Ver:1 Bak, güneş yine kızıllaşmış bulutların ardından ekşi haliyle, doğuyor güne. Pekmez gibi. Ağzım değil gözlerim buruşturduğum. Aslında dünya hiç dönüyormuş gibi görünmüyor. Belki benim başım dönüyor. Damarlarımdaki alkolün son damlalarının da silindiği günler. Gözlerim her yeri bulanık görüyor. Yarasalar gibiyim. Gözlerimi açtıkça aydınlanan hayat bir ur gibi yayılıyor beynimde. İnce bir çığlık. Martıları severdim. Çığlık yönümü kaybettirdi. Yarasaları yakalamak için müziğin sesini sonuna kadar açardım. Ve onlarda karanlıkta, gözlerimi oymaya çalışarak, intikam almaya çalışırlardı benden. Denize atılmış bir ağdı, beynimdeki büyün damarlar, çekiliyordu yavaş yavaş. Kes şunu! Büyük bir çığlık. İki koltuk arasında ellerim iki yana 182,5 derece açık. TRT sanatçıları gibiyim. “Bu akşam bütün…” ellerini ritmik salla! Sokakta salınan köpeğin kuyruğu gibi. Damarlarımdaki alkolün son günü. Hava açık. Beynim doğum sancıları çekiyor lodosta. Bu güzel değil! Susturun her şeyi! Nasılda büyüyor karıncaların ayak sesleri! Bir, iki, üç, dört,bek, altı, yedi, sekiz, dokuz, aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa!, on iki, on üç, on …

Çiçeklerin adlarını sayıyorsunuz bir bir, dertlerini, kokularını, renklerini; ama ben ağlıyorum, yazmayın öyle diyorum, susuyorsunuz! Sokaktan türkülü şarkılı arabalar geçiyor. Gül dalına da konar mıymış bülbül yavrusu; düşer, diyorum! Şiire konuyor ya, türküye de konar diyorsunuz… Çay vereyim mi, diyorsunuz, dergilere bak istersen diyorsunuz, fincanın kimsenin tutmadığı solak yerinden tutunuyorum sohbete. Ah, ölünce titiz böcekler yiyecek beni, diyorum, gülüyorsunuz…. Kedilerden ne haber… Hastalarınız, şairler… Bu şehri, bu şiirleri… diyorum, diyorsunuz, diyorlar… ??? (kim) (arşivde buldum yazdığım konusunda tereddütlerim var ama kim??)

kulaklarım kanatlanmış, uzun, sivri, şekilsizliklerle bezenmiş kirli papuçlarımın yerde bıraktığı çamur izi, prematüre bebeklerin ağlayışı, ardımdan kaçarcasına bağıran, sabahın kör saatlerinde yoğrulmuş benliğim, gözlerimin altından sızan damlaların oluşturduğu gölet… kimler geliyor, kahvaltı uzamış, yumurtaların içersindeki civcivler kabuklarından çıkmak istemekte. inek davacı sütü için, hatta arılar mahkemeye bile vermişler. çay yaprakları solmuş. bir yudumda vücudunda esen o lezizlik değil artık. küflenmiş baharatlar… acı ağır, acı şekillil… tabakların çiçekleri açmmmış. kaç kez söylememe rağmen topraklarını serpmişler, canım beyaz masa örtüsüne… ceninleri masa üzerinde gezinmekte.. bunlar ne…

Night Visions by Cindy Iverson http://www.paperstudio.com/night_visions.shtml 01.42-1 Birkaç gündür sağanak şeklinde yağan kelimelerle başa çıkamaz oldum. Ne yapmalıydı? Nasıl kurtulmalıydı, yetmiş insanın yanına ek? Nasıl öldürmeliydi onları? Uyuyarak mı? Yoksa konuşarak mı? Peki ama kiminle? Yazmak? Ölürler mi?… Denemeli… 15.12-1 Bakın diyorum sadece. Maçka’dan Taksime doğru arabaların yanaştığı yolda yürürken, ellerimin donmasına rağmen, sırtımdan uzun uzun soğuk bir şekilde kuyruk sokumuma doğru akan damlalar, bir bu kütlesi soğukluğunda vücudumda seyrederken, bir neşterle iki parçaya ayrılmış deri gibi sızlıyor bedenim. İçimde bir ürperti ayaklanıyor, susuz, bitap düşmüş vücuduma, kamçının darbeleri inerken bayılmak üzere titriyorum sanki. “Evet az kaldı.” Hayır, rüzgar dövüyor bedenimi. Marmara denizinin bir bölümü takılıyor gözümün bir ucuna. Hayır bakmamalıyım! Çişim… Şimdi sırası mı? Peki ya İnönü Stadı… yeşil… boş… İnsanın içinde küfretmeyi özlüyorum. “Ne işim var burada?” “Düşünmemeliyim az kaldı…” yalnız yağmurun vurduğunu, yandan bir trenin vagonlarıymış gibi geçen arabaları, rüzgarın öksürmesini duyuyorum… “Evet bu iş olacak.” “Az …

Boş bir kovan manzarasının içinde ufak ufak büyüyen bal peteğinin izinde yürürken batmamaya ve yapışmamaya; bir karıncanın onu ezmeye çalışan adidas marka ayakkabının altından sıyrılıp, kurtulmak için çırpındığı hayatta, son bir silkinişin seninle olacağını sanmıştım. Hayaller hayaletlere varırken iki köhne duvar arasında gelişini beklemek, her gidişinin, geç kalınmışlığın, bir o kadarda varlığın arasındaki yokluğunun, güzüme acı vurumuydu hayat. Ve benim için dünya büyüdükçe daha da acılaşan bir hayat. Hayat buydu. Ve bir sıfatla betimlenebiliyordu aslında. Ya da iç geçirip,kendime vurduğum damganın diğer bir yüzü… İnsanlar kaybetmeye başladığında ucubeleşiyordu. Hiç kazanamayanlar ise kazanmaya başladıklarında. <p class=”MsoNormal” style=””><span style=”color: red;”> </span><span style=”font-family: Verdana; color: red;”>Aynı yerde aynı şehirde, şehrin aynı sokaklarında, yalnızlığı yaşayan eski devranlar görmüş küçük bir odasında Kieslowski’nin yalnız karakterlerine bürünmüş aynı acıyı paylaşan, deniz sakini dalgaların huzurunda ayrı istatistiklerle kapak olmuş viraneler içindeyim. Umutsuzluk sensizlik ve acı içime işleyen. Sadece boş hikayeler son noktasında yalnızlığın ve kelimeler içime akan …

bazen düşünemediğimi biliyorum. gözleirmin altında biriken torbalar bunun kanıtı. eğer düşünebilseydim gece uykularım kaçmazdı. her işte olduğu gibi düşnmekte de kendimi kabiliyetsizler arasına koyuyorum. büyük kapsamlı olumsuzluklar kümesinin has elemanı… buyurun benim. ellerimin altındakiler mahfettiklerim, unuttuklarım, bilmediklerim… açıkça hissettiğim ise yavaş yavaş eridiğim… şimdi gözlerimin önünde hayalleirm, aşkım hızla yitip giden zamanım… her zamanki gibi… sessizlik…

Back to Top