How to Train Your Dragon 2

İlk filmi sevdiğimi ve başarılı bulduğumu yazmıştım. Ancak ikinci film için aynı cümleleri sarf edemeyeceğim. Tabi bu filmde teknik açıdan iyi ona söyleyecek lafım yok ama hikaye ve kurgu açısından bu filmi çok başarılı bulduğumu söyeleyemeyeceğim. Filmin ilkinin başarısının nimetlerinden faydalanmak amaçlı yapıldığını düşünüyorum. Tüm bunlarla birlikte kötü bir animasyon mu elbeyye hayır.

The Hobbit: The Battle of the Five Armies

İlk iki filmi IMAX’de izlemiştim. Bu film için de IMAX planları yeni çıktığını gördüğüm ses sistemi Dolby Atmos’u bu kez tercih olarak kullandım. Bu vesile ile Dolby Atmos’u da bu test etmiş olacaktım. Aslında ben pek bir fark alamadım seste. Benden midir izlediğim salondan mıdır bilmedim. Bu sırada filmi Özdilek Park CineTime sinemalarında izlediğimi belirtmek isterim. Temiz güzel bir salondu. Koltuk düzeni biraz perdeyi görmeyi engellese de rahattı. Perde salona göre küçük kalıyordu kanımca. Biraz daha büyük bir perde daha iyi iş görürdü. He zaman olduğu gibi bilinçsiz izleyicilerde mevcuttu filmde. Film ortasında geyik yapanları mı ararsınız, cep telefonu ile konuşanları mı, şapır şupur yeyip içenleri mi? Biz bilmiyoruz bu işi arkadaş. Seyircimiz daha olmamış, Türk sinemamız nasıl olsun. Neyse.

Dönüş / The Turning

Dönüş / The Turning buraya ayacağım en kısa özetli festival filmi olacak sanırım. Bunun sebebi filmin Avustralyalı ödüllü yazar Tim Winton’un aynı isimli kısa hikayelerinin bulunduğu kitabından uyarlanmış olması. Yani bu film için bir kitaptaki öykülerin görselleştirilmesi diyebiliriz.

Blue Jasmine

Woody Allen filmlerini pek sağlıklı izleyebilen biri değilim. Bunu diğer yazılarımda da yazmıştım. Nedense filmleri izlerken sıkılırım. Ancak Woody Allen‘in mekan çekimleri ve çalıştığı görüntü yönetmenleri iyi olunca görsel olarak ortaya güzel filmler çıkar, filmin geçtiği şehirleri benimseyerek izledim. Bir çok kişi görsellik konusunda eminim ki benim gibi düşünüyordur. Ben de yine Woody Allen filmlerinden sıkılacağımı düşünerek bu amaçla filmin başına oturdum. Tabi bir de filmin baş rolünde Cate Blanchett gibi bir isim vardı ve En İyi Kadın Oyuncu Oscarını almıştı. Tabi ben Cate Blanchett‘in Oscar almasını pek yadırgamadım. Zaten iyi bir performans göstereceği kesindi. Ancak filmi izledikten sonra klasik bir Cate Blanchett performansıyla karı karşıya kaldığımı gördüm. Evet performansı iyiydi ama kendisini daha iyi de izlemişliğim olmuştu. Ancak şu ana kadar izlediğim En İyi Kadın Oyuncu adayı oyuncular içinde (Amy Adams, Sandra Bullock), ödülü yine Cate Blanchett‘e verilmasının taraftarı olurdum. Zaten kadının duruşu, bakışı, varlığı bile ayrı bir karizma.

The Hobbit: An Unexpected Journey

Sonunda Hobbit’i izleme fırsatı buldum. Tabi bu fırsatı daha önce de yakalayabilirdim ama birazda filmi IMAX 3D izlemek isteyince yer bulmak biraz zor oluyordu. Aslında şimdi düşünüyorum IMAX 3D bana ne verdi? Sanki bizim IMAX olayımızda bir eksiklik var. Tabi bunu yurt dışında bir IMAX filme gidersem anlayabileceğim. Bana verdiği ise dev ekranda filmi izleme zevkiydi. Ancak filmi izlediğim İstinye Park sinemalarında bir yerleşim sorunu olduğunu düşünüyorum. Neyse filme dönelim. Tabi Lord Of The Rings’ten sonra herkes gibi benimde çok fazla beklentim vardı filmden. Ancak o bilindik giriş ve müzikler kulağıma takılınca film hakkında ilk düşüncem Lord Of The Rings’in gerisinde ve etkisinde kalacağı oldu. Bunda yanılmadım da. Peter Jackson pek riske girmeyerek yeni şeyler denemeye çalışamadan, Lord Of The Rings arkasından giden bir film olarak çıktı karşıma. Hatta müzikler bile Lord Of The Rings’i hatırlatıyordu.

Robin Hood

2010 yapımı Ridley Scott filminin baş rollerinde Russell Crowe ve Cate Blanchett var. Filmi bu zamana kadar neden izlemedim diye dövünürken geçtiğimiz haftalarda izleme fırsatı buldum. Aslında çok şey kaybettiğimi de düşünmüyorum. İyi bir yönetmen, iyi oyuncular filmin izlenmesi için başlıca neden ama açıkçası bu izleyeni pek tatmin etmiyor. Şahsen ben tatmin olduğumu söyleyemeyeceğim. Film boyunca ne zaman ormana yerleşecekler diye düşünüp durdum. Sonra anladım ki aslında bu film Robin Hood efsanesinin başlangıç filmiymiş. Bir efsane başlangıcı için Russell Crowe gibi kırk sekiz yaşında birinin canlandırması oldukça saçma olmuş. Ancak  Ridley Scott hikayenin sıradanlığını düşünmüş olsa gerek kadrodan voleyi vurmak istemiş. Hikaye ise oldukça sıradan. Yani bildiğimiz Robin Hood hikayesinin başlangıcı benzer filmlerde de gördüğümüz halk kahramanları özgürlük savaşçıları filmleri ile de aynı. Yani film bize hikaye konusunda tatmin edici bir izlenim vermiyor. Film görsel olarakta Scott’tan beklediğim keyfi vermedi bana. Filmin kostümleri tatmin ediciydi. Aksiyon ve savaş sahneleri için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama oldukça az ve sıradandı. Belki de bu …

Hanna

Bekleneni vermeyen filmlerden biri de Hanna. Başta Cate Blanchett, Eric Bana gibi isimleri kadroda görmek sizi heyecanlandırıyor. Fragmanı izlediğinizdeyse işte bu diyorsunuz. Filmin müziklerini ise çok başarılı bir şekilde The Chemical Brothers yapmış. Öyle ki müzikler filmin biraz önüne geçmiş. Filmden sonra sanki  The Chemical Brothers klibi izlemişsiniz gibi geliyor size. Film gerçekten iyi başlıyor hakkını yememek lazım. Eric büyük bir özveri ve disiplinle Hanna’yı insanlardan uzak bir yerde ölüm makinesi gibi yetiştirmesi içimizdeki merakı korluyor. Bunun yanı sıra Hanna’nın bildiğimiz dünyaya olan merakı filmin ilerleyen dakikalarında Hanna’nın hayat konusunda ikileme düşeceğinin haberini veriyor bize. Bu dakikalardan itibaren Hanna’nın kim olduğuna, nerede ne amaçlı bulunduğuna aklımızca yanıt getirmeye çalışıyoruz. Daha ilk dakikalardan filmin sonu hakkında bir sürü yorum yapıyorsunuz. Ancak adamın neden kızı gözlerden uzak bir yere getirip onu bir ölüm makinesiymiş gibi yetiştirdiğine bir sonuç bulamıyorsunuz. İşte bu da filmin ilerleyen kısmını oluşturuyor. Ortada Marissa diye bir kadın vardır kimdir, nedir, soruları aklımızı kurcalar. …

Back to Top