Trash / Çöplük

  Festivelde izlediğim en iyi film buydu diyebilirim size. İşlenişi, hikayesi, aksiyonu, eğlencesi her şeyi ile çok başarılıydı. Oyunculuklarda aynı şekilde. Filmi belkide sempatik yapan baş rollerinde de sevimli çocukların olmasıydı. Tabi hikayenin gizemi çocuklarla birlikte bir gizemin peşinden koşmak oldukça keyifliydi. Filmin siyasi bir film olduğunu da düşünürsek, siyasi aksiyonların içerisinde bu filmin yeri oldukça başka ve film kendini sıkılmadan emrakla izlettiriyor. Filmin yönetmen koltuğunda usta yönetmen Stephen Daldry diğeri var. Ben aslında bu filmi yönetmenin tarzına göre biraz hareketli buldum. Film ise Andy Mulligan‘ın romanından uyarlanmış. Kitabın elbette artıları vardır ama film başarılı bir uyarlama olduğunu keisnlikle belli ediyor.

The Salvation / İntikam

Filmi inceleme arayışım oldukça farklıydı. Festivalde iyi filmlerin biletleirnin tükenmesi olağan bir bir durum. Bende kim ne izlemezde yer bulunur diye düşünürken, ben de bu filmi gördüm. Aslında filmi değil de baş rol oyuncusu Eva Green‘i. Tabi Eva Green deyince akan sular durur. Filmi izlemek için karar aldım. Filme biraz daha dikkatle bakınca, filmin werstern filmi olduğunu, üstelikte Danimerka yapımı olduğunu gördüm. Danimarka ve western evet herkese garip gelebilir. Nasıl olur ne olur diye düşünürken (anlık düşünceler tabi bunlar) filmi izleme zamanı geldi. Açılış çok fazla bilgisayar efekti kullanıldığını gösteriyordu. Genelde western kalıplarına bağlı kalarak filmin başında küçük bir açıklama yapılmıştı. Bu hikayeyi de özetliyordu.

The Homesman / Yolcu

Filmin yönetmeni Tommy Lee Jones.Hal böyle olunca sağlam bir oyuncu kadrosu çıkıyor karşımıza. Tabi doğal oalrakta oyunculuk bakımından iyi bir film izliyoruz. Filmin hikayesi ise Glendon Swarthout‘un romanından uyarlanmış. Tabi ben romanı okumadığım için ikisi arasında bir kıyaslamaya girmeyeceğim. Aslında bilinen klasikler dışında çok fazla western sevdiğim söylenemez. Bana göre onlarla birlikte westernde çöktü. The Homesman’da karşımıza bir western dram olarak çıkıyor. Film sinematografik açıdan oldukça başarılı. Kurgusu, çekimleri, görselliği akılda kalıcı ve tatmin edici. Zaten dah yazının başında da oyunculukalrdan bahsetmiştim.

The Good Lie / İyi Bir Yalan

Monsieur Lazhar ile aklımıza yer etmiş yönetmen Philippe Falardeau‘nun ilk Amerikan yapımı filmi The Good Lie / İyi Bir Yalan. Hatırlayacağınız gibi Monsieur Lazhar ile yönetmen 2011 Oscar’ına aday olmuştu. The Good Lie ile de Amerika Senaristler Birliğinden En İyi Senaryo odülü almış. Ancak bu kez filmin senaryosu yönetme değil Margaret Nagle‘a ait. Fİlmin en güzel yanı ise trajik bir olayın duyguyu sömürmeden başarılı bir  şekilde anlatılması. Film aslında iki bölüm olarak karşımıza çıkıyor. Bu iki bölümünde akışının ve atmosferinin farklı olması, filmi izlerken sıkıntı duymamanıza sebebiyet veriyor. Oyunculuklar dahil her şeyin doğal olması karakterlerle birlikte aynı duyguları tatmanıza neden oluyor. Karakletlerle olşuturulan bu empati de gerçekten filme, ve bu olayı yaşayan milyonlarcasına empati kurmanızı sağlıyor.

Before I Disappear / Ben Ölmeden Önce

Festivelde beni ikileme düşüren filmlerden biriydi Before I Disappear / Ben Ölmeden Önce. Daha önceden kayıp hikayeleri izledik aslında bende öyle bir hikaye bekliyordum ancak Before I Disappear beni şaşırttı. Belki bu şeşırmanın etkisi ile film hakkında tam oalrak ayrgıya varamadım. Filimn yönetmeni Shawn Christensen. Film yönetmenin Oscar ödüllü kısa filmi olan Curfew‘den uyarlanmış. Başrolde de yine yönetmen var. Filmin ana karakterleri kısa film ile aynı. Sadece Maggie karakteri değilmiş. Oynayanalrdan behsetmişken oyunculuklardan da bahsetmek istiyorum. Oyunculuklar film boyunca değişkendi. Zaman zaman çok iyi olurken zaman zamanda çok sıradan bir hal alıyordu. Filmde en çok iş düşen Shawn Christensen’di o da nispeten rolun altından kalkmıştı.

A Most Violent Year / En Şiddetli Sene

A Most Violent Year için ne yazsam bilemedim. Filmin yönetmeni ve senaristi J.C. Chandor. A Most Violent Year pek tarzım olan bir film değildi. İki saatlik süresiyle de zaman zaman beni sıktı dersem yalan söylemiş olmam. Film ilk dakikalarından itibaren hızlı bir giriş yapıyor. Olayların ortasına daldığı için de başta filme odaklanmakta sıkıntı yaşıyorsunuz. Hikaye akıp giderken bir yerde filme de kaptırıyorsunuz kendinizi. Tabi süreç sürekli bu şekilde ilerlemiyor. Bir yerden sonra film kendini tekrar etmeye başlıyor. Tankerlerin kaçırılması, sürekli yapılacak kontrol ve baskın her ne kadar farklı gelişsede olaylar yemel oalrak aynı mantıkta gidiyordu. Bu da bir yerde sıkıcı bir hal alıyordu.

Død snø 2 / Ölü Kar: Kızıllar Ölülere Karşı

İlk filmi !f 2010‘da izleyip büyük keyif aldıktan sonra yönetmen Tommy Wirkola ilk filmden dört sene sonra Død snø 2’yi çekmiş bizde bu vesileyle ikinci filmi izlemiş olduk. Bu filmde ilk film gibi oldukça keyifli. İlk film sonunda ikinci film nasıl devam eder diye bakarsak Død snø 2 klasik devam filmlerinden biraz farklı bir yol çizmiş. Yani bir başka ekip aynı yere gelip Nazi zombilerimizi görmüyor. Film tam anlamıyla devam filmi olmuş ve iki filmi ard arda soluksuz izleyebileceğiniz hatta iki filmi bir bütün olarak izleyebileceğiniz bir hal almış. Yönetmen Tommy Wirkola Død snø ile yakaladığı başarısını Hollywood’da devam ettirmek istemiş ve Hansel & Gretel: Witch Hunters‘ı çekmişti. Serinin ikinci filmi de yoldaymış gördüğüm kadarıyla ancak Hansel ve Gretel’in Død snø’nun yanından bile geçmediğini belirtmem lazım. Sanki bazı yönetmenler Hollywood’a hiç uğramasa daha iyi. 

Back to Top