Etiket arşivi: Bi Köşe

bi köşe

Bu sefer bi köşede bir kelime bir anlam yada bir alıntı yok. Bir takım sosyal medyada bir çak gündür paylaştıklarım var. Neden önce sosyal medya, hemde hiç kullanmadığım, bu soruyu sormayın bende bilmiyorum. Gerçi akacak kan damarda durmazmış ve yazılacak sözcüklerin de nerede yazıldığının çok önemi yok. Ben bu yazılanları başlıklar vererek buraya ekledim.

Aslında yapmak istediğim bi köşe bu mu bilmiyorum. Bi köşe için uzun ara olmuştu ama.

boktan tohumlar…

Hep yıldızları izledim. Tabi o zamanlar yıldızların çıplak gözle görülebildiği günlerdi. Şimdi size kafamı göğe kaldırdığımda görebildiğim tek şey, gölgesine sığındığı soğuk beton yığınları. Evet gerçekten de soğuk çünkü sığınacak, saracak kadar canlı değil. Oysa o yeşil dallar öyle miydi? Ölseniz üzerinizi örtmeye, ağlasanız hafif bir rüzgarda bile öyle sarmaya meraklıydı ki sizi.
Bu kadar soğuk, soğukluğu da soktu aramıza.
O yıldızlı gecelerin birinin gününde, bir koyun sürüsünün alıştığımız askeri tabur yürüyüşlerinden farklı olarak düzensiz bir şekilde sokaktan geçtiğini gördüm. Hep olan şey değildi tabi. Ancak nerelerde gezindiğini bilemediğim aklıma, bir fikir ilişti o an. Aslında daha sonra her aklıma geleni uygulamamayı öğrendim. Bu ayrı bir hikayenin meselesi. Evet hava şimdiki kadar sıcak ama nem yok. Olsa ne yazar? Saatlerce topun peşinde koşuyoruz. Ya acaba ondan mı sıkıldım acaba bir şeylerin peşinde koşmaktan? Soru işaretleri sarmadan yazıyı devam etmeliyim.
Koyun sürüsü, kokusunu da alıp gittiğinde arkalarında bıraktıkları, pislikleri oldu. Kibar davranıyorum şu an. Kıymetimi bilin. Hatta çoğunuzun bu görüntüyü bildiğini düşünerek, tasvirden kaçınsam mı? Hadi ben kuru üzüm büyüklüğünde diyeyim, siz daha siyahı deyin. Biri de çıksın daha buruşmamış desin. Ben başladım bunları toplamaya. Üç, beş, on derken sayısını hatırlamıyorum. Ön bahçede dut ağacının gölgesi altında, tırtıllarla yaptığım muhabbet eşliğinde, toprak bulduğum her yere gömmeye başladım bunları. Bir dakika gömmek diyemem buna. Diktim resmen can sularını da vererek. Hatta benim elim değil Fadime anamızın eli diye dua bile ettim babaannem gibi. Fadime kimdi bilmiyorum. Sonra öğrendim ki Fatimaymış o. Elim uğurlu muydu, Fadime ananın elinin mi bir hikmeti vardı bilmiyorum ama ben onlarca bok beklerken bildiğin fırça gibi o çim adamların kafasında bile bulunmayan çimler fışkırdı sağdan soldan. Bir ara elimde de çıkar mı diye düşünmedim değil sonuçta elledik o kadar. Tabi sonrasında sürekli takıldığımız tırtıl Rıfat abi ile bu işi istişare edip acaba ben şey etsem ne olur diye düşünmedim değil ama uygulamadık tabi. Ohooo ona kalsak, o da ayrı bir hikaye.
Şimdi demem o ki, biz gökyüzünü göremiyoruz diye ağaçları kestik, baktık o da olmadı yerlerine binalar yaptık ya, hani sonra böyle boktan türü yeni boktan diye de tohumlar geliştirdik ya, iyi olmuş bize.

çıkacak şeyler…

Abuk sabuk şeyler yazıyorum bu günlerde. Bir kelime oluyor, iki ekleniyor. Bazısı cümleye dönüp, satır olmaya çalışıyor. Çalışıyor çalışmasına da hiç biri bir baltaya sap olamıyor. Her satırı, bir satırla doğrayıp yutmak istiyorum bazen. Boğzımda kalacağını bilmesem kesin yapacağım. Ama belli ki bir derdim var, tüm baskısına rağmen dışarı atamadığım. Bir parmak yardımcı olur mu diye düşünmeden edemedim zaman zaman… Kendinden çıkmayacaksa zorlamaya gerek yok değil mi? Eminim zorlasam dış mihrakların etkisi konuşulacaktır içerlerde. Ne alakası var şimdi?
Bu yüzden vazgeçiyorum… Yapmayı düşündüğüm bir çok şeyden, hayallerden, eh haliyle de kendimden.. Fante gibi, planlarım yüzünden büyütmedim evimi, planlar ön görülemeyen bir kaos gibiydi benim için, önümü görmediğim işlere de pek girişmeyi sevmem. Ancak hayallerden oturulmayacak kadar doluydu evim. Hayal kırıklıklarında yorganın altına saklanacak kadar. Bir kaç kelimeyi bir araya toplayarak, şapşal bir tebessümle kendimi inandırmaya çalıştığım gerçeklerle… Bir an için huzur, bir an için uçan kırmızı bir balon. Nasıl bir rüyada olabilirim ki?

biri aşk mı dedi?

Size aşklarımı anlatmış mıydım? Hiç gerçek olamayacak kadar yaşadığım aşkları? İşte bunlar hep o içinde boğulduğum hayallerimin ürünü. İnsanlar genelde mutlu hikayeler yazarlar bu durumlarda. Ancak mutluluğun hikayesi olmaz. Ya hikaye değildir anlatılan ya da gerçek. Çok iyi yalan söyleyenleri hesaba katmıyorum, en büyük yalancı olan yazarları ve yerine göre kadınları. Hemen bir duruş sergilemeyin, anlatacaklarımı dinlediğinizde durışunuzda bir esneklik olacağı kesin.
Kime aşık olursunuz biliyor musunuz? Hayallerinizin yansıttığı kişiye. O kişi hayallerinizden soyutlandığı an sizin için yoktur hiç olmamıştır aslında. Eğer bir yanınız fallarda inandığınız duygusallığınıza bakmıyorsa…
İki bin iki yada iki bin üç. Yine rakamlar yine tarihler. Klasik bir erkekten farkın yok anlayacağınız. İnternetin yükselen yıldız olduğu, internet kafelerin ‘fink’ attığı, modemin ses tonlarının içimize belirsiz duygulara mahal verdiği dönemler. mIRC, ICQ, MSN dediğim anda yaşıtlarımın dudaklarında tebessüm olacağı dönemler. mIRC’ın en popüler kanalı ‘zurna’. İşte burda teredütteyim zurna mıydı değil miydi. Yurdum erkeğinden neyim eksik benim, herkes gibi takılıuırım. Gel zaman git zaman bir kızla tanıştık. Şu an kimliği hakkında bir şey sorsanız hatırlamıyorum bile. Ne vefasızım değil mi işte kalsik erkek? Üniversite bitmiş, yaş askerlik zamanını çoktan geçmiş. Şimdiki gibi bedelli de yok o zamanlar. Nasıl askerden kaçarım muhasebesini yaparken aslında kalamayacağımı da anladığım dönemler. Gece gündüz internette takıldığım internet faturasını nasıl açıklayacağımı düşündüğüm dönemler. Gündüz dediğine bakmayın telefonlar meşgulde oluyor ya günü yalan bu lafın. Velhasıl kelam o esnada bir kızla tanıştım. Kız olduğundan hala da şüpheliyim. Biz bir hayli konuşmaya başladık. Kökten metalci ben bu sayede Beyonce’u bile öğrendim. Destiny’s Child dönemleri. Kız nasıl bir hayransa bankada bulaştı bu hayranlık. Benim internet bağlantı sürem artıp, modem sinyali platonik aşkımın temellerini attığında ADSL’in memlekete gelmesi ile rahatlamıştım. O süreci birde bana sorun. Bir nimetle zaten bu nimete büyük şehirde daha önce ulaşmış biriyle günlerimiz ayrılmaz olmuştu. Gariptir ya ADSL gelmiş, arici kameralar koca monitörün bir köşesine iliştirilmiş dönemin “hit” sorusu “cam açsana”yıl hiç yazmamışız birbirimize. İşte o büyünün bozulmasını istemiyoruz. Bir büyüden bahsedecek olursak, Neil Gaiman’ın Yıldız Tozu”ndaki Tristan gibi koştuğumu anlatırım size. Her şey çok güzel, hayat mükemmel. Evet hayat gerçekten de hayal mükemmeldi bir zamanlar. Sohbet ilerledikçe, muhabbet artıkça artık bir olaya başlıyorduk. Belki de internetin ilk gayrı resmi nikâhını kıymıştık ikimizde. Bir gerçek gibi sürüyordu bir hayal takip daha gerçek olanlar karşımıza çıkana kadar. Nasıl bağlanmışız ki yazı ile ayrılmak zordu bizim için. Ancak vatani görev dedikleri şey aslında görevden çok ardında kendin dahil bir çok şeyi bıraktığın ve eskisi gibi hiçbir zaman bulamayacağın şey çalmıştı kapıyı. El mahkum sonrasının bir umudu iletişim bilgilerini bırakarak çıkmıştım yola. İletişim derken ne algıladığınızı hayal eder gibiyim ama o değil. Bildiğin posta adresi. Hem de en yalınından. Artık neye umut bağladıysam bekliyorum sabırsızca. Neyi beklediğimi de bilemiyorum. Sanıyorum askerlik psikolojisinin damarlarımda cirit attığı dönemler. En efkarlısından Müslüm, Orhan dönemleri. Ama onlarda ne mümkün dillerde sadece ‘her Türk asker doğar’. Haftalar geçmiş telefonda sıralarında geçirdiğim süre konuşmalarından uzun. Haberim ise kardeşim. Haberinden çok habersizliği. Hep diyorum kızım sen iyi bir haberci değilsin. Gerçi sanırım bu aileye özgü bir özellik. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler, haftalar derken, kırmızı bir zarf tutuşturdu uzman askerler elime. Üzerinde görülmüştür damgası. İlk kez bir kızdan aldığım postayı benden önce biri görmüştü nasıl bir duygudur bilir misiniz? İlk demeyeyim. Zamanında bir mektupluk, mektup arkadaşı deneyimin olmuştu Blue Jean dergisinden edindiğim. Tabi ben bu kadar duygulardan bahsederken o süslü zarfın duygusunu anlatamam size. Zarfın içinde yine kırmızı renkte kalpten bir kart, üzerinde bir kaç ‘sticker’ güzel anlamlara vesile olan bir kaç kelime. Vesile diyorum çünkü devamı yok. Hatta adres bile yok. Ama nasıl güzel kokuyordu anlatamam size. Ama zarf üzerinde bir adres bile yok… Anlatsam hikayenin sonu çok tanıdık gelir mi size? Hep askerde terk edilme klasiği vardır ya erkeklerin en korkulu rüyası, yok hayır ya aslında ben terk edilmedim, kendimi terk ettim o zaman. Haksızlık ederek sonrası için yaşayacağım duyguları… Sonrası mı? Bir şarkı ile açıklayalım size. “Ne bir ses ne haber gelmiyor artık senden öylece kala kaldım da deli hasretinle ben”. Tabi birde “Here without you” vardı ikimizin şarkısı. Anlamını sonradan kavradığım.

Bi Köşe – Sayı 8

Maşallah bir hafta kadar bir ara verdim bu blog işlerine. Baktım iş çığırından çıkacak bir şeyler yazayım dedim. Aslında dün gece Bi Köşe’de şu konuya değineyim diyordum ama tabi not almayan ben konunun ne olduğunu hatırlamıyorum şu an. Bir kaç dakika verin düşüneyim…

Yedi saatlik ara

Evet en az yedi saat ara vermişim. Uyudum, uyandım, yemek yaptım, yedim, film izledim derken geçen süre bu. Bu arada dün akşam ne planladığıma dair bir şeyler geldi aklıma ancak yine unuttum derken şimdi hatırladım. Ne kadar git geller ile dolu aklım. Bazen merak ediyorum acaba herkesin aklı da böyle mi? Aklımda binlerce tilki dolanıyor. Hadi tilki demeyeyim, tilki dersem deyimin tam anlamıyla, kurnazlıklar dönüyor aklımda demeliyim ancak enim öyle kurnazlığım yok. Olsa olsa şu yazma işini ertelemek için yapıyorumdur bu kurnazlığı. Olay düşüncelere gelince iş bende biraz karışıyor. Çoğu zaman aklımdakileri unutmamak için yüksek ses ile tekrar ediyorum. Düşünsenize yalnız bir adamın sürekli kendisi ile konuşmasını. Dışarıdan duyanlar ne der acaba?

Bu durum acaba ruhsal bir problem mi bilmiyorum. Muhtemelen doktora gitsem kesinlikle psikolojik bir takı takacaktır bana. Üstüne üstlük tedaviler tetkikler. Bir şeylerin özelleşmesi ile birlikte sanki değerini yitirdi gibi. Şimdi tetkik dedim. En ufak bir şeyde bile insanı korkutup bir ton tahlil, MR ıvır zıvırla baş başa kalıyorsunuz. Nasıl olsa özel sigortam var diye aslında bende bunu sallamıyorum. Aslında benim gibi bir çok kişi de bunu sallamıyor. İnsanın korkutulabileceği yegane şey sağlık ve ister istemez sağlığa para harcamaktan çekinmiyor. Şimdi benimde bu aralar belimde sıkıntı var. Bakalım doktora gittiğimde neler isteyecek benden. Elbette canım bunlar şart. Artık o kadar alışmışız ki! Evet şart ama odaklanılması gereken bu işin ücretlendirilmesi. Ama öyle bir ülkede yaşıyoruz ki “parası olmayan kullanmasın değil mi? Henüz yazmadım ama bu konu ile ilgili Steven Soderbergh‘in Unsane filminde söyle bir replik var.

İntihar konusu açtılar, sen de yemlendin. Tek ihtiyaçları olan bu onların yatakları var senin de sigortan… Sen konuştukça seni içeride tutmanın bir yolunu bulurlar ve bunu sana kabul ettirirler… sigortan karşıladığı kadar burada kalırsın, paran suyu çektiği gibi sen de iyileşirsin…

Tabi burada anlatım bir akıl hastalığı üzerinden yapılmış ama maalesef özelleşen ve sosyallikten uzak olan her toplumda yaşayacağımız bir durum bu.

Ölüler

Tabi bir ceset, ölüm, vahşet ya da her neyse burada bahsetmeden geçemiyorum. Diyorum ya bir doktora gitsem hakkımda ne karar verir bilmiyorum diye, aynı şekilde başıma bir durum gelse ve yazdıklarım ibretlik bir şekilde ortaya çıkarılırdı. Aman Allah’ım! Şiddet içerikli, abuk sabuk filmler izlerdi, düzgün kitaplar okumazdı, ölmekten, hayaletlerden, bilumum saçmalıklardan bahsederdi. “Ben öyle bir insan mıyım?” demek istiyorum Leyla ile Mecnun’daki Yavuz gibi. Tabi burası hem iyi hem kötü şeylerle atıflandırılacak kadar kalabalık bir yer benim için.

Ölüler dedim. Dün gece yine bu abuk sabuk filmlerden birin izliyorum. Filmler hakkında ayrıntı vermeyeceğim pek, sebebi ise onlar ayrı olarak yazmam. Bakalım bu filmi ne kadar sürede yazacağım. Film, Malezya filmi. Elbette korku filmi. Şimdi Malezya dedik diye küçümsemeyin bu adamlar bile bizden daha başarılı korku filminde. Aslın benim değinmek istediğim konu ise elbette bu değil. Malezya da Müslüman bir toplum. Hatta hocalarına bildiğin “usta” diyorlardı. Tabi burada imam ile hoca aynı şey midir bir bakmak lazım. Bakalım o zaman;

hoca
isim, din b. (***) Farsça ḫvāce
1. isim, din b. (***) Müslümanlıkta din görevlisi
2. Öğretmen
“Edebiyat hocasıyken talebeme bu nesir sanatından bir defa bahsetmiştim.” – F. R. Atay
3. Akıl öğreten, öğüt veren kimse
4. Medresede öğrenim gören sarıklı, cübbeli din adamı

Ben bu anlamlardan ikinci ve üçüncüsünü alıyorum “hoca” için.

imam
isim Arapça imām
1. isim Cemaate namaz kıldıran kimse
2. Müslümanlıkta mezhep kuran kimse
3. Hz. Muhammed’den sonra onun vekilliği görevini üzerine alan halifelere verilen unvan
4. Bazı küçük İslam devletlerinde devlet başkanı
5. En önde bulunan kimse, önder

Aslında görüldüğü gibi “hoca”da gördüğümüz anlamlar sadece dolaylı yoldan “imam”la kesişiyor. Bir de usta’ya bakalım;

usta
isim Farsça ustād
1. isim Bir zanaatı gereği gibi öğrenmiş olan ve kendi başına yapabilen kimse
“Nöbetçi, ustanın anasına ters ters baktı.” – N. Hikmet
2. Zanaat öğreticisi
3. Zanaatçılar için unvan
“Üzeyir usta yoldan geçmeyeceğimizi söyledi.” – R. H. Karay
4. sıfat Eli uz, işinin eri, becerikli, mahir
“Bunların hepsi de çok güzel sesli ve oyunun en ustaları arasından seçildi.” – T. Buğra
5. tarih Osmanlı Devleti’nde saraydaki cariye ve hizmetlilerin kıdemlisi
6. Akıl veren veya öğreten kimse
“Kız sana bir hâl olmuş, kim senin ustan?” – R. H. Karay

Usta kelimesi de altıncı anlamında birebir hoca kelimesi ile kesişiyor. Biz genel olarak hocayı aslında “eğiten, öğreten” olarak kullanıyoruz. Bilmiyorum yorumu olan yazsın ama Malezya’da “usta”da bu anlamda kullanılıyor olabilir. Belki “imam” demektir.

Aslında konumda da bu değil. Aslık konum hani başlıkta atıldı ya ölüler diye onlarla ilgili. Mesela bizim eskiden tabutlarımız ahşap olurdu. Her caminin kendine ait tabutu vardı. Hatta alınırdı ve sonrasında hayrına bağışlanırdı da. Şimdi biraz daha hizmet sektörünün gelişmesi ile birlikte tabutlar daha az yıpranma payı olan metal ile değiştirildi. Hatta bu tabutların klimalı olanları bile var. “Klimalı” kelimesini bilerek seçtim. Algı yapmak için. Biz klimayı sade konfor ve rahatımız için kullanıyoruz. Bir şeylerin kokmasını ve bozulmasını engellemek için “soğutuculu” yada “donduruculu” kelimesini kullanıyoruz. Yani tabut klimalı olunca ölüyü mü ferahlatıyoruz bu sıcakta algısı olurken, ölüyü soğutuyoruz deyince kendimizi kokudan koruyoruz anlamına geliyor bir yerde de onun ürümesini geciktirmiş oluyoruz. Şimdi metal ve soğutmalı tabut ne kadar caizdir olayına girmeyeceğim ancak filmde gördüğüm kadarıyla Malezya’da tabutlar biraz farklı.

Malezya’da ortalama sıcaklık 22- 32 derece arasında oluyormuş. Yani ılıman ilkim diyebiliriz. Filmdeki tabut ise metalden etrafı açık kafes şeklindeydi. Üzerinde bir örtü, örtünün altında ise kefene sarılmış ceset direkt görünebiliyordu. Aslında buradan ceset nasıl taşınırsa taşınsın önemli olmadığı ortaya çıkıyor. Sanıyorum daha rahat taşınsın diye bir şeylerin üzerine koyma ihtiyacı duyulmuş. Şimdi durup dururken bu nereden çıktı değil mi? Dedim ya garip konular üzerinde üzerime yok. Bir de gömülürken ölü sağa yatırdıktan sonra üz tarafından kefeni araladılar ve yüzünü ortaya çıkardılar. Aslıda bunun anlamını da araştırmak lazım. Filme özel midir bilmiyorum ama birde bir kaç gün aileden biri beklemezse mezar başında geri dönebilirmiş.

Merak etmeyin. Bu konuyu burada kapatıyorum.

Rüyalar

Takip edenler nasıl saçma sapan rüyalar gördüğümü bilirler. Bu gün onlardan birine yine tanık oldum. Nasıl başladı bilmiyorum ama birileri ile kovalamaca halindeyiz. Etrafta garip hayvanlar, üstümüzde eskimiz kovboy kıyafetleri ama öyle son dönem allısından pullusundan değil, birilerini kovalıyoruz. dağdan aşağı iner vaziyetteyiz ama bildiğiniz süper kahramanlar gibi bir adımda acayip uçuyoruz. Neyse tozu toprağa katıp ilerlerken birden sessizlik oluyor. Kar geliyormuş. Herkes ben dahil duruyoruz ve binek hayvanlarımızın yanına kıvrılıyoruz. Bu hayvanlar üzerimizi örterek bizi kıştan koruyor. Söylenene göre kış çok çetin ve zorlu. Ama bu olay tekerrür ederek devam ediyor. Kovala, uyu, kovala, uyu… yaz, kış, yaz, kış…

Kıçım fazla açıkta uyuyorum sanırım…

Bir diğeri

Bu anlatacağım şey aklımda nereden kalmış bilmiyorum. Rüyada mı gördüm, izledim mi, okudum mu, yoksa biri mi anlattı emin değilim. Kuvvet ile muhtemel biri anlatmış olabilir. Konuyu bilen bana çıtlatırsa memnun olurum. Muhtemelen birinin özetlediği bir kitap.

Adamın biri rüyasında bir dünyaya gidiyor. Öyle ki bu dünya çok güzel, tam yaşanacak bir yer. O kadar güzel ki bu rüyadan hiç uyanmak istemiyor. Fırsat buldukça uyuyup bu dünyaya gitmeye çalışıyor, her seferinde de aynı dünyaya gidiyor. Buradaki insanlar da çok iyi ve çok kibar. Günün birinde burada yalayan insanlar geliyor ve diyorlar ki eğer burada yamak istiyorsan kendi dünyada yapacağın bazı iyilikler sana puan getirecek ve burada kalabileceksin. Bizimki hemen kabul ediyor ve başlıyor kendi dünyasında iyilik yapmaya. Bir puan, iki puan derken sayı artıyor. Bir gün bir şiddete uğrarken yolunu değiştiriyor. Akşam diyorlar ki sen böyle böyle yaptın büyük puanı kaçırdın hatta senin iyiliğinden şüphe ettik puan kırdık. Bizimki böyle hayıflanırken tekrar bir olay görüyor ve bu sefer müdahale ediyor. Bu sefer gece gururla uykuya yatıyor. Ancak diyorlar ki senin kurtardığın adam şöyle biri ve suçları var sana puan yok.

Şimdi bu hikaye ne kadar uzayacak böyle bilmiyorum. Zaten hikaye gerçekten böyle miydi yoksa çoğunu ben mi uydurdum onu da bilmiyorum. Ama kıssadan hisse her şey göründüğü gibi değildir. Biraz dinlemek lazım.

Son Söz

Demek arayı böyle uzatınca gevezeliğim tutuyor. Anlamlara bile girmedim. Gerçi niye böyle bir köşe yaptım bilmiyorum. Ah evet çelişkili ben. Özentiden yaptım ama yine o gazete köşeleri gibi olmadı. Zaten bir kalıba girmeme gerek yok. Amaç sadece bir köşe olsun da buraya zorunlu bir şeyler yazayım. Bir sonraki yazı garip bir hikaye olabilir.

Görüşmek üzere.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 7

amma velakin

lakin
bağlaç (la:kin. l ince okunur) Arapça lākin
1. bağlaç Ama
“Halis bir şiir fena okunabilir lakin sahte bir şiir iyi okunamaz.” – Y. K. Beyatlı
2. Ancak

“Ama” bağlacından çok “lakin” bağlacını seviyorum. Sanki “ama” biraz basite kaçmakmış gibi geliyor bana. Tabi bir de “ve lakin” var. Bir de Mustafa Sandal şarkısı var biliyorsunuz:

“Amma velakin cümbür cemaatin diline düştün sen
amma velakin cümbür cemaatin coş hoşuna gittin sen…”

Tabi burada bir çok bağlaç bir araya gelince birbirlerine bağlanmıyorlar tabi. Bu tamlama farklı bir anlama geliyor.

amma velakin Ar. amm¥ + ve + l¥kin
bağ. (amma vela:kin, l ince okunur) esk. 1. Bununla birlikte: “Amma velakin insan, ne de olsa yiğit geçinmekten hoşlanıyor.” -N. Hikmet. 2. Ne var ki.

Amma velakin bu kullanımlar pek yanlış kullanımlar değil. Sanki biz “lakin”i kullanırken biraz “amma velakin” anlamında kullanıyormuşuz gibi geliyor bana. Gerçi, “ama” dışında en çok kullanılan “fakat” bağlacı. Fakat ise tamamen kalın seslilerden oluşması ve söylerken sert çıkması sebebi ile hep karşı çıkma amaçlı kullanılan bir bağlaç.

İşte bu ayni sertlik ve baş kaldırış İlhami Algör‘ün Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku‘sunda da var. Bence çok başarılı bir isim seçimi. Ne zaman “fakat” desem ya da birinden duysam hemen ardından “Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” dememek için içimde fırtınalar kopar.


Şiddet

Bu akşam nedense içimde bir sakinlik var. Hafta içi yazmak için kurguladığım şeylerin hiç birini yazmak istemedim bu yüzden. Sanıyorum yazacaklarımın tamamı öfke ve şiddet içerikliydi. Şimdi ise onu çıkardığımda yazacak bir şey kalmadı. Aslında iş öfkeyi, şiddeti çıkarmakla bitmiyor. Bir şekilde sevgiyi de ekmek lazım yerine. Otomatik Portakal’ı hatırlarsanız şiddeti silmek için kullanılan şiddet ana karakterin elinden alındığında yerine bir şey konulmadığı için bir boşluk olarak kalıyor. Sonrasını biliyorsunuz zaten. Buradaki bir diğer husus ise şiddetin kime göre haklı olduğu. Eğer, gücün yanındaysanız, şiddet kullanmakta her zaman haklısınızdır. Tabi şiddetin haklısı olmaz hiçbir zaman.

İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar.

Otomatik Portakal

Kötülük her insanın doğasında vardır. Bu doğayı reddetmek için insan yasak elmayı, cennetten kovulmayı uydurur. Hep bu kötülüğü ona yaptıran bir dış güç vardır.

İyilik ise ekilir. Ekildiği kadar da insan bünyesinde var olur. Siz bir insana iyilik ekmezseniz o insanın iyi olmasını bekleyemezsiniz. Bu kavram o kadar değişkendir ki, dünün iyiliği bu günün kötülüğü olabilir. Bu günün kötülüğü ise yarının iyiliği. Bu farkı hayatınıza kısa bir göz attığınızda görebilirsiniz. Bir de bakmışsınız o yargıların içinde siz de aynı fikirlere sahip olmuşunuz.

Toplumun tamamının fikrine sahip olmak, bunları kabullenmek, aslında yapılacak kötülüğün kötülükten sayılmamasını sağlamaktan başka bir şey değildir. Bu yüzden insanlar güçlünün yanındadırlar, kötülükler karşısında vicdan azabı çekmemek ve kendini kamufle etmek için. Bu nedenledir ki işlenilen suç güçlünün yanında olmakla orantılıdır ya da gücün onu nasıl kullanacağıyla.

Bir genellemeye gidilmez ama aşağıdaki alıntıya bakalım.

Son olarak, Riviere’nin daha sağlıklı düşüncelere dönüşü, uzun süreli olmayabilir, kendisi suçlu olmasa da en azından tehlikeli bir kişidir ve kendi iyiliği ve her şeyden önce de toplumun iyiliği için kapatılması gerekmektedir.

Dr. L. Vastel (Bir aile cinayeti Ed: Michel Foucault)

Bir aile ciyaneti’ni kısaca özetlemek gerekirse, 20 yaşındaki Riviere adındaki genç bir gün annesini, kız kardeşini, erkek kardeşini balta ile katleder ve daha sonra aklı başında bir şekilde yaptığını kabullenerek ortaya çıkar ve mahkeme süreci başlar. Bir de hatırat kaleme alır olayların neden buraya geldiği ile ilgili. Daha sonra da gayet düzgün bir insan profili çizer. Bu alıntı da Riviere’yi inceleyip muayyene eden doktorun görüşlerindendir. Aslında özet olarak genel kanı insanın yaptığı şeye geri döneceğidir. Bu ya kendi isteği ile ya da toplumun onu itmesi ile olacaktır ama sonuç kaçınılmazdır.

Riviere bu olaydan sonra idam edilmemiş, müebbet hapis almıştır. Kendine göre hafifletici nedenleri de vardır aslında. Bunu babasını kurtarmak için yapmıştır.

Şimdi olay nereye geldi. Her ne olursa olsun, bir suç işlemiş insanın bu suçu tekrar işleme ihtimali var. Bu ihtimali ortadan kaldırmak aslında hüküm giydiği süreçte onu düşüncelerinden arındırmakla mümkün. Aksi taktirde toplum olarak genellediğimiz gibi aynı damgayı üzerine vurduğumuz sürece bu potansiyel var olacaktır. Zaten işlerin buraya gelmemesi için de küçük yaşlardan başlayarak eğitim çok önemli. Yani bir insanı cezalandırarak onun doğru olmasını sağlayamazsınız. Bu doğruluk her zaman geçici olacaktır.

Ancak ve ancak düzgün eğitim bunun karşısına geçebilir. O kişiyi öldürmek sadece kolaya kaçmak, süreci uzatmak demektir. Tabi kararı verecek merciler ve hukuk adil olabilmesi ayrı bir konu. Zaten değişen doğru algısında neyin doğru olduğu oldukça muallakta. Bunun için çok uzağa gitmeye gerek yok, yakın tarihimiz buna şahit.

Sonuç

Konu oldukça dağınık gibi görünüyor ama aslında bağlantısı büyük. Bi Köşe’de neden dönüp dolaşıp eğitime geliyorum bilmiyorum. Eğitim şart yani. Hani şu andaki eğitimden bahsetmiyorum, insanın kendini eğitmesi önemli olan. Ama ya aile, ya da eğitim deki ufak bir kıvılcımın bu eğitim merakını içine ateşlemesi lazım insanın. O merak olduğu sürece, tamah etmeyecek, itaat etmeyecek ve doğruyu algılama konusunda daha başarılı olacak.

Bir hafta sonraki yazı ne olacak tereddütteyim. İyi kötü bir şeyler çıkıyor ama. Daha garip konulara da mı girsem acaba?

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 5

Bu kez yine hafta içi ne yazsam diye düşünüp notlar almadım. Bu sebepten dolayı bu haftaki Bi Köşe sayısı oldukça kısa olabilir. Sonunda bu gün itibari ile seçimi de bitirdik. Hayırlı uğurlu olsun. Umarım sonuçlar herkes için hayırlı olur. Tüm siyasiler de biraz silkinip ne yapıyoruz biz der. Şu yazdığım cümleye ben bile inanmadım ama neyse. Konu ile ilgili H. L. Mencken şöyle demiş:

Politikacıların içerisindeki halk ruhu, hırsızların ve sokak serserilerinin sahip olduğu halk ruhundan fazla değildir. Politikacıların amacı, her zaman kendi özel avantajlarını artırmak ve bunun için ellerindeki çok büyük güçleri kullanmaktır.

Zaten biz bunu biliyorduk değil mi? Lakin tekrarlamaktan bir zarar gelmez. Bu sebeptendir ki ben iktidarda uzun süreli kalınmasına pek sıcak bakmıyorum. Ne kadar kalıyorlarsa o kadar kök salıyor, çalmaya çırpmaya devam ediyor. Sonrasını biliyorsunuz zaten biraz düşününce ortaya çıkıyor.

Sanat ne kadar gerekli?

İnsan özgür olmadan, huzurlu ve mutlu olamaz. Dante Alighieri

Dante‘nin dediği gibi insanın mutlu ve huzurlu olması özgür olamasına bağlı. Yaşadığımız dünyada ne kadar özgürüz bu tartışılır bir konu. Ancak bireyin kendini keşfetmesi, geliştirmesi; huzurlu ve mutlu olma yolunda sanatın etkisi yadsınamaz. Zaten Ulu önder bu konunun ciddiyetini “milletin hayat damarlarından kopmuş” diyerek belirtmiş.

Peki biz ülke olarak sanatın neresindeyiz? Maalesef bunun için iyi şeyler söyleyemeyeceğim. Artık toplum öyle bir duruma geldi ki tek sanatsal faaliyeti televizyon izlemek oldu. Tabi buna sanatsal faaliyet dersek. Zaten geçim sıkıntısının bir ülkede sanatsal faaliyetlere para ayırmak aileler için oldukça zor. Ancak sanat devlet tarafından desteklenmelidir. Nasıl vücudun gıdaya ihtiyacı varsa ruhunda gıdaya ihtiyacı vardır. Bu gıda da sanattır. Konuyla ilgili Erol Evgin şöyle demiş:

Sanat, ekmek kadar su kadar önemlidir. İnsan sağlığı; ruh ve beden sağlığı olarak ikiye ayrılır. Ruh sağlığının ilacı kültür ve sanattır, tiyatrodur, müziktir, sinemadır. Beden sağlığımızı ne kadar önemsiyorsak, ruh sağlığımız için de kültür sanat merkezlerimizi o kadar önemsemeliyiz.

Sanattan kopan toplumun, zaten haberlere baktığımızda görebildiğimiz gibi, sorgulamayan, düşünmeyen, şiddete meyilli bir toplum halini alır. Son dönemde gördüğümüz o şiddet haberlerinin, her gün çektiğimiz trafikte insanların birbirine yaptığı saygısızlığın tek sebebi budur.

Nereden çıktı sanat?

Sanat nereden çıktı derken, sanatın varoluş serüveninden bahsetmeyeceğim. Sanat evrenin yaratılmasıyla başladığını biliyoruz zaten. Burada sanata değinme sebeplerimden biri geçtiğimiz günlerde ortalıkta dolanan haberler.

Bunlardan birincisi, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarının, Pandomim Sanat Dalı Bölümü kapatıldı. Mezun olan öğrencilere ise bir kep töreni düzenlenmedi. Bir devlet üniversitesinin haklı hiçbir tarafı yok. Devlet ne olursa olsun bu eğitim hakkını vermek zorunda.

Diğer bir haber ise, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesine bağlı İstanbul Devlet Konservatuarı’nın Beşiktaş’taki binasından çıkarılması söz konusu. Bina TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı tarafından MSGSÜ’ye tahsis edilmiş. Şimdi ise gerekçe tam olarak nedir anlayamadım. Tarihi yapıların aşınmasından bahsedilmiş ama tam olarak amaç nedir bilmiyorum. O zaman aşınma riski varsa oradan Başbakanlığı’da kaldıralım. Bu arada çıkarılma söz konusu ama nereye taşınacakları konusunda bir bilgilendirme yapılmamış. Bu iş biraz bana, “Almanya’dan oğlum gelecek” cümlesini hatırlattı.

Sanat, hiç bir zaman yaratıcıya şirk koşmak olmamıştır. Eğer toplumda sanatı bu şekilde yorumlayan varsa yanılıyor demektir.  Honoré de Balzac şöyle der;

Sanatın vazifesi, tabiatı kopya etmek değil, tabiatı ifade etmektir.

Tabiatı anlamadığın sürece tabiata zarara vermeye, tabiatın yok olamasına sebep olursun. Tabiatın kelime anlamına bakarsak;

tabiat
isim Arapça ṭabīʿat
1. isim Doğa
“İnsan zekâsı tabiatın içinde değil tabiatın yanında, ayrı bir kuvvettir.” – A. Haşim
2. Doğal özellik
“Arazinin tabiatı.”
3. Huy, karakter
“Mağrur, bazen zalim olacak kadar hiddetli, bazen çok müşfik ve hassas bir tabiattadır.” – A. H. Çelebi
4. Güzeli ayırma melekesi, zevk, beğeni
“Abdi Bey, tabiat sahibi, altıncı kat terasında böyle bir bahçe tanzimi, doğrusu takdire şayan.” – A. İlhan
5. İnsanın büyük abdest bozma kolaylığı veya zorluğu

Sanatın yokluğu ile tüm bu anlamları bozuyoruz demektir. Sanat gelişme, özgürleşme, var olma demektir. Ve daha fazla sorgulayan, yönetilmesi zor birey demektir. Bu sebeptendir ki siyasetçiler sanatı pek fazla sevmez ve zaman zaman ucube diye de nitelendirebilirler. Ancak asıl olan şey sanatsız olunamayacağıdır.

Sonuç

Bir yandan da gözüm seçim sonuçlarında. Yazı bu sebeptendir ki biraz dağınık olmuş olabilir. Zaten yaz dönemi böyle bir işe neden girdim bilmiyorum. Yazmak yaz işi değil sanırım. Neyse… Haftaya görüşmek üzere.  Bonus bir de şarkı olsun.

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.

Bi Köşe – Sayı 4

bayram
isim
1. isim Millî veya dinî bakımdan önemi olan ve kutlanan gün veya günler
2. Özel olarak kutlanan gün
“Üzüm bayramlarının eğlencelerinde bulunmak istiyorum.” – H. E. Adıvar
3. Sevinç, neşe
“Sandalda, gemide bir sevinç, bir bayram, el çırpmalar, gülüşler, yaşalar.” – N. Cumalı TDK

Bi Köşe’nin bir sonraki sayısı (yani bu sayı) Ramazan bayramına gelecek diye özel bir bayram yazısı yazmadım. Bu şekilde aslında bir taşta iki kuş vurmuş gibiyim. Bakıyorum da nasıl bir kaytarmaysa bu içerik üretmek konusunda. Neyse efendim, Hepinize, mutlu, huzurlu nice bayramlar dilerim.

Nerede o eski bayramlar…

Tabi bu şekilde klasik bir yoruma girmeyeceğim. İnsanlar bozuldukça, bayramlar da bozuldu ve bozulmaya da devam ediyor. Maalesef bu bozulma genetik aktarımla kaldığı yerden üstüne koyarak devam ediyor. Bence düzelmesi de biraz zor. Evet düzelmez mi, düzelebilir ancak bu işi genetik aktarıma bırakmamak, eğitime bağlamak gerekli. Madem dünyanın egemeni, bütün mahlukatlar bize hizmet edecekmiş gibi düşünüyoruz bu farkı ortaya koymamız, dengeyi sağlamamız lazım. Dengeyi sağlamak içinse bilinçlenmek lazım.

Bayram olgusuna geri dönersek, belkide insanoğlunun yaratılışından itibaren anlam yüklediği şeyleri kutladığı günler bunlar. Ölümün sonrasını bilmiyorum ama zaten yaşadığımız süre içerisinde insanın varlık olarak dünyada bulunması zaten bayram değil mi? Yani yaşam süresi içerisinde her gün bayram. Ama nedense biz sadece “deliye her gün bayram diyoruz“.  Ve bu şekilde meşru olan bayramı yani asıl yaşama hakkını rafa kaldırıp yapay bayramlara sarılıyoruz. Öyle bir hal alıyor ki bu iş, zaten düzen kölesi olmuş insan için bu yapay bayramlarda anlamını yitiriyor birer tatil, nefeslenme gününe dönüşüyor. Ve maalesef, bu da genetik aktarımla bir sonraki nesillere geçiyor. Varlığımızı, unutuyoruz, anlam yüklediklerimiz unutuyoruz sonunda her şeyi unutacağız. İşte bu sebepten, kanunlar, devletler, dinler çıkıyor. Evrilerek değişerek. Değişime uğramayan her olgu da unutulmaya mahkum. Yine de her şey insan safken, temizken güzel. Yani çocukken. Maalesef onu da bozmaya başladık.

Ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var; Oh ne güzel, bayramda tahta ata binmek var! Necip Fazıl Kısakürek

Kelime yine ölüme vardı

Sanıyorum Bi Köşe’nin vazgeçilemez konusundan biri oldu ölüm. Dönüyor dolaşıyor aynı yere geliyorum. Öyle çok ölüm meraklısı da değilim. Şimdi eski yazıları okuyanlar, hatta ilk yazılara gidenler benim nasıl bir yalancı olduğumun ortaya çıktığını düşüneceklerdir. On küsür senedir insanın değişmesi oldukça normal değil mi? Gerçi o zamanlar daha karamsardım. Karamsarlık adı üzerinde karanlığa doğru yürümek. Ve bir gerçektir ki karanlığa varmayanlar aydınlanma yaşayamazlar. Aslında o zamanları da özlüyorum. Sanki daha çok bendim ve şu an benden çok farklıyım. Yukarıdan bakıyorum, etrafında dolanıyorum, bazen içinden geçiyorum ama bir türlü ben olamıyorum. Bernard Shaw‘dan alıntılarsak sanki buna biraz yakınım. Ya da kafam karışık. Bıraksanız ya beni.

Ne korkunçtur, sonsuza dek kendinle baş başa kalma düşüncesi. Sizi seviyorum, ama kendimi sevmiyorum. Değişmek istiyorum; daha iyi olmak istiyorum, yeniden, yeniden başlamak istiyorum; tenimi değiştirmek istiyorum yılanlar gibi. Bıktım artık kendimden. Bir gün değil, günlerce değil, sonsuza dek kendime nasıl katlanırım? Bunu düşünmek bile korkutuyor beni: karamsar, kin dolu, susmuş oturmuşum bu nedenle. Siz hiç düşünür müsünüz bunları?

Bernard Shaw

Benim garip rüyalarım

Garip rüyalarım olduğunu biliyorsunuzdur. Yazdığım bir çok hikaye de bunlara dayanır, yazamadıklarım da. Hiç bir şikayetim yok fazlasının da olması için sürekli kendimi şartlandırıyorum. Zaman zaman işe yarasa da, nerede o eski rüyalar diyorum bayramlara atıf atarak.

Son dönemde ise sürekli tekrarlanan bir rüyamı paylaşmak istiyorum. Sürekli tekrarlanması ilginç, gerçekleşecek mi diyorum ama olma olasılığı biraz düşük gibi. Bu arada benim rüyalarım genelde rüya gibi değil. Sürekli bir gözüm açık rüya görürken. Yani normal hayattan da bağımı koparmıyorum.

Sanırım Karl Köprüsü. Hatırlıyor gibiyim. 1500’lerden kalma köprünün üzerindeyim. O tarihlerde miyim yoksa yeni bir tarih mi emin değilim. Hava karanlık, gün yavaş yavaş alaca karanlığa uzanıyor. Köprünün iki yanı ahşap korkuluklarla bezenmiş, henüz heykeller dikilmemiş. Yani 1500’lerde olmam olası. Yürüyorum. Telaşlı da değilim. Köprünün düzensiz taşlarında ayağım kayıp yere düştüğümde üzerime beliren bir gölge fark ediyorum. Gölgenin ihtişamından korkarak hızlıca dönerek oturuyorum kıçımın üzerine. O an başımı bile kaldırmadan, göğsümde  elindeki, uzun, ince, sivri, yeni doğan güneş ışığında bir ay gibi parlayan, belki daha önce hiç kullanılmamış ya da sürekli kullanılmanın etkisiyle parlamış bir kılıcın yansımasını görüyorum. Kılıcı tutan gölge bana biraz daha uzanıyor. Öylece acı veren bir duygu hissediyorum göğsümün üstünde.

İnsan olmak

bi köşe

Öteki dünyada şahitlik yapacağınızı söyler kutsal kitap. Şahitlikten çok karşılık vereceğinizi söyleseydi keşke gördüğünüz tüm o şiddetin yansıması olarak. Gerçi siz daha bağışlayıcı olurdunuz. İnsan nasıl olunur gösterirdiniz bize.

Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır. Albert Camus

Albert Camus’un cümlesinden yola çıkarak aslında “Bir insan yaptıkları kadar yapmadıkları ile de insanlaşır” diyebiliriz. Bu yapılabilecek tüm eylemler için değişkenlikte gösterir. Yani kendi çapımızda düşünebiliyor olmak bizim istediğimiz şeyi yapacağımız anlamına gelmez. Bu düşünceye sahip insanlar hastalıklı ve tedavi edilmesi gereken insanlardır. Düşünceler özgür olmalı ancak zarar vermeye yönelik olan düşünceler sadece düşünce olarak kalmalıdır. Yani kendinden güçsüz bir varlığı sırf keyif için işkence etmek tanımladığımız anlamda insanlığa sığmaz.

Bu cümlelerimi küçücük bir köpeğin ayaklarının ve kuyruklarının kesilip ormana atılması sebebi ile kuruyorum. Hangi mantık bu, hangi akıl bunu eyleme dökebiliyor anlamış değilim. Aldığı zevk nedir o da ayrı bir konu. Aslında bu gibi olayları sosyal medya sayesinde duyar olduk. Önceden yok muydu sanki? İşin aslı bu gibi insanların kanunen yargılanmaması. Hoş o değer verdiğimiz (!) insanların ölümüne bile kanun tepkili davranmıyor. İnsanın insanı öldürmesine bir şey demiyorum. Ancak kendini yüksek görenin, kendi kendine hikayeler uyduran ve şahlandıran insanın bunu keyif için yapmasını uygun bulmuyorum. Et yemiyor musun diyen olabilir. Evet yiyorum belki sonrasında fikrim değişir ama besin zinciri olarak hayvanların makul ölçüde kullanılabileceğini düşünüyorum. Hayvan derken bu genellemeye insanları da katıyorum. Yöneten ve akıllı olduğumuzu savunduğumuz yerde besin kaynaklarını ama varlık için yönetemiyorsak, bizden güçlüler gelsin bizi, biz insanları da yesin. Hatta hep bizi yesinler. Şimdi yamyamlıktı insanlar bundan vazgeçti diyoruz ama ben kaynakların tükenmesi halinde yine bu yola baş vurulabileceğini düşünüyorum.

İşi biraz daha karıştıracak ama, yapay et üretimi başarılı oldu. Yarın bir gün klonlama ya da fabrika üretimi insan olduğunda onların da besin zinciri olma olasılığı olası. İlerleyen zamanlarda yapay zekalı robotlarla yaşıyor olacağız. Onları nasıl kabulleneceğimiz bir muamma. Of iş biraz sarpa saracak konuyu kapatıyorum burada. Gerçi bizim kapatmamıza gerek yok, biz yol, inşaat derken daha çok zamanımız var.

Söylemem o ki, ne olursa olsun keyif için sırf ölüyor yada acı çekiyor diye keyif almak için yapılan bu eziyetlerin cezasız kalmaması taraftarıyım. Umarım bu küçücük köpeğinde ölümüne sebep olan mahlukat ektiğini biçer ve aynı şekilde dişler arasında can verir. İlahi adalet yerini bulur.

Sonuç

Hitler “Aklın bittiği ve sustuğu yerde son karar şiddete aittir.” der. Bunu kendisi için de demiş olabilir bilmiyorum ama dediği çok doğru. Aklımızı kullanamadığımız bu dönemlerde şiddete meyil etmemiz olası ve ne yazık ki biz Türkler kaba kuvvetimiz ve savaşçılığımızla övünürüz. Buradan yola çıkarak aklımızın olmadığı ve sürekli susup kabullendiğimiz fikrini ortaya atabiliriz. Bu önerme biraz tepki toplayacak gibi oldu. Gerçeklik payını düşününüz lütfen. Aklı kıt yönetimlerin/kişilerin başvurduğu yegane usul bu.

Oysa insan olarak yaklaşmamız gereken Yunus Emre’nin sözleri “Yaratılanı severim yaratandan ötürü.” Eğer buna inanmıyorsak, yaratana da inanmıyoruz demektir. Hani böbürlenerek anlatıyoruz ya. 

Bu arada eski Bi Köşe sayıları için “Bi Köşe” etiketini kullanabilirsiniz.