Etiket arşivi: 33. İstanbul Film Festivali (2014)

Uri Sunhi / Hepimizin Sevgilisi

Bildiğimiz, beğendiğimiz Kore filmlerinin aksine bu film biraz daha Festival filmi kokuyor. Gerek hikayesi, gerek işlenişi, gerekse abartısız oyunculuğu filmin en akılda kalan yönleri. Yönetmenin usule uygun çekim teknikleri ve kamera hareketleri aslında klasik sinema izleyicisi olarak görüntüleri garipsememize neden olsa da bir süre sonra filme alışmamızı sağlıyor.

Film de kullanılan müzikler oldukça başarılı ve tatmin edici. Oyunculuklarda aynı şekilde. Hikaye ve işlenişten dolayı filmde bir başrol var demek zor. Abartısız oyunculuklar bir karakterin öne çıkmasına pek fazla olanak tanımıyor. Tabi buna en büyük sebep hikayenin sakin biz şekilde karakterler arasında paylaştırılmış olması. Okumaya devam et

Pionér / Öncü

Ünlü Norveç’li yönetmen Erik Skjoldbjærg‘in son filmi olan Pionér / Öncü 80′lı yıllarda Norveç’in, sahil şeridinden uzakta deniz altında ki petrol ve doğal gazını çıkarmak için yapılan çalışmaları anlatıyor. Denizin dibine boruları yerleştirmek için üç gönüllü dalgıç yoğun testlerden geçer. Nihayetinde bu zorlu eğitimler ve testler biter ve gün uygulamaya geçmeye gelir.

Dalgıçlardan Petter ve abisi Knut boruyu monte etmek için denizin dibine dalarlar. Tam o esnada bir kaza yaşanır, Peter kazada kardeşini kaybeder. Denizin altından çıktıktan sonra ise kaza hakkında araştırmaya başlar. İşte bir terslik vardır. Peter kazanın sorumlusunu aramaya başlar ancak kime yaklaşsa bir tuhaflık fark eder. Okumaya devam et

Philomena / Umudun Peşinde

Philomena bu senin Oscar ödüllerine de dört dalda aday olmuş ve ancak eli boş dönmüş. Ancak Bafta ve Venedik Film festivallerinden ise en iyi senaryo ödülü ile geri dönmüş. Hikaye etkileyici ve sürükleyici ve Martin Sixsmith‘in The Lost Child of Philomena Lee’nin kitabından uyarlanmış. Tabi kitapta gerçek bir hikayeyi anlatıyor. Yazar Martin Sixsmith, Philomena Lee’nin kayıp oğlunu aramaya başlamasını ve bu esnada başından geçenleri kaleme almış aynı şekilde filmde bunu anlatıyor.

Film 1952’de İrlanda’da Philomena adında genç bir kız aşık olur ve hamile kalır. Ancak bundan sonra kendisine yöneltilen bakışlar değişir ve cezasını çekmek için bir manastıra gönderilir. Burada sürekli çalıştırılan genç kız çocuğunu doğurur. Belli zamanlar haricinde çocuğunu görmesi yasaktır. Günün birinde çocuğu evlatlık verilir. Philomena günümüze kadar çocuğunu arar ancak bir türlü ona ulaşamaz. Okumaya devam et

Nymphomaniac / İtiraf I&II

Dancer in the Dark‘tan sonra  filmlerinin hiç birini kaçırmadım. Bir çoğunu buraya yazmamış olabilirim ama Trier’in gizli hayranlarından biriyim. Gerek teknik açıdan gerekse filmlerinin hikayelerini farklı ve başarılı bulurum. Ancak çok adı geçen ve sansasyon olan Nymphomaniac izlemeden önce beni biraz tereddütte düşürdü. Öyle ki bir önceki filmi Melancholia‘yı çok başarılı bulmuştum. Bu filmin daha çekilmeden hakkında başlayan konuşmalar filmin merakının arttırılması aslında içten içe merak uyandırırken bir o kadarda film hakkında tereddütlere kapılmamı sağlıyordu. Filmi !F kapsamında izleyememiş, ancak sinemaya girme durumlarının konuşulmasına istinaden sinemada izlerim demiştim. Ne yazık ki film sinemada gösterime girmedi. Aslında vizyona girmesini de pek beklediğimi söyleyemeyeceğim. Girseydi bile iki üç sinemada bir iki hafta kalırdı film gösterimde. Tüm Trier filmlerinin Türkiye’deki ömrü bu şekilde olmuştur. Ne kadar doğru bilmem ama benim bu düşüncelerim gibi düşünülerek güya film vizyona sokulmamış. Okumaya devam et

Araf / Somewhere In Between

Filmi uzun zamandır merak ediyordum ancak bir türkü aklıma getirip izleyememiştim. Hazır festival dolayısıyla fırsat bulmuşken kaçırmayayım dedim. Filmi izlemek isteme sebeplerimin başında filmde ‘ün olması. Kesinini çok sevdiğimden değil de bu film sebebi ile 19. Altın Koza Film Festivalinden ve de 2012 Moskova 2morrow Film Festivalinden ödülle dönmüş olması. Kendisini bir iki dizide görmüş mıy mıy oyunculuğu karşısında Araf’taki oyunculuğu ile nasıl ödül aldığını sorgulamaya başlamıştım. Filmi izlemem tüm merakımı giderdi. Tamam güzel kız ama bu gidişle çok gelecek vaat eden bir oyuncu olduğunu düşünmüyorum.

Filmin yönetmen ve senaristi . Bu kendisinin izlediğim ilk filmi. Pandora’nın Kutusu’na bir çok kez niyetlenmiş ancak izleyememiştim. Bu sebepten dolayı genel bir Yeşim Ustaoğlu film analizi yapamayacağım. Acak filmin en büyük özelliği hikayenin gerçeklik sularında gezmesi. Hikaye bizi çok fazla meraka sürüklememekle beraber, oldukça klasik bir final sunuyor. Filmi bitirip arkasından baktığımda ise aslında bildiğimiz bir şeyden fazlasını söylemediğini görüyoruz. Bu olay o kadar düz anlatılmış ki filmin etkileyici hiç bir yanı yok. Okumaya devam et