bir maruzatım var

itirazım var bu zalim kadere itirazım var bu sonsuz kedere feleğin cilvesine, hayatin sillesine dertlerin cümlesine itirazım var Yazıya bu şekilde mi başlamalıyım bilmiyorum. Bu durum ne kadar iyi ne kadar kötü ondan da emin değilim. Her karanlığın sonunda aydınlık var derler. Ya da her dibe vuruşun sonunda bir yükseliş. Hatta biz bunu söyleşilerde baya dile getirdik. Yalan mı söyledik bilmiyorum. Yada daha dibe mi vurmadık ondan emin değilim. Dip kavramı ya da bir önceki deyiş ile karanlık kavramı göreceli bir kavram mı? Dip olabilir belki ama karanlık? Karanlık için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Karanlık, karanlıktır. Az karanlık olunca zaten gri yada alaca karanlık olur. Yani net bir tanım. Ancak az dip diye bir şey yoktur. Dip, an aşağıda olan kısımdır. O zaman dip ile karanlık aynı şeydir. Hepsinin birazı ne dip ne karanlıktır. Şimdi bunu neden ispat etmeye çalıştım ki kendime? Sanıyorum vuramadığım bir dip ve içinde kalamadığım bir …

CDler Kayıp

Üç günlük bahar tatili fikri hele hele şehir değiştirme olunca işin sonunda beni bayağı neşelendirmişti. Tabi doğruyu söylemek gerekirse bu kısa tatile üç bayanla gitmek tatile gitme fikrinin asıl sevinç kaynağıydı. Üç gün için medeniyetin pek girmediğini düşündüğüm bir dağ köyünde yer ayırtmıştık. Bu işleri pek beceremediğimden dolayı bütün organizasyonu kızlara bırakmış tek erkek olmanın verdiği egoyla kendimi onların eline bırakmış, hizmet, hadi biraz daha açık olayım daha büyük zevkler bekliyordum. Uzun ağaçların arasından geçerek köye vardığımızda ortalıkta pek insan yoktu. Ancak beklediğim gibi de medeniyet dışı bir yer değildi. İç içe geçmiş evler Istanbul’un herhangi bir kesitinden farksızdı. Bu yerleşim alanları içerisinde ev büyüğü olan bizim kalacağımız yerdi. Mustafa’nın Yeri. Ben henüz Mustafa denen kişiyi görmemiştim. Demet elinde anahtarlarla gelmiş bu büyük evin yanından uzaklaşıp etrafına yayılmış sıkışık evlerden birine gittik. İşin en güzel tarafı burada oda yerine ev kiralanıyor olmasıydı. Evler ahşaptı. Yani hava karardığında sürekli bir korku …

söze nasıl başlamalı…

baharın güzelliği ile mi yoksa sırtıma yapışan çantamın gittikçe artan ağırlığıyla mı? ayak bileklerimin hoşnutsuz sancılarıyla mı? her şeye rağmen hayat güzel mi demeliyim beklentileri vermezken… doğru ya ne zamandır beklentim var benim? yıllar önce hepsini gömmemiş miydim en umutsuz anımda? yoksa fırlatıp atmamış mıydım geçen trenin önüne? nasıl da unuttum… yoksa bu yeni beklentilerin, yeni bir umudun izini sürdüğüm kırıntıları mı? devam ettikçe daha fazla içine battığım. henüz kızıllaşmamışken gün… işte şimdi belaların en büyüğünün başlangıcı…

kaç kadeh kırıldı sarhoş gönlümde…*

sabaha karşı dilimde bu şarkı ile uyandım. bir müzikalin içinden fırlamış gibi tüm günüm melodisi aklımda geçti. kelimelerim melodinin aksına kendini kaptırmış içimdeki dirginlik melodinin aksine zirveye ulaşıyordu. tabi geçici olan bu durum için fazla söz etmemek gerekli… karanlığın kapıyı aralaması hatta bu kapının da hafta sonu tatiline uzanması içimdeki sevinci körüklüyordu… bu hayatta belki de hiç bilmediğim bir yerde farklı bir şeyler olmalıydı. kimsenin görmediği yada görüpte herkese ifşa etmediği… olmalıydı… keşfedilmemiş ayak basılmamış bir şeyler… gökyüzünün kararması ile birlikte ortaya çıkmaya çalışan ay, onu sürekli dizginleyen bulutlar sayesinde bir bütün olamamanın hüznünü üzerime yüklüyordu sanki. aslında ay demek aydınlık demekti ve aydınlık şu an için istediğim tek şeydi. tüm yapay ışıklardan uzak olmak için yapabileceğim en iyi şey odayı hiç aydınlatmamak olurdu. aslında en iyisi gecenin tüm güzelliğini bozan yapay ışıkların kökünü kurutmak. enerji trafolarını, hadi biraz daha ileriye gidiyorum santrallerini bombalayabilirim mesela… ama  on dakika bile elektriklerin kesilmesine tahammül …

“Kimler geldi?” diye sorarsanız pek bir bilgim yok. Zaten insanların çoğunu tanımakta zorlanıyorum. İlk kez gördüğüm bir insan sanki ikinci kez gördüğümde yüz değiştirmiş gibi geliyor bana. Bunun üzerinde çok düşündüm. Hafızamın kötü olduğunu söyleyemem. Hatta fotoğrafik hafızayım diye övünürüm etrafta ancak bir yüzü ikinci kez gördüğümde hatırlayamamak tüm övünç kaynağımı bir utanç kaynağına çeviriyor. Bu benim ne kadar çelişkili bir insan olduğumun ilk kanıtı olabilir. Elbette büyümeyen küçük yalanlardan ibarette olabilir bu. Büyüme ihtimalini göze alırsak belkide kendimin bile inanacağı bir yalan. Ama insanlar zaten kendilerini korumak için yalan söylemeler mi? Yalan ikinci kişiye taşınca aslında yalan olur… Şimdi anlatacaklarımın doğru olmasına rağmen yalan sayılacak şeylerden. Bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamak için herkesin hemfikir mi olması gerekiyor? Evet bunlar doğru, şimdi anlatacaklarım… Belki de gerçeklerin ortaya çıkmaması için söylenen yalan doğrulardan… Ne kadar kafa karıştırıcı… Kışın sonlarına yaklaşmıştık. İş değişikliği, yoğun tempo, hafta sonu kursları derken bedenimin yavaş yavaş, …

birbirimizi ne kadar sevebiliriz daha ne kadar kandırabiliriz bakışlarımızla her şey bizi ölüme götüren (çıkmaza sokan) bir bataklığa dönmüşken

kendimi sana yakın hissediyorum. bazen bir parçanmış gibi. genelde uydurulan hikayelere inanmam yada dilek savuran o elektronik postalara ama içimden geçenlerden biri şu satırların milyonlara ulaşması yönünde.  kimden geldiği belirsiz bir oyunun parçası olsunlar. umutlarımı yitirdiğim anda karşıma çıkacak şekilde.  boşa konuşuyorum. umutsuzluk dilime vurmuş durumda. çoğu zaman koskoca bünyemle ayakta sağlam durduğum sanılsa da, soğuk bir rüzgara bıraktığım gözyaşlarım, ruhumun erimesinin tek sebebi. eğer beden ve ruh bir bütün olarak beni oluşturuyorsa, ruhunu seninle kaybetmiş benin vücudunun hantallaşmamasını bekleyemezsin.  elimizde çok şey vardı. karanlık boyunca sessizce sırasını bekleyen hayaller, büyük bir gürültüyle üzerimize yağdırdığımız umutlarımız. hatırlandıkça iç burkan kitap aralarında ve yansıman zifiri karanlığın çöktüğü yerde yokluklardan ibaret…

Back to Top