The Book Thief / Kitap Hırsızı

Sinemanın olmazsa olmazlarından olan Nazi dramını konu alan filmlerinden biri de The Book Thief / Kitap Hırsızı. Film Markus Zusak‘ın aynı isimli romanından uyarlanmış. Film hakkında şöyle bir araştırma yaptığımda tabi ki kitap yorumlarını da okudum. Ben kitabı okumadım ama okuduğum bu yorumlar kitabın akıcılığı ve güzelliğinden bahsediyordu. Öyle ki kitap bitince okuyanlar baştan başlamak için zaman kolluyorlarmış. Aynı başarıyı filmde sağlamış diyemeyeceğim. Bence film oldukça başarısız bir uyarlama. Hikayenin ağır ilerlemesinden tutun, kurgudaki eksiklikler, bir türlü hikayeye giremememiz filmin izlenmesini işkence haline getiriyor. Buna bir de 130 dakikalık süresi eklenince baha ilk dakikalarından adaptasyon sorunu yaşadığınız film izlenmesi zor bir hal alıyor.

The Master / Usta

Senarist ve yönetmen Paul Thomas Anderson  film geçmişine baktığımda aklımda kalan Magnolia filmi. Tabi filmi izlememin üzerinden yıllar geçtiği için çok fazla ayrıntı  hatırlamıyorum film hakkında. Demek ki benim için etkili bir konu değilmiş. Bu film biraz daha etkili bir konu diyebilirim. Bunun sebebi de hikayenin gerçekle alakası olması. Alaka sebebi ise son dönemlerde ünlülerin de aralarında yer aldığını duyduğumuz Scientology Tarikatının kuruluşunu anlatıyor. Tabi bu anlatım direkt kuruluş yönünden değilde bir karakterin üzerinden yapılmış. Bu karakterde Freddie Quell. Freddie Quell sorunlu ve bağımlı biridir. Bunun geçmişi ve ailesi ile bağlantısı vardır. 2. Dünya Savaşından sonra geriye dönmüş çeşitli işlerde çalışmış ancak hiç birinde başarılı olamamış ve kovulmuştur. Bir süre sokaklarda yaşamıştır. Ancak buradan da yaptığı garip içkiler neticesinde birinin öldürülmesi sebebi ile kaçmıştır. Bu esnada deniz kenarında ayrılmakta olan bir gemi bulur ve buraya gizlice girer.

Prisoners / Tutsak

Onlarca kez izlediğimiz çocuk kaçırma filmlerinden biri de Prisoners / Tutsak. Tabi film diğer filmler gibi etkili bir konu işlemesi sebebi ile bir sıfır önde başlıyor. Hikaye kurgusu, oyunculuklarıyla da izlenebilir tatmin edici bir yapım çıkıyor karşımıza. Film kendi içinde yarattığı bir çok soru işaretine finalde cevap verirken bazı sahneler ile de olmalı mıydı sorusunu sorduruyor. Oyunculuklar başarılı demiştim. Tabi filmi sırtlayan isim Hugh Jackman olmuş. Jake Gyllenhaal her ne kadar kensidine başarılı bir şekilde yardım etsede karakterinden midir nedir ben pek ısınamadım. Sanki her dakika altından bir şey çıkacakmış gibi bir durum vardı. Muhtemelen yönetmen çocukları kaçıranı gizlemek için bizi en yakınımızdaki ile şaşırtmak istedi.

Mandariinid / Mandalina Bahçesi

Bir süredir Gürcistan’a iş sebebi ile girip çıkıyorum. Tiflis sokaklarında bir sürü tiyatro, konser gösteri sahneleri görürken pek faza karşılaşmadığım şey sinema salonlarıydı. Tabi ki yok değil ancak sayıları sanki bana az geldi. En azından merkezde bir kaç tane olabilir diye düşünmüştüm. Tabi iki sinema salonu görüp ikisinde de Gürcü filmi göremeyince açıkçası Gürcü sinemasını merak etmeye başlamıştım. Televizyonda bir kaç dizi görüyordum ama tabi çoğuna anlam verememiştim. Bir de Gürcü kadınlarının genelde Türk dizileri izlediğini hesaba katarsak, zaten kısıtlı zaman içerisinde yaptığım ziyaretler Gürcü sineması hakkında pek bilgi edinmeme sebep olmamıştı. Festival kapsamında da Gürcü filmi görünce dayanamadım desem yeridir. Film Gürcistan / Estonya yapımı. Filmin yönetmeni Zaza Urushadze. Yönetmen aynı zamanda filmin senaristi de. Ben genel olarak filmi başarılı buldum. Benim gibi bir aynı düşüncede olan bir çok kişi var ki film bir çok festivalden ödülle dönmüş.

L’inconnu du lac / Göldeki Yabancı

Film 2013 Cannes film festivalinde Eşcinsel Palmiye ödülü almış. Şimdi şöyle bir baktığımda filmin bu ödülü alması normal olarak görüyorum ancak filmin ödül alacak seviyede olduğunu düşünmüyorum. Hikayeyi tam olarak anlamamakla birlikte filmin kurgusuna da anlam verebilmiş değilim. Oyunculukları iyi bulmamakla birlikte filmin en büyük özelliği pornografik olması. yada filmi şöyle özetleyeyim. Karşımızda bir gey pornosu var. Eşcinsel sineması ne demek anlayamamakla birlikte eğer böyle bir sınıflandırma yapılmışsa aslında filmin belli bir anlam içermesini beklerim. Yani dram, aşk yada aksiyon, komedi yönü ağır olsun. Bu film ise biraz polisiyeye göz kırparken aslında hiç bir türe ait olamıyor. Bol bol gördüğümüz seks sahnelerinin ise filmi desteklediği yok.

Uri Sunhi / Hepimizin Sevgilisi

Bildiğimiz, beğendiğimiz Kore filmlerinin aksine bu film biraz daha Festival filmi kokuyor. Gerek hikayesi, gerek işlenişi, gerekse abartısız oyunculuğu filmin en akılda kalan yönleri. Yönetmenin usule uygun çekim teknikleri ve kamera hareketleri aslında klasik sinema izleyicisi olarak görüntüleri garipsememize neden olsa da bir süre sonra filme alışmamızı sağlıyor. Film de kullanılan müzikler oldukça başarılı ve tatmin edici. Oyunculuklarda aynı şekilde. Hikaye ve işlenişten dolayı filmde bir başrol var demek zor. Abartısız oyunculuklar bir karakterin öne çıkmasına pek fazla olanak tanımıyor. Tabi buna en büyük sebep hikayenin sakin biz şekilde karakterler arasında paylaştırılmış olması.

Pionér / Öncü

Ünlü Norveç’li yönetmen Erik Skjoldbjærg‘in son filmi olan Pionér / Öncü 80′lı yıllarda Norveç’in, sahil şeridinden uzakta deniz altında ki petrol ve doğal gazını çıkarmak için yapılan çalışmaları anlatıyor. Denizin dibine boruları yerleştirmek için üç gönüllü dalgıç yoğun testlerden geçer. Nihayetinde bu zorlu eğitimler ve testler biter ve gün uygulamaya geçmeye gelir. Dalgıçlardan Petter ve abisi Knut boruyu monte etmek için denizin dibine dalarlar. Tam o esnada bir kaza yaşanır, Peter kazada kardeşini kaybeder. Denizin altından çıktıktan sonra ise kaza hakkında araştırmaya başlar. İşte bir terslik vardır. Peter kazanın sorumlusunu aramaya başlar ancak kime yaklaşsa bir tuhaflık fark eder.

Back to Top