Night at the Museum: Secret of the Tomb

Serinin üçüncü ve son filmi olduğunu düşünüyorum Night at the Museum: Secret of the Tomb. Bu film aynı zamanda Robin Williams‘ın da son filmi. Vay be Robin Williams da öldü. Hiç beklemezdim. Yani düzgün nezih bir adamdı. İntihar etmesi çok ilginç geldi bana. Beklemediğim insanlardan biriydi. Bu vesile ile de anmış oldum kendisini. Ben filme döneyim. Night at the Museum serisini daha önce yazmamışım. Muhtemelen oturup param parça bir şekilde televizyonda izlemişimdir ve gerek duymamışımdır. Geçtiğimiz günlerde sıkılırken çok kafa yormayacak bir şey ararken gözüme çarptı ve izleyeyim dedim. Öyle çok eğlendim, kahkahalara boğuldum mu, hayır ama vakit bir şekilde geçti işte.

The Secret Life of Walter Mitty

2013 yapımı The Secret Life of Walter Mitty’nin yönetmen koltuğunda Ben Stiller var. Ben Stiller filmografisinin yönetmenlik aşamasına baktığımızda en iddialı filmi bu diyebilirim. Gerek hikaye gerek, kurgu gerekse bütçe olsun bu film diğerler çekmiş olduğu filmlerinden açık ara daha iyi. Filmin ana hikayesi James Thurber‘a ait. Aynı kısa hikaye 1947 yılında Norman Z. McLeod tarafından çekilmiş. O filmi izlemediğim için yorum yapıp bir kıyaslamada bulunamayacağım ama o filmin oyuncuları arasında da Danny Kaye ve Virginia Mayo var. Biz gelelim şimdiki zamana.

Madagascar 3: Europes Most Wanted

Bir devam filmi olarak nitelendirdiğimde Madagascar 3: Europes Most Wanted serinin en düşük filmi. Zaten filmdeki en büyük aksiyon fragmanlarda kesilmeden verilmişti. Tabi fragman böyleyse gerisi nasıl olur düşüncesi ile izlemeye koyuluyorsunuz filmi. Haliyle yüksek tutulan beklenti film ilerledikçe kendini umutsuz bir hale çeviriyor. Tabi öncelikle belirtmeliyim ki yine karakterlerimiz, seslendirmeleri, müzikleri her şeyi ile başarılı bir animasyon var karşımızda. Animasyonun 3D’si için iyi diyorlar ben 3D izlemediğim için bir şey diyemeyeceğim ama filmin tamamen gişe amaçlı yapıldığı aşikar. Senaryo oldukça basit tutulmuş. O eski filmlerden bildiğimiz tatlı diyaloglar bu filmde yok.

The Watch

Nasıl bir filmle karşı karşıya olduğumu ben de bilmiyorum. Film be iyi ne kötü. Kendini izlettiriyor ancak ne veriyor diye sorarsanız ben pek bir şey alamadım. Sanki bana MIB’in birazcık absürd komedisiymiş gibi geldi. Tabi komedi biraz Amerika ile sınırlandırılmış. Öyle ki esprilerin çoğu Amerikalıların anlayacağı dilden. Klasik olarak sistem eleştirisi de yapılmış. Ama bunlar kıyıda köşede kalıyor. Filmin yönetmeni Akiva Schaffer adında bir şahıs. Kendisini ilk defa duyduğumu söylemeliyim. Yaptığı işlere baktığımızda televizyon sektörüne ait bir çok şey görebiliyoruz. Bu filmde de aslında yapılan iş klasik. Filmin hikayesi ise oldukça basit. Boşluklar konu geçişlerindeki kopukluk çok fazla. Neyin neden olduğuna dair hiç bir bilgi verilmiyor. Sadece durum komedisi olarak düşünülmüş ama durumlar pek belirtilmemiş.

Megamind

Eğlenceli ve güzel bir animasyon Megamind. O bildiğimiz süper kahraman hikayelerinden biraz sıyrılmış iyi ve kötünün dönüşümüne, kötünün yaratılmasındaki etkene eğlenceli bir şekilde değinmiş. Müzikleri karakterleri, her şeyiyle güzel. Aslında film bizim ata sözümüzü de destekler gibi; “aptal dostum olacağına akıllı düşmanım olsun”. Film bildiğimiz süper kahraman klişelerine dayanıyor. Uzak dünyalarda yaşam sona gelmiştir ve bir aile çocuğunu kurtarmak için onu uzaya salar. Çocuk ise dünyaya gelir geldiğinde ise süper güçleri vardır. Bu film de aynı şekilde başlıyor. Ancak bu kez iki çocuğumuz var. İkisi de dünyaya düşüyor. Birisi daha insana benzer. Diğeri ise yeşil. İnsana daha çok benzeyen zengin bir ailenin yanına düşerken, yeşil renkli uzaylımız ise fakir bir ailenin yanına düşer tabi küçüklüğü zorlukla geçer. Nasıl oluyorsa ikisi de aynı sınıfta okurlar. Zengin olan yakışıklılığı ve hünerleri ile çocukları büyülerken, bizim küçük yeşil uzaylımız sürekli hor görülür. Bu arada belirtmem lazım ki, bizim yeşil ufaklığın öyle süper güçleri yoktur …

Back to Top