sanırım bir kaç gündür kendimde bir güven hissediyorum. durup durup kendime “evet yapabilirsin” diyorum. lakin bu tembellik denen hastalıktan nasıl kurtulacağımı bir türlü bilmiyorum. başladığım işi yarım bırakacağım korkusu, başlamama engel oluyor. ama şu üç gündür fena halde gaza geldim desem yalan olmaz. ikiye bölündüm yine. kendime karşı savaşıyorum. işten sıkıldım. bazen istifayı basıp istediğim şeyleri yapma arzum iyice nefessiz bırakıyor beni. sırtımda çantam sorgusuz sualsiz, rüzgarın esişine kendimi bırakıp uzunca bir tur atsam diyorum ve yavaş yavaş tüm biriktirdiklerimi, şu an alyuvarlarımda gezinen yazma hislerini, iyice solup patlamadan kağıda döksem. Turum esnasında terkedilmiş bir mezarlıkta hayaletlerle dalaşıp, dünyanın dibine açılan bir mağrada kaybolsam… sevsem, sevilsem, dövsem, dövülsem. kara kalemimden çıkan çizgiler eyfel kulesinin altında resmetse dünyayı… sanırım bir kaç gündür kendimde bir güven hissediyorum. az sonra bankayı aralamıyım. tanımadığım insanlarla konuşmaktan çekiniyorum ve şimdi bu beni kemiriyor. sanki iç organlarım derime büyük bir basınç yapmış. klimanın derecesini 15 e …

iyiyim, iyisin, iyiler….

Biraz hareketli geçen haftasonundan mıdır (fiilen diil beynen), yoksa hafta başı sendromu üstü iş stresinden midir bilinmez ama az önce sevgili başım yine ağrımaya başladı. Hemen sevgili dostum, biricik aşkım Majezik attım ağzıma, şimdi boğazımda bıraktığı o tarifsiz tat eşliğinde yutkunup duruyorum. Umuyorum ki bu kez bu baş ağrısı beni geçen seferki gibi süründürmeyecek. Evet olumlu düşünmeliyim ki herşey olumlu olsun ama düşünemiyorum. Mesela her haftasonu sayısal bana çıkacak diyorum ama oynamıyorum, biliyorum ki bana çıkmayacak, zaten oynadığımda da bir bile tutmuyor. Evde yatarak çalışayım diyorum olmuyor, yine her allahın sabahı kalkıp işe gidiyorum. Sabah uyanıyorum, aynanın karşısına geçip çok yakışıklıyım süperim diyorum, lanet olası bir tutam saç telim bütün saçların arasından telsiz anteni gibi fırlıyor. o yüzden pek aynaya bakmıyorum. zaten aynaya baktığımda şişen göbeğimi görüyorum. ama eminim ki bu gaz ve yakında çıkacak. mesela bu gün pahalı takımlarımı giyeyim diyorum giyiyorum olmaz bir iş çıkıyor takımların içine sıçıyorum, …

nefret ediyorum…

sıkılmaya başldım. son zamanlarda herşeyden. güneşin doğmasından, batmasından, sabah erken kalkmaktan, gece geç yatmaktan. yemekten, içmekten, sıçmaktan, konumaktan, gülmekten, ağlamaktan. gözlerim sürekli yanıyor açtığımda da kapattığığımda da. yazı sevmiyorum. Milli takımın tur atlaması sikimde bile değil. Şu şartlarda bir maçta yarım hayatımı idame ettirecek para alıyor herifler. kıskanmaktanda nefret ediyorum. denizden de mesela, her çarpışı çişimi getiriyor. beşiktaşın orta yeri olmasa çıkarıp ona karşı işemek istiyorum ama etrafta insanlar var. insanlardan da nefret ediyorum. sevgililerden, sevgisizlerden, televizyonda ahkam kesip, siyaseti it dalaşına çevirenlerden. salaklardan, aptallardan, rüzgardan, dün gece beni ishal eden vantilatörden… hemde hepsinden…

gidebilirm. hemen şimdi. sesimin kesikliği ardına sığınarak hiçbir şey söylemeden. yalın ayak. izlerimi, gidenlerin en ustası, bir rüzgarla süpürerek. sessizce habersizce. içimde bıraktığım derin bir acıyla, sadece bedenimi alarak. gidebilirim. itaatkar bedenlerin huzurunda diz çokmeden. kanıma bulanan virüslerin hazzına vararak. uzaklaşarak, kaçarak… belki de parçalanmış vücutları yanıma alarak…

yine olmadı. aşağıdaki yazının kısa ve konuya direk girmesi lazımdı. oysa ki dağınık birbirini tamamlayan cümlelerden uzak. düşündüklerimi yazıya dökmekte zorlanıyorum. bu ne zaman bitecek ya da bu artık düşünemediğim anlamına mı geliyor? uzaklardan bir ses ne zaman düşündün ki diye soruyla karşılık veriyor bana. aslında doğru söylüyor. varlığımı ispat edecek hiç birşey yok hayatta. başkalarının düşünceleri, başkalarının düşleri, başkalarının sesleri insanlığımdan fışkıran. artık sıkılmaya başladım. önüme sunulan deve, kapasitesizliğimin kırıntılarında ne kadar gezecek, yelkenlerimi başka limana açsamda içimdeki ben ben olduğıu sürece özgürlüğün vücuduma çarpan rüzgarını ne kadar hissedeceğim? soru işaretleri. artık düz cümlelerim bile birer soru işaretlerine döndü. eski yazım gizemi insanların hoşgörüsü nereye kadar? kimseyle görüşmüyorum, hayatım bir oda ve sanal dünyanın penceresinden ibaret. izlediğim tüm amerikan filmleri, amerkin milliyetçiliği olarak geri dönüyor bana. masamın üstünde dğınıklığım ardında birikmiş her ay düzenli olarak alınan, okunmayı bekleyen kitaplarım.. bitecek mi? ne zaman?

ne gündü ama. gözlerim açılmaktan bi haber, ağzımdan akan salyalar pantolonumda beş santimetre çapında bir ıslaklık oluşturmuş bile. kendimi ayıplayarak tuvalete giriyorum. bütün utancımı içime gömerek el kurutma makinesinde kurutmaya başlıyorum. aslında oturduğum yerde insanlara su döktüğümü söyleyebilirdim ancak şimdi tuvaletten çıkarken ne söylersem söyleyeyim insanlar üzerime işediğimi düşünmeden edemeyecek. … geceleri kabuslar görüyorum. yıllardır izlediğim korku filmlerinin ürünleri yavaş yavaş çıkıyor demek ki ortaya. çoğunu hatırlamıyorum. çoğu karanlıkta sadece seslerden ibaret. bazen bir ürpertiyle uyandığımı bazen ise ter içinde yataktan kalktığımı… … uzun zamandan sonra ilk defa dün suratımı kestim… derin ve uzun soluklu bir kesikti. Peçete anlamsız kırmızılıklarla doldu. Elimi kesiğin üzerinden her çektiğimde kan çenemden aşağıya süzülüyordu. Sildiğim kan suratıma yayılarak kurumaya başlamış. Üç gün önce kavanoza koyduğum sümüklü böcek geldi aklıma. Çantayı yanımda boşu boşuna taşıyorum. Üç gündür havasızlıktan kokmaya başlamış sümüklü böceği unuttuğuma göre artık çantaya hiç gerek yok. Nasıl olsa artık kaleme kağıda da …

Back to Top