Peri Masalı

dan başlamışken birde yönetmenin 2013 yapımı filmi olan Peri Masalı’nı izleyeyim dedim. Peri Masalının senaryosu da ‘a ait. Yani bu kez karşımızda her şeyiyle bir  yapımı çıkıyor. Bir önceki Bana Bir Soygun Yaz yazımda söylemiştim ya bu hikaye nedir diye, şimdi Peri Masalı ile birlikte tam bir özümsediğim Biray Dalkıran hikayesi çıktı karşıma. Continue reading “Peri Masalı”

Bana Bir Soygun Yaz

‘ın 2012 yılında çektiği komedi filmi Bana Bir Soygun Yaz. Gerçi Biraz Dalkıran’ın neden komediye daldığını pek anlamış değilim korku ile başladı, fantastik süsü verilen romantik komedilerle devam etti, sonra korkuya döndü, derken polisiye bir dizi çekti ve birden komediye döndü. Neyse sanıyorum kendini her türde deniyor. Bu filmde de komedi olarak karşımıza çıktı. Continue reading “Bana Bir Soygun Yaz”

Cehennem 3D

Euzubillahiminişeytanirracim bismillahirahmanirrahim.

Yazıya beslemeyle başlamayı borç bilirim, lakin bu benim korkup tırsığımdan değil yazıya farklı bir anlam katmaya çalıştığımdandır. Şimdi sen okuyucu bu euzu besmeleden sonra fena tırsmaya başlayacak ve bu yazının devamını tırsarak okuyacaksın. İşte buna kefil olurum.

Yönetmen koltuğunda Biray Dalkıran var. Daha önce çekmiş olduğu iki filmi de eleştirmiş, hep hikayelerin güzel olduğundan, senaryonun vasat olduğundan bahsetmiştim. Biray Dalkıran bu uyarımı dikkate almış olacak ki, bu konuya bir çözüm bulmuş Cehennem filmi ile. Artık hikaye de, senaryo da, kurgu da vasat. Tabi hal böyle olunca bir filmi kurtaracak nedir, çok çok iyi bir görüntü yönetmeni, enfes kareler ve mekanlar… Maalesef filmde bunu da göremiyoruz.

Peki bu yazdıklarıma tekrar göz gezdirdiğimde karşıma ne çıkıyor bu filmin aslında film olmadığı. Burada oyunculuklara da çatmak gerekir ancak siz oynayanın önüne adam gibi bir senaryo koyamazsanız, oyuncu zaten oynayamaz. Öyle ki senarist ve öykü yazarınında bir hikayeden çok devşirme karelere ihtiyaç duyduğunu düşünürsek aslında bu anlamsız karelerin bir biri ardına sıralanması olağan bir şey. Peki filmde artı verdiğim bir şey yok mu? Evet film 3D tatmin etmese başarılıydı. Aslında 3D’nin başarısız gibi gözükme sebeplerinden biri ise filmin 3D gibi algılanıp çekilmemesinden kaynaklanmakta. Doksanların televizyonda yayınlanan 3D yanlarından bir farkı yoktu çekimlerin. Ağacın arkasından bakalım, insanların etrafında dönelim. Kırmızı nokta kuşağı yılbaşı şenliklerinde böyle çok erotik film izlemiştik, ah hatta Hülya Avşar bile 3Didi.

Aslında düşünüyorum şimdi ne yapıp edip, hangi taklaları atıp filmin konusuna girsem diye. Ancak her şey o kadar karışık ki anlatacaklarımın farklı filmlerden alıntılar olarak anlaşılmasını ve farklı filmleri anlatıyormuş gibi yorumlanmasını istemem. Esas oğlanımız, işsiz bir fotoğrafçıdır. Son olarak iyi bir iş alır. Evlidir ancak zengin ve güzel eşi ile sorunlar yaşamaktadır. Çekim için eski bir mum fabrikasını bulur. Burada çekim yaparken garip şeyler hisseder. O günden sonra kendisine garip bir şeyler olmaya başlar. Karısı ise genç ve güzeldir, ailesi ise zengindir. Şimdi ise bu evlilikten sona parasız bir şekilde yaşamaktadır. Tabi paranın olmaması ilişkilerini zora sokar. Esas oğlanımız ise kazandığı para ile her şeyin düzeleceğini düşünmektedir. Karısı ise çekimdeki manken ile işi pişirmiştir.

Selin yeni aşkı ile bir gün yataktayken bu azılı gücün hışmına uğrarlar ve yanarak ölürler. Esas oğlanımız ise bu olayı çözmek için paçayı sıvar. Kendisine yardımcı olan da Esra adındaki eski sevgilisidir. Tabi falcı bacı olayı nasıl çözeceklerinin, onu kimin rahatsız ettiğini bulduğu anda aslında olay çözülmüş gibidir. Bu felaketleri gerçekleştiren mum fabrikası kazanında, ailesi tarafından utanç sebebi ile diri diri yakılmış küçük bir çocuktur. Hatta bizim esas oğlanın geçmişte onunla ilgisi de vardır. Esas oğlanımız çocuğun ailesini aramaya başlar ve eli ile bulmuş gibi bulur. Falcı bacıdan öğrendiği ateşin gözü muhabbeti üzerine çocuğun ailesini, çocuğa teslim eder ve intikam alınmış olur.

Hikayeyi biraz daha derin inceleyelim. Mum fabrikası lanetlidir ve burada onlarca insan ölmüştür. Lanetli olduğu haberi tinercilere kadar yayılmıştır ki çok muhabbeti geçer. İlk giriş sahnesindeki kovalanan adamın mum fabrikasında ne işi vardır anlamış değilim. Gerçi tökezleyip ayağını vurduğunda, elini tutması. Sonra hiç bir şey olmamış gibi koşmaya devam etmesi ilginçti. Ah birde kendisini kovalayan Lost’un kara dumanını unutmamak lazım. Peki adamcağızı duvardan duvara çarpması… Bu görüntüler çok tanıdık geliyor bana.

Esas oğlanımız hazırlıklı gitmiştir. Yapacağı çekimin hazırlığını yapmış ve mekanın fotoğraflarını önceden çekmeye gitmiş ve firma sorumlusuna sunmuştur. Firma sorumlusu kabul eder. bu yeri. Yani bu yer aslında esas oğlanımızın seçtiği bir yerdir ki babası eskiden bu fabrikada müdürlük yapmıştır. Hatta ve hatta bu fabrikada çalışarak ölmemiş tek kişidir cümlesi geçmiştir filmde. Aslında uzunca bir bağlantı yaparsak, aslında burada çalışanları da öldüren bu dumandır, yani çocuğumuz. Esas öğlumuzun babasının ölmeme sebebi ise esas oğlandan kaynaklanmaktadır. Tabi bu bir varsayım. Ancak belirtmeliyim ki varsayımlarda çok bulunabilirim. Maksat havada olan hikayeyi birleştirecek küçük iplik tüyleri yakalamak.

Esas oğlumuz Ahmet babasının eski lamba koleksiyonundan bir kaç parça alarak çekim dekoru olarak onları kullanır. Dekorumuz 5 şamdan ve yanmış bir mum fabrikasıdır. Kendisi manken çocuk ve asistanı olarakta eşi, fabrikada çekime başlarlar. Ancak profesyonel bir katalog çekliminde benim bildiğim ışık ekipmanları da bulundurulması gerekir. Ancak bizim elemanlar çok çok profesyonel olmalılar ki bunlara gereksinim duymuyorlar. Hatta ve hatta fotoğraf makisinde klasik bir objektifte bulunuyor. Kimi kandırıyoruz ki Ahmetciğim. Tabi sen kandırdığını sanıyorsun ama aldanan asıl sensin. Gelen mankenin aslında çekim ile alakası yok, o karını götürmek için var. Nitekim öyle de oluyor. Bu arada, beliren ve Selin’in parmağını yakan Arapça yazı, resmen gözümüze sokulmak istenmiş. Sonuçta bizim o yazıyı görünce korkmamız gerekli. Burada sürekli tekrar eden diyaloglar mevcut.

Burada aslında Selin’in parmağının yandıktan sonra Ahmet’in tepkisizliği, menken oğlanın karısını götürecekmiş hareketlerine duyarsız kalması ilginçti. Taki kendisine musallat olan şey ona bazı şeyleri gösterene kadar. Zaten genel anlamda Ahmet her şeye ilgisizdi. Neyse sonunda eve gidiyorlar, Ahmet bir tane şamdanı fabrikada unuttuğunu fark ediyor ve geri dönüyor o kadar yolu teperek. fabrikada yaşadıklarına hiç değinmiyor ve eve dönüyorum. Bu arada gecemi gündüz mü olduğu belli değil. Pencereden dışarısı aydınlık gözükürken dışarı çıktığında ortalık karanlık olabiliyor.

Ahmet eve dönüyor ve rüya içinde rüya görüyor. yüzü ilginç çocuk karşısında, yataktan sıçrıyor olması gerektiği gibi, ancak kalktığı yere bakıyor, oysaki çocuk bulunduğu yerin sağından ona göz kırpmaktaydı. Tabi bu gözüme çarpan ilk ve son sahne davamlılığı sorunu değildi. Bu arada, karısı uyanıyor geliyor, ona kabus gördüğünü söylüyor, kadının gözleri kızarıyor yüzü yanıyor Arapça muhtemel duvarda yazan şey olduğunu düşündüğümüz, cümleyi söylüyor. Ahmet yine uyanıyor, meğersem rüyadaymış. Kalkıyor kahvaltı hazırlamaya ocağı açıyor, bir patlama, ancak sadece duvarda bir garip siyahlık Ahmet’in üzerinde biraz karartı, etraf süt liman. Ahmet yerden kalkıyor ve duvardaki aynı yazıyor görüyor. Hemen fotoğraf makinesine gidiyor bilgisayarından çektiklerine bakıyor. O ara karısı kapıdan gözüküyor. “Ben bu yazıyı görmüştüm” deyip çıkıyor evden. Kardeşim ev patlamış yanmış, bir konuş karınla, hem ne yazısı kadın görmedi bile yazıyı. Sanıyorum telepati yada başla bir şeyle anlaşıyorlar. Yada bizim görmediğimiz kısımda onlar olay değerlendirmesini yaptı.

Ahmet evi terk ediyor, Selin ise hemen telefona sarılıp yani sevgilisini arıyor. Adam gelir gelmez başlıyorlar sevişmeye. İşte filmin asıl sahnesi bu. Selin karakteri burada çok cür’etkâr davranıyor. Zaten kısa süren filmin büyük bir bölümü bu sevişme sahnesine odaklanmış. Eh 3D bir sevişme sahnesi eminim herkesin dikkatini çeker. Hem fragmanda da yer bulmuş kendisine. Yani şimdi film bu sahnenin üstüne kurulu olunca bari fındık kabuğunu doldurmayan göğüslü bir kasın yerine şöylele avıca gelen bir şeyler kullansaydınız ya… Aslında gerçekten belirtme gerekir ki filmin en iyi sahnesi bu sevişme sahnesi. Akabinde gelen yanma sahnesini de sayarsak. Sevişirlerken, tavandan kan damlar, durular lakin siyah bir duman görürler, tepki sıfırdır bu esnada. Manken oğlumuz diğer taraftan bir tıkırtı duyunca kalkar ve tırsarak ilerler. Ben buna tırsarak diyorum yoksa yok böyle bir ilerleme ve kaçmaya çabalama işi. Kara bulutumuz, işi bitirince bir alev yol çizerek, Selin’e doğru hareket eder. Çok korkan Selin ise, nedense burada yere sinmiştir. Hayır aslında mantık olarak, mantığıda geçtim refleks olarak insan görünmeyeceği bir yere siner. Sanıyorum Selin’in mantığı nasılsa yedik bokudur. Bu arada yanar. Aslında fena yanmaz. Aslında daha iyi yanabilirdi.

Başarılılı sahnelerden biri demiştim bu yanma sahnesi ve sevişme sahnesi için aslında daha da güzeli Selin’in yanmış hali. Gerçekten özene bözene yapılmış bir makyaj. Yiğidi öldürüp hakkını yemiyorum burada. Tek isteğim kardeşim bari sevişme sahnesine yöneliyorsunuz şöyle fındık kabuğunu zor dolduran göğüs yerine şöyle varlığıyla fark yaratan bir göğüs kullansalardı ya, neyse… Ancak olay böyle güzel iken Ahmet’in tepkileri direk sınıfta kalacak cinsten. Yahu kardeşim filmin başından beri karını ne kadar sevdiğinden bahsediyorsun, karın yanarak ölmüş cesedi teşhise gelmişsin e bir de sevgilisi ile olduğunu öğreniyorsun bu ne tepkisizliktir yahu… Az sarsıl, bağır çağır, vur kır. Hani bunları da geçtim, bunalım takıl. Yok kardeşim odun mübarek. Peki hastahanedeki polislere ne demeli? Öküzler topluluğu birleşmiş.

Her zaman olduğu gibi yine pat diye Esra çıkıyor karşımıza zaten alıştık kendisine. İlk aranacaklar listesinde kendisi varmış. Lakin bu ilk aranacaklar listesini de anlamadım ben. 30 yıllık hayatımda ilk aranacak şahıs yok. Bende mi bir tuhaflık? Neyse Ahmet, Esra’ya  olanı biteni anlatıyor. Esra’da Ahmet’e sorununu çözecek biri olduğunu söylüyor ve falcı bacıya gidiyorlar. Falcı bacı artık bakmıyorum dese de, yaşadığı ortam hadi kardeşim yalan söylüyorsun cinsinden. Zaten bu Esra’nın oyunu olabilir. Ah istemeden tüyo verdim. İşte şimdi bu falcı sahnesi ile film en berbat sahnesini yaşıyor. Ses tek kelime ile berbat, kısık sesle konuşan falcı bacının sesi o kadar tiz ki insanın kulağını tırmalamaktan başka işe yaramıyor. Sahne boyunca kulaklarımı tıkadım desem yeridir. Falcı bacı ruh çağırıyor. Hemde bizim kötü güçleri kovduğuna inandığımız Nas Suresi ile… İlginç bir olay tabi… Ruhumuz gelince olay çözülüyor. Falcı bacımız Ahmet’in alnını tutarak ona geçmişi hatırlatıyor, sonra ekliyor ruh ailesinden intikam almak istiyor diye. Ona yardım etmezseniz kurtulamazsınız diye. Bunu söylüyor söylemesine ama yanında tüm olaylara şahit olan Esra sürekli Ahmet’e ne olacak diye soruyor. Ahmet’te cevap veriyor. “Ailesini bulmalıyız, ailesini bulmalıyız1 diye. Ali topu tut, tut topu tut durumundan farksız bir halde. Sanıyorum yönetmen bu son olmayan tekrar diyalog sahneleriyle filmi çekme seviyesini yedi yaş olarak belirlemiş.

Neyse bizimkiler çıkıyor dışarı. Eleman hemen babasını arıyor mum fabrikasının sahiplerinin evini soruyor. Yahu çocuğun ailesinin o olduğunu nereden biliyorsun. Daha otuz saniye önce nereden bulacağız kimler demişsin. Neyse eski bir çiftliğe gidiyorlar. Esra arabanın yanında kalıyor Ahmet kapıyı çalıyor. Yaşlı adam dışarı çıkıyor kimi aradın diyor. Derken acayip bir şekilde yaşlı kadın çıkıyor Esra’ya dönüyor, git buradan diyor. Ahmet olaydan bir şey anlamazken kapıdan içeriye çakmağını yanarken atıyor. Tabi gözleri ateşi olan fanimiz intikamını alıyor.

Olaylar bitti derken Ahmet mum fabrikasında kazanların önünde oturuyor buluyor kendini, kazandan yanan çocuğumuz çıkıyor geliyor, lay lay lay edasında, Ahmet onu görüyor, bakıyor bakıyor, jeton geç düşüyor ki sonra bağırıyor. Akabinde çok sevdiğim baloncuk sahnesi. Tüm filmin özeti. Zaten Cennet‘te de böyle bir sahneyle anlayamadığım filmi bana anlatmıştı. Eh insanın anlayışı kıt olmasın. Bu filmde de görüyoruz ki bu bütün iş Esra’nın başının altından çıkıyor. Lakin bu baloncuklar, benim gibiler için… Ve film bitiyor. otuz saniyelik bir finalle. Ne oldu ne bitti diye kalıyoruz. Bu muydu kelimelerinin ardından.

Genel bir hatta baktığımda izlediğim en kötü korku filmiydi ki ben her ne kadar eleştirsem de bunu söylemem. Aynı zamanda yönetmen Biray Dalkıran’ın da en kötü filmiydi. Umuyorum ki kendisi dizi çekmeye devam eder bundan sonra. Film bir ilk olarak taht kurdu gönlümüzde orası başka. Ancak toplama bir senaryo, diyalogsuz klişelerinin sıradanlığı ile hiç olmamış bir film Cehennem.  Keşke biraz daha kan  ve şiddet sahnesi olsaydı da Bmovie diye izleseydik filmi.Türk sinemasın desteklemek amacı ile gidin derim sadece. Korkmak yada iyi bir şey izlemek amacıyla değil.Ancak bu kadar masrafa değmemiş bir film. Birilerinin parası çok varmış ve birileri iş yapıyorum diye geçiniyormuş…

Yönetmen:Biray Dalkıran

Senaryo:Biray Dalkıran, Cem şancı

Oyuncular

Linkler:

www.cehennem3dfilm.com

http://www.sinematurk.com/film_genel/36117/Cehennem

http://www.sinemalar.com/film/82622/Cehennem-3d/

Cennet

Nerden başlamalı nasıl yazmalı. Söz konusu Türk filmleri olunca kalemimin ucunu biraz daha biliyorum sanırım. ama bunun yapılması gerektiği kanaatindeyim. öyle ki görüyoruz sinemamızın halini…
Filmimize dönelim evet karma senaryo bulma konusunda Biray Dalkıran’ın eline kimse su dökemez demiştim sanıyorum Araf yazımda. Bir ikincisi ikinci filmi olan Cennet’te de karşımıza çıkıyor. Hep demişimdir aslında konu aynı olabilir ancak anlatılması gereken, işleyiş tarzı önemlidir diye. Cennet bu konuda bocalamış.

Öncelikle filmde bir tür karmaşası var. Drama mı, komedi mi, korku mu, psikolojik gerilim mi bunların yanıtını veremiyor bize. Bir dönem filmlerde rastladığımız hatta birde hatırlıyorum da Krystof Kieslowski‘nin filmlerinde kullandığı, kötü bir şey olacağı zaman karenin etrafını karartma efekti gibi Cennet’te bu karartmalardan fazlasıyla bulunmakta. Ama bu karartma filmin geline yayılmış. Bu yüzden insanı huzursuz eden bir kötülük olacak düşüncesi sürekli insanın kafasında ama hikaye hiçte öyle gerçekleşmiyor. Acaba bu karartma hataları kapatmak için miydi? Hayır, ben böyle düşünmüyorum Sanıyorum ki A. karakterinin gerçek dünyayı böyle görmesinden kaynaklanan bir karanlıktı bu sanırım. Filmi izlerken aslında bir, iki filmde gidip gelemdim değil bunlardan birisi Le fabuleux destin d’Amélie Poulain diğeri ise Saibogeujiman Gwaenchanha (I’m a Cyborg, But That’s OK) Tabi hikaye anlatılabilirlik bakımından Saibogeujiman Gwaenchanha’ya daha yakın. Efekler konusunda söyleyebileceğim şey aslında fena olmadıkları yönünde ancak Arizona Dream, La science des rêves‘te bu efektlere zaten aşinayız.

Hikayeyi konu alırsak, Dainel Keys‘in Flowers For Algernon ve Stephen King’in The Lawnmower Man ile örtüştüğünü söyleyebilirim. Ancak yukarıda da yazdığım gibi ne olursa olsun hikayeler benzer olabilir. Çünkü dünya üzerinde yazılacak hikaye kalmamıştır. Önemli olan yorumlanışıdır.
Filme biraz daha yaklaşalım. Öncelikle A. karakterini canlandıran Engin Altan Düzyatan‘ı tebrik etmek lazım ki çocuk elinden geleni ardına koymamış. Ancak karakterlerin cümlelerindeki bozukluk, diyaloglardaki metin okuma durumu insanı hiçte filmin içine almıyordu. Film boyunca tamamen mimiklerden yoksun, duvar gibi insanların diyaloglarına mahsur kalıyoruz ki diyaloglar içinde çok başarılı diyemeyeceğim.

Hikayede biraz içeriye girdikçe aslında filmin senaryosunun varsayımlar üzerine kurulduğunu görebiliyorsunuz. Bilhassa ilaç geliştirmesinde denek olarak kullanılacak A.’ya yapılan işlemlerin neden ayakta yapılıyor olduğu. En küçük bir aşıyı bile oturarak yaptırdığımızı biliyorum ki burada yapılan dünya çapında büyük bir araştırma, üstüne üstlük yapılacak şırıngadaki madde insanın beyinsel gelişimi ile ilgili, tüm işlemleri ayakta yapıyorsunuz. Biraz saçmalamış burada. Bir ikinci husus ise laboratuar hususu. Dünyanın ön göreceği bir çalışma ve deneyler yapılıyor ancak laboratuarda karşımıza çıkan bir LCD monitör ve Yıldız Savaşlarından kalma koca koca düğmeleri olan bir konsol. Birden uzaylılar çıkacak gibi hissetmediysem yalan söylemiş olurum.

On beş yıldır hastası olan A.’nın doktoru tarafından bu geçen süreye rağmen neden bir travma yaşadığını bilmemesi ve 15 yıl sonra annesinin intiharını öğrenmesi elbette ki akıllı düşünüldüğünde 15 yılda hastanın bir ilerleme gösterememesine sebep. Biraz da mantığa aykırı. Merak ediyorum bir laboratuarda ölen deney fareleri çöpe mi atılıyor?
Biç bir zaman bir hasta ki bu akıl hastasıysa evine hastasını götürmez ve bu şekildeki bir hasta kesinlikle motosikletin arkasına bindirilmez. Bunlar salında sorgu ve az araştırmayla ulaşılabilecek bilgiler. Ama ben hikayenin bu kısmını geçiyorum. Hikayeye fantastik boyut katacaksanız eğer bazı bilimsel gerçekleri de göz ardı edebilmeniz gerek. Ancak bu gerçekler dokundurarak.

Filmin müzikleri güzeldi. Ancak final sahnesi hariç müziklerin nerede olacağı konusu biraz karmaşada kalmış. Filmin bir çok sahnesinde müziklerin yokluğunu hissettim. Hem de olması gereken yerlerde yoktular.
Filmin sonuna gelince, izleyiciyle dalga geçer gibi bir son olmuş. Filmin başından beri bize hayali olmadığı yutturulmaya çalışılan güzel kızımız (ki Fahriye Evcen ne güzel bir insandır) biden bire balon köpüğü gibi patlar. Bizimi tepkimiz ne olmalıdır bu durum da “aaaa” mı? Bilmiyorum, patlamasını bırakın birde ondan sonra yine patlayarak geri gelmesi (balon köpüğü gibi yanlış anlamayın) “izleyici al sana senin anlayamadığın şey” tarzı bir göze sokma olmuş. Aklımdan şüphe ettim birden. Finalimiz ise olması gerektiği gibi, yani benzer filmlerde izlediğimiz gibi, A.nin hayalinin peşinden cennetine gitmesiyle ilgili. Hiç yadırgamadım sonu ve uçma sahnesi de bana hiç inandırıcı gelmedi, uçmuyorlardı da…

Biraz daha geriye döneyim çünkü şu denek ve test aşamaları benim baya bir ilgimi çekti. Bana Requiem For A Dream’i hatırlatan, şırınga saplama sahneleri her ne kadar göz bebekleri büyüyüp mekan derinleşmese de oradaki efektlere benzerdi. Sanıyorum bu bölümler üzerinde biraz daha durulsaydı daha iyi olacaktı…
Filmi izlerken başım dönmedi değil. Okadar gereksi kamera hareketleri yapılmış ki sizi hikayeye somaktan çok hikayeden çıkarıyor. A.nın sürekli otuz iki dişini saymamıza ne demeli…
Şunu söylemeliyim ki aslında Biray Dalkıran bu işte bir adım daha atmış. Yani Araf ile kıyaslandığında film daha başarılı… Ama bence en büyük sorun, benim ne yazacağıma karar verememem gibi onun da ne çekeceğine karar vermemesi. Bu yüzdendir ki film iki arada bir derede kalmış…
Oyuncular:

Linkler:
www.cennetfilm.com/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Cennet_(film,_2007)


Araf

‘Ben yanarım yane yane’ cümlesinin devamı elbette aşk boyadı beniyle devam etmeyecek. Öyle ki bu bir film eleştirisi yazısı olacak. Kendimle çok savaştım, bu yazıyı yazayım mı yazmayayım mı diye, sonuçta bu filmin iyi olduğu konusunda herkese telkinler veriyordum. Ama cıka cıka ne çıktı? Yani insanlar sende ne kaypakmışsın kardeşim? diye düşünmezler mi hakkımda. Yok ama o dönem bir arkadaş kimliğiyle yaklaştığım övgüleri, şimdi bir sinemacı (yok aslında bu kelime olmadı daha layık değiliz) gözüyle eleştirmek lazım. Sonuçta yaşadığım hayal kırıklığıydı. Ama her ne kadar eleştiriler olumsuz olsa da siz Türk Sinemasına destek için gidin efendim.

Öncelikle biz Araf nedir ona bir göz atalım.
Kuranın, 206 ayetten oluşan yedinci suresidir. Sözcük olarak, Arapça “kum tepesi” anlamına gelen urf sözcüğünün çoğuludur ve cennet ile cehennem arasında bulunan bir tepeyi adlandırır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin durdurulduğu yerdir. Kimi bilginler de Arafı, peygamberlerle doğruluktan ayrılmayan Müslümanların bulundukları yüksek yer olarak tanımlar. Sure metnindeyse Araf, cennetliklerle cehennemlikler arasında bulunan bir örtü ya da duvarın en yüksek tepesi olarak nitelendirilir. Bu tepelerde, cennetlikleri ya da cehennemlikleri alametlerinden tanıyan kimseler olan “ehli araf” bulunur.
Dantenin ilahi komedyasına bakarsak, Şeytan ve onu izleyen diğer melekler cennetten kovulduğunda hızla aşağıya düşmeye başlarlar ve fakat en ağır günah şeytanda olduğu için en hızlı düşüş onunki olur. Dünyaya tam Kudüsün zıt tarafından çakılır ve öyle derin bir çukur oluşur ki dünyanın merkezine iner. Bu çukurdan çıkan toprak bir dağ oluşturur ve bu araftır.. Şeytanın başı Kudüse dönük, kıçı bir buz kütlesine gömülü, ayakları ise araf tarafındadır.
Hıristiyan inancına göre ise, “öldükten sonra arınma” anlamında gelip kilisenin uzlaşamadığı konular arasındadır. Roma Katolik Kilisesine göre kurtuluş için Tanrının lütfünün yeterli olduğu ve inananların korunduğunu söylemek sapkınlık sebebidir. Günahların bir bölümü bu dünyada bir bölümü ise diğer dünyada bağışlanacaktır. Tanrıya yakın olanların bile ruhları tam olarak arınmamış olanlar öldüklerinde cehennem ateşinden geçecekler ve arındıktan sonra cennete gireceklerdir. Protestanlara göre ise Hz. İsanın akan kanı insanlara yaşam veren aklanmayı sağlamıştır. Mesihe iman edenler Mesihin kanıyla aklandıklarından, yaşam armağanına sahip olanların hiçbirisinin yeni bir aklanma işleminden geçmesine gerek yoktur. Mesih İsaya ait olanlara artık hiçbir mahkûmiyet yoktur. Mesihin kanıyla aklananların Onun aracılığıyla Tanrının gazabıyla karşı karşıya kalmayacaktır.

Peki ya filme göre Araf. Neden böyle bir başlık açtım? Bu sorunun cevabı şudur ki film Kurandan alınan bir ayete dayandırılmasına rağmen kesinlikle konuyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Eğer yukarıdaki tanımlamalara istinaden araf kelimesini filme göre tanımlamaya çalışırsak karşılığı arada kalmışlık olacaktır. Zaten film girişinde de bundan bahsederi. Film r0;Hadi Kurandan bir ayet çekelim filmin başına koyalım enteresan olsun tadında yapılmış bir filmdir. Gerekse kamara açılarından (yönetmenin ayak ve bina feşitisti olduğunu düşündüğüm) bir çok filmi çağrıştırmaktadır. Hayko Çepkinin yaptığı müziklere bir şey diyemeyeceğim ama müziklerin ses düzeyinin aşırı fazla olması ve insan üzerinde r0;bak kardeşim burada korkman lazımr1; imajını vermesi cidden sıkıntı verici. Genel olarak değerlendirildiğinde 90 küsür dakikalık Hayko Çapkin klipi diye adlandıra biliriz. Tek eksik Haykonun klipte gözükmemesi, lakin Wallda Pink Floydda gözükmemekteydi.

Gelelim film bütünseline. İlk anlarında ortaya çıkan iki kişi filmin gidişatı üzerinde bize bilgi vermek amacıyla bir apartmanın tepesinde oturmuşlar bozuk ve yetersiz diyaloglar eşliğinde yukarı çıktık ama ne yukardayız ne aşağıda araya sıkıştık tarzı abuk sohbetleri filmi tereddütle izleyip açıklarını görmem için kendimi zorlamama sebebiyet verdi. Bölüm bitti ve jenerik girdi (bu iksinin sırasını karıştırıyorum) iyi hoş güzel finalinde bir karga durup duruken gaak der. Hımm burada aklımıza gelen (bkz. Alex Proyas) Crowun girişinde cümeciktir: bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. o zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi. Demek ki ortalıkta işini bitirememiş bir ruh vardır sanısı dolanır etrafta. Burum böyle midir? Doğmamış bir çocuk intikam almak için geri döner. Ama 16 ncı haftasında ruhun bedene intikal ettiğini düşünürsek olabilir diye bu konuyu es geçiyoruz. Film güzel ve karanlık bir biçimde başlar. Akasya Asıltürkmen, Murat Yıldırımın oyunculuklarına bir şey diyemeyeceğim ki onlar bile filmi kurtaramamışlar, kötü dublaj cabasır30; bir banyo sahnemiz vardı İlk kez Stephen King romanlarında (O, ITte) karşılaştığım resmin, veya sabir bir görüntünün birden hareket edip korkutucu unsurlara bürünmesi (izleyiniz; Stanley Kubrick Cinnet ve roman uyarlaması O ve Redrose Konağı vsr30; akabinde gelen şu sahne birden bire sallanmaya başlayan yıkılan bir banyo nedense Requiem For A Dreami anımsattı bana. Ah birde üç tekerlekli bisiklet sahnesi vardı ki Jack Nicholson ve Shelley Duvallın oynadığı Kubrick filmi (üste bahsi geçti) Cinnette bu iki şahsın çocuklarının (Danny Lloyd) un bisiklet sürüş sahnesini anımsattı bana. Peki ya hayalet çocuğumuzun makyajı. Tamam makyaj konusunda kötüyüz ama bunu üstüne basa basa, yakın olan çekimlerle belli etmek zorunda mıyız? Tamam onuda geçtim bir uzak doğu sineması havası içersine kapılmışız ancak bunun boku bu kadar mı çıkar ki monitöden çıkmaya çalışan eli örnek verebiliriz. Malum erkek kahramanımız karısını görüntülemek için rec tuşuna bastığı web cama haftalar sonra geçince süresi nasıl hala bir saat gösterebiliyor.

Bu filmde başka bir taksi yok mudur ki, üç sene sonra bile ana kadın karakter aynı taksiyle yolculuk yapıyor. Peki final sahnesi bize Hideo Nakatanın Dark Waterini mi anımsatıyor?
Bakınız bunlar aklıma takılan sorunsalların bir bölümü ve hatırlaya bildiklerim. Peki arafta sıkışan (!) küçük kardeşimizin dönüş amacı nedir? Anne özlemi mi yoksa intikam mı? İntikamsa neden kendisinin yanına alıyor kadıncazı zaten delirtmiş durumda. Anne özlemiyse neden bunu anlatmak için dramatize edici bir sahne yok filmde? Peki hangi zihniyet pet şişeyle izleyici korkutma çabasına düşebilir? Bakın ben böyle bile adam korkuturum, egosuna sahip insanlar tatmin için mi?

Kürtaj sahnesi için bir şey söyleyemeyeceğim ama birden bire ilahi bir kuvvetle saniyelik bir sürede erkek kahramanımızın olayı çözmesi düşündürücü. Ve sırf insan merak güdüsü aşılamak için birden erkek karaktere sulanan küçük cadı kız, ah birde elinde sürüklediği cenin neyin nesi, yani korkutmalı mı? Düşündürmeli mi? Güldürmeli mi? Ben kararsızdım.
Öğrenciylen yaşanan evin viraneliğini anlayabilirim ama evlendikten sonrada durum böylemi olur ki karakterler gayet düzgün tipler. Burada çocuk neden kızın evine taşınıyor hadi taşındı diyelim neden b

anyoyu tamire girişmiyorlar. Ben o durumda yapacağım iler sırasında ilk üçe banyo tamirini eklerdim. Ve bir korku filmi çekiyoruz diye fayansların kırık dökük, harap olması mı lazım. Yurdumda düzgün bir akıl hastanesi yok mu? Ben sağlam halimle o hastanenin koridorlarını görsem delirmemek için cidden çok akıllı olmam lazım. Her yer virane durumda. Araba çarpık evler, binalar eski, mekanlar hadi gotik olsun diyerek özenle seçilmiş. Color correction mevzu abartılarak gereksiz bir mayhoşluk ve katılık verilmiş. Yani biz insanı renklerle de korkuturuz cinsinden nameler. Peki ya kamera açıları Charles Mansonun bir lafı vardır film boyunca aklıma gelip durdu, bana tepeden bakarsanız bir aptal, aşağıdan bakarsanız tanrınızı, karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz. Biz izleyici olarak filmi hep aşağıdan kırık açılarla ya da yukarıdan izledik. Burada anlatılmak istenen bu cümleyle bağlantılı mıdır yoksa cidden bende mi paranoyağım? Bakınız kamera açılarıma deyip garip yerlerden görüntü almak filmi izlenebilir mi kılıyordur?

Ve final olarak, tam filmin ortasında Hayko vokale başlar ve ekran sephiaya döner ve birden ekranın sağında solunda çiçekçikler belirmeye başlar.. Birden Nokia reklam mı başladı deriz. Bunun anlamı nedir ve bize garip gelmiştir. Yoksa yönetmen film çok korkuttu insanlar rajaylasın gülümsesin diye yapılmış bir jest midir? Bu iki kişi aynı evde yaşıyorlarsa adamcaz kızın kanlı elini neden haftalar sonra duvarda görmektedir… of of…

Film eleştirmeyi sevmem, hele söz konusu Türk filmiyse hiç sevmem ama güvendiğim filmin böyle çıkması cidden beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim intendom var bunu yaptım hikayesidir…