Etiket arşivi: Ben Kingsley

Ender’s Game

Geçtiğimiz sene sayılı olarak vizyona giren Bilim Kurgu filmlerinden biri de Ender’s Game’di. Film ‘ın aynı isimli roman serisinden uyarlanmış. Oldukça büyük bir bütçesi var filmin. Yönetmen koltuğunda ise X-Men Origins Wolverine‘den tanıdığımız aktör yönetmen  var. Filmin bütçesi büyük dedik ama film sadece çocuklara hitap ediyor gibi geldi bana. Yani son dönem fantastik çocuk filmlerinden birde bilim kurgusunu yapalım demişler.

Bütün hikaye çocuklar içinde geçiyor. Başarılı bir şekilde başlarken filmin finali sanki biraz sökün kalıyormuş gibi. Ancak final de bir sonraki filmin başlangıcı oluyor. Bütçesinin fazla olması  gibi bir ismin baş rolde olması beklentiyi yükseltse de aslında çok fazla umut bağlanmaması gereken bir film. Görsel olarak tatmin ediyor, hikayesi fena değil. Tabi roman uyarlaması olduğunu düşünürsek bu film nasıl bir uyarlamadır kitabı okumadığım için bir şey diyemeyeceğim. Ancak sanki filmde doldurulması gereken yerler vardı. Okumaya devam et

Iron Man 3

Serinin üçüncü ve son filmi olan bu filmde ben o son film tadını yakalayamadım. Marvel seriye bağladı tüm filmleri piyasaya sürüyor ama bu izleyici tatmininden çok kendi parasal tatminleriymiş gibi gözüküyor. Nitekim ilk iki filme oranla saha başarısız bir film var karşımızda. Bu başarısızlık senaryo ve hikaye ile alakalı tabi ki.

Film görsel açıdan tatmin ederken, hikayedeki bazı karakterlerin üzerinde durulmaması. Tabiri caiz ise sadece görüntü olsun diye koyulmuş olmaları canımı sıktı. Aldrich Killian karakteri üstü kapalı geçilmiş kim olduğu yada ne yaptığından çok intikam duygusuyla yanan zeki ama bize aptalmış gibi gösterilen bir karakter olmuş. Bunun yanı sıra aslında film Iron Man filmi değil de Tony Stark filmi olarak çıkıyor karşımıza. Okumaya devam et

The Dictator

Sacha Baron Cohen‘in son filmi The Dictator. Zaten Oscar töreninde de bu karakterin neler yaptığını görmüştük ancak filmde daha fazlasını yaptığına tanık oluyoruz. Absürt sinemanın en iyi ismi olan Sacha Baron Cohen bu filmde de yine bekleneni veriyor bize. Tabi onun her filminde olduğu gibi bu filmi de anlatabilmek biraz zor. Okumaya devam et

Hugo

 

 

Bu senenin Oscar adayları arasında geçmişe saygının hat safhada olduğu ve ödüllerin de buna göre dağıldığını biliyoruz. Geçmişe bir saygı duruşu da Martin Scorsese‘dan gelmiş. Tabi geçmiş olarak belirttiğim sinema tarihinin geçmişi. , The Artist ile siyah beyaz sinemaya şapka çıakrtırken, yine aynı dönemin dahi çocuğu olarak adlandırabileceğimiz, Georges Méliès‘a şapka çıkartmış. Bu bağlamda her iki filmi de göz önünde bulundurursak, sinemayı oluşturan ve geliştiren Fransa’ya Hollywood’un ikinci saygı duruşu diyebiliriz.

 

Hugo Oscar’ın en büyük adaylarından biriydi. Nitekim, En İyi Görüntü Yönetimi, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Görsel Efekt, En İyi Ses Miksajı, En İyi Ses Kurgusu, dallarında ödül aldı. Sadece teknik ödülleri alması aslında filmin başarısını da ortaya koyuyor. Aslında filmin Brian Selznick‘in The Invention of Hugo Cabret adlı çocuk romanından uyarlandığını düşünürsek, (romanı okumadım ama)  en iyi uyarlama senaryo dalında da Oscar almaması düşündürüyor beni. Film Martin Scorsese’ın çektiği ilk 3D film. Ben filmi 3D izlemedim ancak filmin görselliğini de çok başarılı buldum. Scorsese filmi adeta Oscar almak için tribüne oynayarak yapmış.

 

 

Aslında en yakın rakibi The Artist ile eşit sayıda ödülü paylaşma sebebi Oscar jürisinin biz sinemada teknolojiyi ve eskiyi de destekliyoruz savunmasını yapmasından bir şey değil. Scorsese bu filmi ile de tribüne oynamış görsel olarak insanı büyüleyici bir atmosferi yakalayarak aslında yerini sağlamlaştırmıştır.

 

Aklım filmde dönüp dolaşıp görselliğe gidiyor. Gerçekten başarılı bir görsellik var. Hikaye kurgusu çok ayrıntılı değil. Film de bir çocuk filmi edası ile ilerliyor. Hugo’nun gizemine kendimizi kaptırmışken olay örgüsünü aslında kuruyor ve bir sonuç çıkartıyoruz. Yani hikayeyi az çok çözmüş oluyoruz. Sonuç elimizdeyken bu sonuca nasıl varılacağı konusu filmi izlememize sebep oluyor. Filmi izlerken insanın içinde  küçükte bir merak uyanıyor.

 

 

Filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi. Kadroyla birlikte oyunculuklar da oldukça başarılı. Oyuncular içerisinde bu daha iyiydi biye bir ayrım yapmak zor ancak Asa Butterfield, Hugo karakterinin altından başarıyla kalkmış. Filmde beni şaşırtan bir diğer isim ise, İstasyon Dedektifini canlandıran Sacha Baron Cohen oldu. Açıkçası kendisinden böyle bir oyun beklemiyordum.

 

Film Georges Méliès’ın hikayesini anlatıyor. Méliès savaş çıkması üzerine filmlerini kimse izlemediği için insanlara küsüyor ve tüm filmlerini, film setini dekorlarını yakıyor. Herkes onun savaşta öldüğünü sanıyor. O ise tren garında, küçük bir oyuncak dükkanı işletiyor.

 

Hugo ise babasının ölümünden sonra bu tren garında yaşamaya başlıyor. Babası ölünce, amcası gibi saatçi olan amcası onu bu gara getiriyor. Ancak alkolik olan amcası, ortadan kaybolunca yerini belli etmemek için Hugo saatlerin bakımını kendi yapıyor. En büyük düşmanı ise Gar Dedektifi. Çünkü o evsiz çocukları toparlayıp, yetimhanelere yolluyor.

 

 

Bir gün Hugo, oyuncakçıdan malzeme aşırırken Georges’a yakalanır. Georges ona ondan cepleirni boşaltmasını ister. Hogu istemeyerek ceplerini boşaltır. Cebinden çıkarttığı bir not defterine Georges bakar ve ona el koyar. Bu defterde Hugo’ya babasından kalmış ve buldukları bir makinenin çizimleri vardır. Georges’un bu defteri almasıyla ikisi arasındaki ilişki başlamış olur. Bu ilişkiye de macera meraklısı Isabelle’de eklenince ilginç bir maceraya adım atarlar.

 

Film Hugo’nun hikayesini anlatırken birden bire daha derin bir konu olan sinema tarihine dönmesi filmin senaryosunu tek şaşırtıcı kısmı. Bunun haricinde senaryonun filme çok fazla getirisi olduğunu, iyi bir senaryo olduğunu düşünmüyorum. Ancak tüm bu senaryodaki kaybı oyunculuk ve görsellik örtbas ediyor. En iyi uyarlama senaryo ödülünü alabilir demiştim. Şimdi senaryonun pek iyi olmadığını söyleyip bu ödülü alabilir demem biraz kendimle çelişiyormuş imajı yaratabilir. Ancak kitapla filmi ele aldığımızda bu olası bir durum. Ben ödülü verenlerinde bu roman uyarlamasıymış durun önce romanı okuyalım dediklerini düşünmüyorum açıkçası. Burada önemli olan filmden bir kitap tadı almak.

 

 

Özetlemek gerekirse, yarısı itibari ile, hikaye bakımından biraz sönük kalmış, duygu yoğunluğunu biraz hissettirse de tam anlamıyla veremeyen bir film Hugo. Teknoloji kullanımı konusunda da bir o kadar başarılı ve sırf bu yüzden film izlenmeyi hak ediyor. Filmin Paris’in büyüleyici atmosferinde geçmesi, tüm karakterlerin Fransız olması ve buna rağmen karakterlerin İngilizce konuşmaları ise beni filmde an çok rahatsız eden durumlardan biriydi.

 

Yönetmen: Martin Scorsese

 

Senaryo: John LoganBrian Selznick (kitap)

 

Oyuncular:

Ben Kingsley
Georges Méliès
Sacha Baron Cohen
Gar Dedektifi
Asa Butterfield
Hugo Cabret
Chloë Grace Moretz
Isabelle
Ray Winstone
Uncle Claude
Emily Mortimer
Lisette

 

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0970179/

http://www.hugomovie.com/

 

Shutter Island

Martin Scorsese deyince üç film geliyor aklıma. Boxcar Bertha, Taxi Driver ve Kundun. Bunlar yönetmenin baş yapıtları diyebilirim ancak diğer filmler içinde iyi tanımlamasını kullanmak yanlış bir yorum olmaz. Zaten yönetmenin kalitesi tartışılmaz. Bu zamana kadar kötü işine pek rastlanmamış. Shutter Island’da iyi bir yapım. Ancak Scorsese için normal bir yapım.

Film Dennis Lehane‘in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Akıllıca bir hikaye olunca elimizde tek yapılması gereken bunun sinemaya güzel uyarlanması. Scorsese’de bu işi iyi yapabilecek yegane kişiler arsında. Aslında filmi Filmin başrol oyuncusu olan Leonardo DiCaprio‘dan pek hazetmemem burnumun ucunu kıvıra kıvıra izlememe sebep oldu filmi. Tamamen kişiye olan gıcıklığımdan kaynaklanıyor bu. Yoksa oyunculuğuna bir şey diyemeyeceğim. Zaten bu filmde de rolünün hakkını vermiş. Filmdeki oyuncu kadrosu zaten göz dolduruyor bu sebepten dolayı oyunculukla ilgili bir eleştride bulunamayacağım.

Film ağır ilerliyor. İlk otuz dakikası ve soruşturmaların geçmesi yada soruşturulamaması demeliyim insanı sıkıyor biraz. Bu dakikalardan sonra filmin akışına kendinizi kaptırıp olayları verilen ipuçları sayesinde, birleştirmeye çalışıyorsunuz. Ayrıntıların istenildiği verilmesi izleyicinin de bu perspektifte yorum yapmasını sağlıyor. Biz de adaya gelen Teddy ve Chuck karakterleri ile öncelikle ortadan kaybolan akıl hastasının arkasından koşuyoruz.

İlerleyen sahneler aslında karakterlerin tutarsızlığı yüzünden bize ipucu vermiyor. Sadece Teddy karakterinin bakış açısı ile odaklanıyoruz filme. Aslında ilk kareden itibaren aklımıza Teddy karakterinin deli olabileceği geliyor. Bir cinayet araştırmasına gitmeleri ise hikayenin süsü. Teddy’nin mide bulantıları gördüğü varsanılar bizim bunu düşünmemize sebep oluyor. Ancak gittikleri yerdeki insanların davranışları aslında deliler tarafından ele geçirilmiş bir hastahane mi burası yoksa sorusunu sorduruyor bize. Akıl bir o yöne bir bu yöne giderken aslında Chuck’ın da işin içinde olduğunu görüyoruz. Ancak bir yerde Chuck bu hastanedekilerin adamı imajı çizerken bir yerden de deli olabilme ihtimali ile çıkıyor karşımıza.

Filmde azılı bir hastayı arıyoruz. Bir hastayı öldürdükten sonra kayıplara karışıyor. Ada olması ve çok sıkı korunması sebebi ile hastaneden kaçılacağına inanmıyoruz. Teddy’nin görüşüde bu yönde aslında. Onun düşüncesi dahilinde hastanede garip şeylerin döndüğünü düşünüyoruz ve Teddy bu olayları çözmeye yaklaştıkçada önüne hastane yönetiminin çıkardığı zorluklar asıl kafamızı karıştıran. Hasta sayısının 67 olması üzerine polemikler geçiyor. Bunlardan bir kısmı c blok denen yerde ki kendileri azılı hastalar. Teddy buraya gidip aslında kendisi ile yüzleşiyor. Ancak anlam veremediğim bir kısım var ki, Teddy azılı bir katil olmadığı halde C bloğa kapatılmış olmasıdır.

Filmin sonunda bunların Teddy’nin kurgusu olduğunu alsında onun hastahanede mevcut kayıp hasta olduğunu anlıyoruz. Hatta ortağı bile aslında doktordur ve tüm bu hikaye ise onun iyileştirilmesi için yapılan bir düzenektir. Hayır aslında onun kim olduğunu hatırlaması için. Ama burada aklımıza bu olayın Teddy’e aşılanıp aşılanmadığı. Aslında bu olayı aklımıza da sokan öldürüldüğü söylenen hasta. Hastanın Teddy tarafından bulunması ve aslında doktor olduğunu söylemesi işi biraz karıştıran.

Aslında film böyle karışık bir konuya sahip. Gözle görülebilecek kadar sahne ve devamlılık hatası mevcut. Scorsese’ın böyle basit hatalar yapacağını düşünmediğimden, aslında bunları kurgunun bir parçası olduğunu düşünüyorum. Filmi Teddy’nin bakış açısı ile izlediğimizden dolayı onun gördükleri bize yansıyor. Burada Teddy’nin yanlış anımsamaları bize de hata varmış gibi yansıyor. filmin müzikleri kesinlikle başarılı. Dikkat edilmesi gereken bir diğer nokta ise Teddy’nin kurgularının sıklaştığı dönemde havanında bozması. Şiddetlendiğinde havanın şiddetlenmesi, sakinleştiğinde ise sakinleşmesi. Burada ve inceye yayılan ip uçları alsında bize gerçeği veriyor.

İzlenmesi gereken bir film. Ah ben sonunu tahmin etmiştim polemiklerine sebep olabilir evet sonu tahmin de edilebilir, zaten sonunda ne olduğunu yazdım. Ancak oyunculuk, kurgu görsellik bakımından  izlenmesi gereken filmlerden.

Yönetmen: Martin Scorsese

Senaryo: Laeta KalogridisDennis Lehane(kitap)

Oyuncular:

 Leonardo DiCaprio

Teddy Daniels

Mark Ruffalo

Chuck Aule

Ben Kingsley

Dr. John Cawley

Max von Sydow

Dr. Jeremiah Naehring

Michelle Williams

Dolores Chanal

Emily Mortimer

Rachel 1

Patricia Clarkson

Rachel 2

Jackie Earle Haley

George Noyce

Ted Levine

Warden

 

Linkler:

www.shutterisland.com/

http://www.imdb.com/title/tt1130884/