üç film birden: Once Upon a Time… In Hollywood, The Irishman, Doctor Sleep

Bir de bakmışım uzun zamandır filmler ile ilgili bir şey yazmamışım. E tabi kitaplar nerede diye sorabilirsiniz ama onu da yazıyorum. (Burada kelime oyunu yapmış olabilirim.) Hal böyleyken bende senenin çok konuşulan üç filminden hazır sene sonu da yaklaşmışken bahsedeyim dedim.

Öyle derin analizler, tarihe atıflar ya da şekillendirmeceler (ne demekse?) olmayacak bu yazıda. Sadece hissettiklerimi ve içimden geçenleri yazacağım. Zaten gecikmeli gelen yazının sonunun da geleceğini düşünüyorum.

O zaman bir ilki deneyeyim ve hemen sayfanın en altına yakın Pages linklerine göndereyim sizi.

12 Years a Slave

‘in 2014 Ocsar ödülleri töreninde üç ödülle döndüğü filmi 12 Years a Slave (12 Yıllık Esaret). Film 9 dalda aday gösterilirken 3 dalda ödül alması da ayrı bir başarı. Tabi bu başarıya Steve McQueen’in üçüncü uzun metrajlı filminde Oscar almasını da eklemek lazım. Peki bu film üç dalda Oscar’ı hak ediyor muydu? Buna ilerleyen cümlelerimde değineceğim.

Hikaye biyografi olmakla birlikte ana karakter olan ‘un aynı isimli romanından uyarlanmış. Romanı okumadım bu sebepten ikisi arasında kıyaslamaya girmeyeceğim ama sanki filmde arada kopukluklar varmış gibi geldi bana. Ancak Akademi jürisi öyle düşünmemiş olacak ki filme En İyi Uyarlama Senaryo ödülünü layık gördüler. lakin ben izlediğim aday filmleri içerisinde bu senaryoyu oldukça başarısız buldum. Hikaye izlerken insanı içine bile çekmiyordu. Continue reading “12 Years a Slave”

World War Z

İzlediğim en iyi zombi filmi olmamakla beraber son dönemde çekilen zombie filmleri arasından sıyrılan bir film World War Z. Film Max Brooks‘un aynı isimli romanından uyarlanmış. Kitabı okumadığım için uyarlamanın durumu hakkında fazla yorum yapamayacağım. Ancak gördüğüm kadarıyla fazla eksikleri olan bir film.

Öncelikle filmi diğer zombi filmlerinden sıyıran en büyük özellik korkutma amacı güderek yapılmış bir film olmaması. Bunun üstüne filmin aksiyonu bol tutulmuş. Filmi götüren kısımda bu. Biraz da siyasi fikirler eklenerek filmin içi doldurulmaya çalışılmış. Ancak genel anlamada bir hastalıktan türeyen zombilik ilk kez karşılaştığımız bir şey değil. Continue reading “World War Z”

Inglourious Basterds

Quentinn Tarantino’nun yılan hikayesine dönmüş senaryosunun hayat bulmuş hali Inglourious Basterds. Bu hayat bulma 2009 yılında oluyor ancak filmin hikayesi daha da eskilere dayanıyor. Yine bir intikam filmi karşımızda, ancak bu kez zaman mekan ve yaşananlar toplumsal olaylardan esinlenmiş.

Film Nazi dönemini anlatıyor. Naziler Fransa’ya girmişler ve buradaki Yahudileri toparlamaya başlamışlardır Bu sırada Amerikalılar’da Yahudilerden oluşan özel bir intikam timi kurarlar ve bu time de Nazi avlamaya başlar. Naziler onlardan korkuyla bahsederken bu arada ailesi onlar tarafından katledilmiş bir Yahudi kızı da intikam planı yapmaktadır.

Filmin kurgusu ustalıkla yapılmış. Bölümler arasındaki neden sonuçlar hikayenin gelişiminde oldukça etkili. Aynı şekilde ustaca yazılmış diyaloglar, uzun olmalarına rağmen insanı bağlıyor ve hikaye gelişimi bu diyaloglara göre şekilleniyor. Karakterlerin toplumsal çıkardan çok kendi çıkarlarını kolladığını görüyoruz. Aldo Raine karakteri Nazi avına çıkarken bunu bir av olarak düşündüğü hissettiriliyor bize. Yine finalde, Hans Landa karakterinin kendi çıkarı için ülkesini satması bu şekilde değerlendirilebilir.

Filmde kendisi için bir şey yapmayan bir karakter var ise az ve öz görünen Marcel karakteri. Sevdiği kız Shosanna Dreyfus uğruna hayatını veriyor. Film genel olarak Eğlenceli bir şekilde ilerliyor. Diğer eş değer filmlerde izlediğimiz gibi duygu sömürüsü yapılmamış. Belki de Tarantino’nun farkı burada çıkıyor ortaya. Karakterler yine bildik Tarantino tarzında. Zezki, ideal erkek, psikopat, duygusal vs.. tüm duyguların tüm karakterlerin karışımını görebiliyoruz. Tarantino’nun yaptığı en iyi işlerden biri de karakterlerin gelişimi ve bu konuda bu filmde bir baş yapıt.

Filmin doruk yaptığı kısım ise küçük bar sahnesi. Diyaloglar olsun karakterler olsun her şey kesinlikle en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş. Ortamda her tür insan bulmanız mümkün ve bu karakterler başarıyla işlenmiş. Filmde şu kötü diyebileceğim bir tane oyunculuk yok. Hepsi oldukça başarılı.

Tarantino’nun, her bir karakteri, karakterleri konuşturduğu her bir kelime ironi dolu. Asıl anlamlarından saptırılabilecek cümleler var. Bu filmde de bu başarılı bir şekilde yapılmış. Film boyunca kimse kimseye üstünlük sağlamıyor. Amerika’nın kahramanı asker öldürülünce, onu öldüren kız da öldürülüyor. Eşit miktarda kıyaslı bir ölüm söz konusu.Ben çok aşağılayıcı repliklerle de karşılaşmadım.

Ancak finale geldiğimizde bütün üst düzey Naziler’in katli filmin rengini biraz değiştirmiş. Bu  Shosanna Dreyfus’un intikamı olarak çıkıyor karşımıza ancak gizli ekibin de işin içine girmesi biz nasılsa Naziler’i haklayacaktık moduna dönüşüyor. Tabi buna en büyük etken, Hans Landa karakteri. Bu bağlamda genel anlamda Filmdeki Nazi karakterlerinin analizini yaparsak, zeki ama güvenilemez olduklarını görüyoruz. Finalde yaşanan bu bu olaylar biraz da olsun filmin tarafsızlığını yitirmesini sağlıyor. Ancak bunu da Naziler’in sonu nasılsa gelecekti, bu şekilde getirelim diye açıklayabiliriz.

Tarantino’nun ustalıkla işlediği uzun süresine rağmen sıkmayan bir film Inglourious Basterds. Diyaloglar, karakterler, olay örgüsü, müzikler oyunculuklar, kurgu oldukça başarılı. Ancak Tarantino’nun en iyi filmi olacak kapasitede değil. Diğer filmlerdeki karakterlerinin bir yansıması da bu filmde gibi. Filmin en sevdiğim özelliği ise, sadece İngilizceye kayıtlı kalmayıp tüm dillerde diyaloglar içermesi. İzlenmesi gereken filmler arasında.

Yönetmen: Quentin TarantinoEli Roth

Senaryo: Quentin Tarantino

Oyuncular:

Brad Pitt
Lt. Aldo Raine
Mélanie Laurent
Shosanna Dreyfus
Christoph Waltz
Col. Hans Landa
Eli Roth
Sgt. Donny Donowitz
Michael Fassbender
Lt. Archie Hicox
Diane Kruger
Bridget von Hammersmark

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0361748/

http://www.inglouriousbasterds-movie.com/

The Tree of Life

 

 

Anlatılması zor olan filmlerden biri de Terrence Malick‘in The Tree of Life. Filmi yorumlamak için hangi açıdan bakılması gerektiği karmaşası şu an aklımda. Görsellik, oyunculuk, müzikler açısından tam anlamıyla iyi bir film. Ancak anlatım dili, monologlar hikaye biraz izleyiciyi sıkıyor.

Standart bir izleyici için zor bir film The Tree of Life. Karşımıza çıkan bir belgeselden farksız. Filmin en büyük özelliklerinden biri de bu eşsiz güzellikteki görüntüler. Filmin konusunu, diyalogları, monologları bir yere itip görüntüleri izlediğinizde film zaten tatmin edici bir göz zevki sunuyor bize. Ancak filme hikayeyi de dahil ettiğimizde, film monologlarla birlikte, anlaşması zor bir hal alıyor. Bura da normal bir izleyici için oldukça sıkıcı.

  Continue reading “The Tree of Life”