Etiket arşivi: Andrea Riseborough

Hidden

Hidden bana çok ilginç gelen bir film. Aslında ben filmi sevdim ana yinede içe sinmeyen eksikleri mevcuttu. Olay işleyişi kurgusu fena değil ama filmin ilk dakikaları biraz fazla uzun ve zaman zaman sıkar nitelikte. Filmin korku filmi olarak lanse edilmesi sebebi ile ilk dakikaların haddinden fazla sakin ve dramatik geçmesi, izleyiciyi filmin ana hikayesine odaklayamaması filmin en büyük handikabı

Filmin yönetmen ve senaryo koltuğunda The Duffer Brothers var. Bende bu iki kardeşin ilk kez filmlerini izledim. Açıkçası bu şekilde devam ederlerse takip listesine kesinlikle alınabilirler. Hikaye ve kurgu güzeldi. Yönetim de kapalı alanda çekilen filmlere göre oldukça iyi. Küçül alanda gerekli gerilimi alabiliyorsunuz. Okumaya devam et

Birdman

2014’ün en iddialı yapımları arasındaydı Birdman. Zaten bu iddiasını 9 Oscar adaylığıyla kanıtlamış durumda ve bence yılın en iyilerinden biri. Ben haklı olarak bütün ödülleri taplayacağını düşünüyorum ama tabi birde eşit adaylıkla The Grand Budapest Hotel var. Bu iki film haricinde bir film Oscar kazanırsa keserim kendimi. Şaka bir yana Birdman oldukça başarılı bir film. Okumaya devam et

Disconnect

Film 32. İstanbul Film Festivali (2013) kapsamında gösterilmiş ancak o dönemde izleyememiştim. Tabi ondan sonra insan ne olduğunu unutuyor. Film günümüz dünyasının bilindik klişe hikayelerini bir araya getirerek başarılı bir kurgu yapmış. Sanal elemle iç içe olduğumuz şu dönemde hayatımızdaki bir çok ortak noktaya rastlıyoruz filmde. Film bu konuda çok başarılı. Sıradan gördüğümüz tüm hikayeleri bize başarılı bir şekilde anlatmış.

Film oldukça fazla karaktere bununla birlikte oldukça fazla hikayeye değiniyor. Aslında bir yandan sanallaşırken bir yandan da nasıl birey olarak diğer insanlardan uzaklaştığımıza onlara güvenemediğimize şahit oluyoruz. Film bu bağlamda, gerçekleri yüzümüze çarpar gibi. Film herkese hitap ediyor. Başarılı oyunculuklarıyla birlikte gerçekten övgüyü de hak ediyor. Okumaya devam et

Oblivion

Bir çok iyi bilim kurgu filminin karışımı bir film Oblivion. Yönetmen koltuğunda  var. Kendisini TRON: Legacy filminden tanıyoruz. Yine karşımıza bir bilim kurgu ile çıkıyor. Bu film bir çizgi roman uyarlaması ve çizgi romanın sahibi de yönetmenin ta kendisi. Yönetmenin ikinci filmi. Bütçe ve görsellik olarakta fena filmler çıkarmadığını söylemeliyim.

Ancak ben filmin baş rol oyuncusu olan ‘un neden genelde bilim kurgu ve aksiyon filmlerinde tercih edildiğini merak eder durumdayım. Filmde en çok taktığım noktalardan biri de Tom Cruise oldu. Olmamış gitmemiş filme. Eski albenisini yitirdi artık ve bence bu karaktere de oturmamış. Yani bir Adem ile Havva olacaksa bunun ademi Tom Cruise olmamalı bence. Okumaya devam et

Never Let Me Go / Beni Asla Bırakma

Film izledikten sonra kesinlikle kitabının okunmasını kanısına vardığım bir film Never Let Me Go. Çünkü filmde yanıtını alamadığımız o kadar nokta vardı ki. Öncelikle film ne olması gerektiğini karıştırmış. 103 dakikalık süresine rağmen keşke biraz daha uzun tutsalardı da ne olup bittiğini daha iyi anlasaydık diyorsunuz filmi izlerken. Eminim ki kitap o anlayamadığımız yerlere ve duygulara bizi daha fazla götürecektir.

Film bir ameliyat sahnesi ile açılıyor. Bu arada ses bize hikayeyi anlatmaya başlıyor. Yıllar öncesine gidiyoruz. Bir katı bir eğitim veren bir okula. Filmin rutinliği içerisinde ne olacak diye beklerken öğreniyoruz ki buradaki çocukların tamamı donör. Tabi bu dakikadan itibaren aklımızda bir şeyler şekillenmeye başlıyor. Burada filmin eksik kalan kısmı bu donör hikayesinin temeli. Film farklı bir dünyada geçiyor 1967’de. Tıp çök büyük ilerleme katetmiş  ortalama insan ömrü 100 yılın üzerine çıkmıştır. Bunu filmin ilk saniyelerindeki yazılardan anlıyoruz. Bunun dışında hikaye günümüz dünyası ile paralel gidiyor. Bu ilerleme nasıl sağlanmış yada bu içinde bulunduğumuz dönem nedir bunu fark edemiyoruz. Farkında olmadığımız bu kısım ise ister istemez günlük yaşantımızla karışıyor. Buradaki ayrım filmde tam olarak verilememiş.

Filmi aslında finaldeki cümleler özetliyor. “Bizim hayatımız kurtardığımız hayatlardan ne kadar farklı olabilir?” Aslında bizde film boyunca  bu soruyoruz kendimize. Kendi hayatlarını kurtarmak için neden ayaklanmıyorlar, neden kaçmıyorlar, bu kabulleniş neden diye? Tabi burada açıklanması gereken bir konu var. Buradaki çocukların tümü diğer paralı insanlar için yedek parça olarak yetiştiriliyor. Başkaları için bir şey olup, bir şeyler yapıyorlar. Tabi film burada her ne kadar donör konusuna değinse de gündelik hayatta da bu böyle değil mi? Eminim ki bu kitapta çok daha iyi kıyaslanmıştır.

Biz filmde böyle okulların daha çok olduğunu öğreniyoruz ve öğreniyoruz ki içlerinde en insancıl eğitim alanlar bu okuldakiler. Sanatı, müziği, kısmende olsa duyguları öğreniyorlar, tabi bu da deneyin bir parçası. Korkutma ve tabular üzerine denekler üzerindeki etkiler tabiki tartışılamaz. Bu da aslında insanoğlunun nasıl yönlendirip şartlandırıldığının kanıtı. Bunun etkilerini üç karakterde de görebiliyoruz. Peki farkımız ne?

İster istemez film boyunca bunu soruyoruz kendimize. Film kendimizi, dünya üzerindeki durumumuzu sorgulamamız için kapıları aralıyor bize ve bunda da başarılı. Ancak hiyerarşik yapıdan haberimiz olmadığı için olan biten bize anlamsız veriyor. Kıyıdan köşeden değindiğim gibi geçmişte anlatılan bir hikaye var ve bu hikayede eğer her şeyi dönemle aynı tutup sadece bir noktayı değiştirirseniz bu göze çarpar. Filmde de bu olmuş. Sanıyorum ki kitaba bağlı kalınmış burada ancak dönemi yansıtması konusunda pek başarılı  olmamış. Evet aslında film olayları, insan hayatını ve aşkı sorguluyor ve ön planda da bu yer alıyor ancak alt yapının eksikliği sürekli soru işareti ile izleyicinin karşısına çıkarken bu olay ve gelişmelere adapte olmakta zorlanıyorsunuz.

Eğer film gelecek yıllar içerisinde geçseydi, bu filmin bir bilim kurgu olduğuna kanaat getirip fazla kafayı yormayacaktık ama geçmiş olması büyük soru işaretlerini de beraberinde getirmiş. Filmin İngiltere’de gri ve kasvetli tonlarda çekilmiş olması kesinlikle filmin artısı. Görsellikte ve müzikler de aynı derecede başarılı. Yani film için çok iyi diyebiliriz.

Üç arkadaşı anlatıyor film demiştik. Her biri ayrı karakter ve aslında her biri hayatının geri kalanında ölme bilinciyle yaşamaya çalışıyor. Aslında her birinin de hataya karşı farklı sitemleri var. Tommy bu önlerine geçmediği haksızlığa yüksek sesle bağırarak karşı çıkıyor, Ruth ise en yakın arkadaşına kötülü yaparak. Burada aslında dikkat edilmesi gereken Kathy karakteri. Kathy tüm olana bitene, kaderlerine boyun eğmiş durumda. Sessiz sakin, öyle ki diğer donörlere bakıcılık yapıp vaktini geçirmekte. Aslında ne yazıktır ki burada Kathy bize çok derin bir mesaj gönderiyor. Düzen sen ses çıkarmadığın taktirde seni görmezden gelebilir, ancak eninde sonunda çizilmiş kaderine boyun eğersin. Nitekim de öyle oluyor. Tüm sevdiklerinin ardından Kathy gidiyor.

Film aslında eksik gibi gözükse bazı yerlerden ben tatmin edemedim diye dürtse de aslında anlatmak isteneni vermiş. Hayat kısa ve buna bir şeyler sıkıştırılmalı. Son dönem izlediğim başarılı yapımlardan biri. Ancak bir yanım da daha iyi olabilirdi demeden durmuyor…

Sevmek, umut etmek, hayal kurmak, özgürlük kısacası insan olmak üzerine ve bu değerlerin nasıl alınıp satıldığına dair iyi bir film Never Let Me Go.

Yönetmen: Mark Romanek

Senaryo: Kazuo Ishiguro (roman), Alex Garland

Oyuncular:

Carey Mulligan
Kathy
Andrew Garfield
Tommy
Keira Knightley Ruth
David Sterne Keffers
Andrea Riseborough Chrissie
Domhnall Gleeson Rodney

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1334260/

http://film.iksv.org/tr/film/89