye başlar. Bu esnada işler daha da karışır. Kimin kim olduğu ne olduğu belli değildir.

Filmin her dakikasında senarist izleyiciyi ters köşe yapmaya çalışmış. Yer yer de başarmış ama yine mi ya demeden de duramıyorsunuz.

Wonder Woman 1984

DC dünyasının en güzeli Wonder Women ikinci filmi ile karşımızda. DC bu sefer kafamızı karıştırmak istememiş devam filmi olarak ilk film ile aynı dönemi seçmiş. “Bence güzel de olmuş” demek isterdim ama çok garip ve karışık bir senaryoyla film karşımıza çıkıyor.

Diana’nın küçüklüğü ile başlayıp orada verilen mesajla alakasız bir şekilde geleceğe geçip burada bir aşk filmine dönen bir hikaye var. Bir de hikaye de iyi mi kötümü bilemediğimiz karakterler. Bu sebepten dolayı kime sempati, kime antipati kuracağını şaşırıyorsun.

Aksiyon sahneleri desen hepsini yaladık yuttuk yeni bir şey yok ama onlar da sırf aksiyon olsun diye yapılmış. Alakasız yer ve zamanda karşınıza aksiyon çıkıyor. Biz neredeydik, olay neydi anlamadan herkes birbirine giriyor. Bazen bitsin diyorsun sahne ama bir yandan da istemiyorsun çünkü izlediğin WW. Tabi bir de WW’ın güçlerini alakasız kullanması var. Mesela koşabiliyor ama arabayla gidiyor. Uçabiliyor ama yürümeyi tercih ediyor. Böyle garip şeyler.

Hikaye bir dilek taşının etrafında dönüyor. Niyeyse Diana dahil herkes onun peşinde. Mitolojik bir şey o kadar meşhur ki petrolcü adam bile biliyor. Kötü adamımız -dilim elvermiyor kötü demeye- onu buluyor, kendini dilek taşı yapıyor tüm dünyayı dilek dilemeye zorluyor. Tabi bedava dilek gerçekleşmez karşılığında dileyenden bir şey almalı. Nereden öğrenmiştik bunu. Heh. Bir ürün bedavaysa ürün sizsiniz. WW ise gücünü kaybediyor çünkü unutamadığı sevgilisini diliyor. Bu abi de nedense başkasının kılığında geliyor dünyaya. Sonrası Allah kerim. Neyse fazla uzattım. Vallahi filmin tek olumlu bence Gal Gadot’tu.

UTOPIA 2020

Benim acayip sevdiğim 2013 yapımı ayn isimli diziden uyarlama Utopia’yı Amazon’da görünce izlemeden edemedim. Tabi diziyi Gillian Flynn uyarlamış John Cusack oynamış. Neden izlemeyeyim ki? Haksız mıyım?

Ama izlemeseydim mi diye düşünmedim de değil. Bilmiyorum. Hikaye orjinaline göre biraz değiştirilmiş. Hazır korona ile ilgili laboratuvarda üretildi iddiaları varken bu olayı biz de kullanalım demişler. Zaten hikayenin orijinalinde de virüs var. Neden kullanılmasın ki? Her şey hazırken kullanmamak olmaz. Ama orjinal hikayeden öyle bir sapmışlar ki burada virüsü üreten kişiyi gözümüzün önüne sokup, yeni dünya yaratma çabasında biri olarak göstermişler.

Her şey planlanmış yapılmış kurgulanmış herkes ona göre eğitilmiş bir hal almış olay. Vallahi ben izlerken arada kaldım hikaye nasıl ilerleyecek diye. Orjinali kadar gizemli değil. Orijinali kadar iyi müzikleri yok ve orijinali kadar görsel güzelliğe sahip değil. Orijinal Utopia bir şaheserdi. Yazmıştım sanırım derslerde okutulacak bir görselliğe sahipti. Bu ise ona kıyasla kötü olmuş. Ama şunu da belirtmeliyim bu dizi daha piyasa malı, izlenecek tipte olmuş. Ben orijinalini izleyin derim. Sonra bunu izleyip karar verin.

US

Film zamanında o kadar çok övülmüştü ki açıkçası ben de biraz çekinceli yaklaştım izlerken. O gün, bu gün derken yeni vakit bulabilirdim ama aklı selim bir şekilde izlediğimi söyleyebilirim. Filmin yönetmeni Jordan Peele hakkında çok fazla konuşup onun Hitchcock’u tahtından indireceği söylentileri çıktı. Sonrası ne oldu bilmiyorum ama indirebilir mi tereddütteyim. Bu iş öyle yeniden Alaca Karanlık Kuşağı çekmekle olmuyor. Öyle ki bu filmde onun Mirror Image bölümünden esinlenilmiş. 1960 yapımı olandan. Eğlenceli değil mi?

Adelaide küçükken ailesiyle tatile gider ve burada tıpatıp aynısı Red’le karşılaşır. Daha sonra Adelaide’nin hayatı bir kabusa döner psikolojik sorunlar yaşar.

Olayın üstünden yıllar geçer ve evlenir iki çocuk sahibi olur. Ancak bu psikolojiyi üzerinden atamaz öyle ki tatile bile gitmek istemez. Ama ailesi çok bastırınca kabul eder. Bir gün kendilerine tıpatıp benzeyen birilerinin evlerinin dışında gezindiğini görürler. Onları uzaklaştırmaya çalışırlar ancak bunu başaramazlar. Hatta bütün kasaba onların elinin altındadır. Tüm gerçek insanlar öldürülüp yerlerine kopyaları geçmiştir. Adelaide ve ailesi ise onlardan kaçmaya devam eder. Tabi ana ailemiz olduğu için diğerlerini uğraştırmalarını çok kafaya takmıyorum ama filmde soru işaretleri çok. Mesela bunların kim olduğu neye göre kopyalandıklarına yer verilmemiş. Bir yerde sadece normal insanların yaptıklarını taklit ettikleri bir yer var ama o da başka soruları getiriyor. Velhasıl bu yansımalar ya da diğerleri kim dersek diyelim dünyayı ele geçiriyorlar. Tabi değişen ne zaten kendilerini öldürüyorlar. Evet ortalık karıştı değil mi?

İki gurupla da empati kuramıyorsunuz. Bir yerde matematik eksik. Sonunda ters köşe hareketi bu durumu perçinliyor. Aslında film akıyor ve kendini izlettiriyor ama hangi kategoriye koymalı bilemedim. Korku değil, gizem eh, gerilim biraz.

Upload

Amazon Prime’da yayınlanan bu dizi konu bakımından oldukça hoşuma gitti. Gerçi bu konuda başka şeyler izleyip okumadık mı evet okuduk izledik ama yinede akıcı hikayesi ve anlatımıyla çekici bir dizi.

Öncelikle hikayeyi özetleyeyim: 2033 yılında insanlar öldükten sonra bilinçlerini sanal bir dünyaya yükleyebilmektedir. Çok büyük bir anlaşmanın eşiğindeki bilgisayar programcısı Nathan otonom araçla bir kaza geçirir ve erken yaşta ölür. Zengin sevgilisi onu Lake View adında çok pahalı bir sanal dünyaya yükler. Nathan buraya alışmaya çalışırken hafızasının bir kısmının olmadığını anlar. Bu olayı çözmeye çalışırken bir yandan da kız arkadaşının kontrolü altında onun yönettiği bir oyun karakteri gibi bulur kendini.

Nathan bu dünyanın artılarını ve eksilerini bulmaya çalışırken Angel isimli müşteri hizmetleri temsilcisi ona destek olur. Bir süre sonra aralarında bir yakınlaşma başlar. Angel (Nora) bu şirkette baskı altında çalışır ve ölmekte olan babasını sanal dünyaya yüklemek ister. Nathan ile yavaş yavaş yakınlaşması onun öldürülmüş olabileceği fikrini doğurur ve araştırmaya başlar.

Dizi günümüz iş ve sosyal yaşantısını işlerken, gelecekte böyle bir durum olduğunda neler olabilir, aradaki kast ayrımlarını çok güzel anlatan bir kara komedi. Tavsiye ederim.

Spare Parts

Filmi görüp hafiften konusunu okuyunca keyfe gelmiş bir sinek gibi ellerimi birbirine sürtmeye başladım. Böyle filmler kolay bulunmuyor piyasada. Benzerlerini izlemedim mi elbet izledim ama yenisini görmek ayrı bir güzel.

Bu kadar sevinmesine sevindim ama filmi izlerken o hayalimde kurguladığım şeylerle karşılaşmadım. Ne mi bunlar? Yaratıcılık, özen ve ciddiyet. Bu sebepten dolayı film bende hayal kırıklığı yarattı. Filmin bütçesi önemli değil önemli olan kendine özel tadı olması Bu tat filmde yoktu.

Hikayeyi anlatayım. Genç kadınlardan oluşan bir metal gurubu yerel bir barda sahne almaktadır. Sonra ortalık karışır ve kavga çıkar bizim kızlarda erkeklerle hakkını vererek dövüşür. Sonra öğreniriz ki bu gurubun şovu yada ritüeli gibi bir şeydir. Neyse konser biter bunlar yola koyulur. Yolda giderken klasik bir şekilde arabaları bozulur. Onlara yardıma gelen çekici arabayı ve kızları bir hurdalığa götürür. Burada hepsi uyutulur uyandıklarında ise ellerinden biri yoktur. Buraya silah yerleştirmek için bir aparat takılmıştır. Kızlar oluşturulan bir arenada savaşmak zorundadırlar.

Zaten herkese hitap etmeyen bir film olup, tüm hikayesi ele takılan aparat olması. Nerede o eski Tokyo Gore Policeler?

Gookjesoosa – The Golden Holiday

Çok matah olmayan ancak eğlenceli ve kendini izleten bir film The Golden Holiday. Bir polis dedektifi olan Hong Byeong-soo, kızı ve karısının baskısıyla bir yerlerden para bularak 10. yıl dönümlerinde ailesini Filipinler’e götürür. Burada onu birkaç yıl önce dolandıran ve çocukluk arkadaşı olan Yong-bae’yi bulmaya çalışır. Tam o sırada bir cinayet işlenir ve tüm suç Hong Byeong-soo’ya kalır. Yine eski arkadaşı ve tur rehberi olan Man-Cheol ile bu suçtan kurtulmaya çalışır. Bu arada Yong-bae’nin söylediği bi hazine sebebiyle başı mafya ile de belaya girer.

Aksiyonu yerinde, kafa yormayan öyle vakit geçsin diye izleyebileceğiniz bir film The Golden Holiday.

The Night Clerk

Büyük bir umutla başladığım ancak beklediğimi bulamadığım bir film oldu The Night Clerk. Filmin en farklı tarafı ana karakterimizin otistik olması. Bu da filmde karşımıza fark olarak çıkmıyor. Karakter psikolojileri de tam olarak yansıtılmamış.

Bart Bromley bir otelde resepsiyonda geceleri çalışmaktadır. Bart insanları daha iyi anlamak ve prova yapmak adına tüm olan biteni kaydetmekte ve daha sonra bunları izlemektedir. Bir gün otele bir kadın gelir. Bart daha önce kamera yerleştirdiği odayı ona verir ve izlemeye başlar. O akşam kadın bir adam tarafından öldürülür ve Bart bunu görünce otele geri döner tabi o esnada orada olması tüm gözleri üzerine çeker.

Bir yandan soruşturma sürerken Bart firmanın farklı bir oteline görevlendirilir. Buraya Andrea isimli genç güzel bir kadın gelir ve Bart onu da izlemeye başlar. Kadın ise Bart’a yakın davranmaktadır. Ondan hoşlanmaya başlayan Bart ona olan biteni anlatır ama kadının amacı farklıdır. Tabi bu amacı siz anlamışsınızdır. Bence filmin artısı Ana de Armas’ın güzelliği oldu (:

Jennifer’s Body

Daha önce izlememiştim geçen gün bir Youtube’da bir müzik klibi izlerken bu filme rastladım. Dedim ki kendime ben bu filmi neden izlemedim ki? Megan Fox var Amanda Seyfried var. Çok ilginç.

Film Türkçe’ye Kana Susadım olarak çevrilmiş. Ancak gördüğünüz gibi orijinal ismin bununla alakası yok. Sanırım erotik çağrışımlar yapar diye ismi bu şekilde seçmişler. Bence filmi de daha çekici kılmak için bu ismi uygun görmüş yapımcı yönetmen.

İki yakın arkadaşlardan biri afet-i devran diğeri ise içine kapanık inektir. Gerçi o da öyle ama kendi potansiyelinden bir haberdir. Derken güzel ve çekici olan Jennifer bir gece konser sonrasında gurupla birlikte eğlenmeye gider. Geriye döndüğünde ise arkadaşı Needy’nin karşısına farklı bir şekilde çıkmıştır. Needy bir süre sonra onun değiştiğini ve insanları öldürdüğünü öğrenir. Tabi bunu kimseye anlatamaz kendisinin kurtulması gerekmektedir.

Siliyor muyuz WhatsApp’ları?

Şimdi ben muallakta kaldım son durum nedir? Her yerde o kadar çok yazı, yorum, söyleşi vardı ki artım takip etmek zor olmaya başladı benim için. Ama sanıyorum herkes Telegram’a geçiyor sürekli biri katıldı mesajları gelmeye başladı.

Ben yıllardır Telegram kullanıyorum. Bunun yanında Kakao, WeChat, Tango, Kik, Viber gibi bir çok mesajlaşma uygulamasını da kullandım. Hal böyle olunca benim bilgilerim Çin’inden tutun Rusya’sına oradan tutun Hint’ine kadar var. Vallahi hayatımda değişen ne oldu hiç? Zaten bunların tamamı verileri toplanıyor mu?

Yazılımsal olarak Apple, Google telefon ve internet tarafında, Çin’de genel olarak donanım tarafında bilgileri toplamıyor mu? Biz stalklarken iyi ama iş bunu takibe gelince ama… Bir şey ücretsiz ise o şey sizin üzerinizden para kazanır. Tabi Fecebook bunu bir kademe yukarı taşıdı. Hem reklam verdi, hem bilgileri sattı.

WhatsApp diyoruz ama biliyorsunuz ki hepsi Facebook’a bağlı. O zaman neden instagram’ı kapamıyorız. Asıl kapanması gereken o. Ona buna yürümüyor muyuz oradan? Gerçekçi olalım.

Malesef teknoloji üretmediğimiz, bu sektörde adımızı duyurmadığımız sürece bir bütün programları böyle gezer dururuz. He bu işin yerlisi var kullanır mıyım o da ayrı bir konu. Öncelikle kişi ya da firmaların bu işi manüple etmeyeceğinden emin olmak lazım. Yani ben devlet şu kaydı istiyorum deyince onu vermeyecek en azından verse bile manüple etmeyecek bir firma lazım. Maalesef ben şu aşamada bunun olacağını düşünmüyorum.

Tamam bütün datamız ülke içinde kalsın ama o datanın da tam anlamıyla korunmasının tahütü verilsin. X kişinin yazışmaları kelimeleri değiştirilmesin. Bu bağlamda ben bilgilerin yurtdışında tutulmasına sıcak bakıyorum. Tabi bu durum tamamen tercih meselesi.

Herşeyde olduğu gibi bunda da sonunda bir şey çıkmayacak. Alevlenen bu konuşmalar iki gün sonra unutulacak gidecek. Zaten ne saklıyoruz ki? Bu kadar paylaşılmasını istemediğimiz. Varsa böyle bir durum kapatalım telefonu bilgisayarı bırakalım. O da zor tabi… Zaten daha geçen senelerde her şeyimiz internete düşmedi mi? Kimlik bilgileri, adres vs… Ne yaptık onlara karşı? Devlet birşey yapmadı, bir yapılsın diye ağzımızı bile açmadık.

Maalesef yapacak birşey yok. Başta dediğim gibi teknoloji üretemiyorsanız ve bunda da güven veremiyorsanız diğerlerinin şartlarına uyarsınız. Bu iş bu kadar basit.

Not: Telefon ile yazdım, muhtemelen kelime hataları vardır….

yılın ilk yazısı ve bir kitap: Aynadaki Porno Yıldızı

Yılın ilk yazısını yazmak için bir hafta bekledim. Bir bakayım yeni sene yeni ne getirecek diye beklemeye başladım. ilk sekiz günün getirisi bolca isteksizlik ve uyku oldu. Tabi devamının böyle gelmeyeceğini umuyorum. Buna en büyük etkenlerden birinin de sürekli evde olmak olduğunu biliyorum. Odalar arasında gezinsem de artık duvarlardaki her çatlağı ezberlemiş olmam bana pek değişiklik yaşatacakmış gibi gelmiyor. Bir yandan yeni bir şeyler alma duygusu peydahanıyor sürekli. Tamamen eve yeni bir şey sokmak ve onla ilgilenmeye çalışmak amacım. Yoksa ihtiyacım olduğundan değil. Bir taraftan da ihtiyacım olmayanı almama dizginimle çatışmaya giriyorum. Çünkü alınan “gereksiz” her şey bir sonrakini tetikliyor. Sürekli bir başkasına ihtiyacın varmış gibi hissettiriyor.

Bu handikaptan çıkmanın en kolay yolu elbetteki okumak. Okuyunca, okunan kitabın dünyasına girdikçe insanın yaşadığı yer birden değişiyor. O rutinden çıkıp, başka bir hayata kendinizi atıyorsunuz. Sebeplerden birini bu belirleyerek Beril Erbil‘in Aynadaki Porno Yıldızı‘na başladım.

Aslında daha önce başlamak gibi bir durumum vardı ama pandemi döneminde kitabı tedarik etmem okuma psikolojisine girmem biraz zaman aldı. On beş gün kadar kitapla birbirimize baktık. Odanın içinde bir oradan bir buraya savrulduk. Nihayet benim de yeni senenin yeni şeyler getirmeyeceğine dair fikrim tam anlamıyla oturduğunda kitaba başladım.

Aynadaki Porno Yıldızı, basit anlamda kitap arakasından da alıntı yaparsam “kentli kadın” öykülerini anlatıyor. Aynadaki Porno Yıldızı’da bu öykülerden biri. Aslında ben bunlara bir öykü demekten çok anlatı demek istiyorum. Bir çok kadının içinde bulunduğu o psikolojiyi, güçlü görüntüleri arkasındaki zayıflıklarını, inandıklarını, vazgeçtiklerini, olması yada olması gereklikleri rolleri çok güzel anlatıyor.

Kitabı okurken ben de yazan biri olarak kadınları ne kadar tanıdığımı düşündüm. Sonuçta benim de kadın karakterlerim var. Sonra kütüphaneme bir göz attım. Kadın yazardan çok erkek yazarın kitapları var. Evet, kadın yazarlar da var ama her biri bir kurgunun peşinde koşarak kadın psikolojisine içtenliğine bu kadar değinmemiş. Kadını anlatan o psikolojiyi veren bir kaç kitap var ama onlar da erkekler tarafından yazılmış. Sanıyorum geneli böyle. Erkekler olarak “olması gereken kadın”ı anlatmayı da biz erkekler yapmışız sanırım.

Aynadaki Porno Yıldızı bu bağlamda bana farklı bir açıyı gösterdi. Biraz daha fazla kadın yazar okumam gerektiğini, biraz daha fazla kadın diline, düşüncelerine hakim olmayı. O psikolojiyi bir nebze olsun yaşamayı.

Sanıyorum yeni yıl yeni bir şeyle geldi. Ya da gelmişti fark ettirdi. Belki de fark etmek için bir kıvılcım gerekiyordu. Bir şeyleri beklemek gerekmiyormuş demek, onlar için çaba gösterip, ufak şeyden dersler çıkarmak gerekiyormuş. (Dikkat ettim son iki yazıdır çok pozitifim. Hayırdır inşallah. Sanıyorum çalıştığım roman ile ilgili bir durum. 🙂 ) Kitabı okumanız tavsiye ederim. Bilhassa hemcinslerime.

2020’nin son yazısına gelmişken beklentisizlik üzerine bir yazı

Polina Tankilevitch adlı kişinin Pexels‘daki fotoğrafı

Yeni gelen yılın bir öncekinden bir farklı yok aslında. Rakam bir arttı diye dünya silkinip kendine gelmiyor. Tamam genel devinimde biraz yana yatıp hız kesiyor olabilir ama bunun bizim bir şeyleri anlamlandırmamız için yapmıyor. Biz ise bir şeylere yeniden başlamaya çok meraklıyız. Bu sebepten her pazartesi rejime başlıyor, özel günler belirleyip onu kutluyor üstüne üslük bunlara anlam yükleyip beğenmediklerimize karşı savaş açıyoruz. Aslında tüm insanlık olarak tek istediğimiz sadece yeniden başlamak. Hiç birimiz mutlu değiliz çünkü.

Genetik olarak mutlu olmaya programlanmamışız. Dış etkenler insan genetiğini ne kadar değiştirir bilmem ama bizde değişmiş. Dayatılan doğrular, öğretilen öğretiler genetik olarak mutluluğu almış götürmüş bizden. Mutlulukta var olan bir duygudan çok öğrenilen bir şey olmuş.

Mutluluk, mutsuzluk bir tarafa yaşanan olaylar ile birlikte bir de beklentisizlik girdi devreye. Yaptığı her planın bozulacağını öğrenen insanoğlu artık beklentiyi düşürerek sıfıra kadar yaklaştı. Burada ‘insanlar planlar tanrı kahkahalarla güler’ gibi polemiklere girebiliriz ama Tanrının bu durumla alakası yok. Biz zaten kendi ayağımıza sıkmakta özgürüz.

Aslında içinde bulunduğumuz dönem daha da daha da köleleştirdi bizi. Bunu düşününce yapılan planların neden çöpe gittiğini biraz daha anlıyor gibiyim. Fiziksel iş yapanlar zaten yapmaya devam ediyor, masa başı iş yapanlar ise daha fazla yapıyor. Belimin halini anlatmayacağım size.

Aslında aklımda böyle bir yazı yoktu. Yılların sayısı çok önemli değil. Beni ilgilendiriyor olması sadece yaşlanıyor olmamdan kaynaklı. Yoksa içinde yaşana şeyler akıntıda sürüklenmemizden farksız. İşte burada el kaldırıp kendimizi ne kadar gösterdiğimiz önemi. Günlük, haftalık, aylık senelik hedefler yerine genel hedefler koyup onları yapmaya çalışmak en mantıklısı. Sonuçta bu hayat bizim ve bu hayat içerisinde yaptığımız her şey de bizim olacak. Bu hedeflerde ana kasıt kendi isteklerimiz, mutluluğumuz olmalı. Taşıma suyla değirmen dönmez demiş atalarımız, başkalarının merkezde olduğu bir plan er geç hüzne uğrayacaktır.

Arkadaş iş birden kişisel deliğim ve öğüt ermeye döndü. Ben aslında böyle bir insan da değilim. Birde bu yazı nasıl buraya geldi onu anlamadım. Benim taslak olarak attığım bir başlık vardı. Onu da neden attığımı bilmiyorum. “İsa kadın olsa Lena Del Rey olur muydu?” Bunun üzerine bir düşüneyim ben.

İyi seneler.

Karantina döneminde yada her zaman izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz on içerik 2. Bölüm

Serinin ikinci bölümünden herkese merhaba. Ne güzel bir giriş yaptım değil mi? Bu arada düşünmüyor da değilim acaba bunları yazmak yerine makaleler köşe yazıları mı yazsam. Bilemiyorum, o kadar sıkkınım ki, bu olaylara o kadar anlam veremiyor bir değer yükleyemiyor ki, insan görünümünde bir droidten farksız gibiyim. İnsanlardan uzak kaldıkça insanlığımızdan oluyoruz. Gerçi insanlarla oldukça da kaybediyoruz o da başka bir mesele. Sanıyorum her türlü kaybediyoruz. Mühim olan kimseye zarar vermemek.
Genel olarak saçmalamamı da yaptıktan sonra başlayalım o zaman.

W – Two Worlds Apart

Kore yapımı dizi biraz gerçeklikle oynarken aynı zamanda elinden romantizmi de bırakmamış klasik olarak. Klasik diyorum K-Dramalarda aşk olmazsa olmaz son dönemlerde. Bu hikaye de Yeon-Joo ve Kang Chul ana kahramanlar. Aslında dizi olarak hikaye buna odaklansa da asıl kahraman Yeon-Joo’nun babası. Kendisi Kore’nin en çok okunan webtton’unun çizeridir ve bu webtoon uzun yıllardır devam etmektedir. Ancak webtoon’da olan olayların istediği gibi gitmediğini anlayan çizer ana karakter Kang Chul’u öldürmeye çalışır ama her defasında başarısız olur. Bir gün ortadan kaybolunca kızı Yeon-Joo onu aramaya başlar ve bir gün o da çizim tableti üzerinden çizgi romanın dünyasına çekilir.

Bu kendi dünyasının bir kopyası gibidir ve gerçek hayatta burada yaşananlar webtoon’un bir bölümü olarak ortaya çıkar. Yeon-Joo ve Kang Chul burada karşılaşırlar ve aşık olurlar. Yeon-Joo zaten gerçek hayatta zaten Kang Chul karakterinden hoşlanmaktadır.
Tabi bu arada işler karışır ve iki dünya arasında sorunları çözmek için gidip gelmeye başlarlar.
Bir yere kadar meraklandıran sonra kendini tekrara sokan bir dizi W. Ana tema aslında kaderi değiştirebiliriz fikrini savunuyor ama tekrarlar ve aşk meselesi bu fikrin önüne geçmiş.

Dirk Gently’s Holistic Detective Agency

Şöyle zamanda git geller olan biraz kafa karıştıran ama eğlenceli bir dizi isterseniz bu dizi tam sizlik. Dizi Douglas Adams’ın aynı adlı romanından uyarlanmış.

Her şey Todd Brotzman’ın kendini “holistik dedektif” olarak tanıtan Dirk Gently ile tanışmasıyla başlıyor. Tabi böyle bir karakterin dedektif olduğuna diğerleri gibi siz de inanmıyorsunuz ama iş öyle bir hal alıyor ki acaba mı diyorsunuz. Dirk ise sadece bir şekilde birbiri ile bağlantılı olayları incelemeye alıyor. Tabi bu arada “Blackwing Projesi”ndeki çocukardan biri olduğunu öğrendiğimiz Dirk hem onun peşindekilerle hemde aynı dönemde beraber üzerinde deneyler yapılan ve onu öldürmeye niyetli bir seri katil ile uğraşmaya başlıyor.

Dizi iki sezon ve ikinci sezon sonunda iptal edilmiş. Ama kafa dağıtan eğlenceli bir dizi. Eh izlemeseniz bir şey kaybeder misiniz bilmem ama daha kötülerini de izlemişizdir. Bu arada Elijah Wood baş rolde. Meraklısına not.

Güzelliğin Portresi

Nedense bu filmi daha önce yazmamışım. Gerçi izlemem biraz vakit aldı ve arada kaynamış. Türkiye’nin cinsiz korku filmi diye lanse edilmişti bu film. Oyuncu kadrosuna baktığımızda çok şey de vaat ediyordu. Hep böyle geçmişli bahsediyorum çünkü film benim beklentimin oldukça altında kaldı. Tamam cinli korku filmi yapmayacağız dediniz ama klasik Amerikan korku hikayesini de alıp bize evirmeseydiniz iyiydi.
Oyunculukları fena bulmamakla beraber cast konusunda sınıfta kalmış diyebilirim. Senaryo üzerinde biraz daha uğraşmak gerekirmiş. Havada kalan ya da yakıştırmadığım bir sürü bölüm var. Biraz daha zengin, kültürlü aileye cini yakıştıramamış olacaklar hayalet yapalım demişler. Germeyen, tahmin edilebilir sonlu bir film.

Badla

 2016 İspanyol The Invisible Guest’in yeniden çevrimi olarak karşımıza çıkan film, gerilim meraklılarına iyi gelecektir. Gerçi ben ilk filmi izlememiştim ama bu uyarlama da fena değil ama beni büyülemediğini de belirtmek isterim.

Naina Sethi, iyi bir aileye sahip, genç ve başarılı bir iş kadınıdır. Yasak aşkı Arjun öldürülür ve onu öldürmekten tutuklanır. Avukatı onu savunması için meşhur savunma avukatı Badal Gupta’yı işe alır ve olayı çözmeye çalışırlar. Ancak Naina’nın be hatta Badla’nın da bazı sırları vardır. Hikaye ilerledikçe olaylar daha karışık bir hal alır.

Ala Vaikunthapurramuloo

Klasik bir hikayesi olan, komedi, aksiyon ne ararsanız olan bir film Ala Vaikunthapurramuloo. İsmini okumak kadar yazmakta zor. Babası tarafından sürekli eleştirilen ve horlanan bir genç yıllar sonra aslında kendisinin çok zengin bir adamın çocuğu ile hastanede karıştığını öğrenir. Aslında bu bilinçli bir olaydır. Derken genç bu durumu açıklar ve asıl ailesinin etrafında dolanmaya başlar. Amacı onlar tanımaktır. Tabi dışarıdan gözlemci olarak baktığında zengin ailesinin peşindekilerin onlara karşı yapılan üç kağıtların farkına varır. Tabi işler karışınca kendisi olaya el atar. Ses olsun diye izleyebilirsiniz bence.

NiNoKuni

Aynı isimli oyunundan uyarlanan anime bana çok etkileyici gelmedi. Ancak çizimlerini beğendiğimi söylemeliyim. Anlatılan hikayeye göre süresi bana uzun gibi geldi. Bir yerlerde eksiklik vardı ama nerede emin değilim.

Yuu ve Haru arkadaşları Kotona’nın garip bir şekilde rahatsızlanmasının ardından birden bire başka bir dünyada kendilerini bulurlar. Burada yeni dünyayı keşfe çalışırken aslında kendi dünyalarındaki kişilerin bu dünyada bir kopyaları olduğunu öğrenirler.

Kopyaları olmayan insanlar ise kendileri gibi gezginlerdir. Ancak bu dünyada bir savaşa hazırlanmaktadır. Arkadaşlarını kurtarmak için bu dünyayı da kurtarmaları gerekir. Meraklıları için izlenebilir bir anime.

The Queen’s Gambit

Son zamanlarda izlediğim en iyi Netflix dizisi The Queen’s Gambit. Hatta en iyi Netflix dizisi diyerek iddialı davranabilirim. Bence dizinin tek eksiği satranç sahnelerinin az tutulmuş olması bence oyunlara daha fazla odaklanılabilirdi. Bunun haricinde, oyunculukları, hikaye örgüsü, dramı oldukça yerinde olmuş. Eskiden satranç oynayan biri olarak beni fazlasıyla keyiflendirdi, merak ettirdi diyebilirim. Biraz geç izlediğim için de hayıflandım ama bitmesini de istemedim.

Dizi Walter Tevis’in 1983 yılında yazdığı aynı isimli romana dayanıyor. Romanın Türkçesi malesef henüz yok ama yakında basılacakmış. Bu kez geç kalmışlar. Normalde dizi çıkar çıkmaz hemen basarlardı ama sanırım satranç söz konusu olunca sanki biraz ortamı koklamak istediler.

Bence bu dizi son dönem izlenmesi gerekenler arasında bir numara sakın es geçmeyin derim. Hikaye sekiz yaşında bir yetim olan Elizabeth Harmon’un hikayesini anlatıyor. Elizabeth bir satranç dahisidir ve bu erkek oyununda erkekleri dize getirmiştir. Ama içinde bulunduğu o psikoloji 22 yaşında alkol ve uyuşturucuya kendini kaptırıp hayatına sekte vurmasını sağlar. Sonrası dizide.

Alice in Borderland

Gündemi hep geriden takip edecek değilim ya alın size taze bir dizi. Alice in Borderland her zamanki gibi bir mangadan uyarlanmış ve klasik manga öğrenileninin hepsini içeriyor. Biraz kurgu olarak Gantz’ı hatırlatsa da her şeyin birbirini hatırlatması gayet normal.

Diziyi uyarlama olarak oldukça başarılı budum. Acaba Mangası nasıldır diye merak ettim. Boş bir vakitte okumayı istiyorum.

Bir grup ne olduğundan habersiz bir şekilde birden bire Tokyo sokaklarında yalnız kalıyorlar.

İnsanlar ortadan birden kayboluyor. Derken hayatta kalmak için çeşitli oyunlara katılmaları gerektiğini öğreniyorlar ve tek çareleri bu oyunu kazanmak. Aksi taktirde ölecekler. Oyunların ise zorluk derecesi var. Her oyunu kazandıktan sonra sana bir yaşama süresi veriyorlar ve bunu yeni oyunu kazanarak uzatmak zorundasın aksi takdirde sonuç ölüm. Ana karakterimiz Arisu ise bu oyunun yaratıcısını bulmak için arkadaşlarıyla oynamaya devam ediyor.

İlk sezon itibariyle buranın paralel bir dünya mı, yoksa sanal gerçeklik mi daha verilmiş olsa da bulmacaları karakterler ile birlikte çözmeye çalışınca oldukça keyifli bir izlenim sunuyor dizi. Meraklısı için tavsiyemdir.

Girl from Nowhere

Tayland semalarından korku antolojisi olan Girl from Nowhere beni çok arada bırakan bir dizi oldu. Sezonun yarısı güzel giderken sonraki yarısı biraz kabak tadı vermeye başladı. Bu arada bir iki hikaye hariç dizinin her bölümü farklı bir olayı anlatıyor. Yani oturup sırayla izlemenize gerek yok. Karışık olarak bölümleri izleyebilirsiniz.

Afişte gördüğünüz ablamızın nereden geldiği, kim olduğu , in mi cin mi hiç belli değil. Her dönem bir liseyi ziyaret ediyor ve oradaki kişilere kötü bir şekilde ders veriyor.

Ders verdikleri kişiler ise bir şekilde bilinç altlarında kötü olan onları gizleyen yada gerçekte zaten kötü olan kişiler. Aslında bu abla onların içindekini ortaya çıkarıyor. Yine meraklısı için izlenebilir diyeceğim. Genel olarak izlenebilir bir dizi.

Scream

90’ların kült filmi Çığlık’ın dizisi olmazsa olmazdı. Tabi dizinin arkasında da Wes Craven var. Bana dizi çok gerekli mi sorusunu sordururken bazı bölümleri hızlıca geçtiğimi hatırlıyorum. Zaman zaman sıkılmadım desem yeridir. Hatta kararkterlerden birine böyle bir filmin dizisi mi olur gibi bir konuşma yaptırarak daha dizinin başında kendilerini aklamaya çalışmışlar.

Evet böyle bir filmin dizisi olmaz olursa da böyle gereksiz bir şekilde uzar ve sıkar. Slasher filmler anlıktır geçicidir. Olup biter. E siz böyle bir konuyu tutar dizi yapsanız insanları sıkarsınız. Uzatacaksanız Ash vs Evil Death gibi bir formül uygulamanız lazım.

Tabi bu yapımın MTV yapımı olduğunu düşünürsek bu imkansız. O yüzden diziye erkenlik eklenip müzikler ön planda tutulmuş. Burada anlam veremediğim bir kurgu olay örgüsü çıkmış ortaya. O kadar çok şey yazdım ki özetlemek istiyorum. Bence olmamış. He yaşları geçkin ama liseli olan her türlü abuk işlere bulaşan liseliler istiyorsanız izleyebilirsiniz o zaman sıkıntı yok.

Back to Top