Etiket arşivi: Andrew Garfield

The Amazing Spider-Man 2

Bu seride biraz farklılık olduğunu The Amazing Spider-Man yazımda söylemiştim. The Amazing Spider-Man 2 ile birlikte sanki biraz daha alışıp bildiğimiz Spider-Man kimliğine geçiş yaptı Peter Parker. Filmin yönetmen koltuğunda ilk filmden de bildiğimiz  var. Yönetim açısında pek farklılık göstermese de bu kez ilk filme oranla aksiyon daha üst seviyede. Bu da zaten aksiyon beklediğimiz bir film için tatmin edici bir unsur. Okumaya devam et

The Amazing Spider-Man

Yeni bir Örümcek Adam filmi ile bu kez karşımızda yönetmen Marc Webb var. Şimdi film hakkında nasıl yorum yapsam bilemedim. Öyle ki Örümcek Adam yıllardır onlarca kez çizgi olsun, film olsun karşımıza çıktı. Hatta geçtiğimiz senelerde Sam Raimi‘den de bir Örümcek Adam üçlemesi izlemiştik. Sanıyorum Holywood’lu yapımcılar arayı uzatmayalım bir Örümcek Adam filmi daha yapalım halk izlesin diye düşünerek bu filmi yaptılar.

Şimdi biraz kıyaslamaya gireceğim bir önceki SpiderMan ile. Öncelikle bu kez filmimizde esas kızımız Gwen Stacy. Örümcek Adam çizgilerini okumadım bu gibi bir şahsiyet var mıdır bilmiyorum ama filmde Mary Jane Watson’ın yerini almış. Tabi burada ikisinin kıyaslamasına girmeyeceğim. Sonuçta ikisi de sarışın. Birinde Emma Stone diğerinde ise Kirsten Dunst var. Şöyle de bir baktığımda Emma Stone’da filmi izlenebilir kılanlar arasındaydı.

Burada hikayede de değişiklik çıkıyor. Gwen Stacy ve Mary Jane Watson aynı paralel zamanda var oluyorlar gibi. Çünkü iki süreçte de Ben Amca’nın ölümü mevcut. Yani burada Mary Jane’i bir Gwen Stacy’leştirme çabası mevcut. Bu versiyon biraz daha teknoloji tarafından gelişmiş. Biraz daha bilim kullanılmış. Görsel olarakta gerçekten tatmin edici ama senaryo oldukça basit.

Diyaloglar da aynı şekilde. Gerçekliğe biraz uydurmaya çalışmışlar ama garip gelen bir çok bölümde vardı. Aklımda kalan bir şey Peter Parker, Dr. Curt Connors’un yıllardır üzerinde çalışıp çözemediği formülü iki dakikada çözer ve deneyde başarı sağlar.  Dr. Curt Connors sormaz bile bunu nasıl yaptın diye. Altı üstü Peter Parker lise öğrencisi. Madem bu kadar zekiydi de neden sıradan bir eğitim alıyordu o da ayrı bir konu. Tabi burada Amerikan eğitim sisteminin kalitesinden (!) bahsedebiliriz.

Bir de Peter Parker’ın nükleer elbiselerle dirilen odaya elini kolunu sallaya sallaya girmesi var ki dillere destan. Hiç bir mantıklı yönü yok. Bu filmde karşımıza daha atarlı bir ergen olarak çıkıyor Peter Parker. Bunu ayrıntılı bir şekilde görüyoruz. Okul içerisinde arkadaşlarını duvardan duvara vurmalar, uçmalar poya kırmalar. Kimse de ne oldu kuzum sana demiyor.

Hikaye bir çocuğun elinden çıkmış ya da onlar için yapılmış gibi. Bir genç olsun, orijinline uygun olarak ailesi ölsün amcasının yanında kalsın. Laf dinlemesin atarlı olsun, ezik olsun, sevdiği kız olsun. Süper güçlere erişince okuldaki düşmanlarından intikam alsın. Kızın gözüne girsin. Zekileşsin, şehri kurtarsın vs… sadece çocukların hayal edebileceği ve isteyebileceği bir senaryo.

Filmin süresi 136 dakika. Bu süre boyunca aslında sonlara doğru sıkılıyorsunuz. Bunun sebebi verilmesi gerekenlerle verilenlerin farklı olması Oldukça basitleştirilen hikaye akılda onlarca soru işareti bırakırken aslında yeni kurulan altyapının merak edilen cevaplarını veremiyor. Filmin sonuna doğru bir devam filminin geleceğini anlıyorsunuz ama hikaye yönü ile bu şekilde olursa bu film gibi sadece görsel olarak izlenecek bir film olur.

Özetlemek gerekirse, aksiyonu görselliği açısından izlenebilir bir film. Hikaye, konu, kurgu olarak ise kesinlikle tatmin etmiyor. SpiderMan candır diyerek izleyin diyorum. En azından Emma Stone sizi oyalar. Tabi erkekseniz.

Yönetmen: Marc Webb

Senaryo: James VanderbiltAlvin SargentSteve KlovesJames VanderbiltStan LeeSteve Ditko

Oyuncular:

Andrew Garfield
Spider-Man / Peter Parker
Emma Stone
Gwen Stacy
Rhys Ifans
The Lizard / Dr. Curt Connors
Denis Leary
Yüzbaşı Stacy
Martin Sheen
Ben Amca
Sally Field
May teyze

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0948470/

http://www.sonypictures.com/homevideo/theamazingspiderman/

Never Let Me Go / Beni Asla Bırakma

Film izledikten sonra kesinlikle kitabının okunmasını kanısına vardığım bir film Never Let Me Go. Çünkü filmde yanıtını alamadığımız o kadar nokta vardı ki. Öncelikle film ne olması gerektiğini karıştırmış. 103 dakikalık süresine rağmen keşke biraz daha uzun tutsalardı da ne olup bittiğini daha iyi anlasaydık diyorsunuz filmi izlerken. Eminim ki kitap o anlayamadığımız yerlere ve duygulara bizi daha fazla götürecektir.

Film bir ameliyat sahnesi ile açılıyor. Bu arada ses bize hikayeyi anlatmaya başlıyor. Yıllar öncesine gidiyoruz. Bir katı bir eğitim veren bir okula. Filmin rutinliği içerisinde ne olacak diye beklerken öğreniyoruz ki buradaki çocukların tamamı donör. Tabi bu dakikadan itibaren aklımızda bir şeyler şekillenmeye başlıyor. Burada filmin eksik kalan kısmı bu donör hikayesinin temeli. Film farklı bir dünyada geçiyor 1967’de. Tıp çök büyük ilerleme katetmiş  ortalama insan ömrü 100 yılın üzerine çıkmıştır. Bunu filmin ilk saniyelerindeki yazılardan anlıyoruz. Bunun dışında hikaye günümüz dünyası ile paralel gidiyor. Bu ilerleme nasıl sağlanmış yada bu içinde bulunduğumuz dönem nedir bunu fark edemiyoruz. Farkında olmadığımız bu kısım ise ister istemez günlük yaşantımızla karışıyor. Buradaki ayrım filmde tam olarak verilememiş.

Filmi aslında finaldeki cümleler özetliyor. “Bizim hayatımız kurtardığımız hayatlardan ne kadar farklı olabilir?” Aslında bizde film boyunca  bu soruyoruz kendimize. Kendi hayatlarını kurtarmak için neden ayaklanmıyorlar, neden kaçmıyorlar, bu kabulleniş neden diye? Tabi burada açıklanması gereken bir konu var. Buradaki çocukların tümü diğer paralı insanlar için yedek parça olarak yetiştiriliyor. Başkaları için bir şey olup, bir şeyler yapıyorlar. Tabi film burada her ne kadar donör konusuna değinse de gündelik hayatta da bu böyle değil mi? Eminim ki bu kitapta çok daha iyi kıyaslanmıştır.

Biz filmde böyle okulların daha çok olduğunu öğreniyoruz ve öğreniyoruz ki içlerinde en insancıl eğitim alanlar bu okuldakiler. Sanatı, müziği, kısmende olsa duyguları öğreniyorlar, tabi bu da deneyin bir parçası. Korkutma ve tabular üzerine denekler üzerindeki etkiler tabiki tartışılamaz. Bu da aslında insanoğlunun nasıl yönlendirip şartlandırıldığının kanıtı. Bunun etkilerini üç karakterde de görebiliyoruz. Peki farkımız ne?

İster istemez film boyunca bunu soruyoruz kendimize. Film kendimizi, dünya üzerindeki durumumuzu sorgulamamız için kapıları aralıyor bize ve bunda da başarılı. Ancak hiyerarşik yapıdan haberimiz olmadığı için olan biten bize anlamsız veriyor. Kıyıdan köşeden değindiğim gibi geçmişte anlatılan bir hikaye var ve bu hikayede eğer her şeyi dönemle aynı tutup sadece bir noktayı değiştirirseniz bu göze çarpar. Filmde de bu olmuş. Sanıyorum ki kitaba bağlı kalınmış burada ancak dönemi yansıtması konusunda pek başarılı  olmamış. Evet aslında film olayları, insan hayatını ve aşkı sorguluyor ve ön planda da bu yer alıyor ancak alt yapının eksikliği sürekli soru işareti ile izleyicinin karşısına çıkarken bu olay ve gelişmelere adapte olmakta zorlanıyorsunuz.

Eğer film gelecek yıllar içerisinde geçseydi, bu filmin bir bilim kurgu olduğuna kanaat getirip fazla kafayı yormayacaktık ama geçmiş olması büyük soru işaretlerini de beraberinde getirmiş. Filmin İngiltere’de gri ve kasvetli tonlarda çekilmiş olması kesinlikle filmin artısı. Görsellikte ve müzikler de aynı derecede başarılı. Yani film için çok iyi diyebiliriz.

Üç arkadaşı anlatıyor film demiştik. Her biri ayrı karakter ve aslında her biri hayatının geri kalanında ölme bilinciyle yaşamaya çalışıyor. Aslında her birinin de hataya karşı farklı sitemleri var. Tommy bu önlerine geçmediği haksızlığa yüksek sesle bağırarak karşı çıkıyor, Ruth ise en yakın arkadaşına kötülü yaparak. Burada aslında dikkat edilmesi gereken Kathy karakteri. Kathy tüm olana bitene, kaderlerine boyun eğmiş durumda. Sessiz sakin, öyle ki diğer donörlere bakıcılık yapıp vaktini geçirmekte. Aslında ne yazıktır ki burada Kathy bize çok derin bir mesaj gönderiyor. Düzen sen ses çıkarmadığın taktirde seni görmezden gelebilir, ancak eninde sonunda çizilmiş kaderine boyun eğersin. Nitekim de öyle oluyor. Tüm sevdiklerinin ardından Kathy gidiyor.

Film aslında eksik gibi gözükse bazı yerlerden ben tatmin edemedim diye dürtse de aslında anlatmak isteneni vermiş. Hayat kısa ve buna bir şeyler sıkıştırılmalı. Son dönem izlediğim başarılı yapımlardan biri. Ancak bir yanım da daha iyi olabilirdi demeden durmuyor…

Sevmek, umut etmek, hayal kurmak, özgürlük kısacası insan olmak üzerine ve bu değerlerin nasıl alınıp satıldığına dair iyi bir film Never Let Me Go.

Yönetmen: Mark Romanek

Senaryo: Kazuo Ishiguro (roman), Alex Garland

Oyuncular:

Carey Mulligan
Kathy
Andrew Garfield
Tommy
Keira Knightley Ruth
David Sterne Keffers
Andrea Riseborough Chrissie
Domhnall Gleeson Rodney

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1334260/

http://film.iksv.org/tr/film/89

 

The Social Network / Sosyal Ağ

Bir Facebook filmi çekileceğini duymuş ancak pek ilgilenmediğim için kadro hakkında araştırma yapmamıştım. Bence film kesinlikle gişe için yapılmış bir filmden öteye gitmeyecekti. Film vizyona girdiğinde ise tüm sosyal ağlarda (ki hepsine üyeyim), tüm internet sitelerinde, yol üzerindeki afişlerde filmi gördüm. Tabi altta gözüken yönetmen ibaresi de dikkatimi çekmedi değil. David Fincher hada ilk dönemlerinden beri severek izlediğim bir yönetmendi.Ancak aklıma kazınmış gişe filmi fikri beni filme pek yaklaştırmıyordu. Nitekim filmi izlemeye giderken de ayaklarım geri geri gidiyordu. Bu arada dürtmeyle çalıştığımı belirtmeliyim. Zaten sorun da benim nasıl çalıştığım değil…

Fincher yine bir roman uyarlaması ile çıkıyor karşımıza. Romanın yazarı ise, Ben Mezrich. Kitabın orijinal adı ise The Accidental Billionaires (Kazara Milyoner). Kitabı okumadım ancak Fincher’ın uyarlama başarısını bildiğimden bazı şeyleri es geçtiğini düşünmüyorum. Ben Mezrich ise dünyanın en büyük sosyal ağ kurucusu Mark Zuckerberg’in Facebook’u kurma aşamasını anlatıyor. Ben Mezrich bu aşamada Zuckerberg ile hiç görüşmemiş ancak ona yakın insanlarla röportajlar yapıp hakkında çok araştırma yapmış ve bu kitabı derlemiş. Zuckerberg kitap ve film hakkında pek yorum yapmasa da en doğru şey giydiğim kıyafetler dediği de geçen notlar arasında.

Filme biraz giriş yapalım. İlk dakikalarından itibaren film izleyiciyi diyalog manyağı yapıyor. O kadar çok ve hızlı diyaloglar gelişiyor ki, siz yoruluyorsunuz. Ancak hikayenin akışı, bulunan ortamlar, bu diyalogların akıcı olmasına sebep oluyor. Filmi izlerken aslında Zodiac çok geldi aklıma, belki de işlenişi ve kurgu yönünden belkide o durağanlığı yüzündendir. Filmin bir dikkatimi çeken tarafı ise her şeyin, isimlerin, kurumların bire bir kullanılması. Film kesinlikle davaya açık kapı bırakıyor. Tabi bu durumda Zuckerberg reklamın iyisi, kötüsü olmaz diye yaklaşıp seste çıkarmayabilir. Film Zuckerberg’in direkt özel hayatına bakış atarken yapılan iş doğru mudur diye soruyoruz ancak Zuckerberg’in yaptığı özel yaşantıyı talan eden yapı bunu sorgulamamı yarıda bırakıyor.

Film aslında sıradan bir filmdi. Fincher için kolay bir lokmaydı yani. Aslında filmin gişe için olmuş olduğu fikri izledikten sonrada bırakmadı yakamı. Genel perspektifte filme baktığımda, Zuckerberg’in Shawn Fannin (kendisi Napster’in kurucusuymuş bu filmde öğrendim saygı duydum) diskodaki konuşmaları, müzik ve atmosferi (ki arkada çalan müzik ise pek sevdiğim Armin van Buuren‘e aitmiş sonra öğrendim); kano yarışındaki müzik ve çekim aklıma kazınan cinstendi.

Film ne kadar gerçeği yansıtıyor bilmem ama Zuckerberg’i internette aradığımızda resimlerinde sürekli güler görüyoruz. Ancak filmde ise sürekli düşünceli, somurtan sanki sürekli kuyu kazmaya entrikalar çevirmeye endeksli biriymiş gibi çıkıyor karşımıza. Ancak orijinal Zuckerberg sanki böyle eblek eblek gülen, gereksiz, geyik bir adammış izlenimi yaratıyor insanda.

Film Zuckerberg’in Facebook’u kurmasını anlatıyor. Sevgilisinden ayrıldıktan sonra, içindeki öfkeyi susmak için okuldaki bürün küplerin sitelerini hackliyor ve kız resimlerinin oylandığı bir site yapıyor ve site çok kısa sürede büyük hit olarak üniversitenin ağını çökertiyor. Bunun üzerine Zuckerberg disiplin suçu ile uğraşırken, aslında insanların herhangi birini değil de tanıdıklarını oyladıkları için sitenin hit aldığını düşünüyor. Bir yerde bu kuracağı sosyal sitenin de tabanı sayılabilir.

Ancak asıl fikir, Tyler ve Cameron Winklevoss kardeşlerin internet ortamında kulüpleri arasında insanların arkadaş olabilmelerini sağlayan bir site fikri ile Mark’a gelmesi ile atılır. Bu iki düşünce birleşince ise, Mark çalışmalara başlar. Bu arada Winklevoss kardeşler Mark’a ulaşamaz, markta onları tabiri caiz ise sallar. Winklevoss kardeşler fikirlerinin çalındığını söyler ve film bu dakikadan film sonra çalıntı mı değil mi sorgulamalarının canlandırması ile geçer.

Mark site fikrini ortaya atar ancak paraya ihtiyacı vardır. Finans konusunda arkadaşı, Eudardo ona yardımcı olur ve finans müdürü olarak sitenin sponsoru olur. Aslında her şey güzel gitmektedir. Sitenin adı thefacebook olmuş, üye sayısı günden güne artmaktadır. Eudardo bu arada kendilerine reklam verecek şirketler aramaktadır. Mark ise bunun daha erken olduğunu düşünür.

Mark, Sean Parker ile tanışır ancak bu tanışma Eudardo’nun pek hoşuna gitmez. Sean Parker aslında facebook’un şimdiki ismini almasına ve yerinde olmasında büyük katkı sağlamıştır. Yaz tatili geldiğinde ise siteyi geliştirmede yardımcı olan bir kaç stajyer ile Sean Parker’ın tavsiye ettiği Califonia’ya taşınır ve bu evde tesadüfen Sean Parker ile tekrar karşılaşır. Sean, Mark’ın yanına yerleşerek onun milyon dolarlık anlaşmalar yapmak isteyen yatırımcılarla görüşme ve Facebook’u büyük bir şirket yapma yolunu aralar.

Tabi Parker’in Facebooktaki bu etkinliği Eduardo’yu rahatsız eder ve Mark’ın Facebook hakkındaki farklı düşünceleri ilişkilerinde ufak çatlaklara sebep olur Mark’la işin en başında yaptıkları anlaşma gereği Facebook’ un ortağı olan  Eduardo, Sean Parker  ve büyük yatırımcıların devreye girişiyle anlamadığı bir takım yetki sözleşmelerine imza atar ve devre dışı kalır. Tabi şirket büyüdükçe sorunlarda büyümeye devam eder. Sean’ın uyuşturucu baskınında yakalanmasından sonra Mark onu’da devre dışı bırakır.

Filmde hem Eduardo, hem de Winklevossların açtığı davanın incelenmesi yapılıyor. He ikisi de hat talep etmekteler haklı olarak. Film ve kitapta aslında Mark’ın fikir hırsızı olup olmadığını sorguluyor. Bununla birlikte paranın onu değiştirmesini be arkadaş ilişkisini inceliyor. Film bu konuda Facebook’un kurulmasından çok Zuckerberg’i yargılıyor.

Başarılı kurgu, başarılı müzikler, başarılı oyunculuk. Ancak başarılı bir konu olduğunu söyleyemeyeceğim. Hala fikrimi savunuyorum gişe için yapılmış bir film. Ancak bu kadar kapitalist ve bu kadar hayatın içine girmiş bir konu olduğu için bu senenin Oscar’a en büyük adayından biri olarak görüyorum. Sırf bu yüzden. Kişisel kanımsa sıradan bir film…

Yönetmen: David Fincher

Senarist: Aaron Sorkin, Ben Mezrich (kitap)

Oyuncular:

Jesse Eisenberg Mark Zuckerberg
Rooney Mara Erica Albright
Bryan Barter Billy Olsen
Brenda Song Christy Lee
Armie Hammer Cameron Winklevoss / Tyler Winklevoss
Joseph Mazzello Dustin Moskovitz
Patrick Mapel Chris Hughes
Max Minghella Divya Narendra
Andrew Garfield Eduardo Saverin
Justin Timberlake Sean Parker

Linkler:

www.thesocialnetwork-movie.com/

http://www.imdb.com/title/tt1285016/