Bira Edebiyatı ve Ruhsuz Kadın Sevişmeleri

ellerim. gözlerimin görebildiği kadar uzaklaşmış. kendinden habersiz olanlarla ilişkisiz, üzerine çöken ilişkinin tüm ağırlığında. ayaklarım ise iyice düzelmekte. başımda dolanan ince ağrılar, yakalamaya başlarken hayatı uzanan ilginç huzursuzluklar…. -sana ne verebilirim ki? belki biraz mutluluk. -daha fazlasını istediğimi nerden çıkardın? -daha önceki ilişkilerine bakıyorum hepsi uzun hepsi pa… kelimeler dökülmemeli ağzımdan. kapatmalıyım bir kez daha belki de susmalı… uzaklardan seslendi norra… içimdeki buruk heyecan yollara düşmeden. ardına kadar açık bir kapıyı aralayarak. birkez daha ertelenecek mi mutluğum, yokluğunun arasında titrek bir mum alevi gibi? kelmeler kafi. dünyamın içinde var olmaya çalışırken. yalnızlığımın geçit törenlerinde. çocukluğum, gençliğim ve yaşlanmaya yüz tutumuş bendenim… anlamsız mutluluklar furyası, aynadaki yansımam ve ben. birbirimize bakarak yol aldığımız, ince satırların bölük pörçük yolcusu… ve geleceğe saklanmış dönüş kareleri… kime inanmalı gençliğim, kime bağlanmalı öldürmeye başlamışken hayatı?

2300 (notlar 4)

KATLİAM 1: Gözlerine bakıyor… Gözlerinin altındaki kırışıklıklar gün geçtikçe kendini daha da belli etmeye başlıyor. Oysa tıbbın şu yüz gerdiren formüllerinin bu küçük çiziklere bile müsaade etmemesi lazım.Ulusal mahkemeye başvurmalı ve hakkını araması lazım. Peki ya sorun sadece kendinde mi vardı? Yo hayır! Evet! Diğerlerinde bir sorun yoktu. Ama kişiye göre tedavi uyguladıklarını söyleyen onlar değil miydi ama?.. evet şikayet etmeli ve hakkını aramalıydı. Aynadan uzaklaşıyor. Yarın yüzüncü yaşını kıtlayacak. Aslında şu kırışıklarda olmasaydı. Ama kısa bir zaman ayırıp bu gün güzellik uzmanına gidip bir kontrolden geçebilir ve bu kırışıkların neden kaynaklandığını sorabilirdi. Evet gitmeliydi. Saat daha yediydi. Neden sabahları hep erken kalkıyordu ki? Yoksa bu yaşlılığın mı belirtisiydi? Kim bilebilir? Aslında çoğu insan gibi bu konuda o da kendini bilinçlendirme gitmemişti bu toplumun eskilerden kalma bir alışkanlığıydı aslında. Bu gün her şey hazırdı. Yani şöyle böyle. Daha hafta başından doğum günü organizasyonunu Doğum günü şirketine vermiş, parti yerinin de …

Kelimeler bir çeper gibi çöküyor üzerime, ellerimdeki çatlaklıkla içime dolanan hastalığın habercisi. Cümlelerimde bir son yok. Kendimi bıraktığım boşluğun belirtisi üzerimde, yine bir neden, sorunsallar topluluğu… Ve insan daha da iyi anlıyor yaşlandıkça zaman tekerrürden ibaret… Acılarım ise dinemeyen bir yağmur bilerek kendimi ıslanmaya attığım kurumaya çalışmada, gözlerimi sektirerek yansımamda ve hoşnutsuzluğu hayatın damarlarımdaki irin… Çizip çıkarmak elimde belki varlığımın saflığı gibi… Bu kez son kez aptalı oynuyorum… Sürekli karakterime düşünerek… Elimde hoyratlığı aşkın ne kadar çeksem uzamayan yanımdayken bile çarpan… Herkes gitmek zorunda mı bile bile benliğime kazınarak

2300 (notlar 3)

Yıl 2110 Gecenin sonu yaklaşmak üzere. Gözlerinin üzerinde gözlerini görüyor. Ellerini akşamın erken saatlerinden beri ellerinde tutmakta. Önce yazlık sinemada eskiden kalma bir film izlediler. Artık gerçeklik o kadar vardı ki duygular hep bir kenara atılmakla yetiniyor. Ama bu gün değil ve de bu yaşta. İnsanlar ağlamanın ne olduğunu unuttular mı? Hayır! İnsan varlığını hiçbir zaman unutamaz. Gözlerini gözlerinde görüyor. Bir an hareket eden bir çalı parçasına bakarak gözlerini kaçırıyor kızın üzerinden ve ellerini uzun süredir süren tutsaklıktan kurtarıyor. Bedeni kaskatı kesiliyor birden. Anlaşılan yine şu hayallerden bir ama bu geceyi harap etmemeli. Ellerini kızın kırmızı eteğine yaklaşıncaya kadar ayaklarında gezdiriyor. Nefes alış verişleri otomatikman hırlanıyor birden bire, kalbi çarpma sınırın yaklaşıyor. Bu amatörlüğün verdiği şaşkınlık dürtüsü değil. Kırmızı dudakların ona yaklaştığını görüyor. Ve açık yeşil gözlerin göz kapaklarıyla birlikte kapandığını. Kendini arıyor yansımada göremiyor. İçinde bir burukluk doluyor. ‘Ya yoksam! Ya bunlar hayalse? Ya dağ başında aynayı nerde bulacağım …

2300 (notlar 2)

DOĞUŞ 1: Kapıyı açıyorum. Sabahın ilk ışıkları doluyor odaya. Gecenin yapay ışıklarından çok farklı. ‘o’nu merak ediyorum. Belirsizce aklıma kazınmış bir merak bu. Elimde… neye ulaşmak istiyorum. Bu son kapı mı yada son öldürmem gereken yaratıklar onlar mı? Bilmiyorum ama şuursuzca etrafa ateş ediyorum. Biliyorum onları ben öldürmezsem onlar beni öldürecek. Oysa artık savaşlar yok. Yoksa bunlarla mı oyalamaya çalışıyoruz kendimizi. Şu üç başlı yaratık. İsmini öğrenmek istemiyorum. Düşmanımı tanımak. Acıyı vücudumda hissediyorum hayır bugün seninle başa çıkamayacağım. ‘Çıkış istiyorum.’ ‘OYUN SEÇENEKLERİ’ ‘OYUNU KAYDET’ ‘ÇIKIŞ’ Sonunda benliğime düşen yorgunluğu atabildim. İnsan rahatlıyor birden. Posta kutum yanıyor. Onu okumaya başlıyorum. ULUSAL DÜNYA HASTANESİ 27 Haziran 2099 Ulusal Birlik Kurulundan çıkan 27062121-ebcexx-27 kodlu karar uyarınca ortalama yaşam sürenizin yirmi yıl daha uzatılmasına karar verilmiştir. Talebi gerçekleştirmek istemeniz dahilinde ULUSAL DÜNYA HASTANELERİNDE karar kodunuzu görevlilere bildirerek gerekli işlemleri başlatabilirsiniz. ULUSAL DÜNYA HASTANESİ BAŞ HEKİMİ Gökçe Palmer Hayır ömrümü uzatmak istemiyorum. Peki ya neden …

2300 (notlar 1)

Giriş ‘O’nun varlığını biliyorum. Yani bunu gökyüzüne baktığımda rahatlıkla anlayabiliyorum. Ve biz ‘o’nun yanında çok küçüğüz. Belki de ‘o’ bizden milyarlarca ışık yılı uzakta. Ve biz bu uzaklığın sadece yüzde birine ulaştık. Bu bizim için küçük bir adım biliyorum. Ve ‘o’ orada. Uzaklarda bir yerde. İçimde kıpırdanan kana doluyor bazen. Onu hissedebiliyorum ve şimdi varlığın üçüncü aşaması. Yıl 2071 Gazetelerden birini alıyor eline. Son zamanlarda televizyonda ve basında süreli tartışılan o konunun bütün bir açıklaması var. Elinde o eski saman kağıt. Biliyorum bu zamanda o saman kağıtlardan okunan gazete benim ne kadar geri kafalı olduğumu bir kez daha kanıtlıyor. Ama bu geri kafalılıktan çok eskiye olan özlem. Ve birkaç ciddi gazetenin eskiye sahip çıkarak yine aynı şekilde gazetelerini matbaada basması ne güzel bir şey. Şu mürekkep kokusu. İçime çekerken bile içime dolan odun kokusu. Biliyor musunuz artık bu ülkede bile ‘lütfen çimlere basmayınız’ yazısı tarihe karışalı çok oldu. Gazetenin ilk …

saklanmak. uçsuz bucaksız bir düzlükte. belki kafanı toprağa gömerek, belki de son kez nefesini gizleyerek. asla değiştiremeyeceğin gerçeklerin etiketlerine sarılarak, umarak, umursayarak. saklanmak, bir daha olmayacağını bilip, bütün güzelliğine sarılarak… ve uyanmak saklandığını bildiğin halde gerçeklerin ortasında…

Back to Top