Etiket arşivi: Dileep Rao

Inception / Başlangıç

Christopher Nolan‘a olan gıcığımı bilmeyen yoktur. Tabi bu gıcık Batman’ı yorumlaması ile eşdeğerdir. Yoksa kendisini, Memento, Insomnia gibi filmleri ile takdir etmişimdir. Benim kendisine olan tek garezim, Batman gibi bir yapımın güne uyarlamasını hazzetmediğimden. Bu filmle sıradanlık katmıştı. Ancak kendisi ısrar ile Batman serisini çekeceğim diye uğraşıyor ona da saygılı davranıyorum.

Inception’a gelince kadroda yer alan Leonardo DiCaprio‘da hazzetmediğim adamlar arsında yer alır. Kendisine kinim yoktur, iyi oyuncudur iyi filmlerde oynamış ancak bir türlü kanım ısınmamıştır şahsa. Şimdi yazıya olumsuzluklarla giriş yapınca, yazının geri kalanını da olumsuz olarak görecektir okuyucu. Lalin yazının devamı insanları şaşırtabilir. Bu arada uyarmak lazım ki filmi izlemeyenler için çok fena açıklamalar içerebilir…

Bir rüyanın içinde başlıyoruz filme. Açıkçası belirtmeliyim ki, burada Saito karakterinin yaşlı halinin makyajı biraz abartı olmuş. Ona verilen bu abartı makyaj onun ne kadar çok yaşadığının, kanıtı olarak sunulmuş bize. Bu konuya tekrar döneceğim öncelikle, filmin akışına göz atalım. Film klasikleşmiş bir şekilde sondan başlıyor. Yani filmin ilk sahnesi son sahnesi oluyor. Bunun neden yapıldığı sorusuna ben, çünkü bizim izleyeceklerimizi, Saito’ya anlatıyor diye açıklıyorum. Yani bu bölüm içim en mantıklı açıklama bu. Daha sonra Cobb’un ekibi ile beraber, Genç Saito’nun bilgilerini çalmak için rüyasına girdiklerini görüyoruz. Saito bu konuda tecrübeli olasa gerek çuvallıyorlar.

Saito dünya çapında güçlü kudretli bir adam, Cobb’un bu yeteneğini kendisi için kullanması teklifini ediyor. Karşılığında ise Cobb özgürlüğüne çocuklarına ulaşacaktır. Cobb bu iş için yeni bir ekip kuruyor. Bunun içinde Paris’e gidiyor. Burada ilk uğradığı kişi rüyaları hırsızlığını öğrendiği babası. Yeri gelmişken, Paris’te babasını ziyaret edip, yeni bir mimar bulan Cobb, babasını ziyaret etmek için bir üniversiteye gidiyor. Burada çocuklarına iletmesi için, ona hediye veriyor. Ancak Cobb’un çocukları Amerika’da. Burada babasını sık sık Amerika’ya uçtuğunu, düşünüyoruz.

Ekip toparlanıyor. Ekipte birde çaylak var eğitiminin hızla verilmesi lazım. Görev ise Robert Fischer adlı zengin varisin bilinç altına, tüm şirketleri yerleştirmek. Eğitim alanları araştırma kısımları gerçekten akıcı ve insanı hayretler içerisinde bırakıyor. Film aslında üç dört temel gerçeğe odaklanmış. Ancak kurgu bu temelin üzerine sağlam binalar inşa etmeye olanak tanımış. Ekip, Robert Fischer’ın düşüncelerini değiştirmek, onda yeni bir düşünce filizlendirmek üzere işlerine başlıyor. İlk kez uçakta uyuyorlar. Ancak insanların gerçeklikleri farklıdır. Bilmediğimiz en küçük bir ayrıntı bile, telafisi zor durumlara neden olabilir. Ekibimiz her şeyin kolay olacağını düşünürken, Fischer’ın kendini sigortalattığını bilmesi, rüyaya bir müdahale oluyor ve ekip saldırıya uğruyor.

Bu sırada ekip Fischer’ın babasının kasasına, yeni vasiyetinin olduğu kasaya yönlendiriliyor. Olay kasanın şifresini öğrenmek ve vasiyeti okumak. Sanıyorum ona göre bir olan daha oluşturacaklardı. Ancak işler istedikleri gibi gitmeyince, bir uykuya daha dalıyorlar. Burada bir oteldeler Fischer’ın güvenin sağlamak için, kendilerinin onun için çalışan rüya güvenlikçileri olduğunu söylüyorlar ve Fischer onlara inanıyor.

Şimdi birinci rüyaya dönelim. Gerçek olduğunu düşündüğümüz dünyada, uçağa bindiler ve uyudular. Saldırıya uğradılar çünkü, Fischer’ın sigortası vardır. Sonra bir kez daha uyudular. Otel odasında, Fischer’ı kendilerini korumakla görevli olduklarına inandırdılar ancak saldırılar devam etmekteydi. Bunun sebebi bir önceki rüyada saldırıya uğradıklarını bildikleri gerçeği olabilir. Akabinde bir kez daha uyudular ve labirent şeklinde, ekip tarafından tasarlanmış karla kaplı bir hastahanenin olduğu yere geldiler. Burada da elleri silahlı yansımalar vardı. Bir önceki rüyadan etkilendiklerini düşündüğümüz. Buraya kadar mantıklı bir açıklama buluyoruz. Ancak ilk rüyada minibüs suya düşerken, ikinci rüyada onlar havada yer çekimsiz bir ortamdaymış gibi kalıyorlar. Bu esnada üçüncü rüyada, hala savaşmaya devam ediyorlar. Bir önceki rüyadan etkileniyorsak, üçüncü rüyada da bunu hissetmemi gerekmez mi? İkinci rüyada asansörün içine girip, birinci rüyadaki suya düşüşün etkisini azaltma fikri oldukça güzeldi. Üçüncü rüyada insanların uçmamasını buna bağlayabilir miyiz? Ancak birde matematiksel açıdan bakarsak olaya film türev -integral ikilisine göre mantıklı olaylar gelişiyor. Bu arada ilk rüyada düşerlerken, ikinci rüyada bunu yer çekimsiz bir ortam olarak hissetmeleri, üçüncü rüyada hiç birşey hissetmemelerinin en mantıklı açıklaması ikinci türevde çarpanın sıfırlanması olur.

Üçüncü rüyada da, ikinci rüyada yaralanan ve üçüncü rüyada da acıyı hisseden, Saito ölüyor. Akabinde, Cobb’un belalı eşi, Mal ortaya çıkarak, Fischer’ı da öldürüyor.  Birde üçüncü rüyada, Cobb ve Mal tartışırken Mal, Coba’a “bu da mı gerçek değil” diyerek bıçak saplıyor. Saplamıyor mu? Ariadne onu vurmadan önce. Bana mı öyle gelmiş? Daha sonra ölenleri, bulmak için bir sonraki uykuya yani dördüncü uykuya Ariadne ile birlikte gidiyorlar. Burada bu ölenler neden bir sonraki “evreye gidiyor sorusu” takılıyor aklımıza.  Onları Mal öldürdüğü için mi? Olabilir. Yada aldıkları sakinleştirici yüzünden uyanamıyorlar. Ancak ilk rüya için bu durum belirtilmiş olsa da diğerleri için belirtilmiyor.

Dördüncü evre ise bira daha dramatikleştirilmeye çalışılmış. Nolan her ne kadar iyi kurgulu filmler yapsa da insan duygusunu perdeye tam anlamıyla yansıtamıyor. Film boyuncada bunu aklından çıkaramayan Tobb da görüyoruz. Bir vicdan azabı bir özlem var bunu biliyoruz açıklıyoruz ama hissedemiyoruz. Nolan’ın tüm yapımlarında bu duygusal eksiklik mevcut. Belkide duyguları soyutlamak gerçekçiliğin ön plana çıkmasını sağlıyor. Ancak Nolan’ın filmlerinde bize yerleştirdiği klişe bu.

Dördüncü rüyada, Mal, Cobb, Fischer, Ariadne ile karşılaşıyoruz. Mal ile Cobb kendi gerçeklikleri üzerine konuşurken, bu arada, Ariadne Fischer’ı verandada buluyor. Tabi yerini Mal söylüyor. Bu arada kendi kendine ölen Saito yok ortalıkta. Cobb, Ariadne’a Fischer’ı alıp gitmesini söylüyor. Yıkılan rüyada, atlayarak, bir önceki rüyaya geçiyorlar. Bu arada bu rüyada da ölen Fischer’a elektro şok uygulandığını unutmayalım. Zamanlama gerçekten mükemmel. Diğer karakterler yavaş yavaş rüyaların içinde uyanmaya başlıyorlar. Dördüncü rüyadan üçe, üçten ikiye, ikiden bire. Birinci rüyada yüzerek sudan çıkıyorlar. Cobb ve Saito, dördüncü rüyada kalıyorlar. Bu ara da Mal’dan bahsetmek lazım ki o da dördüncü rüyada. Ancak Mal ekibe dahil değil, o zaten gerçek hayatta ölmüş. Buradaki Mal Cobb’un bilinç altından başka bir şey değil. Cobb, Mal’in öldüğü gerçeğini, kendisine anlatmakla, aslına gerçek dünyada yaşamadığını söylemekle uğraşıyor. Mal ise asıl gerçekliğin bu olduğunu savunmakta. Zaten kısa bir hikaye eşliğinde Mal ve Cobb’un hikayesi bize anlatılıyor.

Cobb, yıllar süren bir arayış sonunda, Saito’yu buluyor. Burası Limbo denilen ortak bilinç altlarının olduğu bir yer. Cobb buradan Saito’yu çıkarıyor. Cobb Saito’yu bu dünyanın gerçek olmadığına inandırınca intihar ediyorlar. Filmimiz başladığı noktaya geri dönüyor.

Filmin genel olarak incelemesini yapmaya çalıştım. Aslında izlemeyen için film havada kalacaktır çünkü rüya dünyasını bilmesi lazım. Kimlerin olduğu ve bu işlem sırasında ne yaptıklarını. Kısaca özetlemek gerekirse, ilk rüya Yusuf, ikinci Artur, üçüncü rüya ise Eames’e ait. Bunları inşa eden kişi ise  ise, Ariadne. Son rüya ise Limbo denen karma bilinçsizlik durumu. Saito buranın gerçek dünyası olduğuna inanmış ve çok yaşlanmıştır. Ancak Cobb kendisinin Limboda olduğunu bildiği için onun kadar yaşlanmamıştır. Ancak kendisinde de görürüz belirtileri. Karakterler rüyalardan bir bir uyanıyorlar. Saito ve Cobb bilinçsizlik durumunda oldukları için birden açıyorlar gözlerini…

Aklımda kalan bir konu ise başta bahsetmiştim Cobb’un babası, Miles. hava alanında nasıl Cobb u karşılıyor. Amerikada işi ne, haberi nasıl almış… ve finalde dönen topaç…

Filmde pişmanlıkların, vicdan azabının etkisini oldukça görüyoruz. Zaten bütün rüyalarımız bundan ibaret film bunu vermeye çalışmış bize. Felsefi açıdan filmden çok şey beklememek lazım. Gerçekliği sorguluyor evet ancak bu klişeler ötesine geçmemiş. Sadece kurgu ve görsellik filmin yükselmesine sebep olmuş. Bana bazı sahnelerdeki aksiyon fazla geldi. Aslında aksiyon dozu yer yer düşürülebilirdi.

Şu bir gerçek ki, hikaye tanıdık gelse de, filmin kurgusu mükemmele yakın diyebiliriz. Gerekli tüm ayrıntılar düşünülmüş. Konu gerçekliği sorgulamak olunca, sorduğunuz sorulara başarıyla yanıt veriyor. Bir yerde gittiğimiz bilinçsizlik ortamı zaten sorabileceğimiz tüm sorulara cevap verebilme olanağı tanıyor. Görsel açıdan film tatmin edici, film boyunca 3D olabilir miydi diye düşündüm durdum. Ancak film 3D olmasa da IMax olarak çekilmiş. Sanıyorum Türkiye’de vizyona girmedi.

Aklımda kaldığı kadarıyla kendi çapımda film hakkında yorumlar yapmaya çalıştım. Gözden kaçırdıklarım ve farklı algıladıklarım olmuş olabilir. Bu sebepten eklemek istedikleriniz yada, bu yanlıştır dediklerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz. Bu sebeple filmi daha iyi analiz etmiş oluruz.

Amerikan sinemasının son dönem en başarılı kurgulanmış filmlerinden biri. Bir baş yapıt değil elbet. Ancak izlenilmesi gereken iyi bir film…

Yazan ve Yöneten: Christopher Nolan

Oyuncular:

Leonardo DiCaprio Cobb
Joseph Gordon-Levitt Arthur
Ellen Page Ariadne
Tom Hardy Eames
Ken Watanabe Saito
Dileep Rao Yusuf
Cillian Murphy Robert Fischer
Tom Berenger Peter Browning
Marion Cotillard Mal
Pete Postlethwaite Maurice Fischer
Michael Caine Miles

Linkler:

http://inceptionmovie.warnerbros.com/

http://www.imdb.com/title/tt1375666/

Avatar

Arada yeni filmlere de değinmek lazım. Mesela bu yeni filmlerden birisi de bu senenin Oscar ödüllerinde bir çok ödülü kapacağına inandığım Avatar. He ne kadar Avatar deyince kafasında ve vücudunda mavi oklarla dolaşan küçk kahramanızmız gelse de aklımıza bu Avatar da akıllara yer edecektir.

Usta yönetmen James Cameron‘ın 16. filmi olması özelliğini taşımakta bu film. James Cameron yıllarca bu filmin üzeirnde çalıştıktan sonra teknolojinin tabiri caiz ise bokunu çıkararak bu filmi çekmiş. Öyle ki film baştan sona bilgisayardan yapılmasına rağmen en ufak noktada bile gerçek insanlar ile animasyonları birbirine karıştırmıyorsunuz. Eh tabi film birde 3D olunca tadı ayrı oluyor…

Öncelikle filmde sinemanın üst noktalarına erişiyorsunuz. Hani diyorlar ya bu filmde herşey değişecek diye evet doğru ve bu değişimin James Cameron tarafından yaşatılması beni ayrı bir mutlu etti. İşte sinema bu diyorsunuz ancak bir tarafımda eski klasik sinemacılardan olduğundan kendimle çelişkiye düşüyorum. Bu konuda dikkat etmem gereken öğe yeni ve yaratıcılık nerede?

 

James Cameron bunu görsel olarak yapmış. Aslında senaryoyu ayrıntılı bir şekilde masaya yatrıdığınızda klişeler karşımıza çıkıyor. Ancakartık dünyada herşeyin klişe olduğunu düşünürsek bu içlerinde övgiyi hak eden bir yapım. Hani kendi kendime de sormadım değil filmden çıkınca biraz daha ayrıntıya inilsemiydi diye. Ancak fazla ayrıntı da felsefenin biraz daha öze inerek yansıtılması da filmin hızını düşürür müydü? Sorular, sorular… cevapsız kalacak sorular…

 

Filmdeki görsellik sizi büyülüyor mavi renkli uzaylılara hayran kalıyorsunuz. Biz dünyalılar onları katlediyoruz. Aslında filmin felsefesi biraz düşük kalmış desek bile film bize anlatmak istediğini açık bir şekilde anlatmış. Mesela filmden çıkardığım bir replik şu bire bir hatırlayamasam bile… “Altlarında değerli şey bulunduranlar bizim düşmanımızdır.”

Filmin görselliği bu kadar iyiyken belirtmeliyim ki filmi kesinlikle 3d izlemek gerekli. Bu zamana kadar izlediğim tüm 3D filmlerden kat kat daha iyi bir etkiyi aldım. Ancak işin kötü tarafı alt yazılardı. Her ne kadar altyazıları görüntüleri etkilememek için sağa sola kaçırsalar da bazı yerlerde ister istemez görüntünün üzerine biniyordu.

James Cameron Pandora adlı gezegeni çok güzel bir şekilde tasarlamış. Bazı özellikleri bana Miyazaki’nin Prenses Mononoke sini hatırlatması dersem yalan olur. Ancak tabi çok farklı özellikleri de mevcut. Pandora o kadar güzel tasarlanmış ki, her insanın orda yaşamak için can vereceğini söylemek iddialı bir söz olmaz. Ancak orayı katledeceğimiz de bir kesin tabii…

Görsellik hakkında daha ne anlatabilirim ki… Yani anlatacak bir şey yok. En iyisi tasvir etmektir ki yazılacak kelimeler bir kitap halini alabilir. Sanıyorum ki Cameron kitabı da yakında piyasaya sürer. Çünkü bu dünya hakkında anlatılması gereken çok şey var…

Biraz da hikayeden bahsedelim…

Avatarlar Pandora gezegeninde yaşayan na’vi denilen yerkli halın dnaları ve insan dnaları ile oluşturulmuş yaratıklardır. Görünüşleri na’vilere benzemektedir. Gözle görülebilecek tek fark avatarların 5 parmağının olması na’vilerin ise 4 parmaklarının olmasıdır. Pandora gezegeninde tüm varlıklar birbirine bağlı  yaşamaktadır. Aslında bu da üzerinde durulması gereken bir konudur lakin es geçiyorum. Öyle ki ismini hatırlayamadığım at benzeri yaratıkların üzerine binerken saçlarının üzerlerinde bulunan şey ile birbirlerine bağlanırlar.

Bu mutlu yaşayan türün izerine insanlar maden bulmak amacı ile giderler. Tabi gittikleri yerede biyolojik çalışmalar da yaparlar. Dillerini öğreten okullar açar ve misyonarlik faliyetlerine başlarlar. Ancak na’viler insanlara istdiklerini vermeyince aralarında bir çatışma çıkar… İstedikleri ise na’vilerin yaşadığı dev ağacın altında bulunan madendir…

Tabi istedikleri alamayan insanlar herşeyi yakıp yıkmaya başlarlar. Seve seve olmasa söke söke mantığı işler burada. Tabi bu sırada değinmemiz gereken konu avatarların burada ne işe yaradığıdır. Jake Sully gazi olmuş eski bir askerdir. Aslın avatar projesinde abisi çalışmaktadır ancak o ölünce avatarı yönetebilmek için onun genlerine yakın genleri olan birini kullanmak gerekmektedir. Jake bunu kabul eder. Avatarına da tam anlamıyla uyum sağlamıştır. Daha ilk seferinde bir yaratığın saldırısına uğrayınca bu acımasız ve bilmediği bir dünyad akalır. Ana yardım eden ise Na’vi kabilesinin liderinin kızıdır. Jake ilk başta yadırgansa da Na’vilerin içine girer ve kandini kabul ettirir. Eski bir asker olan Jake komutayı elinde tutan albay ile (rütbesi doğrudur umarım) bir anlaşma imzalar. Jake ona istihbarat sağlayacaktır, o da onun tekrar yürümesi gereken ameliyatı yaptıracaktır. Anlaşma yapılır ancak Jake gerçeği görür ve kendi türüne ihanet eder…

İşte burada bir kurtuluş hikayesi başlar… Film anlatmakla birmez o kadar değinilmesi gerekn nokta var ki ancak film sinemada izlenmediği takdirde yazık edilecek bir film… BU arada sanki Cameron bu filmde kılızderililerin öcünü almış sanki Na’viler ile ne kadar çok ortak noktaları var…

Tabi filmi bir çok ırka, bir çok millete uyarlamak mümkün. Heh buradaki dünyalıların yediği boku bizim dünyamızda sadece Amerikalılar mı yiyor orası başka bir mesele…

Yoruldum… yazıyı çok dağıttım… ancak yazacaklarım ekleyeceklerim bitmedi… Ancak burada kesiyorum… izleyin aşağıda tartışalım…

Bu arada böyle bir filmin müzikleri mükemmel olmalı diye düşünmüşsünüzdir yazı esnasında evet gerçekten de mükemmel. Müzikeleirn arkasında ise James Horner gibi bir isim var… Şapka çıkartıyorum…

Oyuncular:

Sam Worthington Jake Sully
Zoe Saldana Neytiri
Sigourney Weaver Dr. Grace Augustine
Stephen Lang Colonel Miles Quaritch
Michelle Rodriguez Trudy Chacon
Giovanni Ribisi Parker Selfridge
Joel Moore Norm Spellman (as Joel David Moore)
CCH Pounder Moat
Wes Studi Eytukan
Laz Alonso Tsu’tey
Dileep Rao Dr. Max Patel
Matt Gerald Corporal Lyle Wainfleet
Sean Anthony Moran Private Fike

Linkler:

http://www.avatarmovie.com/

http://www.sinemalar.com/film/5359/Avatar/

http://www.imdb.com/title/tt0499549/

Drag Me to Hell – Kara Büyü

Gayet başarısız buluğum filmlerden biri Drag Me to Hell. Korku, gerilim filminden çok komedi filmine kaydığı yönler oldukça fazla. Her zaman ki gibi sessizlik içinden çıkan ani ses patlamalarının dışında filmde ürkütücü bir sahne yok. Konu ise gayet klişeleşmiş. Bana filmi izlerken farklı hiçbir şey hissettirmedi. Yönetmen -ki bunu söylemek istemezdim- biraz daha Tayland filmi izlerse yada Taylandlılarla çalışırsa bu büyü olayını çözer sanırım…

Anlaşılan o ki yönetmen ve senaristin büyü ile ilgisi yok. Tek ilgileri hadi büyü filmi çekelim demelerinden kaynaklanıyor sanırım… Gerçi yenilik yok dedim ya yalan ben bir büyünün sağ ve sol kroşelerle adam dövdüğünü ilk bu filmde gördüm…

Film ne olduğunu bilmediğimiz bir tarihte ki sanıyorum 30 yıl önce bir büyücünün evinde başlar. Bir çocuk ona getirilmiştir. Büyücü onu kurtarmaya çalışır ancak çocuk ikinci kattan yere düşer. Düştüğü yerde birden açılır ateş topu onu içine çeker… Sanıyorum büyü şeytandır (ilginç bir cümle oldu.) Büyücü tekrar görüşeceğiz diyerek hikaye günümüze gelir…

Los Angeles’ta bankacı olan Christine Brown yükselme yakın zamanda müdürlük beklemektedir. Özel yaşantısı da iş yaşantısında oduğu gibi başarılı gitmektedir. Tek sorun erkek arkadaşının annesinin sıradan bir memur istememesidir. Tabi bu Christine’in fırsını daha da arttırır. Bir gün bankanın bir müşterisi kredi borcunu erteletmek için ona baş vurur. Christine önce müdürüne sorar ondan aslında iki kere uzatma verildiğini ve insafiyetin kendine kaldığını öğrenince tercihini krediyi uzatmamakta kullanır.

İsmi Ganush olan bu kadın isimli bu tuhaf yaşlı kadın, bunun üzerine önünde diz çöker ve uzatma ister. Christine bu durumdan kurtulmak için güvenliği kaldırır. Kaıdn onun ayaklarına sarılmışken birden geri çekilir Christine ve kadın düşer. Bayan Ganush beni rezil ettin diyerek Christine saldırır.

Tabi bankadaki olayla bitmez. Ganush onu otoparkta yakalar ve saldırır. Bu arada zaten Ganush’un şeklinden büyücü olduğunu anlarız. Tek gözü yoktur, tırnakları sivri ve kirlidir. Yani korkmamız gereken her şey var. Otoparktaki ilginç saldırı sırasında Ganush, Christine’in düğmesini alır ve kara büyü yapar. Bu arada otoparkta ikisinin kapışması izlenmeye değer… Sahneler oldukça komik ve etkileyici…

Büyülenen kızımız bir şeylerin ters gittiğini anlar. Bir medyuma uğrar ve medyum büyünün kuvvetli olduğunu söyler. Dediklerini yapar. Tam kurtulduk derken aslında büyünün çözülmediğini anlar. ve tekrar medyuma gider. Medyum kendini için zor bir büyü olduğunu ancak çözecek birini bildiğini söyler… Bu şekilde filmin başında genç halini gördüğümüz büyücüye giderler…

Tabi filmin yönetmenin den de bahsetmek lazım. The Evil Dead, The Grudge, Spider-Man gibi başarılı filmlere imza atmış bir yönetmen olan Sam Raimi‘nin böyle bir filmle karşımıza çıkması beni biraz şaşırttı. Gerçi filmi şöyle de özetleyebiliriz. Christine Brown karakteri aslında paraya ve mevkiye tapan bir kişiliktir. ve başına gelenler bir bakıma terfi hırsı yüzündendir. Christine ne kadar güzelde kardi istemeye gelen kadın onun tam tersi o kadar çirkindir. Burada Christine’in aşağılama özelliğini de görürüz. Belkide krediyi bu sebepten dolayı uzatmadı. Protez dişler ise cabası…

Film ilerledikçe başına gelen olaylardan dolayı Christine biraz daha yumuşuyor daha insancıl olduğunu ve hırsı bir kenara attığını gördüğümüzde zaten bu büyüden kendisini koparmışta oluyor. Hatta günah bile çıkarıyor kredi konusunda. Ancak sonunda mutlu mutlu sevgilisi ile buluşacağında aldığı pahalı kaban onun sonunu hazırlıyor… Kısaca film aç gözlülük nelere kadir dedirtiyor bize…

Ama bu filmi sevmemiz için etken değil. Yada sevmem için diyeyim. Bence olmamış bir film… Sam Raimi‘den beklemezdim. Hatta Sam Raimi‘nin olduğunu bilmiyordum. Ekranda okuyunca içerledim…

Oyuncular:

Alison Lohman Christine Brown
Justin Long Clay Dalton
Lorna Raver Mrs. Ganush
Dileep Rao Rham Jas
David Paymer Mr. Jacks
Adriana Barraza Shaun San Dena
Chelcie Ross Leonard Dalton

Linkler:

www.dragmetohell.net/

http://www.imdb.com/title/tt1127180/

http://www.sinemalar.com/film/20308/Kara-Buyu/