Etiket arşivi: Can Yayınları

Daniel Kehlmann / F

Öncelikle durumu özetlemem lazım sanırım. Tembellikten o kadar çok kitap yazmamışım ki, şu an elimde yazılmayı bekleyen onlarca kitap var. Okumadıklarımı saymıyorum bile. Bu kitabı da dört ekim iki bin on yedi de okumuşum. Yani üzerinden dokuz ay kadar geçmiş. Bunu nereden mi biliyorum? Instagram’da paylaşmışım işte bu da kanıtı. Bu vesile ile Instagram sayfamın da reklamını yapmış olayım.

#danielkehlmann #f bitti 🤔

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Neyse durum böyleyken diğer yazmadıklarımı da dolanmaya başladım. Evet paylaşmışım ama bloga yazmamış işte bu ayıp oldu. Neredeyse kitabın konusunu unutacak duruma gelmişim. Şu listeyi daha hızlı bitireyim aslında. Gerçi şu sıralar pek okuyamadığımı, şiir ve blog yazıları ile takıldığımı belirtmem lazım. Neyse asıl konuya geçiyorum.

Daniel Kehlmann / F

Öncelikle D. Kehlmann’dan bahsetmek lazım. Yazar 1975 Münih doğumlu. Genç yaşına rağmen araya onlarca kitap sıkıştırmış. Şimdi adama imrenmemek, kin, öfke, nefret duymamak imkansız. Üstelik felsefe ve edebiyat öğrenimi görmüş, Kant’ın ‘’yüce’’ kavramı üzerine doktora tezi hazırlamış. Ancak bir kaynakta okuduğuma göre bu tezi kitap yazma işleri sebebi ile verememiş. Umarım doğrudur verememiştir. Fena kıskandım. İşin şakası bir tarafa Almanların en çok okunan yazarlarından biri olmuş.

F’i aylar sonra elime aldığımda neydi , ne değildi okumuş muydum diye kararsız kaldım. İlk defa okuduğum bir kitabı tekrar elime aldığımda bana bir şey çağrıştırmadı. Oldukça ilginç bir durum. Biraz sayfa çevirip araştırınca hikayeyi hatırladım.

F üç kardeşi anlatıyor. Martin, Eric ve Iwan. Eric ve Iwan birbirine tıpatıp benzeyen ikiz, Martin ise baba bir anne ayrı ikisinden de büyük ağabeyleri. Eric ve Iwan birbirlerine benzememekle kalmayıp, birbirlerinin duygularını da hissedebiliyorlar. Ancak ikisi de birbirine zıt karakterler. Bu üç kardeş oldukça değişik tipler. Görüşmedikleri babaları da aynı şekilde. Martin, Tanrıya inanmayan bir rahip, Eric hırsı yüzünden çöküşe geçip elinde ne varsa kaybetmeye başlayan bir yatırım uzmanı. Iwan ise ressam olmaya çalışmış, olamayacağını anlayınca, sanat okuyup, çeşitli aktiviteler ile uğraşan biri. Babaları ise hiç bir işle meşgul olmayıp arada kitap yazan bir tip. Ancak kitabını okuyan bazılarının intihar etmesi ile de meşhur biri.

Tüm bu karakterler bir araya gelince kitap din, para, sanat konularını irdeler duruma geliyor. Kitap üç ana karakterin ekendi hikayelerini anlatmasıyla oluşuyor. Hepsinin hikayesini kendi ağızlarından dinliyoruz. Zaman zaman anlatım karmaşık bir hal alabiliyor. Zaman zaman gerçekliği hakkında sorular sorabiliyorsunuz.

Buna rağmen okunabilir, akıcı bir kitap. Ancak nedense ben aylar sonra unutmuşum. 🙂

Kitap Arkası

Anlık bir dikkatsizlik, apansız bir tesadüf, yanlış bir adım – fatum mu yoksa fortuna mıdır bu: Kader mi ağlarını örmüştür, talih mi küsmüştür? İnsan özgür değil midir?
F’nin bütün meselesi bu.

Ekonomik krize, dinin dolduramadığı ruhsal boşluğa ve sanat sahtekârlığına dair bir roman F: Yemek yeme tutkusuna karşı koyamayan Rahip Martin Friedland, Tanrı’ya inanmamaktadır, açtır ve hiçbir şey onu doyurmaz. Üvey kardeşi, finans danışmanı Eric, yolsuzluklarının ortaya çıkacağından ve hapsi boylayacağından endişelidir, aldığı hapların etkisiyle sanrıdan sanrıya sürüklenir. Eric’in ikizi, eşcinsel Iwan ise vasat bir ressamdır, öyleyse o da sanat sahtekârlığında uzmanlaşır.

Görünüş aldatıcıdır nitekim. Daniel Kehlmann’ın asli konularından biri olagelen hakikat ile görünüş arasındaki yarılma, bu son romanda da karşımızda. Varoluşun tabi olduğu bir bilinmezlik haliyle baş başayız yine.
Fatum mu, fortuna mı? F.

Yazar: Daniel Kehlmann
Çevirmen : Özden Özberber
Sayfa Sayısı : 280
Yayınevi : Can

 

De Profundis / Oscar Wilde

 

Oscar Wilde ile Alfred Douglas’ın ilginç ilişkisininden haberiniz vardır. İlişki hakkında bir çok yorum var ve ben de ayrıntıları çok fazla bilmiyor(d)um ama Wilde’ın kaleminden olan biteni okuyunca ya “Alfred sen nasıl bir insanmışsın!” demekten alamıyorum kendimi. Gerçi olayları tek taraflı dinlememek lazım ama nereden bakarsanız bakın Alfred’i suçlu buluyorsunuz. Aslında Wilde’ın kaleminin kuvvetli olması da buna sebep olabilir.

Hikayeyi biraz anlatmak gerekirse, bu iki yakın dost, Wilde’ın anlattıklarına göre Alfred baya çıkarcı, Wilde’ı maddi manevi sömürmüş. Alfred’in babası da Oscar’a kıl, onu eşcinsellik ile itham edip tutuklatmış. Oscar inat edip ülkeyi terk etmeyince, iki yıl bu sebepten zindanda kalmış. Canım ciğerim dediği, kankam dediği Alfred ise ona yüz çevirmiş.

Oscar kendi sonunu hazırlayan ve iki sene kaldığı hapiste oturmuş, bu uzunca mektubu yazmış Alfred’e. Tabi başlarda kalem kağıt vermemişler ama, hapishane müdürü de Oscar’ın hayranı onun kağıt kalemden ayrı kalmasına izin vermemiş. Oscar’ın yazdığı bu mektubu Alfred okumamış ama sonrasında Oscar’ın arkadaşı Andre Gide bu mektubu De Profundis adıyla piyasaya sürmüş.

Kitap ise insanı okurken o kadar şişiriyor ki, sonunda bir Alfred Douglas düşmanı olup çıkıyorsunuz. Öyle böyle değil. Zaman zaman içim işte kitabı okurken, kahroldum resmen. Arada başka kitaplara göz attım ki üzerimdeki bu kasvet, bu sıkıntı kalksın diye.

Tabi sonuçta edebi bir eser var karşımızda. Ne kadar iç şişirirse şişirsin, okutuyor kendini ama öyle roman edasıyla okumayacaksınız. Göz atın derim.

Kitap Arkası

Fırtınalı yaşamı boyunca her davranışıyla ya bir skandal ya da bir akım yaratan, her sözü bir özdeyiş haline gelen Oscar Wilde’ın Alfred Douglas’la yakın dostluğu, Douglas’ın babası Queensberry Markisi’ni çok kızdırmıştı. Marki tarafından eşcinsellikle suçlanan Wilde, dostlarının Fransa’ya kaçması için yaptıkları uyarılara karşın kaçmamakta direnince, tutuklanarak mahkemeye çıkarılmış, parlak ifadesine karşın suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Cezasının büyük bölümünü geçirdiği Reading Hapisha­nesi’nden Douglas’a yazdığı mektup, kendisini sefahate sürüklediği ve sonra da sahip çıkmadığı için genç adama yönelttiği suçlamalarla doluydu. Wilde’ın mektubu Douglas’ın eline geçmedi, ancak 1905’te De Profundis adıyla yayımlandıktan sonra gerçek okuruna ulaşabildi.

Edebiyat tarihinin bu ünlü mektubunu, yazarın yakın dostu ve hayranı André Gide’in anıları eşliğinde ve Roza Hakmen’in benzersiz çevirisiyle sunuyoruz.

Dili: Türkçe
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı : 176

Nikos Kazancakis – Zorba

Zorba herkesin okuması gereken bir baş yapıt adeta. Nikos Kazancakis, hayatı yaşayarak öğrenmiş ana karakteri Aleksi Zorba ile, tüm hayatı gözden geçirerek farklı bir pencereden bakmamızı sağlıyor. 

Çeşitli işlerde çalışmış Zorba, günün birinde bir adamla tanışır ve onunla maden işine girer. Tüm bu iş ortaklığı içinde hayattan dersini çıkarmış yeme, içme, keyif ve kadın düşkünü Zorba’nın görüşü patronunun ilgisini çeker ve ona karşı bir yakınlık hisseder. Patronla birlikte biz okuyucularda ona bir sempati besliyor ve fikirlerinden faydalanıyoruz. Öyle şeytan tüyü olan bir karakter Zorba. 

Kesinlikle okunması gerekenler arasında. 

Kitap Arkası

Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis’in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır, denebilir; baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; insanı arayışın serüvenidir…

Sayfa Sayısı: 335
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 335
Çeviren : Ahmet Angın

Yukio Mişima – Denizini Yitiren Denizci 

Gogo no eiko

Şiddet nedir?  Sadece bir olgu mudur? Bir insanın bedenine ne zaman yerleşir? Bir çocuk şiddet eylemine ne zaman başlar? Mişima farklı bir açıdan şiddetin vücudumuzda varolmasına değiniyor. 

Noburu dul bir annenin oğludur. Tüm merakı kentinin limanlarına yaklaşan gemilerdir. Bir gün annesi onu alır ve bir geminin ziyaretine gider. Noburu geminin kaptanın hayran olmuş ve onu bir kahraman olarak görmektedir. Bunu arkadaşlarıyla da bol bol paylaşır. 

Bu sırada annesi ve kaptan arasında bir ilişki başlar. Birbiri ile iyi anlaşan ikili sonunda evlenmeye karar verir. Bir süre sonra ‘baba’ sıfatına bürünen denizci Noburu hakkında da kararlar almaya başlar. Noburu ise artık sıradan bir baba fiigürüne bürünen denizliye karşı eski duygulardan yoksun hale gelmiştir. Noburu arkadaşlarıyla birlikte kurduğu çeteyle kendi fikirlerine göre ‘yanlış’ olanlara cezalarını verirken, özelliğini yitirmiş eski kahramana da bir ceza verirler. 

Mişima etkili bir anlatımla bize şiddeti bize ilmek ilmek anlatmış. Mişima Japon edebiyatının en etkili yazarlarından. Tavsiye ederim.

Kitap Arkası

Marguerite Yourcenar’ın “İnce, bıçak ağzı gibi dondurucu bir kusursuzlukta” diye tanımladığı Denizi Yitiren Denizci, dehşeti şiirsel bir anlatımla bütünleştiren, benzersiz bir kitaptır. “Kusursuz arınma, ancak yaşamı kanla yazılmış bir şiir dizesine dönüştürerek mümkündür,” diyen Mişima bu kitapla görüşünü örneklemiş olur. Mişima’nın en etkileyici eserlerinden biri olan kitap, soğukkanlı şiddeti ustalıkla anlatırken hiç kuşkusuz yazarın çocukluğunda bilinçaltını etkilemiş baskıları da yansıtır.

Roman, dul bir kadın, on üç yaşındaki oğlu Noboru ve kadının ikinci eşi olan denizcinin öyküsünü anlatır. Yaşıtlarıyla bir çete kuran Noboru, ilk tanıştığında denizler fatihi bir kahraman olarak gördüğü denizcinin, annesiyle evlenerek sıradan birine dönüşmesinin şokunu atlatamaz.   

Rakuyo’nun varlığıyla bütünleşmiş olan bu adam, geminin ayrılmaz parçası olan bu adam, kendini o güzel bütünden koparmış, kendi isteğiyle düşlerinden gemileri ve denizi silip atmıştı.

Noboru, tatil boyunca Ryuji’nin yanından ayrılmamış ve denizle ilgili hikâyeler dinleyerek, ötekilerin hiç bilemeyecekleri denizcilik bilgileri edinmişti. Ama onun istediği, bu bilgiler değil, günün birinde denizcinin hikâyeyi yarıda keserek, yeniden denize dönerken ardında bırakacağı mavi su damlalarıydı. 

Deniz, gemiler ve okyanus seferlerinin hayali ancak bu mavi damlalarda var oluyordu.

Orjinal Adı: Gogo no eiko
Çevirmen: Seçkin Selvi
Sayfa Sayısı: 160
Yayın evi: Can Yayınları

Yekta Kopan – İçimde Kim Var

Bu okuduğum ikinci  kitabı. İlki bir öykü kitabıydı bu ise bir roman. Ancak söylemem gerekir ki gerçekten kitabı bir roman edasıyla okumaya başladım. Sonra ilk bölümlerde acaba ben mi hatalıyım bu kitap öykü kitabı mı diye tereddüt etmeye başladım. Anlatım ve gelişmeyen olay kendi bölümleri içinde birbirinden farksızdı. Neyse ki bir kaç bölüm sonra aslında bu farklı karakterlerin ortak bir yanı ortaya çıktı.

Açıkçası bu girizgah beni sıktı. Öyle betimlemeler vardı ki çok kitap okuyan ben bile (kendimi bu statüye soktum) zaman zaman bu betimlemelerin altında ezildim. Baştan söylemek gerekirse çok okuyan biri değilseniz bu kitap biraz ağır gelebilir size. Anlatım da bir de yağmur var. Şimdi düşünüyorum da bu çok mu gerekliydi. Evet edebi bir anlam katmış ama ana hikayeden uzaklaştırmış okuyucuyu. Gerçi bende bir şeyler karalarken böyle şeyler yapmıyor muyum evet yapıyorum. Bu yüzden, bu konuda pek yorum yapmayacağım.

Kitabın beni en etkileyen tarafı hikayenin baba olgusu üzerinde olması. Yekta Kopan iç seslerle babasızlık duygusunu, bir babayı bulma ve kaybetme olgusunu başarılı bir şekilde anlatmış.

Aslında hikayenin kimin etrafında döndüğü konusunda çok emin değilim ama karakterin yaşaması sebebi ile hikaye bana Metin Konur etrafında dönüyormuş gibi geldi. Oysa ki kendisi hakkında ya da onun dilinden çok bir şey yok. Metin İstanbul’da yaşayan başarılı bir fizik öğretmenidir. Aynı zamanda kitap yazmaya çalışmaktadır. Günün birinde, annesi ölmeden önce ona bir mektup gönderir. Bu mektupta aslında babasının ölmediğini ona bazı sebeplerden dolayı öldüğünü söylediklerini anlatır. Mektubunda babası ile tanışmasını neden ayrıldıkları konusunu da yazar. Yıllar sonra bunu öğrenen Metin, babasını aramaya başlar.

Babasını araştırır. Babası eski emektar Yeşilçam oyuncusu ve senaristidir. Onun takıldığı kahveye gider ve hakkında bilgi alamaya çalışır. Ancak kimsenin onun hakkında bilgisi yoktur. Yalnızca son dönemlerini Suna adlı genç bir kızla geçirdiğini öğrenir. Metin ise Sunayı bulma konusunda tereddüte düşer.

Roman, hikaye edasıyla bölümlendirilerek yazılmış. Belkide kitabı, romandan çok hikayeye benzetme sebebim bundan dolayı. Orson Cezmi, Suna, Behice, Rıza, Çiko düşüncelerini dinlerken bir karakter hakkında bir çok şeyi öğreniyoruz.

Meraklısı için okunabilir bir kitap.

Babasını hiç tanımayan, baba ve koruyucu özlemini, usta-çırak, baba-kız, öğretmen-öğrenci ilişkisi kurduğu bir yabancıda gideren Suna; babasının yerine bir yabancıya hayranlık duyan otelci genç Çiko; oğlunu hiç görmemiş, kendi dünyasında boğulmuş bir kayıp baba, Orson Cezmi; babasını eski bir filmde, İstanbul’un saklı köşelerinde kendi içsel yöntemleriyle arayan Metin; oğlunu yalanla büyüten, bütün hayatını bir yalan üzerine kuran Behice; Orson’un garip dünyasını paylaşan set işçisi Rıza; asla kesişmeyen paralel yaşamlarında mutsuzluklarıyla yoğrulanlar; ve bir insanın, herkesin zihninde farklı oluşan portresi. Yekta Kopan, acımasız bir yalan ve aldatma üzerine kurduğu romanında geç kalmış bir hesaplaşmanın tanıklığını yapıyor. Baştan sona bir film gibi akan, fondaki yağmurla, eski filmlerle, unutulmuş şarkılarla bütünleşen ve içinden akan hüzünle çoğumuzun yaşamına izdüşümler salan İçimde Kim Var, farklı bir baba-oğul hesaplaşması. Roman, kimin daha yalnız olduğu sorusuna yanıt ararken arkasında anlatılmamış hikayeler, sorulmadık sorular ve elbette tamamlanmamış hesaplaşmalar da bırakıyor.

Türkçe
168 s. — 2. Hamur– Ciltsiz — 13 x 21 cm
İstanbul, 2004
ISBN : 9789750704147
Yayın Evi: Can Yayınları