Etiket arşivi: Deneme

bir maruzatım var

itirazım var bu zalim kadere
itirazım var bu sonsuz kedere
feleğin cilvesine, hayatin sillesine
dertlerin cümlesine
itirazım var

Yazıya bu şekilde mi başlamalıyım bilmiyorum. Bu durum ne kadar iyi ne kadar kötü ondan da emin değilim. Her karanlığın sonunda aydınlık var derler. Ya da her dibe vuruşun sonunda bir yükseliş. Hatta biz bunu söyleşilerde baya dile getirdik. Yalan mı söyledik bilmiyorum. Yada daha dibe mi vurmadık ondan emin değilim. Dip kavramı ya da bir önceki deyiş ile karanlık kavramı göreceli bir kavram mı? Dip olabilir belki ama karanlık? Karanlık için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Karanlık, karanlıktır. Az karanlık olunca zaten gri yada alaca karanlık olur. Yani net bir tanım. Ancak az dip diye bir şey yoktur. Dip, an aşağıda olan kısımdır. O zaman dip ile karanlık aynı şeydir. Hepsinin birazı ne dip ne karanlıktır.

Şimdi bunu neden ispat etmeye çalıştım ki kendime? Sanıyorum vuramadığım bir dip ve içinde kalamadığım bir karanlık var. Yoksa şimdiye kadar çıkmam lazımdı. Her halükarda sürekli gri noktalarda gezinen ben bir türlü tam olarak aydınlığa varamadım. Geçen günlerde yazmıştım 12 senedir bu bloga yazmaya çalışıyorum. Ama on iki aylık çocuğun bile benden daha fazla takipçisi var. Mesela on yaşından beri hikayeler yazmaya çalışıyorum ama on iki aydır internetteki kanallarında iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlananların kitapları var. Hem de bu vatandaşlar TÜYAP’ta imza veriyorlar, ardındaki kuyrukları sormayın. Yine alıntı yapıyorum.

ne inkar ne itiraf bu yalnızca sitem

Aman öyle bir derdim de yok. Tabi buradan hayıflanmak kolay. Bir de buradan bakayım. Bu gün kendim için ne yaptım. Şuraya tembellik yüzünden iki kelime karalamadım. Günlerimin çoğunu tembellik yaparak geçirdim. Yazdım sonunu getirmedim. 12 senedir bir reklam yapmadım. Kendi yağında kavrulsun dedim. Daha iki sene önceye kadar adımı bile demedim şu blogta. Hep bir gizemler hep bir başkaları duymasınlar. E ben bu kadar itince koşarak bana mı gelecekti. Kusura bakma paşam ama şişko yağ tulumunun tekisin. Öyle bir Alain Delon edası da yok sende. Ulan verdiğim örneğe bak. Justin Bieber yazsam belki iki üç google aramasına takılacak. Evet efendim piyasayı takip etmiyorsun mesela. En son ne zaman televizyon izledin? O saçma sapan programları, haberleri? Cevap yok tabi. Kime ne senin eski saçmalıklarından. Öyle bohem bohem takılmak, entel dantel işlere soyunmak neyse…

Mama just killed a man,
Put a gun against his head, pulled my trigger, now he’s dead
Mama,life had just begun,
But now I’ve gone and thrown it all away
Mama, ooh, Didn’t mean to make you cry,

Şu tetiği çekip öldürdüğüm adam ben miyim acaba? Hep öyle hissediyorum. Bir pislikten kendimi kurtarmış, ama bir başka pisliğe bulaşmış gibiyim. Aslında burada bir gariplik var. Öldürmeye çalıştığım hep ikinci benliğim. Onu törpülüyor, onu eziyor, onu üstünde tepiniyorum. Ya gerçekten kendimi öldürmeye çalışsam. Şimdiki beni? Sabah kalkan işine giden, sürekli hayatında bir şeyleri erteleyen ve bir türlü hayır diyemeyen. Aslında denemek lazım. Bedava değil mi? Alışkın değil miyiz milletçe? Sonrasında kendim için ölmüş olur muyum?

Bir süre yazmayınca insanın yazası geliyor. Tabi yazmayınca deyince yazmadığım anlaşılmasın. Böyle serbest yazmakta bahsediyorum. Ancak şu an yazı o kadar farklı yerlere gidebilir ki, dursun istiyorum. Bir ince hastalık kol geziyor gibi.

ben bu yüzden, incelikler yüzünden
belki daha çok üzüldüm

Belki de daha çok… öldürdüm…

CDler Kayıp

Üç günlük bahar tatili fikri hele hele şehir değiştirme olunca işin sonunda beni bayağı neşelendirmişti. Tabi doğruyu söylemek gerekirse bu kısa tatile üç bayanla gitmek tatile gitme fikrinin asıl sevinç kaynağıydı. Üç gün için medeniyetin pek girmediğini düşündüğüm bir dağ köyünde yer ayırtmıştık. Bu işleri pek beceremediğimden dolayı bütün organizasyonu kızlara bırakmış tek erkek olmanın verdiği egoyla kendimi onların eline bırakmış, hizmet, hadi biraz daha açık olayım daha büyük zevkler bekliyordum.
Uzun ağaçların arasından geçerek köye vardığımızda ortalıkta pek insan yoktu. Ancak beklediğim gibi de medeniyet dışı bir yer değildi. İç içe geçmiş evler Istanbul’un herhangi bir kesitinden farksızdı. Bu yerleşim alanları içerisinde ev büyüğü olan bizim kalacağımız yerdi. Mustafa’nın Yeri. Ben henüz Mustafa denen kişiyi görmemiştim. Demet elinde anahtarlarla gelmiş bu büyük evin yanından uzaklaşıp etrafına yayılmış sıkışık evlerden birine gittik. İşin en güzel tarafı burada oda yerine ev kiralanıyor olmasıydı. Evler ahşaptı. Yani hava karardığında sürekli bir korku filminin içerisinde kendimizi hissetmemiz olasıydı. Bu bende tarifsiz duygulara sebebiyet veriyordu. Anlayacağınız çok zevkli bir tatilin arifesindeydim ve tadımı hiç bir şey kaçıramazdı.

Üç kızla geldiğimi söylemiştim. Onlardan da bahsetmek lazım ama ben öyle kişisel tefsirler yapabilen biri değilim o yüzden bu bölümü es geçiyorum. Girdiğimiz  ev üç kaylıydı. Hatta biz buna iki buçuk katlı diyebiliriz. Son kat çatı katıydı. Onun haricinde, İlk girişte geniş bir sofa ona bağlı kapılardan da mutfak ve bir yatak odasına gidilebiliyordu. İkinci katta ise üç tane ayrı oda vardı. Aslında evde bu kadar oda olması canımı sıkmamışta değildi ama sonuçta ahşap bir evin neyine güvenebilirsiniz ki? Babaannem küçükken ahşap evlerin gıcırdamasının sebebinin ağaçların ruhlarının eski bedenlerine girmeye çalışmasından olduğunu söylerdi. O zamanlar bana bu gerçek gibi gelip korksam da şimdi bunun gerçek olmadığını biliyordum. Bunun içinde bulunduğumuz ortamda anlatılması aslında işe heyecan da katabilirdi. Şimdi fark ettim ki bu cümle bilinç altıma o kadar işlemiş olmalı ki hiç bir ağaca zarar vermedim…

İnanlar yeni girdikleri yerleri keşfederken ürkek olurlar. Kızlarda öyleydi. Çatı katının kapısını ilk ben açtığım için oda benim olmuştu. Bir süre aralarında benim en alt katta yatıp dışarıdan gelebilecek kötülüklere karşı onları korumam gerektiği  hakkında cümleler kurdular ama ben pek oralı olmadım Sadece gülümseyerek “damızlık aygır gibiyim sizin beni korumanız lazım” dedim.

Oda paylaşımları bitip yerleştiğimizde havanın kararmasına iki saat kalmıştı. Zaten bu köy fazla güneş almıyordu. sürekli loş bir ışık bulutların arasından süzülüyor insanı çok rahatsız etmiyordu. Yatağa uzanmış, odanın tavanını incelerken aşağıda yaşanan bağırtı ayaklanıp olay yerine koşturmama sebep oldu…

Aşağıya indiğimde bağrışma  bitmiş iki kız hızlı bir şekilde üslerine montlarını giyiyorlardı. “Ne oldu?” soruma, “o kaltak “cd”mi çaldı.

“Ne CD’si, hangi kaltak?” cümlemi bitirmeden kendimi montumu sırtıma geçirmiş kızların peşinden giderken buldum. O kadar hızlı gidiyorlardı ki, mayışmış vücudum kendile gelip hareket edememişti bile. Arkalarından sürekli “ne oldu” diye sesleniyordum. Yaklaşık seksen derece eğik bir tepenin önünde durduk. Aslında bu tepe de değildi. Ardına saklandığımız dağın yamacıydı. Yaklaşık on metrelik bir yükseklikte birinin hareket ettiğini gördüm. kızlar işte orada, nasıl çıkmış hemen diye bağırmaya başladılar. O kızı bende görmüştüm ama o kız bizimle gelen kızdı. Siyah düz saçlı, sakları omuz hizasında kesilmişti. Üzerindeki montla küçük bir fıçıya benziyordu ancak montun içindekileri henüz görmemiştim. Yanlarına gelip nefes nefese sordum.
“Arkadaşınız değil mi o nasıl olsa gelecek neden peşinden koşturup duruyorsunuz…”
“Gelmez o kaltak” dedi”ben şuradan gidiyorum belki çıkacak yer vardır” diyerek sola doğru gözden uzaklaşıncaya dek koşmaya başladı. Ya çok hızlı koşuyordu ya da ben o ara esen rüzgarda gözlerimi kapattığım için tam olarak görememiştim. Diğer kız bana baktı.
“Şuradan çıkabiliriz gel” dedi ileride düz bir yamacı göstererek ve tırmanmaya başladı. Arkasından homurdanmaya devam ediyordum ama beni duyduğundan emin bile değilim. Hızlıca tepeye kadar tırmandı. Bense daha yarı yolda tıkanmıştım. Hani çıktığımız yamaçta pek düzgün değildi.Kayalık dağa tırmansam eminim bu kadar zorlanmazdım.
Son hamlem kalmıştı. Elimi yarım metre yukarımdaki ağaç dalına uzatırsam yukarıya kendimi çekebilecektim ama şuraya tırmandığımdan beri üzerime çöken korku daha da artmıştı. Kız yeşil gözlerini bana dikti. “Hadi çabuk” diye ekledi ardından. Kendimi hızlı bir hareketle yukarıya attığımda diğer kızında orada olduğunu gördüm. “Şöyle gidelim” diye kararlaştırdılar ve yürüdüler… “Arkalarından “dinlenelim” diye seslensem de yine kendi kendimi dinler buldum. Aslında düşünüyorumda bir erkek olarak onları benim peşime takmam lazımdı. Kendimi toparladım derin bir nefes aldım. Gün ışığı daha da azalmaya başlamıştı. Kızların peşinden gidiyordum. Hızlanarak önlerine geçtim ve durdum.
“Biri bana neler olduğunu anlatacak mı?”
Yeşil gözlü olan kız bana baktı “cdmi çaldı” dedi.
“Onu biliyoruz da, bi cd için mi bu kadar dolanıyoruz. sonuçta alan da sizin arkadaşınız. Ben mi getirdim onu…”
Yürümeye devam ettiler bende yanlarında onlara eşlik ettim.

Bir süre yürüdük. Ahşaptan yapılmış bir kaç ev gördük. Hayır, hayır merdiven gibi evler yukarıya doğru çıkıyordu. Saydığım kadarıyla elli hane vardı. Sokaklardan birine girdik. gözüme ilk ilişen, beyaz gömlek siyah kot pantolonlu esmer bir erkek oldu. Yakışıklı olduğundan değil. Beyaz gömleğin üç düğmesini açmıştı. Göğsünden fırlayan bir kaç kıl belli bile olmuyordu. Evin eşiğine oturmuş, elindeki bir dalın ucunu sivriltiyordu. Ona doğru yaklaştık. Başını hafifçe kaldırıp bize baktı. Eliyle ileriye gitmemiz anlamında işaret yaptı.

Biraz daha yürüdük. an şekilde giyinmiş hatta birbirlerine çok benzeyen birkaç gençle daha karşılaştık. Yeşil gözlü kız tam ortalarında sanki onların lideriymiş gibi duran adama yaklaştı. “Birini arıyoruz.” dedi. Adam başını kaldırdı. İlginç olan hepsinin bir ağaç dalını yontmasıydı. “Burada yok” dedi.
Kız “aradığımızın kim olduğunu bile bilmiyorsun” diye yanıtladı onu…
Adam aynı ses tonuyla “burada yok” dedi.

Bir süre sessizlik oldu. İçimde bir huzursuzluk vardı açıkçası korkuyordum. Defalarca kızlara çıkalım gidelim dedim ama dinletemedim. Diğer kız adamın yanında olan bir kutuyu gördü. Kurunun içinde dvdler vardı.
“A bu seri çok arıyorum bana satar mısınız?” dedi ancak adam yine aynı karalı ses tonuyla “hayır” dedi.
“Ne kadar isterseniz veririm. Bunu çok aradım, bulamadım hiç bir yerde” dedi… Adam sessiz kaldı. Kız ekledi. “Kırk iki inç led tv var bende orada izleyelim o zaman…
İyice sıkılmaya başlamıştım bu geri zekalı ne yapmaya çalışıyordu bir türlü anlayamadım. Bu koyuna benzeyen tek tip insanlardan korkmuştum ancak korkumu bastırmak için büyük büyük bir çaba sarf ediyordum. Amacım bir korkak olarak adlandırılmamaktı. Kızın kolundan tuttum ve kendime çevirdim.
“Elif, hadi gidelim burada kimse yok…” Adam bana baktı… Bir an için göz göze geldik. Tüylerim diken diken olmuştu.
“Bence de gitmelisiniz” dedi adam aynı ses tonuyla.

Eve kadar sessizce indik. Kapı açık içeride ışık yanıyordu. Kapıyı açık bırakmış olabilirdik ama ışığın yanmaması gerekiyordu. İçeri girdiğimizde kız koltukta oturmuş ellerindeki dvdlere bakıyordu. Bizi görünce heyecanla bağırdı.
“Neredesiniz ya bakın yukarıda ne buldum…”
Önce birbirimize baktık. Sonra Elif birden bağırarak kızın yanına gitti.
“İnanamıyorum Aslı bunları nereden buldun.”

Olan bitene anlam verememiştim. Biz, kimin peşinden koşmuştuk?.

söze nasıl başlamalı…

baharın güzelliği ile mi yoksa sırtıma yapışan çantamın gittikçe artan ağırlığıyla mı? ayak bileklerimin hoşnutsuz sancılarıyla mı? her şeye rağmen hayat güzel mi demeliyim beklentileri vermezken… doğru ya ne zamandır beklentim var benim? yıllar önce hepsini gömmemiş miydim en umutsuz anımda? yoksa fırlatıp atmamış mıydım geçen trenin önüne? nasıl da unuttum… yoksa bu yeni beklentilerin, yeni bir umudun izini sürdüğüm kırıntıları mı? devam ettikçe daha fazla içine battığım. henüz kızıllaşmamışken gün… işte şimdi belaların en büyüğünün başlangıcı…

kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde…*

sabaha karşı dilimde bu şarkı ile uyandım. bir müzikalin içinden fırlamış gibi tüm günüm melodisi aklımda geçti. kelimelerim melodinin aksına kendini kaptırmış içimdeki dirginlik melodinin aksine zirveye ulaşıyordu. tabi geçici olan bu durum için fazla söz etmemek gerekli… karanlığın kapıyı aralaması hatta bu kapının da hafta sonu tatiline uzanması içimdeki sevinci körüklüyordu… bu hayatta belki de hiç bilmediğim bir yerde farklı bir şeyler olmalıydı. kimsenin görmediği yada görüpte herkese ifşa etmediği… olmalıydı… keşfedilmemiş ayak basılmamış bir şeyler…

gökyüzünün kararması ile birlikte ortaya çıkmaya çalışan ay, onu sürekli dizginleyen bulutlar sayesinde bir bütün olamamanın hüznünü üzerime yüklüyordu sanki. aslında ay demek aydınlık demekti ve aydınlık şu an için istediğim tek şeydi. tüm yapay ışıklardan uzak olmak için yapabileceğim en iyi şey odayı hiç aydınlatmamak olurdu. aslında en iyisi gecenin tüm güzelliğini bozan yapay ışıkların kökünü kurutmak. enerji trafolarını, hadi biraz daha ileriye gidiyorum santrallerini bombalayabilirim mesela… ama  on dakika bile elektriklerin kesilmesine tahammül edemeyen ben sürekli bir elektriksizlikle nasıl başa çıkabilirim? tamamen karmaşa… en iyisi bırakayım düzen olduğu gibi devam etsin ve ben oralarda bir yerde meleyeyim…

“Kimler geldi?” diye sorarsanız pek bir bilgim yok. Zaten insanların çoğunu tanımakta zorlanıyorum. İlk kez gördüğüm bir insan sanki ikinci kez gördüğümde yüz değiştirmiş gibi geliyor bana. Bunun üzerinde çok düşündüm. Hafızamın kötü olduğunu söyleyemem. Hatta fotoğrafik hafızayım diye övünürüm etrafta ancak bir yüzü ikinci kez gördüğümde hatırlayamamak tüm övünç kaynağımı bir utanç kaynağına çeviriyor. Bu benim ne kadar çelişkili bir insan olduğumun ilk kanıtı olabilir. Elbette büyümeyen küçük yalanlardan ibarette olabilir bu. Büyüme ihtimalini göze alırsak belkide kendimin bile inanacağı bir yalan. Ama insanlar zaten kendilerini korumak için yalan söylemeler mi? Yalan ikinci kişiye taşınca aslında yalan olur…
Şimdi anlatacaklarımın doğru olmasına rağmen yalan sayılacak şeylerden. Bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak için herkesin hemfikir mi olması gerekiyor? Evet bunlar doğru, şimdi anlatacaklarım… Belki de gerçeklerin ortaya çıkmaması için söylenen yalan doğrulardan… Ne kadar kafa karıştırıcı…
Kışın sonlarına yaklaşmıştık. İş değişikliği, yoğun tempo, hafta sonu kursları derken bedenimin yavaş yavaş, yorulduğunu hissedebiliyordum. “Bedeni gençken yormayacaksın da ne zaman yoracaksın” derdi babaannem tembelliğime laf ederek. Belkide doğru söylüyordu ancak önemli olan beyni tembelliğe alıştırmamaktı. O da kötü ya beyin çalışmaya alışında beden ne kadar yaşlanırsa yaşlansın durmuyor çalışmak istiyor… Sonrada erken gelen, erken mi sayılır bilmem ya hastalıklar… Yine kendi kendime konuşmaya başladım…
Kışın son günleriydi. Hava bırakın günler arasını, saatler arasında bile kendini değişik durumlara sokabiliyordu. Hatta dakikalar… Şimdi ise sabahın kör saatlerinde başlamış olan yağmur yerini güneşe bırakmış… Monutumu çıkardım, boynumdan sağ kalçama doğru sallandırdığım çantamın üzerine astım. Şu an hava olası bir yaz gününden farksızdı. Güneç siyah tişörtümün üzerinden bedenimi kavuruyor, omurlarımın etrafında salınarak dolanan ter damlalarını hissedebiliyordum. Yaklaşık kırk saniyede bir esen buz gibi rüzgar ise bedenimi ürpertmekten başka bir işe yaramıyordu. Bu tezatlıkları seviyordum aslında, hayatımın her noktasında…
Güneş birden bire kendini karartmıştı. Gökyüzü saniyeler içerisinde iri siyah bulutlarla kaplanmış, rüzgar şiddetini hılandırmıştı. Rüzgarın az uğradığı bir köşede durdum ve montumu tekrar giydim. Sanki sol kolumu soktuğum anda içinde barmaklarımın bir şeye çarptığını hissettim ve kolun içerisinden bir kağıt parçası yere düştü. O ara bu köşeye uğramayan rüzgar, sert eserek kendini belli etti. Benim gibi köşeye saklanan çöp parçalarına karışmıştı düşen kağıtta yada ben öyle hiddesiyordum. Aslında o da bir çöp parçasından ibaret olup rüzgarla uçup düşmüş olabilirdi… Yere eğildim düşürdüğüm yada düşürdüğümü sandığım kağıdı aramak için…