Bazen dünyayı kurtardığımı hayal ediyorum

Photo by Sharosh Rajasekher on Unsplash

Bazen hangi dünyayı kurtardığımdan emin olamıyorum. İçinde olduğumdan mı? Bu kadar farklı dünya varken benim kurtardıklarım kurtarılması gerekenler mi gerçekten bilmiyorum.

Her seferinde bu kez başardım diyorum. Başardıklarım sadece akışına müdahale ettiğim küçük dokunuşlar. Ve her seferinde geriye döndüğümde her şeyin başa sardığını görüyorum.

Continue reading “Bazen dünyayı kurtardığımı hayal ediyorum”

2014 (yeni tür)

Tam iki yıl olmuştu. İki yıl önce bu gün yani 21 Aralık 2012’de binlerce insan hayatına son vermişti. Belki de kahinlerin bahsettiği felaket buydu. Dünyanın birbirine gireceği ve bir çok insanın öleceği kehanetleri… Aslında bunlar şartlandırmadan başka bir şey değildi. Her şey kahinlerin dediği gibi yönlendi. Büyük bir dünya savaşı çıkmadı ama küçük yerel yerleşimler, etnik köken, din, dil, ırk ayrımları, insan öğesinin en küçük parçaları, aile birimleri bile birbirine girmişti. Felaketlerin başlangıç tarihi ise, 21 Aralık 2012 idi. Son bir senesini rahat yaşamak isteyen insanlar ortalığı yağmalayarak tam anlamıyla savaş alanına çevirmişlerdi ve bu tüm ülkelere de yayılmıştı. Bazı siyasiler dünya çapında, bir örgütlenme, bir terör faaliyeti olarak adlandırmıştı olanları. Ancak onlar izin zaten herhangi bir hareket zaten terör hareketiydi.

Olaylar 21 Aralık tarihine kadar sürmüştü. 21 Aralık sabahı, kendilerine Cennet İzcileri adını veren ve hatırı sayılır bir üyesi olduğunu gördüğümüz bir topluluk, güneşin doğması ile birlikte, toplu intihar etmişti. Dünyanın bir çok kısmı bu şekilde birbirini yerken olayların yaşanmadığı tek yer ise açlıktan ağzı kokan, kabileler, ülkeler olmuştu. Şimdi ekonominin, siyasetin, toplumun, insanların birbirine girdiği yerde, onlar yükselişe geçmiş gözüküyorlardı. Bir diğer kahinin dediği gibi; batı çökecek, doğu yükselişe geçecek…”

20 Aralık gecesi bazıları merakla saatin 00.00 olmasını bekledi. Hayatlarının sonuna geldiklerine inanlar, dünyanın yok oluşunun acısını görmemek için canlarına son verdi, bazıları Tanrılarına daha çabuk ulaşmak için. Bazıları güneşi doğuşunu bekledi, bazıları öğle vaktini, bazıları ise akşam ezanından sonra sur’un üflenmesini. Ancak saatler ertesi günü, göstermesine rağmen, beklenenlerin bilinenlerin hiç biri olmadı. Ortaya yeni tezler atıldı. Bilinçsizlik içerisinde kalmış insan toplulukları ne yapacaklarını şaşırdı. Çünkü amaçlarını kıyametle birlikte yitirmişlerdi. Belki de en büyük kıyamet insan için amaçsızlık olacaktı. Kimse sevinmedi, üzülenlerin sayısı ise daha fazlaydı. İnsan toplulukları meydanlara toplanmış bilinçsiz bir şekilde, gök yüzünden bir alev topunun gelmesini bekliyorlardı. Ya da yerin yarılıp parçalara ayrılmasını. Yaşayanlar içerisinde kendini, ölü olarak görenler bile oldu. Onlara göre bir hayalet gibi ortalıkta dolanıyorlardı… Her biri araftaydı…

İnsanlar bir sene kadar bu başıboş bilinçsizlik içerisinde dolanıp durdu. Daha sonra yeni hiyerarşiler kurma yoluna gidildi. Din, dil, ırk her türlü ayrıma sebebiyet verecek kimlik kutuplaşması ortadan kalmış ya da yada etkileri çok azalmıştı. Belki de kahinlerin söylediği, o kutsal kitaplarda geçen, barış, sessizlik hali buydu lakin insan doğası gereği bunun uzun sürmesi imkansızdı. Dünya yine coğrafi bölgelere ayrılmış, yine devlet rejimleri altına bürünmeye başlamıştı ve kendini ilk toparlayan pastadan en büyük payı alacaktı. Yaşanan şokun üstüne aslında insanların bir tabiiyet altına girmek gibi hayalleri yoktu. Görünen şuyduki bu barış hali uzun süre devam edecekti.

Yaşananlara göre kıyamet kopmamıştı. Maya takvimi son bulmuş, yeni bir döneme geçilmişti. Mayalara göre ışıltılı insanların ortaya çıkacağı bir dönemdi bu. Diğer kahinlere göre ise, insan ırkının yükseleceği bir dönem. Yeni doğacak insanların bu yeni döneme uyum sağlayacağı safsatası yıllardır dolanıyordu ortalıkta. İnsanlar yeni doğan bebeklerdeki farklılıkları görmek için, onları incelediler, üzerlerinde deneyler yaptılar. Ancak normal bir bebekten daha fazlasına ulaşamadılar. İnsanlar için bir kehanet, bir tez daha hayal kırıklığına uğramıştı… Kalan insanlar de beyinlerini tam anlamıyla kullanamıyordu. Yani onlara da doğa üstü bir güç gelmemişti…

Tam iki yıl sonra bu gün her şey normale dönmüş gözüküyordu. İnsanlar olan bitenden bahsetmiyor, eski rutin hayatlarına dönmüş gözüküyorlardı. Olan bitenden bahsetmeme sebebi belkide yaşadıkları yıkımdı. Dünya nüfusunun yarısına yakını yok olmuş bu kez insanlar, Tanrıya ihtiyaç duymadan kendi kendilerini cezalandırmıştı. Belki bu da bir çeşit insan yükselişiydi.

Yaklaşık dört sene kadar sonra ilk defa resmi bir futbol maçı düzenlenmişti. Merkezlerden uzaklaşan insanlar, merkezlere tekrar geldiğinden yapıların arasına yerleştirilecek futbol sahaları inşa edilmiş, var olan sahalar ise revize edilmişti. Belki insanlar çağ atlamamış olabilir ama, çağ atlayan bir şey varsa o da inşaat sektörü olmuştu. Yeni yapılan binaların bilim kurgu filmlerinde gördüklerimizden hiç bir farkı yoktu. Bu gün ise ben ve iki arkadaşım Fenerbahçe, Galatasaray derbisini izlemeye gitmiştik.

Maç başlayalı, on dakika olmuştu. Bulunduğumuz yerden saha tam anlamıyla görülemiyor, maçın büyük bir kısmını dev ekranlardan izlemek zorunda kalıyorduk. Biraz yeni stadyumların biçiminden bahsetmem gerekirse, benim yaşımda olanlar hatırlarlar, eskiden açılır kapanır akordiyon gibi bardaklar vardı, saha tam anlamıyla onların açık şekline benziyordu. Sahaya olan açı gayet dikti. En üst katta olan bir insan aşağıya bakarak maçları izlemek zorunda kalıyordu. Futbol maçlarına eski rağbet kalmamış, üç beş kişi haricinde izlemeye gelen yoktu. Zaten eski yetenekli oyuncular da artık sahalarda yoktu.

Ortak bir karala maçan ayrıldık. Sahadaki sessizlik, oyuncuları tam anlamıyla göremeyişimiz, ayada alamadığımız tat bizi bunu yapmaya itmişti. Bana bu teklifi sunduklarında hiç tereddüt etmeden evet demiştim. Bir kaç gündür başım ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyordu. İçimde karamsarlık bulutu tüm yaşam isteğimi almış, hiç bir şey yapmak istemiyordum. Stadtan çıktığımızda arkadaşlarımla yollarımızı ayırdık. Artık ulaşmak isteyeceğimiz her şey, yürüme mesafesindeydi. Boş sokakta yürümeye başladım.

Artık Aralık o kadar soğuk geçmiyordu. Mevsim gün içerisinde değişiyor, bu yüzden her hava şartına hazırlıklı olmak gerekiyordu. Şimdi ise rüzgar çıkmış, hava iyice soğumuştu. Küçük kar taneleri, gök yüzünden, yer yüzüne düşmeye başlamıştı. Bu altı senedir yağan ilk kardı. Biraz karda yürümenin bana iyi geleceğini düşünerek yolumu uzattım. Kar kime kendini iyi hissettirmez ki? Eminim insanlar karın yağdığını gördüklerinde, evlerinden dışarı çıkacaklardır. Adımlarımı hızlandırdım ve yağan karın sessizce tadını çıkarmak için şehir merkezinden biraz uzaklaştım. Uzaklaştıkça kar yağışı ve rüzgar şiddetini daha da arttırmıştı.

Yavaş yavaş kardan adama bürünmeye başlamıştım. Ellerimle kar tanelerini havada yakalıyor, onları yakalıyor, nefesimle onları daha yere indirmeden eritmeye çalışıyordum. Yer beyazlamaya başlamıştı. Ayak izlerime şekil yapmaya başladım. Bir çocuktan farkım yoktu. Soğuğu hissetmiyor, karın benimle arkadaşlığı içimi ısıtıyordu. Bir sağa bir sola amaçsızca, sırıtarak koştum. Dışarıdan görenler olmuşsa eminim bana deli demişlerdir.

Nefesimin kitlenmeye başladığı anda eski bir evin pervazı altına oturdum. Etrafımdaki, karları toplayarak, küçük bir kardan adam yaptım kendime ve onu dizime oturtarak konuşmaya başladım. Anlatacak çok şey vardı. Yağmayalı nereden bakarsan beş sene olmuş, yokluğunda küçük çaplı bir kıyamet kopmuştu bile. Ortalık sessizdi, rüzgar ve benim sesimden başka etrafta hiç bir ses yoktu.

Bir süre daha kardan adamla konuşmaya devam ettik. Artık yollarımızı ayırmamız gereken zamana gelmiştik. “İşte böyle…” diye cümlemi bitirdikten sonra uzaktan bir ses duydum. Bu bir ağlama sesiydi, bir hıçkırık… Hem de bir çocuğa ait… Sesi dinlemeye koyuldum. Kardan adamı elime alarak sesin geldiği yöne doğru ilerledim. Tek tük hıçkırıklar yerini ağlamaya bırakmıştı. “Kim var orada?” diye seslendim. Ağlama sesi kesildi, ancak hıçkırıklar belirli aralıklarla devam ediyordu. Yıkık bir evin yanına doğru yaklaşıp, başımı ileriye doğru uzattım.

Önce gördüklerime inanamadım. Küçük bir oğlan çocuğu duvara doğru yaslanmış ağlıyordu. Çırılçıplaktı, dört beş yaşlarında, sarı saçlıydı. Onun burada bu halde olması beni hayrete düşürmüştü. “Hey ufaklık burada, ne işin var?” diye seslendim ancak pozisyonunu hiç değiştirmedi. “Hey sana söylüyorum”. Çocuğun sağır olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu sebeple buradan geçen insanları duyup çıkmamış olabilirdi. Ancak buradan geçenler de mi onu duymamıştı? Yanına yaklaştım. gözlerim beni yanıltıyor olsa gerek, yanına yaklaştıkça çocuğun şeffaflaştığını fark ettim. Evet gözlerim yanılıyor olmalıydı, soğuk mu halisünasyon görmeme neden olmuştu acaba. Bir kaç adım daha attım, hayır yanılmıyordum, karşımda gördüğüm gerçekti. Ona yaklaştığımı fark edince arkasını döndü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu, hemde gri renkte parlayarak. Beni görünce burnunu çekti. Hala şeffaftı. Ona baktığımda duvarı görebiliyordum.

Beni görünce kendini biraz geri çekti. Şaşırmış bir ifade vardı suratında, aynı benim gibi. Yüzü hala ağlamaklıydı. Parlayan gözyaşları gözlerinden süzülüyor, yere damlıyordu. Gözyaşları kuruyana kadar yerde parlamaya devam ediyordu. Elimi uzattım. diz çöktüm. Benimde onunla aynı boyda olmamın ona güven vereceğini düşünerek, ama ben güvende miydim bilmiyorum…

“Burada ne işin var?” diye sordum. Bu yaşta bir çocuktan aslında mantıklı bir cevap beklemiyordum. Hele ne olduğunu anlamadığım bir yaratıktan. Acaba konuşabiliyor muydu? “Sen” dedi, sesi cılız çıktı, “üşüyorum”u ekledi ardından. Montumu çıkardım yavaşça, ona doğru uzattım. Bir adım attı bana, bu adım bana güven vermiş olacak ki, ani bir hamle ile montumu çocuğun vücuduna sardım. Bu hareketi kendimden beklemiyordum aslında, o da beklemiyor olacak ki, kendini biraz geri çekti. Ona sarıldım. ısınmaya başlamıştı, kokusu tarif edemeyeceğim bir kokuydu, lavanta, kestane çiçeği? Bazı benzetmelerde iyi değilim ama eminim ki böyle bir koku yoktu yer yüzünde… Ne diyeceğimi bilmiyordum. Isınmaya başladıkça çocuk sarı renkte ışık yayıyordu ortaya. Gözleri ile bana baktı, lacivert gözleri ile ve gülümsedi. Gülümsemesinde bile ağlamaklı bir hal vardı. Gözlerine baktıkça kendimi kaybettiğimi hissediyordum. Boğazım düğümleniyor, midem sıkışıyordu. Çocuğun göz yaşları yavaşlamışta olsa, akmaya devam ediyordu. Bir damlanın elimin üzerine düştüğünü hissettim. Sebebini bilmediğim bir hıçkırık patladı ağzımdan ve göz yaşlarına boğuldum. Bu istem dışı bir ağlamaydı, ancak durduramıyordum kendimi. Birden ellerim çocuğun üzerinden kaydı ve yere düştüm. Vücudumda hiç takat kalmamıştı. Olduğum yere yığıldım. Cenin pozisyonu alarak hıçkırıklar içerisinde ağlamaya başladım.

Çocuk diz çöktü, eliyle başımı okşadı, gözyaşlarımı sildi. “Eve gitsek iyi olacak” dedi. Elimden tuttu. Sanki bir güç gelmişti bana. birden ayaklandım. Çocuk eski şeffaflığını yitirmiş, biraz daha matlaşmıştı. Yavaşça yürüyerek eve geldik. Kendimi sanki daha güvende hissediyordum artık.

Beraber yaşamaya başlayalı iki hafta olmuştu. Pek konuşmuyor, sadece televizyonu izliyordu. Belki de insanları tanımaya çalışıyordu. Onun hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Sormaya da cesaret edememiştim. Ancak bildiğim bazı şeyler vardı; evde kıyafet giymiyor, dışarıya çıkmıyor, en önemlisi de, onu benden başka kimse görmüyordu. Onun hayali biri olduğunu düşünmeye başladığım anda ona benzeyen başkalarının da olduğunu kulaktan dolma laflarla duydum Bir akşam iş çıkışı, bir kız çocuğuna da rastladım bana gülen… Demek ki akıl sağlığım yerinde, peki neden onları herkes göremiyor? Biz yeni döneme ayak uyduran insanlar mıyız? Yoksa kehanetlerde belirtilen ışıltılı insan türü onlar mı? Yoksa arafta son günümüzü mü bekliyoruz? Ya da bir notta okudum, onlar kürtajla alınan çocuklar mı?

uzaylılar cidden var….

aşağıdaki haberi az önce hürriyet’in sayfalarında okudum. ne ylan söyleyeyim bu olaylar beni türban meselesinden daha çok ilgilendiriyor. herkes gelecek planları yapsın dursun gari, nasıl olsa uzaylılar gelince bütün planlar yatacak. ne orta doğusu ne de enerji savaşları kalacak… bu günler yakındır 🙂
anlamadığım şey o kadar geniş düşünen okumuş etmiş bilim adamları neden hala canlı yaşaması için suyun olması gerektiğini düşünüyorlar anlamış değilim. neyse iki haber ard arda…

Uzayda hayat belirtisi

Satürn’ün iç uydusu “kartopu” Enceladus’ta hayatın öz kaynağı su bulunduğuna dair gözlemlerin giderek kuvvetleniyor. Max Planck Enstitüsü’nden yapılan açıklamada, uyduda “O” derece sıcaklığın hem don, hem erime, hem buharlaşma için kritik değer taşıdığı belirtildi.

Almanya’nın güneybatısında Baden-Württemberg eyaleti Heidelberg kentindeki Max Planck fen bilimleri araştırma kurumundan astrofizikçi Sascha Kempf, Reuters ajansına demecinde, Enceladus’ta mevcut olabilen “O” derece sıcaklığın hem don, hem erime, hem buharlaşma için kritik değer taşıdığını, bu yüzden Satürn’ün uydusundan yükselen buhar bulutunun görülebileceğini, bunun yakından değerlendirileceğini anlattı.

MARTTA 50 KM YAKLAŞACAK

Avrupa Uzay Kurumu (ESA) ile ABD‘nin Ulusal Havacılık-Uzay Dairesi NASA’nın ortak programı “tek seferlik en pahalı projesi olan 3 milyar 600 milyon dolarlık” Cassini uydusu, mart ayında Enceladus’un 50 km yakınından geçecek. Bu olağanüstü yakınlaşma sayesinde fizikçiler ve kimya uzmanları, Enceladus’un “püskürttüğü ancak kütle çekiminden yüzeye yakın kalan” bulutu daha iyi anlayacak ve su kanıtı için daha derin saptamalarda bulunabilecek.

İngiliz gökbilimci William Herschel, Enceladus’u 1789’daki gözlemlerinde buldu. Kütlesi Dünya’nınkinden 95 kat, hacmi 750 kat büyük olan Satürn’nün minik uydusu Enceladus, sadece 499 km çapında. Satürn’ün 47 ayı (uydusu), 7 adet de dev çevre halkası bulunuyor.

SU OLABİLİR DENİLMİŞTİ

NASA, iki yıl önceki açıklamasında Enceladus’ta su bulunabileceğini açıklamıştı. Güneş Sistemi’nde Mars, Jüpiter’in uydusu Europa ve Enceladus “doğrudan su kanıtı” taşıyan üç gökcismi. NASA’nın iki yıl önceki açıklamasında, “Cassini, Enceladus’ta, ABD‘nin Wyoming, Montana, İdaho eyaletlerini kapsayan Yellowstone Milli Parkı’ndakilere benzeyen gayzerler bulunduğunu gösteren işaretler tespit etti” demişti. Cassini seferinden sorumlu bilim adamlarından Carolyn Porco, “Böylesine küçük ve soğuk bir gökcisminde sıvı halde su bulunduğunu gösteren delillere sahip olduğumuzu sanıyorum” dedi ve suyun varlığının, bu esrarengiz ayla ilgili soruları artırdığını belirtti.

AY VE GEZEGEN BİLİMLERİ KONFERANSI

Cassini, 1997’de fırlatıldıktan sonra 2004 yılının temmuzunda Satürn’ün yörüngesine girmişti. Cassini, halen Satürn’ü 4 yıl daha gözlemleme gücüne sahip. Enceladus’un milyarlarca yıl önce oluşumundan hemen sonra içindeki radyoaktif bozulmadan kaynaklanan ısının, bugün yüzeyinden fışkıran gayzerlerin nedeni olabileceği ve bunun da yaşam için gerekli ortamı sağlayabileceği görüşü geçen yıl da ortaya atıldı.

ABD‘nin Texas eyaletinde her yıl düzenlenen Ay ve Gezegen Bilimleri Konferansında dün sunulan bildiride, Cassini uzay aracının gönderdiği ve Enceladus’un sıcak bir bölgesinden çıkan gayzer benzeri oluşumu gösteren ilginç fotoğrafların incelendiği belirtilerek, araştırma sonucunun, yüzey sıcaklığı eksi 201 santigrat derece civarında olan Satürn’ün ayının iç kısmında ilkel yaşam için uygun ortam olabileceğini gösterdiği kaydedildi.

Bilim adamları, yeni geliştirdikleri bir modelle Enceladus’un içindeki ısının, eskiden meydana gelen bir radyoaktif bozulmadan kaynaklandığını ve bunun da Satürn’ün ayının sıcak güney yarıküresindeki su buharı bulutu ve periyodik buz kristali rüzgarlarının açıklaması olabileceğini belirtti.

Icarus gökbilim dergisinde yayımlanmış kurama göre, Enceladus 4,5 milyar yıl önce alüminyum ve demir radyoaktif izotopları içeren kaya ve buz karışımı olarak oluştu. Birkaç milyon yıl sonraki dönemde, iki radyoaktif elementin hızlı şekilde bozulması merkezdeki kayalık çekirdeğin mantodaki buz örtüsüne yaklaşmasıyla sonuçlanan sıcak patlamasına yol açtı. Zamanla çekirdekteki bozulmadan geriye kalanlar da Enceladus’un içinde eridi.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8188386.asp?gid=229&sz=36252

Uzaylılar, dünyayı istila edebilir’


Alpaslan DÜVEN/ LONDRA, (DHA)


Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), ünlü Beatles grubunun şarkılarını uzay boşluğundaki Polaris’e (Kuzey Yıldızı) doğru saçmayı planlarken bilim adamları, uzay boşluğuna müzik saçılmasının, ‘ET’ kadar dost olmayan uzaylıların dikkatini çekip, dünyayı istila etmelerine yol açabileceğini öne sürdü.

Dünya dışı Araştırmalar Enstitüsü (SETI) görevlilerinde Dr. Vouglas Vakoch, “New Scientist” dergisine yaptığı açıklamada, uzaya sembolik mesajlar dahi gönderirken, potansiyel tehlikelerin tartışılması ve olacakların göz önüne alınması gerektiğini söyledi.

Geçen 20 yıl boyunca uzaylıların radyo mesajlarını tesbit etmek için radyo teleskoplar kullanılıyor. Bu araştırmalardan sonuç elde edilmemesine rağmen bazı araştırmacılar, uzaylıları dinlemenin yetersiz olduğunu belirtiyor.

“ET’YE GÜVENMEYİN”

ET’ye güvenmenin hata olduğunu vurgulayan Princeton Üniversitesi astrofizikçilerinden Dr Richard Gott, “SETI’nin en büyük hatası, ET’ye güvenerek bu ağır işi gerçekleştirmek istemesidir. Herkes bir yerde oturmuş sadece dinliyor ve hiçkimse birşey söylemiyor” diye konuştu.


Bir grup bilim adamı ise, dünya dışı araştırmalar merkezi SETI’ye, dünyadaki zeki yaşamın varlığını gösteren basit sinyalleri göndermesi yönünde çağrıda bulunurken, bir başka grup bilim adamı, daha çok seyyah ve öncü uzay sondalarıyla kapsanan tipin kaydedilmesini istiyor.

Bir uzay gemisinin dışına oyma insan ve dünya görüntüsü resmeden NASA, geminin içine ise kuş sesleri, muzik ses kayıtları ve dünya haritasını iliştirdi.

“DÜNYANIN SONUNU GETİREBİLİR”

Uzaya bir ansiklopedi göndermenin oldukça hoş olduğunu ifade eden Dr. Vakoch, bunun gelecek nesilleri aldatmak için yapıldığını belirtirken, Açık Üniversite gökbilimi profesörlerinden Barrie Jones ise, şansın oldukça az olduğunu ve bu denemenin dünyanın sonunu getirecek kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini iddia etti.
Astrofiziçiler, insanlığın 1920’li yıllardan bu yana ilk ticari radyo vericisiyle komşu yıldızlara kendini duyurmaya çalıştığına dikkat çekiyor. İnsanoğlunun gönderdiği sinyallerin 90 ışık yılı (540 trilyon mil) yol alması gerektiği belirtiliyor.

http://www.hurriyet.com.tr/dunya/8185485.asp?gid=200&sz=40532