Spectre

Son James Bond filmi olan Spectre aynı zamanda yirmi dördüncü James Bond filmiymiş. En iyi Bond filmlerinin en eskileri olduğunu düşünen ben bu film sonrasında da fikrimin değişmediğine takıl oldum. Bu filmin bir öncekinden ne farkı vardı diye sorarsanız aslında yoktu. Ama son deride biraz daha iç hesaplaşmaya dönerek kendi içinde kurgusu oturmaya başladı. Ancak aksiyonun yanında konunun pek bir değeri kalmıyor. Birden aksiyon içinde kayboluyorsunuz. Aksiyon dedim de aslında görmediğimiz James Bond serisini James Bond yapan dudak uçuklatıcı aksiyon sahneleri yoktu. Tamam aksiyon sahneleri olmayabilir ama kamera kullanımıyla bunları farklı hale getirmek farklı haz vermek gibi bir durum da yoktu. Şimdi yiğidi öldürüp hakkını da yemeyelim. Filmde bu zamana kadarki yapılmış en büyük patlama sahnesi mevcut. Güzel de patlamış, ancak patlama sahnesi artık montajdan mıdır nedir ortada çok yapay durmuş. Zaten bu yapaylığı bir kaç sahnede de hissettim. Bence film montaj konusunda sınıfta kalmış.

The Zero Theorem

Geçtiğimiz sene festivalde film gösterilmiş ama fırsat bulup izleyememiştim (yoksa yer mi bulamamıştım bilmiyorum). Geçtiğimiz günlerde filmleri gezerken arada The Zero Theorem’i gördüm. Her ne kadar festival modunda olmasam da Terry Gilam hatırına bu film izlenir dedim. Yoksa izlemesem bir süre daha kalırdı. Zaten bu aralar bir şeyleri yapmakta zorlanmak gibi bir ruh hali var üzerimde. Neyse bu konumuz dışında.

Big Eyes / Büyük Gözler

Festivalin ilk filmi benim için Big Eyes’idi. Tabi Tim Burton adını duymak, filmi izlemek için ayrı bir sebep. Ancak 2014 yapımı film neden sinemada hala gösterime girmiş değil o da ayrı bir konu. Film Oscar adayı da değil. bu saatten sonra vizyona girer mi o da ayrı konu.

Epic

Buz Devri ile birlikte adından söz ettiren başarılı yönetmen/seslendirmeci Chris Wedge‘in son animasyon denemesi Epic. Wedge bu animasyon ile birlikte senaryo işine de girmiş, senaryoyu “The Leaf Men and the Brave Good Bugs” kitabının yazarı William Joyce ile birlikte yapmış. Tabi yazım ekibi sadece bu iki isimle kısıtlı değil. Hikaye olarak pek tatmin edici olmasa da Epic, görsel olarak tatmin edici bir şekilde karşımıza çıkıyor. Firma ise Blue Sky. Filmin seslendirme kadrosunda da ilgi çekici isimlere rastlıyoruz.Beyonce Knowles, Amanda Seyfried, Colin Farrell, Christoph Waltz, Jason Sudeikis, Steven Tyler, Josh Hutcherson gibi isimler gözümüze çarpıyor. Tabi bu isimler listede olunca ister istemez beklentimizi arttırıyor film. Belirttiğim gibi film animasyon ve seslendirme konusunda tatmin etse de hikaye oldukça sönük kalmış.

Django Unchained

2013 Oscar ödüllerinde En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödüllerini kazanan Quentin Tatantino’nun 2012 yapımı filmi Django Unchained. Filmin senaryosunun süresinin daha uzun olduğu rivayet edilse de, filmin süresi 165 dakika. Ancak bu süreye rağmen Tarantino yine izleyiciyi sıkmamayı başararak ekrana kitlemeyi başarıyor. Aslında film hakkında çok fazla şey söylemeye gerek yok. Filmin her dakikasında bir Tarantino klasiği olduğunu anlıyorsunuz. Filmin ortasında bile denk gelseniz bu Tarantino filmi diyebilirsiniz. Gerek ilk dakikalardaki jenerik yazısı fontundan, gerekse kullanılan müziklerden, sahnede fışkıran kanlara kadar film tam anlamıyla kendisini belli ediyor.

Inglourious Basterds

Quentinn Tarantino’nun yılan hikayesine dönmüş senaryosunun hayat bulmuş hali Inglourious Basterds. Bu hayat bulma 2009 yılında oluyor ancak filmin hikayesi daha da eskilere dayanıyor. Yine bir intikam filmi karşımızda, ancak bu kez zaman mekan ve yaşananlar toplumsal olaylardan esinlenmiş. Film Nazi dönemini anlatıyor. Naziler Fransa’ya girmişler ve buradaki Yahudileri toparlamaya başlamışlardır Bu sırada Amerikalılar’da Yahudilerden oluşan özel bir intikam timi kurarlar ve bu time de Nazi avlamaya başlar. Naziler onlardan korkuyla bahsederken bu arada ailesi onlar tarafından katledilmiş bir Yahudi kızı da intikam planı yapmaktadır. Filmin kurgusu ustalıkla yapılmış. Bölümler arasındaki neden sonuçlar hikayenin gelişiminde oldukça etkili. Aynı şekilde ustaca yazılmış diyaloglar, uzun olmalarına rağmen insanı bağlıyor ve hikaye gelişimi bu diyaloglara göre şekilleniyor. Karakterlerin toplumsal çıkardan çok kendi çıkarlarını kolladığını görüyoruz. Aldo Raine karakteri Nazi avına çıkarken bunu bir av olarak düşündüğü hissettiriliyor bize. Yine finalde, Hans Landa karakterinin kendi çıkarı için ülkesini satması bu şekilde değerlendirilebilir. Filmde kendisi için bir şey yapmayan bir karakter var ise az ve öz görünen Marcel karakteri. …

Carnage

Roman Polanski‘nin tek odaya sıkıştırdığı, 2011 yapımı son filmi Carnage. Film Yasmina Reza‘nın Le Dieu du carnage adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış ve bu sebeptendir ki bazı bölümlerde uyarlama sıkıntısını hissettiriyor. Bu sıkıntı doğallıktan çok yapay bir atmosferin içerisine sokuyor bizi. Bu yapaylıkta güzel oyunculuklara rağmen hikayenin doğallığını etkiliyor. Tek mekan olması sebebi ile filmde özellikle renk ve kamera açıları konusunda çok fazla yenilik görmüyoruz. Film zaten diyaloglar üzerine kurulu. Ancak diyaloglar uzun ve güzel olmasına rağmen film karesinde olmasının verdiği durgunluk ve saçmalıkları gözümüze daha çok batırıyor. Bu kareleri tiyatro sahnesinde gördüğümüzde sahnedeki hareket odaklanmamızı sağlarken filmdeki durgunluk konudan kopmamızı sağlıyor.

Back to Top