Etiket arşivi: Can Yayınları

Yiğit Okur – Hulki Bey Ve Arkadaşları

yiğit okur hukli bey ve arkadaşları

Yine uzun bir süre önce ders kapsamında okuduğum bir kitaptı Hulki Bey Ve Arkadaşları. Tabi o dönem yine instagram’da bir alıntı yapmışım. Önce onla başlayalım;

Üstünden aylar geçtikten sonra beli aklımda hikayenin tamamının kaldığını görüyorum. Bu da zaten kitabin ne kadar güzel ve akıcı olduğunun kanıtı. Gerek zaman geçişleri, gerek mekan anlatımları okurken sizi tam anlamıyla kitabın içine sokuyor. Kitabın tüm karakterleri ile birlikte, sizde onlardan biri oluyorsunuz.

Yiğit Okur, Galatasaray Lisesi mezunu bir avukat. Zaten kitapta anlatılanlar da Galatasaray Lisesi öğrencileri ve öğrencilerin mezuniyet sonrası ilişkileri. Yazarın ailesi de üç kuşak avukat olunca sanıyorum kendisi de bu sebepten dolayı avukat olmuş. Bağdaştırmak nasıl olur bilmem ama kitapta da böyle bir karakter var.

“O Zaman Kim Söyleyecek Şarkıları” 2003 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü, “Deniz Taşları” romanı ise 2005 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü almış. Tabi Hulki Bey Ve Arkadaşları bu kadar iyi ve keyifliyken ödül alan kitaplar nasıldır bilemiyorum. İkisinden birini alacağım ve okuyacağım. Yiğit Okur, 11 kitabın adından 2016 yılında 72 yalında hayatını kaybetmiş.

Aslında kitabın konusu kitap arkasında mevcut. Can Yayınları bunu hep yapıyor. Bu sebepten dolayı ben pek fazla konunun ayrıntısına girmeyeceğim. Kitap 1955 yılında başlıyor ve on yıl beş yıl geri, yirmi yıl ileri derken, hem karakterlerin zaman içinde değişimlerine hemde memleketin bu süre içerisindeki siyasi değişimine ve de 6-7 Eylül olaylarına tanıklık ediyorsunuz.

Anlatım ve zaman kullanımı olarak başarılı keyifle okuduğum bir kitap.

Kitap Arkası

Hulki Bey ve Arkadaşları’nın öyküsü 1955 yılı Eylülü’nün beşinci günü, akşam saatlerinde başlıyor. Geriye dönüşler ve ileriye gidişlerle sürdürülen anlatım, önce on yıl geriye dönüp 1945 yılının karlı bir Ocak gecesinde yoğunlaşıyor; sonra on yıl ileri gelip 1955 yılı Eylülünün altıncı gecesine, Cumhuriyet tarihinde 6-7 Eylül Olayları diye bilinen, hala izleri silinmemiş o toplumsal, siyasal büyük yanılgıya tanıklık ediyor; yirmi yıl sonra 1975 yılının yağmurlu bir Nisan akşamı sona eriyor. Böylece, ‘Hulki Bey ve Arkadaşları’, roman kahramanlarının otuz yıllık yaşam serüvenini, görsel denecek bir anlatımla yansıtıyor. Arkadaşlık denilen bir tür varolma tarzının özündeki soyut sevgiyi öyküleştirip tanımlıyor. Bir yandan da, olası, basit isteklerin karşı konulmayan bir yazgıyla nasıl yitip gittiğini dile getiriyor. Erotik dokunuşlarla sürüp giden öykü, beklenmedik sürekli olaylar zincirinide, güldüren, gülümseten yapısına karşın, tabanında gizemli bir hüzün estiriyor. Bu ilk romanıyla edebiyat dünyamıza giren Yiğit Okur, bir dönem İstanbul’unun artık anılarda kalmış mozaiğini, rengini, sesini, kokusunu ustaca yansıtıyor; unutulmaya üz tutmuş bir tadı yüzeye çıkarıyor.

Yazar: Yiğit Okur
Dili: Türkçe
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 325

Murat Gülsoy – Sevgilinin Geciken Ölümü

sevgilinin geciken ölümü

Evlilik böyle bir şey Cem. Evlendiğin insanın her şeyinin sahibi olmak istiyorsun. Üstelik bu çok meşru bir istek sayılıyor. Yani çevrendeki herkes böyle düşünüyor. Sevgilinin aklından geçenleri bile bilmek istersin. ‘Sevgilim ne düşünüyorsun?’ En sık sorulan sorudur bu. Ne düşündüğünü bilmek istemek… Aslında bilmek bir anlamda sahibi olmak demek. Bir süre sonra da alışıyorsun. Nasıl olsa bilinebilecek her şeyi biliyorum, diye yaşamaya başlıyorsun. Oysa…

Murat Gülsoy – Sevgilinin Geciken Ölümü

Ben aslında daha çok Murat Gülsoy kitabı okuduğumu düşünüyordum ama blogta yazdığım sadece bir tane varmış. O kitabın eleştirisinde de (aslında pek eleştiriyor sayılmam sanırım) biraz ortada kalmışım. Orada hikayenin kurgusunu ve karakterleri beğenmiştim. Burada ise kurgu ve karakterler hakkında bazı tereddütlerim var.

Birazdan Kitap Arkasında da okuyacaksınız aslında bu karakterler “Bu Kitabı Çalın” romanından kalan karakterler. Ben bu kitabı okumadım belki de o yüzden karakterleri çok fazla canlandıramadım gözümde. Ancak mekan anlatımı ve psikolojik tasvirler başarılıydı diyebilirim. Ana hikaye bir odaya sıkışık iç düşünceler, geçmiş ve hayallerle geçince pek fazla mekan dışına çıkamıyor ve karakterle birlikte sizde sıkışıp kalıyorsunuz. Tüm bu iç derinlik içinde zaman zaman sıkılabiliryorsunuz. Karakterin yaşadığı monotonluk içerisinde hayatına dolan aksiyon sadece bir esinti gibi geçiyor.

Sonlara doğru anlatılan ressam, ters lale hikayesi başlı başına merak uyandırıcı ve bence kitabın en merak uyandıran yeriydi. Aslında tüm kitap bu hikaye üzerine kurgulanıp, ana hikaye olsa ben çok daha mutlu olurdum. Bu bölüm ise son beş altı sayfaya tekabül ediyor ve bence fazla olmuş. Yani güzel ama ana hikayeden çok kopuk. Serap öldüğünde kitap bitse daha iyi olurdu.

Hikayeyi anlatmıyorum zaten kitap arkasında yazıyor.

Kitap Arkası

Modern edebiyatımızın etkili kalemlerinden Murat Gülsoy, türler arasında gezinirken yazıdan bir aynaya bakmaya davet eder bizi. Sayfaları heyecanla çevirirken kah zamane bireyinin hali pür melaliyle yüzleşmeye çağrılırız kah yazıdan bir dünyanın sırlarına ortak oluruz.

Hazır yanıtların değil soruların yazarı olmayı seçen Murat Gülsoy, Sevgilinin Geciken Ölümü’nde aşkın büyübozumuna kalkışıyor. Bu Kitabı Çalan^dan tanıdığımız Gazeteci Cem, bitkisel hayata girmiş olan biricik aşkı Serap’a bakmak üzere kendini dünyadan soyutlayarak eve kapanmıştır. Birbirinin aynı olan günlerin bir özeti olabilecek bir anın içine sıkışmış olan Cem’in üzerindeki psikolojik gerilim zihinsel durumunu değiştirmekte, ölümle yaşam arasında asılı kalmış olan “sevgili”nin bedenini, zihinsel bir savaş alanına dönüştürmektedir. Sıra dışı olayların gazetecisi Cem’in bu sefer çözmek zorunda olduğu; ölüm ile yaşam, Doğu ile Batı ve bilim ile mistik inançlar arasında asılı kalmış modern insanın temel meseleleridir.

Yazar: Murat Gülsoy
Yayınevi: Can Yayınları
Dil: Türkçe
Sayfa: 200 s.

Daniel Kehlmann / F

Öncelikle durumu özetlemem lazım sanırım. Tembellikten o kadar çok kitap yazmamışım ki, şu an elimde yazılmayı bekleyen onlarca kitap var. Okumadıklarımı saymıyorum bile. Bu kitabı da dört ekim iki bin on yedi de okumuşum. Yani üzerinden dokuz ay kadar geçmiş. Bunu nereden mi biliyorum? Instagram’da paylaşmışım işte bu da kanıtı. Bu vesile ile Instagram sayfamın da reklamını yapmış olayım.

View this post on Instagram

#danielkehlmann #f bitti 🤔

A post shared by Resül Efe (@re.efe) on

Neyse durum böyleyken diğer yazmadıklarımı da dolanmaya başladım. Evet paylaşmışım ama bloga yazmamış işte bu ayıp oldu. Neredeyse kitabın konusunu unutacak duruma gelmişim. Şu listeyi daha hızlı bitireyim aslında. Gerçi şu sıralar pek okuyamadığımı, şiir ve blog yazıları ile takıldığımı belirtmem lazım. Neyse asıl konuya geçiyorum.

Daniel Kehlmann / F

Öncelikle D. Kehlmann’dan bahsetmek lazım. Yazar 1975 Münih doğumlu. Genç yaşına rağmen araya onlarca kitap sıkıştırmış. Şimdi adama imrenmemek, kin, öfke, nefret duymamak imkansız. Üstelik felsefe ve edebiyat öğrenimi görmüş, Kant’ın ‘’yüce’’ kavramı üzerine doktora tezi hazırlamış. Ancak bir kaynakta okuduğuma göre bu tezi kitap yazma işleri sebebi ile verememiş. Umarım doğrudur verememiştir. Fena kıskandım. İşin şakası bir tarafa Almanların en çok okunan yazarlarından biri olmuş.

F’i aylar sonra elime aldığımda neydi , ne değildi okumuş muydum diye kararsız kaldım. İlk defa okuduğum bir kitabı tekrar elime aldığımda bana bir şey çağrıştırmadı. Oldukça ilginç bir durum. Biraz sayfa çevirip araştırınca hikayeyi hatırladım.

F üç kardeşi anlatıyor. Martin, Eric ve Iwan. Eric ve Iwan birbirine tıpatıp benzeyen ikiz, Martin ise baba bir anne ayrı ikisinden de büyük ağabeyleri. Eric ve Iwan birbirlerine benzememekle kalmayıp, birbirlerinin duygularını da hissedebiliyorlar. Ancak ikisi de birbirine zıt karakterler. Bu üç kardeş oldukça değişik tipler. Görüşmedikleri babaları da aynı şekilde. Martin, Tanrıya inanmayan bir rahip, Eric hırsı yüzünden çöküşe geçip elinde ne varsa kaybetmeye başlayan bir yatırım uzmanı. Iwan ise ressam olmaya çalışmış, olamayacağını anlayınca, sanat okuyup, çeşitli aktiviteler ile uğraşan biri. Babaları ise hiç bir işle meşgul olmayıp arada kitap yazan bir tip. Ancak kitabını okuyan bazılarının intihar etmesi ile de meşhur biri.

Tüm bu karakterler bir araya gelince kitap din, para, sanat konularını irdeler duruma geliyor. Kitap üç ana karakterin ekendi hikayelerini anlatmasıyla oluşuyor. Hepsinin hikayesini kendi ağızlarından dinliyoruz. Zaman zaman anlatım karmaşık bir hal alabiliyor. Zaman zaman gerçekliği hakkında sorular sorabiliyorsunuz.

Buna rağmen okunabilir, akıcı bir kitap. Ancak nedense ben aylar sonra unutmuşum. 🙂

Kitap Arkası

Anlık bir dikkatsizlik, apansız bir tesadüf, yanlış bir adım – fatum mu yoksa fortuna mıdır bu: Kader mi ağlarını örmüştür, talih mi küsmüştür? İnsan özgür değil midir?
F’nin bütün meselesi bu.

Ekonomik krize, dinin dolduramadığı ruhsal boşluğa ve sanat sahtekârlığına dair bir roman F: Yemek yeme tutkusuna karşı koyamayan Rahip Martin Friedland, Tanrı’ya inanmamaktadır, açtır ve hiçbir şey onu doyurmaz. Üvey kardeşi, finans danışmanı Eric, yolsuzluklarının ortaya çıkacağından ve hapsi boylayacağından endişelidir, aldığı hapların etkisiyle sanrıdan sanrıya sürüklenir. Eric’in ikizi, eşcinsel Iwan ise vasat bir ressamdır, öyleyse o da sanat sahtekârlığında uzmanlaşır.

Görünüş aldatıcıdır nitekim. Daniel Kehlmann’ın asli konularından biri olagelen hakikat ile görünüş arasındaki yarılma, bu son romanda da karşımızda. Varoluşun tabi olduğu bir bilinmezlik haliyle baş başayız yine.
Fatum mu, fortuna mı? F.

Yazar: Daniel Kehlmann
Çevirmen : Özden Özberber
Sayfa Sayısı : 280
Yayınevi : Can

 

De Profundis / Oscar Wilde

 

Oscar Wilde ile Alfred Douglas’ın ilginç ilişkisininden haberiniz vardır. İlişki hakkında bir çok yorum var ve ben de ayrıntıları çok fazla bilmiyor(d)um ama Wilde’ın kaleminden olan biteni okuyunca ya “Alfred sen nasıl bir insanmışsın!” demekten alamıyorum kendimi. Gerçi olayları tek taraflı dinlememek lazım ama nereden bakarsanız bakın Alfred’i suçlu buluyorsunuz. Aslında Wilde’ın kaleminin kuvvetli olması da buna sebep olabilir.

Hikayeyi biraz anlatmak gerekirse, bu iki yakın dost, Wilde’ın anlattıklarına göre Alfred baya çıkarcı, Wilde’ı maddi manevi sömürmüş. Alfred’in babası da Oscar’a kıl, onu eşcinsellik ile itham edip tutuklatmış. Oscar inat edip ülkeyi terk etmeyince, iki yıl bu sebepten zindanda kalmış. Canım ciğerim dediği, kankam dediği Alfred ise ona yüz çevirmiş.

Oscar kendi sonunu hazırlayan ve iki sene kaldığı hapiste oturmuş, bu uzunca mektubu yazmış Alfred’e. Tabi başlarda kalem kağıt vermemişler ama, hapishane müdürü de Oscar’ın hayranı onun kağıt kalemden ayrı kalmasına izin vermemiş. Oscar’ın yazdığı bu mektubu Alfred okumamış ama sonrasında Oscar’ın arkadaşı Andre Gide bu mektubu De Profundis adıyla piyasaya sürmüş.

Kitap ise insanı okurken o kadar şişiriyor ki, sonunda bir Alfred Douglas düşmanı olup çıkıyorsunuz. Öyle böyle değil. Zaman zaman içim işte kitabı okurken, kahroldum resmen. Arada başka kitaplara göz attım ki üzerimdeki bu kasvet, bu sıkıntı kalksın diye.

Tabi sonuçta edebi bir eser var karşımızda. Ne kadar iç şişirirse şişirsin, okutuyor kendini ama öyle roman edasıyla okumayacaksınız. Göz atın derim.

Kitap Arkası

Fırtınalı yaşamı boyunca her davranışıyla ya bir skandal ya da bir akım yaratan, her sözü bir özdeyiş haline gelen Oscar Wilde’ın Alfred Douglas’la yakın dostluğu, Douglas’ın babası Queensberry Markisi’ni çok kızdırmıştı. Marki tarafından eşcinsellikle suçlanan Wilde, dostlarının Fransa’ya kaçması için yaptıkları uyarılara karşın kaçmamakta direnince, tutuklanarak mahkemeye çıkarılmış, parlak ifadesine karşın suçlu bulunarak iki yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Cezasının büyük bölümünü geçirdiği Reading Hapisha­nesi’nden Douglas’a yazdığı mektup, kendisini sefahate sürüklediği ve sonra da sahip çıkmadığı için genç adama yönelttiği suçlamalarla doluydu. Wilde’ın mektubu Douglas’ın eline geçmedi, ancak 1905’te De Profundis adıyla yayımlandıktan sonra gerçek okuruna ulaşabildi.

Edebiyat tarihinin bu ünlü mektubunu, yazarın yakın dostu ve hayranı André Gide’in anıları eşliğinde ve Roza Hakmen’in benzersiz çevirisiyle sunuyoruz.

Dili: Türkçe
Yayınevi: Can Yayınları
Çeviri: Roza Hakmen
Sayfa Sayısı : 176

Nikos Kazancakis – Zorba

Zorba herkesin okuması gereken bir baş yapıt adeta. Nikos Kazancakis, hayatı yaşayarak öğrenmiş ana karakteri Aleksi Zorba ile, tüm hayatı gözden geçirerek farklı bir pencereden bakmamızı sağlıyor. 

Çeşitli işlerde çalışmış Zorba, günün birinde bir adamla tanışır ve onunla maden işine girer. Tüm bu iş ortaklığı içinde hayattan dersini çıkarmış yeme, içme, keyif ve kadın düşkünü Zorba’nın görüşü patronunun ilgisini çeker ve ona karşı bir yakınlık hisseder. Patronla birlikte biz okuyucularda ona bir sempati besliyor ve fikirlerinden faydalanıyoruz. Öyle şeytan tüyü olan bir karakter Zorba. 

Kesinlikle okunması gerekenler arasında. 

Kitap Arkası

Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis’in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman. Zorba aracılığıyla Kazancakis özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır, denebilir; baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir; insanı arayışın serüvenidir…

Sayfa Sayısı: 335
Yayınevi: Can Yayınları
Sayfa Sayısı : 335
Çeviren : Ahmet Angın