Etiket arşivi: 30. İstanbul Film Festivali (2011)

Jean-Michel Basquiat: The Radiant Child / Harika Çocuk

Uluslararası bilinirliğe sahip ilk Afroamerikan ressam olma özelliğine sahip Jean-Michel Basquiat’ın hayat hikayesini anlatan belgeseli 30. İstanbul Film Festivali, Ntv belgesel filmler kuşağı kapsamında izledik. Böylelikle bu benimde festivalde ilk (ve son) belgeselim olma özelliğine sahip oldu.

Belgesel ressam Jean-Michel Basquiat’ın yakın arkadaşı olan Tamra Davis tarafından çekilmiş. Belgesel, Jean-Michel Basquiat’ın ölmeden bir süre önce ev hali ile yapılmış röportajının çerçevesinde ilerliyor.

Jean-Michel Basquiat 22 Aralık 1960’de doğmuş, 1970’lerin sonuna doğru ise Aşağı Doğu Manhattan mahallesinde grafiti sanatıyla ünlenmiştir. yaptığı eserler diğerlerinden farklı bir tarza sahiptir. Bunu elini attığı her sanat dalında göstermiştir. O dönemde daha siyahilerin toplumda tam anlamıyla yer edinmemiş olmasına rağmen çıkışını sürdürmüş, sanat camiası ve halkın takdirini kazanarak uluslararası bir şöhrete kavuşmuştur. Hayatı birden değişen bu genç ister istemez bir boşluğa düşmüştür.

Jean-Michel Basquiat ile ilgili belgeselde öne çıkan en büyük nokta babasını kendisinin büyük bir adam olduğunu göstermesi. Tabi Jean-Michel Basquiat bu ani yükselişten sonra kendi geldiği çevreden soyutlamış, bu şatafatlı hayata geçiş yapmış. Burada kendisine en çok desteği, Andy Warhol ile birlikte takılmaya başlamıştır. Ancak onun da ölümünden sonra büyük bir boşluğa düşerek 12 Ağustos 1988’de 27 yaşındayken aşırı dozdan uyuşturucudan dolayı hayatını kaybetmiştir.

Belgesel Jean-Michel Basquiat’ın bu hızlı iniş çıkışını başarılı bir şekilde anlatıyor.

Yönetmen: Tamra Davis

Linkler:

http://www.jean-michelbasquiattheradiantchild.com/

http://www.imdb.com/title/tt1568335/

http://film.iksv.org/tr/film/144

Svet-Ake / Işık Hırsızı

Festivalin izlediğim en iyi filmlerinden birisi de şüphesiz Svet-Ake (Işık Hırsızı)di. Film Kırgız yönetmen, senarist, oyuncu Aktan Abdykalykov‘a ait. Bu üç görevi de oldukça başarılı bir şekilde yerine getirmiş Aktan Abdykalykov ve eğlenceli bir sistem değişim filmi çıkarmış karşımıza.

Filmin ana karakteri Bay Işık Kırgızistan’ın küçük bir köyün tek elektrikçisidir. Bay Işık iyi niyetli ve saftır. Parası olmayan insanlara kaçak elektrik bağlar onların ihtiyaçlarını gidermesini sağlar. Ancak günün birinde yakalanır ve işten alınır. Ülkede ise yönetim devrilmiş, yeni bir yapılandırmaya girilmiştir. Kasabanın halkı genel olarak, iyi ve saftır. Bunların içinde ise örnek gösterilecek isim ise yine Bay Işıktır.

Bay Işık’ın ise en büyük hayali, kasabanın elektrik ihtiyacını karşılamak için dağın yamaçlarına doğru rüzgar gülleri koymaktır. Bunu tüm kasaba için istemektedir. Tüm projesini çizmiş ve her şeyi aklında hazırlamıştır. Bu arada, filmin kötü karakteri zengin müteahhit Behzat, köye ait alana yeni şeyler yapılması için savaş vermektedir. Buna köy muhtarı karşı çıkar. O alan köylülerin ortak alanıdır ve bozulmasını istemez. Müteahhit ve köy muhtarı arasındaki husumeti Bay Işık’ta bilir ancak ses çıkarmaz.

Bir gün, köy muhtarı ölür ve Behzat kasabanın yaşlılarını toplayarak, muhtarın güçlü kuvvetli, Mansur olması gerektiğini söyler. Kasabanın yaşlıları, bunu kabul eder. Mansur’da Bay Işık’ın yakın arkadaşıdır. Ancak Mansur, Behzat’ın işlerini görmesi için bir piyondur. Behzat hemen işlerini ayarlar ve aklındaki proje için, Japon iş adamlarını çağırır. Behzat Çinli yatırımcılar için bir çadır kurar, etrafını iyice kapatır. Amacı burada onları eğlendirmek ve köye yatırım yapmalarını sağlamaktır. Çadırın aydınlatmasını da Bay Işık yapmıştır ve Behzat onunda yanlarında olmasını ister. Çünkü Bay Işık’ın projelerini gösterecek ve onu tanıtacaktır.

Çadır içerisinde eğlence başlar içkiler, sazlar… Bu arada Behzat eski bir oyunu anlatır. Bir kadın devenin etrafında çıplak olarak dolanacak, adam da aynı şekilde çıplak olarak ellerini kullanmadan onunla ilişkiye girmeye çalışacaktır. Tabi karşılığında ödüllerde vardır. Çinlilerden biri, hemen atılır. Bay Işık utanıp bakamaz ama başını kaldırdığında geçen gün, evine gittiği yaşlı kadının torununu görür. Kızın ailesi başka bir şehre çalışmak için gitmiş, kız ise okulunu bırakıp, ninesine bakmaktadır.Yaşlı kadın Allah canımı alsa da şu kıza yük olmasam diye dua da etmiştir Bay Işık’ın yanında.

Bu durum karşısında Bay Işık dayanamaz ve duruma müdahale eder ortalığı karıştırır. Tabi dışarıya atılır. Artık onlara yandaş değil düşman olmuştur. Tabi Bay Işık’ın bir şekilde sonu gelmesi gerekmektedir.

Film genel hatlarıyla bakıldığında değişimin ne olursa olsun insanlar üzerinde bırakacağı yetkiyi anlatıyor. Tabi değişim, yeni dünya düzeni kapitalizm olduğunda insanları nasıl ezdiği, iyiye nasıl zarar verdiği ve insanların da aynı şekilse zalim olmaya ittiğini anlatıyor bize. Kapitalizm yada daha da genişletirsek, var olan yönetim düzenlerinin saf olan, kendileri ile olayan herşeye, her bireye  nasıl zarar verdiğini görüyoruz… Buradaki en ektin anlatım filmin son dakikaları olan çadır ve final sahnesidir. tam anlamıyla noktasına gönderme yapmıştır burada yönetmen…

Film görsel açıdan da insanı tatmin ediyor. Bilinmeyen bir Kırgız dağ köyü, onların yaşantısı, dağlar tepeler yapılar derken, görüntü yönetmenin de başarısı ile bize çok başarılı bir şekilde yansıtılmış. Etkileyici güzel bir film Svet-Ake. Yüz gülümseten, düşündüren başarılı izlenilmesini tavsiye edeceğim bir film. Anlattığım hikaye dışında bir çok ara hikaye barındıran ve her biri akıla yer edebilecek sahnelerle dolu Svet-Ake.

Yönetmen: Aktan Abdykalykov

Senarist: Aktan AbdykalykovTalip Ibrahimov

Oyuncular:

Aktan Abdykalykov
Svet-Ake
Taalaikan Abazova
Bermet
Askat Sulaimanov
Bekzat
Asan Amanov
Esen
Stanbek Toichubaev
Mansur

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1646979/

http://film.iksv.org/tr/film/106

PICCO

Festivalde izlediğim en etkileyici film diyebilirim Picco için, tabi festival daha bitmedi ve izlenecek çok film var ancak bu filmler içerisinde Picco’nun yeri farklı olacaktır. Film yönetmen Philip Koch’un yazıp yönettiği ilk film ve eminim ki film Almanya’nın son dönem içerisindeki en iyi filmi. Philip Koch bu filmle 2010 Alman Sineması Barış Ödülü (Yeni Yetenek), 2010 Bavyera Kültür Ödülü, 2010 Oldenburg En İyi Alman Filmi ödüllerini almış haklı olarakta. Tabi filmde yönetmenin olması akabinde soruları yanıtlaması (abuk sabuk sorular olsa da) doğal tavırları kendisini gelecek dönemde takip edilecek isimler arasına yerleştirdi.

Film Almanya’daki ıslahevi mahkûmu gençlerin günlük yaşantısını ve burada olan bitenleri anlatıyor bize. Yönetmen filmi çekmeden önce Almanya’da bir çok ıslahevini gezmiş, diğer ülkelerde olup biteni de incelemiş. Her ne kadar filmde yaşananlar, kurgu olsa da sahnelerin bir çoğu gerçek olaylardan esinlenmiş. Tabi bu geçeklik korku filmlerinde gördüğümüz gerçeklik gibi değil. Film insanı gerçekten geriyor, strese sokuyor. Filmde ne olacağını merak ederken bazı sahnelere tahammül edemiyorsunuz. Burada görüntüler eşliğinde yönetmen bunu yansıtsa da filmin psikolojik ağırlığı da insan üzerine oldukça çöküyor. Bu konuda film kesinlikle başarılı.

Film Kevin karakterinin ıslahevine girmesi ile başlıyor ve onun burada var olma mücadelesini izliyoruz. Kevin sessiz sakin kimseye bulaşmayan bir tiptir. Ancak görür ki bu şekilde onu zorlayacaktır. Kevin ıslahevinde olan haksızlıkları ve şiddeti görür. Buna bir şekilde karşı çıkmak istediğinde ise koğuş arkadaşı Tommy ona karşı çıkar. Orada var olmak istiyorlarsa sessiz kalmaları ve olana bitene ayak uydurmaları gerekmektedir. Kevin bunu başlarda hazmedemez. Ancak görür ki, Tommy haklıdır. Burada kendini koruman gereklidir.

İçeride yapacak bir şey olmadığından eğlence amaçlı mahkumlar en güçsüz ile dalga geçmektedirler. Kevin’de aslında bu statüdedir. Koğuş arkadaşları Kevin ile uğraşmaya başlamıştır bunların içerisinde başlarda ona Tommy alışması için yardım ederken görür ki o da onlara katılmıştır. Bu duruma Kevin karşı çıkar fırsatını bulduğunda kendini sıyırır ve ve Tommy’i oynadığı oyunun içine çeker. Filmin yarısından itibaren Kevin karakterinin keskin değişimini görürüz. Duyarlı, haksızlığa karşı gelemeye çalışan insandan tam anlamıyla bir zorba doğmuştur. Bu dönüşüm, dört ay gibi kısa bir sürede ve çarpıcı olarak gerçekleşmiştir. Kevin’de yaşanan öyle bir değişimdir ki Tommy’i öldürmeye kadar gider. Yapmasa, Tommy’nin yerinde olabilme ihtimali vardır.

Film bireyler arasındaki güç dengelerini ve aslında insanın doğasında olan şiddet ve zorbalığı gözler önüne seriyor. İnsanoğlunda iktidar ve iktidar ilişkisinin bu kaygının şiddet ile ilişkilendirildiği de gözlerimizin önüne serilmiş. Film gerçekleri saf ve yalın halde anlatmasından ötürü oldukça sarsıcı zor izlenilebilir bir film. Bu gibi sahneleri sadece ıslahevlerinde değil her yerde görüyoruz. Çağdaşlık, büyük bir ulus, devlet olmakla da alakası yok bunun.

Film ilk bakışta bir çok tanıdık filmi anımsatacaktır. Gerek mekan, gerek karakterler. Ancak burada filmi farklı kılan hikaye ve anlatım. Etkileyici sahnelerin, etkileyici müziklerin olmadığı sanki görünmeyen bir karakter gibi ortalıkta gezdiğinizi hissettiğiniz bir film.

Film çok düşündürecek, izlerken zor anlar yaşatacak amacını çok iyi bilen ve yerine getiren bir film. Kesinlikle tavsiye ederim.

Yönetmen – Senarist: Philip Koch

Oyuncular:

Constantin von Jascheroff
Kevin
Joel Basman
Tommy
Frederick Lau
Marc
Martin Kiefer
Andy

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1529316/

http://film.iksv.org/tr/film/137

La Casa Muda / Issız Ev

Filmin tanıtımına baktığımızda, karşımıza çıkacak filmin süper olduğunu düşünüyoruz. Hikaye’nin Uruguay’daki küçük bir kasabada yaşandığının yazması işin gizemini de arttırıyor. Tabi bu düşünce büyük bir, beklentiye dönüşüyor. Filmi izlediğimizde ise aslında anlatılanların filmle alakası olmadığını anlıyoruz. Filmin en büyük özelliği kesintisiz tek bir plan sekansla ilerliyor olması. Film de bunun üzerine kurulmuş, karşımızda ne ne senaryo ne de başka bir şey var.

Laura babası Wilson ile birlikte, Néstor’un aileden kalma evini onarmak için izbe, eski ahşap bir eve gelir. Hava henüz kararmak üzeredir. Néstor aklındaki planı, yapar ve daha sonra yemek getireceğini söyleyerek evden ayrılır. Giderken de üst kata çıkmamalarını basamakların çok kötü olduğunu, her an kırılıp zarar verebileceğini söyler. Bu dakikada anlarız ki, yukarıda bir şeyler vardır ve aslında Néstor onları bilerek oraya getirmiştir. Okumaya devam et

Limbo / Araf

Norveçli yönetmen, Maria Sødahl‘ın yazıp yönettiği ve 2010 Montreal en iyi yönetmen ödülünü aldığı film Limbo. Genel hatları ile bakıldığında filme, en iyi yönetmen ödülü alır mıydı kendi kendime soruyorum. Evet oyunculuklar, değişik ve yabancı bir mekan filmi izlenebilir kılan ancak konu itibari ile sıradan ve kurgu ve anlatım itibari ile de yetersiz bir film.

Jo petrol mühendisi olarak, Trinidad’daki Port-au-Spain’de çalışmaktadır. Buraya geleli, altı ay olmuş ve artık karısı ve çocuklarınında gelme vakti gelmiştir. Eşi Sonia iki çocuğu ile birlikte sonunda bilmedikleri bu ülkeye gelirler. Sonia’yı burada alışkın olmadığı bir hayat beklemektedir. Sonia elini sıcak sudan soğuk suya sokmamaktadır. Hizmetçiler, lüks evler, partiler Sonia’yı yerleşik bir hayattan çok yaz tatilindemyimiş gibi yaşamaktadır. Tabi tabiri caiz ise rahat Sonia’ya batmıştır. Kocasının yanına taşınması ile birlikte hasta annesini de bakım evine yerleştirmek durumunda kalmıştır.

Sonia bir gün iş yerinde kocasını ziyarete gittiğinde, kadının biri ona tuvalette, artık kocasının ona ihtiyacı olmadığını kendisinin olduğunu söyler. Bu söyleme sebebine ben anlam veremedim, çünkü bu karakter ilerleyen dakikalarda çok pasif durumdadır. Sonia için hayat artık kabusa dönmüş gibidir. Bir şekilde kendini ifade etmesi gerekmektedir ama nasıl yapacağını bilemez. Kendisi gibi gurbette yaşayan diğer kadınlardan daha tanışmadan uzaklaşmaya başlar.

Sonia’nın hoş geldin partisinde, Sonia aşırı alkol alır. Tabi bir de Jo’yu kendisini aldattığı kadınla görünce film kopar. İyice agresifleşir ve istemeyerekte olsa kendine zarar verir. Kimse onun bu tavrına anlam verememektedir nihayet durumu kocasına anlatır. Kocası duruma bir kaçamaktı diye yanıt verir. Zaten aldattığı kadın da evli ve çocukludur. Sonia bir süre kadını izler, ne yapacağını bilemez. Herkesten ve her şeyden kaçar. Kocası ülke dışında bir toplantıdan bahseder, buraya Sonia ile gitmek ister amacı aralarını düzeltmektir. Ancak Sonia gelmek istemez.

Jo ülkeden ayrılır ayrılmaz, Sonia’da çocukların ısrarı üzerine, çalışanları Omari ile birlikte yengeç avlamaya giderler. Gittikleri yer uzaktır geceyi bir pansiyonda geçirirler. Jo ise evi defalarca arar ve ulaşamaz kimseye. Toplantıdan erken dönüş yapar, Sonia ve çocukları arar ve bulamaz. Sonia eve geldiğinde ise Jo onu beklemektedir. Tabiki ikisi birbirine girer. Burada Sonia sinir krizi geçirir.

Sonia yalnız kalmak istemektedir. Bunun içinde bir manastıra yatar. Bu esnada çocuklarına, arkadaşları, Charlotte ve Daniel bakar. Bu iki yan karakterinde kendine ait sorunları vardır elbet. Çift artık yaşlanmıştır. Daniel’in burada işi bitmiş Arabistan’dan teklif almıştır. Anca Charlotte artık ev, ülke değiştirmek istememektedir. Bu sebepten dolayı çocuk bile yapamamışlardır. Daniel kendi açısından artık yaşlandığını ve onu kimsenin istemediğini yakında işsiz kalabileceğini öne sürerek Arabistandaki beş yıllık sözleşmeyi kabul etmesi gerektiğini söyler.

Bu noel yemeğinde olur Sonia’da kendini toparlamış ve manastırdan çıkmıştır. Noelin ertesinde de Charlotte’un cesedi havuzda bulunur. Tabi Sonia’da ülkesine geri dönmek istediğini söyler.

Film insanı sıkmadan ilerliyor. Bunun en büyük sebebi farklı bir ortam olması. Görüntüler yakalanan kareler güzel. Ancak o kadar yaşanan olayda karakterin psikolojisini izleyiciye verememiş. Jo’nun karısını aldattığı Lorraine karakteri hangi akla hizmet kadına ben varım diyor, Sonia nasıl birden bire duruma bu kadar takıp, hastanelere yayacak duruma geliyor izleyici olarak anlamamız mümkün değil. Charlotte’un intiharı da cabası. Olaylar yaşananlar, karakterlerin psikolojisini anlatmaya yetmemiş. E ne oldu şimdi diye anlam vermeye çalışırken film olan olmuştur hali alıyor.

Film vermesi gereken psikolojik tınıyı verememiş ve sadece bir kaç olayı anlatan görüntü akışından öteye geçememiş. Aslında Jo ve Sonia çiftinden çok, Charlotte ve Daniel çiftine eğilinmiş hikayenin daha canlı olacağını düşünüyorum. Çocuk oyuncuların oyunculukları, büyüklerinden daha iyiydi dersem yapan söylememiş olurum. Sanki baş rolü oynayanlar onlar. Film 70’ler de geçmesine rağmen 70’lere ait sadece araçları gördüm ben. Bir de telefonların evde olması. Zaman konusunda da film köşeye sıkışmış aslında zaman belirtmeye hiç gerek yokmuş.

Yömetmen – Senarist: Maria Sødahl

Oyuncular:

Bryan Brown
Daniel
Lena Endre
Charlotte
Line Verndal
Sonia
Cecilie A. Mosli
Norwegian Nurse
Henrik Rafaelsen
Jo
Catherine Emmanuel
Lorraine

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1523326/

http://film.iksv.org/tr/film/140