Etiket arşivi: Dönüşüm

Dönüşüm üzerine önsöz gibi bi’şi

Hikayeyi böyle parça parça bloga yazınca tam olarak hikaye olduğu anlaşılmıyor. Bu sebeplerden ki bende hepsini bir araya toplayacak bir yazı yazayım dedim, bu yazıda bir işsiz gibi bir şey oluyor şimdi sanırım.

Tarihler kontrol edildiğinde yine uzun süreli bir hikaye oldu bu sanırım. Bu hikayenin en büyük özelliği tamamen cep telefonuna yazmış olmam. Yani insanlar mesaj yazıp sosyal medyada ben bir şeyler paylaşırken ben bunu yazmak için debeleniyordum. Haydi alkış bana 🙂

Hikaye sıcak bir Ramazan gününde başladı. Malum İlk satırlar Bunu belki ediyor. Ancak gelen süreçte neler neler yaşanmadı ki?

Hikaye Kafkanın dönüşümünden esinlenerek basladi. Bu ilk satirinda bariz bir şekilde bunu belki ediyor . Ancak burada bir olay vardı ki durum dönüşememek ile ilgiliydi. Kahramanımız donusemiyor eski hali ile kalıyordu. Üstüne üstlük bütün insanlar dönüşmüş. Bu dönüşen insanlar ise, kendilerine lider diyen bir insandan direktör alıyordu. Bu direktifler kendilerinden olmayanları yakalamak adinaydi. Belki son dönemlerde sıkça gördüğümüz bir durum bu. Kendinden olmayanları dislama olayı. Nitekim hikayede bu dislama dozunun kıvamını göremiyoruz. Şiddete meyilli, kaba kuvveti seven ataerkil toplumda bu dislamanin şiddet ve ölümle sonuclanacagini tahmin edebilirsiniz. Yakın gelecekte gördüğümüz olaylar da bu durumu destekler biçimde.

Aslında hikaye bu aksiyon içinde surecekken birden şekil değiştirdi. Bu değişimin asıl sebebinin aslında yazım sürecinde yaşanan sosyal olaylar olduğunu söyleyebilirim. Biraz sevgi lazımdı bize ya da bana, bende bu açığı kahramanimizin karşısına kendisi gibi, muhtemelen aynı görüşlere sahip bir kız çıkararak giderdim. Ama kuraldır ya iyi şeyler hep kötü zamanlarda olur, bu hikayede de  aynı şey oldu ve kahramanımız belkide olabilecek en kötü zamanda kıyamet olarak adlandirabilecegimiz bir zamanda aşık oldu. Mutlu son yoktu elbet. Hele ki bu zamanda. O da kendine yetişen küçük mutluluklara kanat açtı.

Peki hikaye neden yine soru işaretiyle bitti? Bu konuda bir çok şey söyleyebilirim. Hikayeye ikinci karakter girdiği andan itibaren hikayenin sonunu bu şekilde kurgulamistim. Birazda mutsuz son olsun istemedim ama birde otekilestirilme gibi bir durum vardı ortada.

Gece karanlığında dolaba ışık dolması da işin garipligi olsun sebebi bende kalsın 🙂

Sanıyorum yazacaklarım bu kadar. Bir süre sonra linkleri ekleyeceğim. Cep telefonu ile yazdığım için kelime hataları da mevcut. O kadarı da affola. Müsait olduğumda düzeltecek ve pdf olarak siteye ekleyeceğim. 

Aşağıdan tim yazılara ulaşabilirsiniz.

Okuduğunuz için teşekkürler.

https://kisiseldepresyonanlari.com/2016/06/29/donusememek/

https://kisiseldepresyonanlari.com/2016/06/30/donus-3/

https://kisiseldepresyonanlari.com/2016/07/09/don/

https://kisiseldepresyonanlari.com/2016/07/12/don-2/

https://kisiseldepresyonanlari.com/2016/07/23/don-3/

https://kisiseldepresyonanlari.com/2016/08/09/don-4/

Dön

Yaklaşık bir günü evde geçirdik. İlk defa evde fazla yiyecek dulundurmamamin acısını çekiyorum. Sıcak hava olmayan elektrikler sebebi ile vantilatorun calismamasi ikimizin de bol su kaybetmesine sebep oluyordu. Üstüne üstlük yerine koyacak suyumuz da kalmamıştı. On litrelik damacananin dibini tuketmistik. Normal şartlarda da çok su içen ben bu süre zarfında icebildigim minimum suyu içmiştim. Vücudumdaki susuzluk sebebi ile artık eskisi kadar faz terlemiyordum ama  etrafa bozuk peynir kokusu gibi bir koku saldigimin farkındaydım. Bu sebepten dolayı onun yanına çok fazla yaklasmıyordum. Bir kaç kez duşa girmeyi denedim ama dışarıdan gelen sesler beni tedirgin etti. Hem bir süre sonra insan doğal olarak kokmamaya başlıyormuş, bir yerde okumuştum.

Sonunda evden çıkmamız gerekiyordu. Buzdolabında bulunan çikolata stogunu eritmistik. An başında yurt dışı dönüşünde almıştım. Malum ramazan, sıcak, tek başıma yaşıyorum derken yiyecek olayına pek girmemiştim. Girsem de en fazla üç günlük yiyecek bulunurdu evimde bozulmasın diye.

Nihayet sokağa çıkmış ve bunu ortak bir kararla gece yapmıştık. Bana kalsa gece gündüz farketmezdi yanımda o olması kaydıyla. Birkaç kez dışarıya yanlız çıkıp bakınmaya teklif ettim ama kabul etmemişti. Beni önemsiyor ve başıma bir şey gelmesini istemiyordu. Belki sırf kendini korumak için beni yanında istiyordu ama olsun bu bile bana yeterdi. Allah’ım tamamen ergen muhabbetine çevirdim olayı.

Dışarı çıktığımızda derin bir sessizlik vardı. Saatten emin değişim ama onu geçiyordu sanırım. Sessizliği camilerin minarelerinden yükselen sesler böldü. Bunlar sela ile başlayan ardına duaların eklendiği ve son olarak çıktın ezanıyla son bulan seslerdi. Tüm camilerden ayrı ses tonları farklı makamlar ve yorumlarla okuyordu. O ara bir kıpırdanma oldu şehirde sanki uyuyan şehir uyanmış harekete geçmişti. İyi bir fikri miydi dolap çıkmak bilmiyorum ama çıkmış ve baya bir yol almıştık. Sokaklar bu yeni tür insanlarla dolmaya başlamıştı. Sanıyorum biz eski tür olarak ikimiz kalmıştık yada diğerleri saklanıyordu. 

Bir kaç grubu atlattık. Hepsi camiye mi gidiyor diye düşünürken aslında orta gitmediklerini farkettik sanki bu onlar için bir çağrıydı ancak camiye değil. Şu an için bizim içinde en güvenli yer camii olarak gözüküyordu.

Bir kaç saat gelen geçeni izledik. Nihayet sokaktan geçişler azaldiginda sokağa çıkarak kapısının açık olduğunu umduğum bir market yada bakkal bulmak amacıyla temkinli bir şekilde dışarı çıktık. Yol üstünde bulduğumuz birkaç marketin kapısı kapalıydı. Elektrik hala yoktu sadece ay ışığı önümüzü görmemizi sağlıyordu. Belki karşımıza çıkan kapıları itsek açık bir kapıyla karsilasacaktik ama risk almak istemedim. Nihayet nikah dairesine doğru bir büfenin kapısını açık gördük. Bir süre etrafı ve icerisini dinledikten sonra içeriye görmeye karar verdim. Yiyecek bir şeyler alabilirdim, tabi birde aydınlatmak için bir kaç çakmak.

Oldukça temkinli davranarak içeri girdim. Bir yandan da kulak kabarmış etraftaki sesleri dinliyordum. Herşey sakın görünüyordu. Kapıdan içeri adım attığımda zifir bir karanlık beni karşıladı. Bir kaç saniye sonra ise gözlerim bu karanlığa alıştı. Her ne kadar ayrıntılı bir şekilde cisimlerin yansimalarini göremiyor olsam da ana hatları ile takip edeceğim yolu görebiliyordum. Klasik büfe yerlesimini de düşünürsek çakmaklar kasanın önünde olmalıydı. Yavaşça temkinli bir şekilde ilerledim. Tezgahtaki siluetleri baz alarak elimi bir aşağı bir yukarı kaldırarak hafifçe neler olduklarını anlamaya çalışıyordum. Nihayet cakmaklara ulaşmıştım. Bir kaç tane elime aldım ve cebime sıkıştırdım. Mümkün olduğunca sessiz olmaya çalışıyordum. Son olarak bir tanesini aldım ve yaktım. Çakmağın dalgalanan ateşinde etrafa göz attım. Hemen karşımda sigara paketleri duruyordu. İçimde ki ses huzursuz bir şekilde sigara içmem gerektiğini söyledi. Bir paket almak için uzandım. Aslında bir kaç tane daha alabilirdim. Bulunduğum yerden sigaraları yetisemedigim için tezgahın arkasında dolandım. Buraya geçmem iyi olmuş tezgahın yanında bir poşetleri gördüm. Acele bir şekilde bir tane alarak içine bir kaç paket sigara attım. Markası önemli değildi ve bundan sonra daha hızlı hareket etmeliydim. Kaç dakika olmuştu buraya gireli? Ya başına birşey geldiyse?

Korkum ve tereddutum heyecanlanmama sebep oldu. tezgahın önüne geçtim ve yiyecek ne varsa bakmadan torbaya doldurmaya başladım. Bu esnada bazılarını yere düşürmüş, yerdeki beş litrelik su bidonlarina çarpmış, büyük denebilecek -Hele ki bu sessizlikte- bir gürültüye sebebiyet vermiştim. O esnada benim çıkardığım gürültüden farklı olarak bir ses duydum. Refleks olarak arkamı döndüğümde elimde kıpraşan çakmağın ışığında ortasında küçücük bir bütünün yeraldigi kocaman İki goz ve kocaman bir ağız gördüm. Hala bu yeni insanlara alışamamıştım evet ama bu titrek ve sönük ışıkta daha korkutucu olduklarını söylemem lazım. Bir den geriye doğru sıçradım.O esnada rüzgarın etkisi ya da benim elimi gevsetmemden kaynaklı çakmak söndü ve her yer karanlığa bulandı. Sadece yüzündeki şekilsiz suratın nefes alış verişini hissediyordum. “Seni şeref…” cümlesini bitirmeden kendimi geri attım. ‘Ş’ harfini söylerken ağzından çıkan tükürükler bana çarpmış tiksintimi arttırmıştı. Kaçtığımı farkedince o da cümlesini yarım bıraktı ve bağırmaya başladı. Kapıdan çıkana kadar koca ağzından çıkan hava adeta ensemdeydi.

“Burada burada, o serefsizlerden biri burada.”

Dışarı çıkar çıkmaz gözlerim Melis’i aradı. O hızla birden onu göremeyince durdum huzursuzca etrafa bakınmaya başladım.

Onu gordugumdeyse  telaşlı gözlerle etrafına bakıyordu. Sanırım gözlerinden saldigi o bal ışığını muhtemelen ben görüyor ve o ışık sadece bana rehber oluyordu. Onu görür görmez can havliyle ile elinden tuttum ve koşmaya başladım. O da bana ayak uydurmuş herhangi bir kuşkuyla kendini bağlayıp tereddüt etmemişti. Nihayetinde bir köşeye vardığımızda karanlık sokağa kendimizi bırakarak yavasladik. Bir kaç derin  nefesten sonra durduk ve kendimize baktık. Aynı kaygıları yaşıyorsanız, konuşmanıza gerek yok, Biz de konuşmamıştık. Ama çok iyi anlaştığımız biliyorum. O da aynı anlayışla bur kelime dahi etmedi. Benide içinde bulunduğumuz durumu unutmuş, Hangi tatilimin en güzel anına onu yerlestirsem diye düşünüyordum. Ancak bu düşüncelerimi yaklaşmakta olan ses bozdu. 

“Koşun, koşun, uzaklaşmış olamazlar.” Bu cümleler bana hayatımın son gerçeklerin ise bir başlangıç olduğunu hatırlattı. Kacmamiz gerekiyordu… Ne sebepten  olduğumu bilmeden, bunu sorgulamadan kacmamız gerektiğini.

El ele nefessiz kalana kadar koştuk. Çok banel ve eski olacak ama bu koşusu kırlarda sevgimizi dile getirmek için yapmamız lazımdı aslında. Biraz soluklandik. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Bunun neden olduğuna anlam veremiyordum, kostugumdan dolayı mı, Yoksa onunla el ele tutustugumdan dolayı mi?

Melis almış olduğu poşetten su çıkardı ve bana ikram etti. Elinde poşet olduğunu farketmemistim ve onu elinde poşetle koturmustum. Kimbilir ne kadar zorlanmistir. Biraz soluklandıktan sonra seslerin yaklaşmaya başladığını duyduk. Gözlerindeki korku hayatımda son kez görmek isteyeceğim şeydi.

Koşmaya devam ettik. Hala arkamızdan geliyorlar seslerin karmasasina bakılırsa da oldukça kalabalıklar. Artık koşmakta yürümek gibi bir eylem olmaya başladı bizim için. İlk zamanlarda zorlansakta sanki şimdi normal bir hareketti bizim için. Koştuk, ta ki bahçe katındaki bir evin balkon cikintisindan içeriye girene kadar. Evde hiç ses yoktu. Sanırım boştu ve bizim saklanacak bir yer bulmamız gerekiyordu. Eğer evde biri varsa da rehin alır kendimizi korumaya çalışırdık. Gerçekten kimse yoktu evde. Sanırım onlarda bu yeni insanların içindeydi. Içine girebilecegimiz bir dolap bulduk. Bu çok klişe olmuştu ama sanki saklanacak en iyi yerdi.

Yaklaşık bir buçuk metre genisligindeki dolabın içine oturduk. Bir kaç parça eşya bizi rahatsız ediyordu ama çok önemi yoktu. Önemli olan güvende olmaktı. Dizlerimizi kırmış dolabın duvarlarına yaslanmistik. Ayaklarım onun ayaklarını içeriye almış korur vaziyetteydi. Ellerini dizlerimin üstüne koydu. Ben de ellerimi uzatarak ellerini tuttum. One doğru egilmişti. Ben de ona doğru eğildim. Nefesini hissediyordum. Taze, Bana yaşam gücü veren nefesini. Dolabın dışından uzaktan sesler duyulunca irkilerek ellerimi sıktı. Bir yaprak gibi titremeye başladı. Ellerini dudaklarıma götürdüm ve öptüm. Dolabın içi iyice ısınmış artık terden kıyafetler vucudumuza yapılmaya başlamıştı. Ve sesler gittikçe yaklaşıyordu. Tek umudumuz dolabın kapısını acmamalariydi.

Gürültüler iyice yaklaşmış, sıcağın, en çokta vucudumuzdan yayılan sıcagin sebebi ile iyice terlemeye baslamkstik. Üzerimdeki tişört sırılsıklam olmuştu. Sıkarım sıkma imkanım olsa kesinlikle bir kaç litre su çıkardı. Dolabın içi o kadar ısınmıştı ki uzaktan gelen nefesi bana serinlik veriyordu. Birazdan bizi bulabilirlerdi ve bu girdiğimiz dolap muhtemelen tabutumuz olurdu. Neden bu halde olduğumuzu, neden donusemedigimizi bilmiyorum. Belki de… En çok üzüldüğüm şey ise onu koruyamamis olmak. Neyle karşı karşıya olduğumuzu bile bilmiyorken. Yine bir isyan bayrağı çekeceğim ama bu halde mi tanismaliydik? Güzel şeylerin sonu erken gelirmiş. Bizim sonumuz bu kadar erkendi. Düşüncelerimi bir kaç adım bozdu. Melis ellerimi bıraktı. Yavaş ama seri hareketlerle tişörtünü çıkardı. Teninin kokusu, küçük dolabı doldurdu hemen. Bur uyuşturucu gibi. Belki de acı çekerek ölmemi istememişti. Bir çeşit sarhoşlukla acısız bir şekilde beni ölümün kıyısına bırakmak istemişti. Benim ise onun acısını hafifletecek hiç birşeyim yoktu. Lanet olsun ki yoktu. O an hiç olmadığı kadar nefret ettim kendimden. Ellerini bana uzattı. Zifiri karanlıkta görüyormuş gibi, başımı tuttu ve kendine çekti. Dolabın önündeki ayak sesleri hızlanmıştı. Başımı kendine çekti ve beni öptü, asıl morfin buydu sanırım. Bir gıcırtı duyuldu ve ortalığı beyaz bir ışık kapladı. Hayal bile edemediğim beyaz bir ışık. Duvarlarda bile gördüğüm.

Son

Dön

Cesaret nedir? Sözlük anlamı dışında yani. Cesaret, sevdiğiniz birini koruma güdüsü diyebilirim size. Ya da en belirgin olarak bu durumda ortaya çıktığını. Cesur biri değilim, küçükken bazılarına hava atmak dışında giriştiğim küçük eylemleri saymazsak. Peki ya büyüdükçe, yetiskinlik merdivenlerini tirmandikca? Hiç bir cesaret örneği göremiyorum kendimde. Tekdüze bir yaşam. Peki zombilerden farkımız sadece nefes almamız mi, düşünmüyoruz, sorgulamıyoruz kendimizi başlamışız, uzun uzadıya giden bir halatın ortasına sürekli uçurumdan anlayacağımız zamanı, birilerinin bize hadi demesini bekliyoruz. Biraz olsun anlamışsınızdır ben böyle şeyler konuşamam, bunlar hep cesaretten.

Kaç dakika sonra kapı vurması durdu bilmiyorum ama bir nebze olsun ona sarılmak, vücudumdaki dirginligi arttırmış, hücrelerime deliler gibi savaşacak, iksiri zekretmisti. Bir süre daha sessizce dışarıyı dinledik. Nihayet gürültüler iyice kesildiğinde hafifçe silkindi. Kendimi geri çektim. Kutsal sınırların dışına itilmiş gibiydim. 

“Gitmeliyim, senin başını da sıkıntıya sokmak istemem” dedi fısıltıyla sesi kulaklarımdan dönülmez taze serin bir hava gibi indi. ‘Benim başımı daha büyük bir sıkıntıya soktun’ demek istedim, ‘sıkıntının büyüğü artık sensiz olmak’ demek istedim ama diyemedim. Işte o kadar cesaret yoktu bende. Aslanla dovusebilir,Moğol ordusu ile carpisabilir, hükümete kafa tutabilirdim ama bu iki cümleyi söyleyemezdim. O an için söyleyecek söz, kuracak cümle aradım. Ta ki kalkmak için hareketlenene kadar. “Dur” dedim, gözlerini gözlerime değdirdi. Işte bu ilahi yaşam gücü. “Onları gördün mü? Neden senin pesindelerdi?” 

“Evet gördüm” dedi, “ama neden peşimde olduklarını bilmiyorum. Sadece ‘işte onlardan biri’ diye bağırıp üzerime gelmeye başladılar, ben de korkup kaçtım. Ardımdan bazıları ‘kafir’ diye bağırıyordu.”

Gözlerinin rengi, buzdolabında uzun süre beklemiş bir bal gibi donuklasmisti. Hala hissettiği korkunun yansimasiydi onlar, bir süre sonra dolan gözleri sekerlenmis balı hatırlatıyordu bana. Ah bal, ah bal… Oysa ne kadarda seyrek telaffuz ettiğim kelimeydi Şu birkaç saate kadar. Vakti zamanında soframda aramazken şimdi vazgecebilecegimi düşünmüyorum.

Başımdan geçenleri anlattım. Insanımsıların toplantısını, sahnedeki o adamın konuşmasını. ‘Bende senden farklı görünmüyorum’ dedim, ‘demek ki benim de pesimdeler’.

Dön

Eve vardığımda direkt aynanın karşısına geçtim. Nedense aynanın karşısına geçene kadar ellerimle vücudumu yoklama fikri aklıma gelmemişti. Hala elektrilerin olmaması sebebi ile aynanın karşısında da kendimi göremedim. Zaten evin içi zifiri karanlıktı ama garip bir şekilde nesnelerden renkleri cikardiginizda onları daha iyi görebiliyordunuz. 

El yordamıyla bir çakmak buldum. Ev küçük olunca karmaşası büyük oluyor ama elektrik kesintilerine alışkın ben bu gibi hayatı şeyleri yakınımda tutarım. Hatta suralarda bir yerlerde kalem şeklinde bir fener olacaktı. 

Feneri buldum ama çalışmadı. Sanki tüm elektrikli aletler susmuştu. Aynanın karşısına tekrara geçtim. Çakmağın halkasini sertçe aşağıya çektirdim. Cılız, bir kaç kıvılcım parladı söndü. İkinci denememde ışığın soğukluğu yüzüme yansıdı. Gerçekten soğuktu. Bir buz tabakasinin ardına beyaz bir ışık tutarsiniz ya aynı o şekilde.

Aynada gördüğüm kadarıyla eskiden göründüğüm gibi görünüyordum. Buna sevinmeli miyim, yoksa üzülmeli miyim bilmiyorum. He ne kadar normalde görüntümü çok beyenmesemde bu halde görünmek beni çok mutlu etmişti ama potansiyel hedef olma ihtimalim de vardı. Bana benzeyen kimseyi görmemiştim. Belki de tek başıma kalmıştım.

Bir süre evde karanlıklar içinde kaldım. Bu büyük hengameden saklanarak kurtulabilecegimi düşünüyordum çünkü ama ne yazık ki ortada sosyal bir durum varsa ne kadar saklanirsaniz saklasın hiç bir şekilde kayıtsız kalamiyordunuz. Bir süre kendimi dinledikten sonra bir şeyler yapmaya karar verdim. Elbette bir ruyadaydim en fazla ne olabilirdi ki? En dar zamanda rahatlıkla uyanabilirdim. Bu defalarca olmuştu. Ancak şimdi burada böyle gizlenmek bir şeyleri yanlış yaptığımın hissini veriyordu bana. Dışarı çıkmalıyım. Hem belki de kimse beni aramıyor peşinde değildir. Bu sadece koca bir oyunun parçasıdır. 

Çakmağı cebime attım. Zaten şarjı olmayan telefonu masaya bıraktım. Yavaş adımlarla evden çıktım. Kapıyı ardımdan kitleme ihtiyacı duymamıştım ama yinede anahtarı aldım. Diş kapıdan adımımı atacakken bir gürültü duydum ve merdivene dışarıdan görünmeyecek şekilde tırmandım. Öfkeli bir kalabalık sesiydi bu ve hiç hayra alamet değildi. Temkinli olmakta fayda vardı. 

Sanki bir iki adım sesi kapının içine kadar gelmiş sonra durmuştu. Kalbimin göğüs kafesimi nasıl yirtmaya çalıştığını anlatamam. Korkunun ecele faydası yok derler ama ecel başlı başına koktu sebebi.

Bir süre dışarıyı dinledim. Sesler nihayet kesilmiş, kalabalık uzaklaşmış gibiydi. Yine de temkinli olmakta yarar vardı. Yavaş adımlarla gürültü yapmadan merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. O ara merdivenlerin köşesini döndüğümde parlak İki gözle karşılaştım. Bal rengiydiler ve karanlıkta bir kedinin ki kadar parlıyorlardı. Ben ise bir sıçan görmüş gibi irkilerek geri sıçradım. Gördüğüm iki göz de aynı tepkiyi verdi. Ben bir basamak geriye oturmuştum ama o çıkmış olduğu bir kaç adımı geri düşmüştü.

Aceleyle toparladım kendimi. Bu renksiz dünyada gördüğüm tek renkli yaratikti bu. İnsan mi demeliyim? Aslında ne diyeceğimi bilmiyorum. Yerde acı çektiği belliydi. Kendimi toparlayıp yanına gittim. Önce bir kez daha irkildi sonra normale döndü. Acısını yüzünden okuyabiliyordum. 

“İyi misin? Dedim. Ince ve naif bir sesle “kolum” dedi. “Evim yukarıda istersen pansuman yapabiliriz.” Kalkmaya yeltendi. Bunun cevabı evetti sanırım. Evime yabancı biri, hele de bir kız girmeyeli ne kadar olmuştu? Hemde evi bok götürüyordu. Neyse bu şartlar altında, bu karanlıkta çok dert olmazdı sanırım. Yerden kalkmasına yardım ettim. Kolundan tutarak merdivenleri yavaşça çıkardım. Kolu haricinde ayağında da bir sorun vardı sanırım. Sekiyordu. Merdivenlerden çıkarken dalgalı, kül rengi saçlarının kokusu burnuma calınıyordu. O an içinde bulunduğum bütün korkuları terk etmiş, bu kokunun eşsiz girdabinda kendimi kaybolmuş hissettim. Zaman nasıl aktı bilmiyorum ama evin kapısına gelmiştik. Cebimden anahtarı çıkardım ve içeri girdik. Onu koltuğun üzerine uturturdum. Buz dolabından suyu çıkardım. Bir bardak su verdim. Ardından bir tane daha istedi. Suyu içerken boğaz hareketlerini net bir şekilde görüyor, terlemiş ince boynundan, kırmızı dudaklarına varan o hat, çiğ tanesi düşmüş bir gülü anımsatıyordu bana. Bardağı bana uzattı teşekkür etti. Hiç bir cevap vermedim. Aslında veremedim. Ne diyebilirdim ki? En ufak bir ağız hareketim onu incitebilir miydi? 

Bardağı bıraktım, kolonya şişesini ve biraz da peçete aldım. Hiç konuşmadan yanına oturdum. Kolonyadan bir parça pencerenin üzerine döktüm. Kabullenmiş bir şekilde kolunu uzattı. Biraz soyulmustu.bu ona acı verecekti ve bende onun bu acısına ortak olacaktım ama bu onun iyiliği içindi. Bazen sırf iyilik yapmak için birinin canını acitabiliriz değil mi? Ama ben kesinlikle kendimi affetmeyecektim.

Biraz aklı selim düşünmeliyim. Ancak aşk bir anda olan bir şey değil mi? Yani yeri ve zamanı yok. Bir süre sessizce oturduk. Ben kaçamak gözlerle ona bakıyordum. O dikkatlice bana bakıyordu. Ne zaman gözlerimiz birbirine deyse içimde parıltı parlıyor gözlerimi kaçıyordum. Zorunlu bir tanismislikti bizimki korkunun kollarında. 

“Ben” dedi “Melis”. “O şeyler benim peşimdeydi, nedendir bilmiyorum ama…”

Melis, bal arısı… Gözleri adının anlamını yansıtıyor olmalıydı. Bal, bal arısı… Bir de…

“Ben” dedim. “Ben Tunç.” Ortak bir yan…

Bir süre yine konuşmadık. Bu kez cesaretimi toplamış bende rahatça ona bakabiliyorum. Bu şekilde ne kadar oturduk bilmiyorum. Zaman sekteye uğramış, saatler durmuş, derin bir sessizliğin ortasında kimse rahatsız etmeyeceğim gibi hayallerde kalmıştık. Belki de ben kalmıştım.

Bu bir lütuf. Bu bir ödül. Ve bu gerçek hayatta olmayacak bir enstantane. Az sonra gözlerimi açacağım içinde bulunduğum bu hayal dünyasından soyutlanacagim ve en önemlisi de karşımda olan gerceklikten, anlamdan kopmuş olacağım. Allah’ım ölmek böyle bir şey mi? Eğer öldüysem anlatılan cennet bu olmalı. Yok sa bu cehennemim mi benim, sevdiğime erisemeyecegim. 

Zaman geçmiyordu. En azından ben böyle ümit ediyordum. Dört duvar arsindaydik, belki de sonuna kadar cezalandirilacagim zindanimda. Ölürsem dirilmek, yaşıyorsam ölmek, uyuyorsam uyanmak istemiyordum. Yorgun düşmüş olacak ki bana bakarken gözleri kapandı. Siyah uzun kirpikleri gönlümü ferahlatan bir yelpaze misali elmacık kemikleri üstüne düştü. Kızarmış elmacık kemikleri üzerinde siyah uzun kirpikler  küçük sevimli çillerin parmakliklari olmuştu adeta. Onların yerinde olmak için neler vermezdim. Nasıl anlatabilirim?

Gönlümün ferahlığı, içinde bulunduğum rahatlık, kokusunda kendimden geçtiğim çiçek bahçesi gibiydi. Ne yalan söyleyeyim bir palmiye gölgesinde hissettiğim sessizlik ve huzuru hissettim. Her şey kuraldır ya aniden bozulur. Ani bir gümleme, ani bir patırtı duş içindeki hayalimden uyandırdı beni. O da irkildi, hatta bulunduğu yerde sıçradı. Şiddetle kapıya bir kaç yumruk indi. Bu kez birbirimizi tanımaya çalışmaktansa Peki dolu gözlerle birbirimize baktık. Rüzgarda salınan bir yaprak gibi titredi. Bende sağnak bir yağmur gibi yanına vardım. Kolumu ona doladım ve sessizliği bekledik. Gelmesini istemediğim sessizliği…

Dön

Dışarıya çıktığımda beklediğim gibi bir serinlik karşıladı beni. Hatta bu mevsimden beklenmeyecek kadar serindi dışarısı. Güneş iyice batmış, elektriklerin de olmamasiyla birlikte sokak, sadece ilk dördünün cılız ışığı ile aydınlanıyordu. Etraftaki evlere baktığımda hiç bir ışık göremiyordum. Ne bir fener ne bir, mum ışığı. Sokak oldukça sessizdi. Duyabildigim tek ses, sokakta İki bina arasına asılmış Beşiktaş bayrağının çıkardığı sesti. Bu günle birlikte bayrak iyice haşlanmış olmalı, bir dokuz sene daha bekleyecek direnci ulaşmıştır.

Adımlarımı hızlandırdım. Karanlık, karanlıktan çok sessizlik beni hep ürkütmüştür. Sessizlik ve karanlık kombinasyonu diyelim. Bu gibi durumda sürekli takip ediliyorum duygusuna kapılırım. Bu histe tek miyim?

Sokağı biliyordum. Bu sebepten dolayı adımlarımı hızlandırdım. Yol gösteren sönük ama ne olduğunu belli eden ışık, yol kenarlarına atılmış çok poşetlerini girmeme yetiyordu. Anlamadığım şey elli metre içerisinde zaten iki çöp poşeti olmasıydı. Madem çöpleri atmıyorsak, çöpleri buraya atan insanları çöpe atmak bence ise yarayabilirdi. Hem de geri dönüşümüz.

Köşeyi döndüğümde rüzgarın yüzüme sertçe vurmasıyla bir şeyi daha idrak ettim. Kendi çapımda aydınlanma yaşamış olabilirim. Sokakta Hatta evlerde bile kimse yoktu. Iftar vakti bu kadar sessiz olabilirdi ama en azından çatal bıçak sesleri olmalıydı. Ancak hiç ses yoktu. Etrafa dikkatlice baktığımda renklerin de kaybolduğunu hissettim. Herşey grinin tonlariydi. Grinin elli tonu. Hiçte erotik gözükmüyordu. Kendimden şüphe ettim. Görme yetilerim tam olarak yerine gelmemiş olmalıydı. Yürümeye devam etim. Daha hızlı adımlarla. Dükkanların, restorantlarin kapıları açıktı ama hiç kimse yoktu içlerinde. Birimin kapısından içeri bakındım be seslendim. Sesime karşılık gelmedi. Bir an için hissettiğim yalnızlık hissi korkuya sebep oldu bende. Ama ben yalnızlığa alışkındım. Çabuk toparladım. Yoluma devam ettim. Gidecek bir yerim yoktu. Ama meydanda birilerini görebileceğimi umut ediyordum. Orada da kimseye rastlamazsam işte o zaman paniğe kapılabilirdim. His kapılsam ne olacaktı ki?

Köyiçi meydanına kadar yürüdüm. Her yerde aynı manzara. Restoranlar, dükkanlar, fırınlar boş. Kartal heykeli önüne geldiğimde yine kimse yoktu. Şimdi panik yapmanın zamanı. Dört yola da baktım, kimseyi göremedim. Balık pazarına doğru yürüdüm. Gariptir ki koku da almıyordum. Balık tezgahlarinda ölü baliklardan başka birşey yoktu. Adımlarımı hızlandırdım. Barbaros caddesine yaklaşırken belirsiz sesler duydum. Şükürler olsun ki duyabiliyorum. Ama hala her yer griydi. Caddeyi gördüğümde sağ tarafta deniz kenarındaki meydanda hareket eden bir karartı gördüm. Buraya doğru yönelen hareketler vardı. Şaşkınlıktan farketmemis olacağım o tarafa yonelince ardımdan gelen adımlar duydum. Çok insanlara bakan bir tip değilim ama içinde bulunduğum durumu da göz önünde bulundurursak arkama döndüm ve caddeiji başına doğru baktım.Yer yer topluluklar aşağıya doğru iniyordu. Adımların sahipleri de bana iyice yaklaşmıştı.

Bir an için karanlığın içinden gelen siluetler netleşti. Aman Allah’ım. Hissettiğim korkuyu size anlatamam. İlk gördüğüm insan, İnsan demelimiyim bilmiyorum, insanın ağzı göbeğine kadar iniyor, beyaz dişleri bu koca ağzın tamamını kaplıyordu. Bir diğerinin ise gözleri dizlerinin seviyesine kadar inmişti. Bir diğerinin kulağı. Bur babasının orantısız bir şekilde kulağı ve ağzı sarkıyor, birinin diki yolda sürünüyordu.

Lanet olsun. Uyanmamış olmalıyım. Hala uyuyor olmalıyım yoksa bunun mantıklı bir açıklaması yok. Böyle bir şey, Böyle bir şeyin olması imkansız. Neyse bu bir rüya olmalıydı ve rüyalarını kontrol etmekle övünen ben bu rüyanın da icabına bakardım. Grup yanımdan geçerken bütün o garip gözler benim üzerimdeydi. Dili yere sarkan, yanımdan geçerken kadın olduğunu fark ettiğim şey merhaba dedi. Bende ona merhabayla karşılık verim. Ardından başka kelimeler de bekliyordum ama düşündüğüm olmadı. Yanından garip bir şekilde bakarak geçtiler. Benim onlara baktığım gibi.

Herkes hararetli bir şekilde meydana inmeye çalışıyordu. Yavaş ama emin adımlarla. Bende sahile doğru döndüm. Kalabalığa karismayarak, kendimi kaçış için güvenli mesafede tutmaya çalışarak. Rüya da olsa tüm olasılıkları degerlendirmeliydim. Allah’ım insanların gördüğü rüyalara bak bir de benimkine. El mahkum kalabalığa doğru ilerledim, Ne olup bittiğini anlamak için. İnsanlar, İnsan demeliyim sanırım ramazan için kurulmuş sahnenin etrafında toparlanmisti. Sanıyorum birinin sahneye çıkmasını bekliyorlardı. Artık alıştığım bir sessizlik hakimdi etrafa. Yice içlerine sokuldum. Herşey hala griydi.

Bir kaç dakika sonra büyük bir uğultu koptu. Bu gürültüyle birlikte gökyüzünden holagram gibi bir ışık sahneye düştü. Bir kaç saniye sonra birbaşka gürültü. Gologramin içinde renkler belirleyen başladı. Sonra bir diğer ve sahnede diğerlerine benzeyen biri belirdi. Topluluk sessizliğini bozmadı. Çıkan kişi sahneden onları izleyenler bir göz attı. Sanki gözleri benimkiyle buluşmuştu. Katıldığım bu hissiyatla birlikte ellerimi cebime attım. Bir elime soğuk anahtar, digerineyse soğuk telefon temas etmişti. Telefonu aldığımı hatırlamıyordum. Cebimden çıkardım ve güç tuşuna bastım. Ekran açılmadı. Şarjı bitmiş olmalı neyse.

Birden hareketlenme oldu. Insanlar sahneye doğru yaklaşmaya başladı. O kadar siklastirmislardi ki bir duvardan farkları yoktu. Ister istemez ben de onların arasına katıldım. Kurdukları duvarın bir parçası oldum. Zayıf bir parçası.

Hiç bir koku almıyordum. Bunun için şükretmeli miyim bilmiyorum. Etrafımdaki bu insana benzer yaratıkların nasıl koktuklarini merak ediyorum. Belki de benim bir koku problemim yok gerçekten de bu insanlar kokmuyor. Sadece dış görünüşüne aldanarak bu insanların kokabikecegini düşündüm. İnsan demeli miyim onlara? Bilmiyorum.

Çıkarken aynaya bakmamıştım. Ya bende onlar gibi gorunuyorsam… Bu düşünce elimle vücudumu yoklama isteği uyandırdı bende Ancak bu sıkışıklıkta bunu yapmam imkansızdı. Bu durtumu bastırmak zorunda kaldım. Bir kaç dakikabsinra sahnedeki hologram benzeri görüntü harekete geçti. Sahnede bir sağa bir sola yürümeye başladı. Topluluktaki koca gözlerin onu takip edebildigini hissedebiliyordum. Bende onlara takıldım. Birden bire sahneden bir ses yükseldi. Bu yansıyan kişi Sanki tanıdık, daha önce gördüğüm biriydi. Konuşmaya başladı, koca ağzının ardında dili bir kurbağa gibi uyuyor sağa sola türküler saçıyordu. Vücudunun yarısını kaplayan gözlerinin altındaki sislikler, koyu griydi. Muhtemelen renklenmis olsa koyu kahverengi olurdu. Sesi kulak tırmalayıcıydı ama insanlar onu merakla dinliyordu.

“Bu sağ tarafımda görmüş olduğunuz cennet.” Sağ elini kaldırdığında bir bulut kümesi üzerinde, çizgi filmlerin konuşma balonlarını anımsatan bir görüntü belirdi. Bir ırmak, yeşil ağaçlarla bezenmiş fonda güzel kadınlar ve yakışıklı erkekler vardı. “Size hep bunlar vaat edildi. “Hepimiz bunlar için calistik, şimdi ise onu elde etme zamanımız geldi. Cennetin de katmanları var biliyorsunuz, şimdi onun en güzel yerinde yedinci arsta yer tutmak ister misiniz. Cenab-ı Hak ban bu hakkı verdi ve dedi ki ‘sen ve senin yolundakiler, bu kat sizindir.’ Kim bu katta yer almak istemez?”

Kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Ancak uzun sürmedi. “Son kez yapmamız gereken bir şey var. Oy cokluguyla iktidara geldik ama o dönem yapamadığımız bir şey vardı. Bize karşı çıkan, bize yalan soyledigimizi söyleyen, Her lafımı carpitan o kafirler. Onları yok etmek için terörü illet ettik, intihar bombacilarimiz cennetin üst köşelerinde yerlerini aldı. Ülkeye bunları hizaya getirir diye din kardeşlerimizi aldık. Olmadı. Şimdi ise kesin emir çıkmıştır. Hak, bunlar için katli vaciptir fermanini bizzat benimle iletmistir. Şimdi onları, hak yolundaki bu engelleri kaldrimamiz gerek. Onları görünce taniyacaksiniz. Onlar ki size düzgün görünecek,Onlar ki size dünya hayatınızdaki o köhne bedeninizi hatırlatacak. Hangimiz, hangi inanan öyle sorarım size. Bunlar şeytanın silueti ardına sığınmış ve öyle gorunmekteler. Şimdi yapmamız gereken Hakk’ın dediğini yapmak ve onları yok etmek. Unutmayın sonunda bahsedilen bize verilmiştir.’ 

Görüntü birden kayboldu. Aslında karanlık sahnede koşuşturan bazı siluetler vardı ama bir şey belli olmuyordu. Tam arkamızdan kalabalığın ucundan bir gürültü koptu. ‘Kafir’ sesleri bir çiğ gibi büyüyerek bu ciga bizimde katilmamizi sağladı. Ben de onlara takıldım. Nasıl göründüğümü bilmiyordum ve temkinli olmak en iyisiydi. Bir dalga gibi sesin geldiği yöne hareket etmeye başladık. Sesin geldiği yöne bi ışık huzmesi hareket ediyordu. Insanlarla olan sıkışıklığımız azaldiginda kendimi Akaretler’e doğru çevirdim. Bir şekilde eve gidip kendime bakmam lazımdı. Hala karanlık olmasa aslında camlardaki yansimamdan ne olduğumu anlayabilirdim. Allah’ım ilk defa ne olduğum konusunda tereddüte düşüyorum. Hızlı adımlarla eve doğru yürüdüm. Mümkün olduğunca grupların içinde hareket ediyordum, kimsenin yakindakinin ne olduğuna bakmayacagini düşünerek.