evde dağınıklığı toplarken bir dvd buldum, içinden eskiler çıktı buyrun bakalım hiçte birşey değişmemiş 🙂

“Buyuru burdan yakın.” diyor, yatağın baş ucunda bulunan paketi alıp, ter içinde, soluk soluğa kalmış, etrafına aptal aptal bakınan, boşalma sonrası rahatlamanın verdiği geri zekalılıkla, kendinden geçmiş adama. Uzun sürdüğünü sandığı beş dakikalık bir sevişmenin ardından, omzunu yastığa gururla dayayarak böbürleniyordu adam.

Kadın adamın sigarasını yakıyor.

Daha sigaranın dumanını içine ilk çekişinde beynine hücum eden duman onu bu rehavetinden kurtarıyor ve kulağına ilişen şarkının sözleriyle yastığın ve yatağın içine biraz daha gömülüyor. Ve bir tokat!

“Küçük kaygan deliği, koskoca bir dünya mı sandın?”

Hikayeyi biraz daha ilginçleştirelim.

Son kelime dökülmeden dudaklarından kırmızı şarabında etkisiyle, iri kırmızı dudaklarını yapıştırıyor karşısındaki dudaklara. Kendisine söylenen sözlerin sarhoşluğuyla, göğüs uçları kalbi gibi atmaya başlarken bir elin onları kontrol etmeye çalıştığını hissediyor. Küçük bir zevk acısı çığlık olarak dökülecekken dudaklarından, birden alt dudağını ısırıyor. Bu arada ıslak bir dilin çenesinin çevresinde dolaştığını hissediyor. Dil yavaşça dudaklarına doğru kayıyor. İnsanlar gözleri kapalı sevişirken başkalarını hayal edebilir. “Bana bak!” diyor adam emir verici bir tonla, kısık bir sesle. Gözlerini açıyor, az sonra ne olacaklardan emin bir gözle karşılaşıyor birden, ürküyor, ama başına gelebilecekler daha sonra alışkanlık yapacak cinsten. Bir dil ağzından içeri yavaşça giriyor, sular hızla karışıyor birbirine. Ellerden biri göğüsleri bırakırken diğeri onu belinden sıkıca kavrıyor ve kendine çekiyor, dizi bir çıkıntıta çarpıyor. Eteğinin altından uzanan bir başka el, nemlenmeye başlamış kilodunun üzerinde yavaşça dolaşıyor. Bu eller…

Peki neden bu giriş?


28 Ağustos 2004 tarihli gazeteler: Yazılar, resimler, reklamlar…

Tv: Klipler, reklamlar, programlar, filmler…

Müzik: Sözler, klipler…

İnsan bu kadar alelade icraatın içinde, dışarıda herkesi bir acayip görüyor.

Hadi kitlece düzüşelim.

Mazur görün…

Yine bir tatil sabahı, oysa bana her gün tatil ama, cumartesi, pazar psikolojik bir tatil rahatlaması dolduruyor insanın içine. Yine aynı köşe. Sabah demiştim ya yanlış anlaşılmasın saat bir olmuş bile. Televizyonu açıp kanalları seyre koyuluyorum. O, bu, şu, derken Türksat 1c deki bütün transpordırları magazin programlarını esir almış durumda. Bir iki aptal söyleşi, bacak gösterisi, cinsel nameler ve birilerinin çocuk yapma sevdası…

Kapatıyorum!

Ekleriyle birlikte yaklaşık yedi kilo gelen dört gazeteyi alıyorum. Aşk, seks, cinsel sağlık, iç haberler, dış haberler, reklamlar, inlemeler (pardon inleme mi dedim inceleme olacak), röportajlar, resimler… derken gazete bitiyor (konuları anlatmama gerek var mı?). Dört gazeteden aklımda tek kalan, alakasız bir konuya resim olmuş, Petek Dinçöz’ün göbeği Paris Hilton’un bacakları. Daha sayayım mı?

Onları da atıyorum. “Müzik dinleyeyim, ama aynı zamanda görselliği de olsun. Bir müzik kanalı açıyorum. Gördüklerimi anlatmama gerek var mı? Neyse bunlar yabancı, biz çevirelim kanalı Türkiye’ye.

Ne farkı var, “sarı sarı” olmaya başlarken “bacaklarımdan çocuklar akarken”, tadıp tadıp içindeki ateşe bulanırken” iyiden iyiye bir depresyonun içinde buluyorum kendimi. Düşünceler, düşüncelerim, zorlamalar, yaptırımlar…

Dışarı çıkmalıyım patlamaya hazır bir potansiyel sapık gibi.

Ne yapmam gerekiyor, hormon aktivitesinin hızlandığı bu sıcakta iki üç kişinin üzerine saldırmam mı yoksa, oturup bu satırları yazmam mı?

Markete gittiğimde kasiyerden göğüs istemem değil mi? Yada ağzımdan, kalça, bacak kelimelerini. O kadar da olmaz herhalde.

Affınıza sığınayım mı?

Bence hayır.

Edebiyat özgürlüktür tabii ki sanatta.

Ancak bu kadar aktivite arasında neden tık yok insanlarda… J

şehir ne olursa olsun güzel yapan insandır…

Neden bu başlık? Doğma büyüme Bafralı olduğumu bilen bilir lakin Bafra’yı ne kadar sevdiğim ise tartışılacak bir konudur. Bunun sebebini aşağıdaki dört haberle anlayabilirsiniz…

-1-
İlgisizlik, Tarihi Yok Ediyor
Samsun’un Bafra İlçesi Kolay Beldesi Sınırları İçinde Kızılırmak Nehri Üzerinde Bulunan ve Milattan Önce (Mö) 300’lü Yıllarda Yapıldığı Tahmin Edilen Asarkale’yi, İlgisizlik Yok Ediyor. (devamı)
-2-
Kuş Cenneti Kuş Gözlemevi Hayata Geçiyor
Kızılırmak Deltası Kuş Cenneti’nde Köylülerin Karşı Çıkması Nedeniyle 2 Yıldır Askıya Alınan Kuş Gözlemevi ve Kuleleri Projesi’nin Yeniden Hayata Geçirileceği Bildirildi. (devamı)
-3-
355 Yıllık Tarihi Hamam Restore Edilecek
Samsun’un Bafra İlçesinde, 355 Yıllık Tarihi Özelliği Olduğu Belirtilen Şifa Hamamı’nın Bafra Belediyesi’nce Restore Edileceği Bildirildi. Gazipaşa Mahallesi Ferah Sokak’ta Bulunan Tarihi Şifa Hamamı, 25 Senedir Kullanılmıyor. Yerli ve Yabancı Turistlerin İlgi Odağı Olan Şifa Hamamı’nın Restorasyon Çalışmasının Bafra Belediyesi Tarafından Yapılacağı Belirtildi. (devamı)

-4-

İkiztepe Kazılarıyla Tarih Gün Yüzüne Çıkarılıyor
Samsun’un Bafra İlçesinde, 1974’ten Bu Yana Sürdürülen İkiztepe Kazılarında Birçok Tarihi Eser Gün Yüzüne Çıkarıldı. İkiztepe Köyü Ören Yerindeki Tepe-1 ve Çevresindeki 20 Dönümlük Arazide Yeniden Başlayan Kazıların 8 Hafta Süreceği Belirtildi. (devamı)
Bafra

İlçenin tarihi M.Ö. 5000 yıllarına kadar uzanmaktadır. İkiztepe ören yerinde yapılan araştırmalarda Kalkolitik Döneme (M.Ö. 5000-4000) ait yerleşmelerin izine rastlanmıştır. İkiztepe ören yerinde İ.Ö. 4000 yıllarından İ.Ö. 1700 yıllarına kadar 2300 yıl boyunca sürekli yerleşim yapıldığı anlaşılmıştır. Burada Eski Tunç Çağı (M.Ö. 3000-2000) ve Erken Hitit (M.Ö. 1900-1800) dönemi kültürlerinin izlerinin taşıyan çok sayıda eser ve kalıntı bulunmuştur. M.Ö. 670 yıllarında Paflogonların’da Kızılırmak vadisinde yaşadıkları bilinmektedir.M.Ö. 6. yy’da Lidyalıların eline geçen bölgeyi M.Ö. 546 da Persler istila etmiştir. İkiztepede Helenistik döneme (M.Ö. 330-30) ait bir anıt mezarda bulunmaktadır. Bu bölge M.Ö. 47’de önce Roma, sonrada Bizans egemenliğine girmiştir. 1071 Malazgirt savaşından sonra Selçukluların eline geçen Bafra’ya 1214 yılında Anadolu Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykuvas Türkmen aşiretlerini yerleştirmiştir. 1243’de başlayan Moğol istilaları Selçuklu İmparatorluğunun yıkılması ve Türk beyliklerinin kurulmaya başlamasına neden olmuştur. İşte bu dönemde bölgede küçük bir Selçuklu beyliği olan Bafra Beyliği kurulmuştur. 1460’da ise Bafra Osmanlı hakimiyetine girmiştir. (dahası)

1. haberi ele alırsak, yaklaşık 7 sene öncesinde Turizim ve Kültür Bakanlığı’nın Asarkalesini restore edip civarı turizime açacağı haberi sevindirmişti beni. Ama gelen günlerde hiç bir faaliyet olmadı bu çevre köy halklarının karşı çıkmalarıyla ilişiklendirilebilir elbetteki. Dışarıdan adam gelmesin mantığının açtığı yaralardan biri bu tarihin yavaş yavaş yok olması. Doğa şartlarının ve insan faktörünün yarattığı kale üzeirndeki olumsuz şartları bün be gün yıkıma doğru yol almasına sebebiyet vermekte.

Helenistik (M.Ö. 330-30) yılında inşa edilen kale Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde onarılarak kullanılmış. Biz ise çürümesine yıkılmasına izin veriyoruz.
2. İkinci habere baktığımızda ise belirtildiği gibi iki yıldır askıda olan bir proje. Manyas’tan sonra en çok kuşu barındıran bu kuş cenneti korumaya alınmasına rağmen iyileştirme faliyetleri olmadığından ve insanların coğu zaman kaçak olarak avlanmaları üzerine kuşlar tarafından eski popülerliğini yitirmiş durumda. Sebep ise köy halkının karşı çıkması. Hala ülkeler ve şehirler gelecek yüzyıllar içerisinde turizmden gelir elde edebileceklerini anlayamamış durumdalar. Bunu en iyi kavramış olan şüphesizki Dubayi. Gelecek yıllar içersinde petrolün tükeneceğinin bilincine varan yönetim ve toplum, gelir kaynaklarının tükenmesi endişesiyle deniz ortasına adalar yapıp, bunları turizime açmak için çaba sarfetmekte. Bir ise hala engellmekteyiz…
3. haberde şehrin tam ortasında olan Evliya Çelebi’nin bile kitabında şifa dağıttığını yazan yüzyıllık Şifa Hamamının şu anki halini görseniz içiniz acır. Evsizleirn sarhoşların barına ğı olmuşyıkılmı durumda. 355 yıllık hamam 25 yıldır kullanılmamakta. Belki de acı olan kullanılmaması. Kullanılsaydı eğer bu hale gelmezdi. 20 sene önce veya 10 sene önce bu resterasyon yapılmış olsaydı hem daha az masraf olacak ve bu geçen süre içersinde de getirisi daha fazla olacaktı. Ne yazık, biliyoruz ki büyüklerimiz bizden daha iyi düşünür işlerine karşmıyoruz… Hatta bir ara meydanda buluna tarihi çeşmenin yol geçecek diye kaldırılma söylentileri verdı etrafta. aynı şekilde Bafra Spor binasının önünde bulunan eski çeşme de arabaların çarpması sonucu yıkılmış durumda. Düşünmemek elde değil. Milliyetçiliğiyle öğünen Bafra, tarihine bu şekilde mi sahip çıkıyor?
4. haber güzel bir haber ancak anlayamadığım 1974’ten beri çıkan bu eserlerin nerelere gittiği. Küçük bir müze yapıp bunlar Bafra’da sergilenemiyor mu? Bafra’da doğmuş büyümüş biri olarak etrafımızdaki tarih ve güzellikten yoksun ve bilinçsiz olarak yetiştirildiğimizi söylemek isterim. Tabi ki bunların tümü yatırımla olacak işler ama zaten Bafra zengin kendi yağında kavrılabilen bir ilçe. İstenince çok rahatlıkla para tıplanabiliyor. Hatırlarım, yaklaşık 5 sene boyunca okullarda, camiilerde , çalışanların maaşlarından kesilen parayla büyük bir hastane yapımına başlanmıştı. Temel atıldı kaba inşaat bitti ama yaklaşık 10 yıldır hala anyı şekilde beklemekte… Yoo yanlış söyledim aynı şekilde değl çünkü çürümekte. Şimdi yeni bir kararla tekrar yapılmaya niyetlenmiş…
Başka ne diyebilirim ki yazacak çok şey var. Yazacakta değil kusacak… İnsanlar mafyacılık oynayacaklarına toplumculuk, kültürcülük oynasalar iş buraya gelmeyecek, çok istedikleri il olma seviyesine yükselebileceklerdi… Afferin siz kaçırın elinizdekileri… Neyzen’e de sahip çık(a)madıktan sonra, söyledikleri üzeirne diğecek başka söz yoktur…

Emin Çölaşan kovulmuş(muş)

(bu işler bizi bozar ama…)

Başlığa bakıp ta ne oluyoruz demeyin ya da deyin hiç mi hiç fark etmez. Hani Emin Çölaşan’ın fanatik okuru da değilim, okuduğum yazısı belki bir elin on parmağını geçmez ama 22 senelik bir Hürriyet yazarının birden işine son verilmesi bana garip geldi. Ne de olsa Hürriyet, Emin Çölaşan; Emin Çölaşan, Hürriyet demekti. Asıl garip gelen bu kovulma sebebinin dinci medyaya (?) karşı yazmış olduğu yazılardan kaynaklanması. Elbette ki laik medyayı (?) eline almış dinozor köşe yazarlarıyla yönetilmemiz, gereksiz, aslılı asılsız haberlerin ve polemiklerin çıkarılması herkesi rahatsız eder durumdaydı tabanın değişmesi gerekliydi lakin bunun üslubunca olması herhangi bir şeyleri bahane ederek yapılmaması gerekliydi. Şunu anlıyoruz ki seçimlerden sonra Doğan medya grubu bir yumuşama içersinde, Ali Atıf Bir’in de belirttiği bibi bu ılımlaşma İslamcı medyaya da yansıyacak ama mümkün olduğunca abartılmadan, gerilmeden, büyütmeden.
Gazete ve televizyondan uzak olan ben bu haberi de iki gün sonra duyuyorum kendime de bir helal olsun (: . üzülmedim de değil hani ama sanırım artık Emin Çölaşan’ı Cumhuriyet saflarında görebiliriz.
Konuyla ilgili aşağıya Emin Çölaşan’’ın doğruluğunda tereddüt yaşadığım son köşe yazısını ve buna Ali Atıf Bir’in yorumunu ekliyorum…

Vay vay vay!.. (Emin Çölaşan)

ELİMDE İstanbul’da haftalık yayınlanan bir İslamcı dergi var. Seçim sonrasındaki iki ayrı kapağını burada görüyorsunuz. İlkinde Anıtkabir’e kilit vurulmuş ve altı ok, Atatürk’ün mezarından ceset halinde çıkarılıyor.

Bir sonraki kapakta ise altı ok şöyle tanımlanıyor: (Aslında Cumhuriyet rejimine küfrediliyor!)

“Dinsizlik, Halk Düşmanlığı, Fahişelik-İbnelik, Ayyaşlık-Hırsızlık, Batıcılık-Hayvanlık, Vatan Hainliği.”

* * *

Derginin Anıtkabir kapaklı sayısında, 19. sayfada bir haber. Bunları sizlerden özür dileyerek aynen veriyorum ki, herkes pisliğin boyutunu görsün. Haberin başlığı: “Dayılanan pezevenge kurşun yağdı.”

“Kayseri’de seks dükkanı açarak Müslüman halkımıza meydan okuyan pezevengin kerhanesi kurşunlandı. Kayserili Müslümanlar bu orospu çocuğunun açtığı seks dükkanına giderek ‘Ananın porno filmi var mı, eğer gelirse biz satın alacağız. Ananın donunu da dükkanın girişine as’ dediler.

Şimdi biz laiklerden öğrendiğimiz yöntemlerle para kazamayı öğrenen bu orospu çocuğunun anasının filminin vizyona giriş haberini bekliyoruz.

Müslüman Kayseri halkı bizi yanıltmadı ve pezevengin işyeri kurşunlandı. Onları tebrik ediyoruz.

Gün geçmiyor ki Laik Cumhuriyet’in Allahsız ve ahlaksız rejiminin pislikleri görülmesin. Cumhuriyet kazanımları!

‘İlke ve inkılapların’ oluşturduğu bu manzara karşısında biz intikam yemini ettik.

Tek tek ve topyekun, hesabını bu dünyada görmek üzere Allah’tan memuriyet diliyoruz.”

Bu yayınlar (hem de “Müslümanlık” adına) İstanbul’da Valiliğin, Savcılığın, Emniyet ve öteki ilgili makamların gözleri önünde yapılıyor.Devlet var mı? Var, var!

yazının linki: http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7080165

Emin Çölaşan Günah Keçisi Mi? (Ali Atıf Bir)
Emin Çölaşan’ın 22 yıldır çalıştığı gazetesiyle yolları ayrıldı. Neden? Çünkü laik medya tiraj artırmak, laiklik rekabetinin gerisinde kalmamak, marka özünü korumak, okunmak, gündeme damgasını vurmak, laik reklamverene cumhuriyetin niteliklerini koruduğu mesajını vermek, laik olmayan medyanın reklamveren gözünde itibarını yıpratmak için kutuplaşmaya elde körükle gittiğinin farkına vardı.
Laik medyada aslında “dinci” diye tanımlanan basın gibi beyinlere haddinden fazla çarpıtılmış haber, çıkarım, yargı virüsü yayıyor, Türkiye’nin sağduyulu davranmasını engelliyor. Görünen yüzde de suçlu “amigo” siyaset yazarları yapıyor.
Bu amigo yazarlarının çoğu da ne yazık ki iletişim, semboller, bilimsel bilgi, iletişim kuramları konusunda tam dinozorlar. Tam anlamıyla enformatik bir cehalet yaşıyorlar. Kendi yorumlarını tek gerçek sanıp suyu 45 derecede kaynatmaya çalışıyorlar.
Dinozorluklarını da gaza getiren, lastik gibi sündürdükleri güzel, şairane yazılarla kapatmaya çalışıyorlar. Söz konusu dinozorlardan kurtulmak şart! Doğru.
Türkiye’de köşe yazarlığına ciddi bir rönesans gerekiyor. Doğru..
Ama onlar aslında sadece günah keçisi değiller mi?
İşte çoğunun seçim tahminleri.. Hepsi nasıl manşetleriyle bile çuvalladılar!
Kabul ediyorum…Türkiye’de şeriat tehdidini küçümsemek yanlış! Türkiye’de şeriat diye yanıp tutuşan Türkiye’yi günah-sevap temelinde yönetmek isteyen az sayıda fanatik var. Ve bu fanatikler medyayı da kullanıyorlar çok da tehlikeliler.
Ama fanatikleri teşhir edeceğim diye şeriat tehlikesi ile dindarlığı aynı kefeye koymak , içinde din geçen her çalışmayı, her olayı, her olguyu küçümsemek, dinin gerekleri ile alay etmek, pireyi deve yapmak çok ama çok yanlış…
Şeriatı türban, kara çarşaf, sakal, haremlik-selamlık, kadın eli tutmama, kadın doktorun erkek hastaya bakmaması İslam’ın yerel sayılabilecek simgesel göstergelerine indirgemek ayrıntıda boğulmaktan, Türkiye’yi de gereksiz ayrıntılarda boğmaktan başka bir işe yaramaz… Oysa gazetelerin bilimsel bir gözlükle sorunun özüne inmeleri gerekir.Emin Çölaşan “laik” medya içinde bir semboldü..Bu yüzden günah keçisi oldu..Laik medyanın sorunu sadece Emin Çölaşan’ın ayrılmasıyla bitmez. Bilimsel gazeteciliğin kurallarını her alana uygulamaları ve Türkiye’yi zihinsel resmi ideolojiden kurtaracak adımları atmalarıyla biter.
Türkiye normalleşiyor.. Laik medyada bundan payını alıyor. Diyeceksiniz ki ya her şeyi dine göre çarpıtan dinci medya?..Yahu durun sıra onlara da gelecek.. Her yazıya ayetle başlayıp dua ile bitirmenin, her başı açığı o…pu, her içki içeni ayyaş görmenin hesabını onlarda da soracağız merak etmeyin.. Sabredin.. Türkiye “normalleşiyor” dedim.. ”Ilımlı İslamcı oluyor” demedim. Türkiye’yi ılımlı islami yönde kaydırdığını düşünenler yanılıyor. Kantarın topuzunu kaçırırlarsa ne olacağını görürler..
Kritik Köşe
Ünlü bir müzik grubu yolda yürüyor. Gökten Doritos düşüyor. Hep birlikte çıkıp “Where is the party?” diye cips pakedinin düştüğü apartman dairesini arıyorlar. O sırada ortaya çıkan komik görüntüler. Sonra partiye katılma.. Fikir güzel.. Ancak bu reklam az tanınan siyahi adamıyla da, ingilizcesiyle de Müslüman mahallesinde salyangoz satmıyor mu? Bu haliyle bu reklam global bir çuvallama değil mi? Ne yazık öyle.. Hedef kitlesinin hepsine dokunması mümkün değil..

Araf

‘Ben yanarım yane yane’ cümlesinin devamı elbette aşk boyadı beniyle devam etmeyecek. Öyle ki bu bir film eleştirisi yazısı olacak. Kendimle çok savaştım, bu yazıyı yazayım mı yazmayayım mı diye, sonuçta bu filmin iyi olduğu konusunda herkese telkinler veriyordum. Ama cıka cıka ne çıktı? Yani insanlar sende ne kaypakmışsın kardeşim? diye düşünmezler mi hakkımda. Yok ama o dönem bir arkadaş kimliğiyle yaklaştığım övgüleri, şimdi bir sinemacı (yok aslında bu kelime olmadı daha layık değiliz) gözüyle eleştirmek lazım. Sonuçta yaşadığım hayal kırıklığıydı. Ama her ne kadar eleştiriler olumsuz olsa da siz Türk Sinemasına destek için gidin efendim.

Öncelikle biz Araf nedir ona bir göz atalım.
Kuranın, 206 ayetten oluşan yedinci suresidir. Sözcük olarak, Arapça “kum tepesi” anlamına gelen urf sözcüğünün çoğuludur ve cennet ile cehennem arasında bulunan bir tepeyi adlandırır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin durdurulduğu yerdir. Kimi bilginler de Arafı, peygamberlerle doğruluktan ayrılmayan Müslümanların bulundukları yüksek yer olarak tanımlar. Sure metnindeyse Araf, cennetliklerle cehennemlikler arasında bulunan bir örtü ya da duvarın en yüksek tepesi olarak nitelendirilir. Bu tepelerde, cennetlikleri ya da cehennemlikleri alametlerinden tanıyan kimseler olan “ehli araf” bulunur.
Dantenin ilahi komedyasına bakarsak, Şeytan ve onu izleyen diğer melekler cennetten kovulduğunda hızla aşağıya düşmeye başlarlar ve fakat en ağır günah şeytanda olduğu için en hızlı düşüş onunki olur. Dünyaya tam Kudüsün zıt tarafından çakılır ve öyle derin bir çukur oluşur ki dünyanın merkezine iner. Bu çukurdan çıkan toprak bir dağ oluşturur ve bu araftır.. Şeytanın başı Kudüse dönük, kıçı bir buz kütlesine gömülü, ayakları ise araf tarafındadır.
Hıristiyan inancına göre ise, “öldükten sonra arınma” anlamında gelip kilisenin uzlaşamadığı konular arasındadır. Roma Katolik Kilisesine göre kurtuluş için Tanrının lütfünün yeterli olduğu ve inananların korunduğunu söylemek sapkınlık sebebidir. Günahların bir bölümü bu dünyada bir bölümü ise diğer dünyada bağışlanacaktır. Tanrıya yakın olanların bile ruhları tam olarak arınmamış olanlar öldüklerinde cehennem ateşinden geçecekler ve arındıktan sonra cennete gireceklerdir. Protestanlara göre ise Hz. İsanın akan kanı insanlara yaşam veren aklanmayı sağlamıştır. Mesihe iman edenler Mesihin kanıyla aklandıklarından, yaşam armağanına sahip olanların hiçbirisinin yeni bir aklanma işleminden geçmesine gerek yoktur. Mesih İsaya ait olanlara artık hiçbir mahkûmiyet yoktur. Mesihin kanıyla aklananların Onun aracılığıyla Tanrının gazabıyla karşı karşıya kalmayacaktır.

Peki ya filme göre Araf. Neden böyle bir başlık açtım? Bu sorunun cevabı şudur ki film Kurandan alınan bir ayete dayandırılmasına rağmen kesinlikle konuyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Eğer yukarıdaki tanımlamalara istinaden araf kelimesini filme göre tanımlamaya çalışırsak karşılığı arada kalmışlık olacaktır. Zaten film girişinde de bundan bahsederi. Film r0;Hadi Kurandan bir ayet çekelim filmin başına koyalım enteresan olsun tadında yapılmış bir filmdir. Gerekse kamara açılarından (yönetmenin ayak ve bina feşitisti olduğunu düşündüğüm) bir çok filmi çağrıştırmaktadır. Hayko Çepkinin yaptığı müziklere bir şey diyemeyeceğim ama müziklerin ses düzeyinin aşırı fazla olması ve insan üzerinde r0;bak kardeşim burada korkman lazımr1; imajını vermesi cidden sıkıntı verici. Genel olarak değerlendirildiğinde 90 küsür dakikalık Hayko Çapkin klipi diye adlandıra biliriz. Tek eksik Haykonun klipte gözükmemesi, lakin Wallda Pink Floydda gözükmemekteydi.

Gelelim film bütünseline. İlk anlarında ortaya çıkan iki kişi filmin gidişatı üzerinde bize bilgi vermek amacıyla bir apartmanın tepesinde oturmuşlar bozuk ve yetersiz diyaloglar eşliğinde yukarı çıktık ama ne yukardayız ne aşağıda araya sıkıştık tarzı abuk sohbetleri filmi tereddütle izleyip açıklarını görmem için kendimi zorlamama sebebiyet verdi. Bölüm bitti ve jenerik girdi (bu iksinin sırasını karıştırıyorum) iyi hoş güzel finalinde bir karga durup duruken gaak der. Hımm burada aklımıza gelen (bkz. Alex Proyas) Crowun girişinde cümeciktir: bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. o zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi. Demek ki ortalıkta işini bitirememiş bir ruh vardır sanısı dolanır etrafta. Burum böyle midir? Doğmamış bir çocuk intikam almak için geri döner. Ama 16 ncı haftasında ruhun bedene intikal ettiğini düşünürsek olabilir diye bu konuyu es geçiyoruz. Film güzel ve karanlık bir biçimde başlar. Akasya Asıltürkmen, Murat Yıldırımın oyunculuklarına bir şey diyemeyeceğim ki onlar bile filmi kurtaramamışlar, kötü dublaj cabasır30; bir banyo sahnemiz vardı İlk kez Stephen King romanlarında (O, ITte) karşılaştığım resmin, veya sabir bir görüntünün birden hareket edip korkutucu unsurlara bürünmesi (izleyiniz; Stanley Kubrick Cinnet ve roman uyarlaması O ve Redrose Konağı vsr30; akabinde gelen şu sahne birden bire sallanmaya başlayan yıkılan bir banyo nedense Requiem For A Dreami anımsattı bana. Ah birde üç tekerlekli bisiklet sahnesi vardı ki Jack Nicholson ve Shelley Duvallın oynadığı Kubrick filmi (üste bahsi geçti) Cinnette bu iki şahsın çocuklarının (Danny Lloyd) un bisiklet sürüş sahnesini anımsattı bana. Peki ya hayalet çocuğumuzun makyajı. Tamam makyaj konusunda kötüyüz ama bunu üstüne basa basa, yakın olan çekimlerle belli etmek zorunda mıyız? Tamam onuda geçtim bir uzak doğu sineması havası içersine kapılmışız ancak bunun boku bu kadar mı çıkar ki monitöden çıkmaya çalışan eli örnek verebiliriz. Malum erkek kahramanımız karısını görüntülemek için rec tuşuna bastığı web cama haftalar sonra geçince süresi nasıl hala bir saat gösterebiliyor.

Bu filmde başka bir taksi yok mudur ki, üç sene sonra bile ana kadın karakter aynı taksiyle yolculuk yapıyor. Peki final sahnesi bize Hideo Nakatanın Dark Waterini mi anımsatıyor?
Bakınız bunlar aklıma takılan sorunsalların bir bölümü ve hatırlaya bildiklerim. Peki arafta sıkışan (!) küçük kardeşimizin dönüş amacı nedir? Anne özlemi mi yoksa intikam mı? İntikamsa neden kendisinin yanına alıyor kadıncazı zaten delirtmiş durumda. Anne özlemiyse neden bunu anlatmak için dramatize edici bir sahne yok filmde? Peki hangi zihniyet pet şişeyle izleyici korkutma çabasına düşebilir? Bakın ben böyle bile adam korkuturum, egosuna sahip insanlar tatmin için mi?

Kürtaj sahnesi için bir şey söyleyemeyeceğim ama birden bire ilahi bir kuvvetle saniyelik bir sürede erkek kahramanımızın olayı çözmesi düşündürücü. Ve sırf insan merak güdüsü aşılamak için birden erkek karaktere sulanan küçük cadı kız, ah birde elinde sürüklediği cenin neyin nesi, yani korkutmalı mı? Düşündürmeli mi? Güldürmeli mi? Ben kararsızdım.
Öğrenciylen yaşanan evin viraneliğini anlayabilirim ama evlendikten sonrada durum böylemi olur ki karakterler gayet düzgün tipler. Burada çocuk neden kızın evine taşınıyor hadi taşındı diyelim neden b

anyoyu tamire girişmiyorlar. Ben o durumda yapacağım iler sırasında ilk üçe banyo tamirini eklerdim. Ve bir korku filmi çekiyoruz diye fayansların kırık dökük, harap olması mı lazım. Yurdumda düzgün bir akıl hastanesi yok mu? Ben sağlam halimle o hastanenin koridorlarını görsem delirmemek için cidden çok akıllı olmam lazım. Her yer virane durumda. Araba çarpık evler, binalar eski, mekanlar hadi gotik olsun diyerek özenle seçilmiş. Color correction mevzu abartılarak gereksiz bir mayhoşluk ve katılık verilmiş. Yani biz insanı renklerle de korkuturuz cinsinden nameler. Peki ya kamera açıları Charles Mansonun bir lafı vardır film boyunca aklıma gelip durdu, bana tepeden bakarsanız bir aptal, aşağıdan bakarsanız tanrınızı, karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz. Biz izleyici olarak filmi hep aşağıdan kırık açılarla ya da yukarıdan izledik. Burada anlatılmak istenen bu cümleyle bağlantılı mıdır yoksa cidden bende mi paranoyağım? Bakınız kamera açılarıma deyip garip yerlerden görüntü almak filmi izlenebilir mi kılıyordur?

Ve final olarak, tam filmin ortasında Hayko vokale başlar ve ekran sephiaya döner ve birden ekranın sağında solunda çiçekçikler belirmeye başlar.. Birden Nokia reklam mı başladı deriz. Bunun anlamı nedir ve bize garip gelmiştir. Yoksa yönetmen film çok korkuttu insanlar rajaylasın gülümsesin diye yapılmış bir jest midir? Bu iki kişi aynı evde yaşıyorlarsa adamcaz kızın kanlı elini neden haftalar sonra duvarda görmektedir… of of…

Film eleştirmeyi sevmem, hele söz konusu Türk filmiyse hiç sevmem ama güvendiğim filmin böyle çıkması cidden beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim intendom var bunu yaptım hikayesidir…

Uzun Kollu İletişimsizlik

Yanımızdan geçiyor hayatın kırıntıları. Bilmediğimiz yüzlerde, hissiyat oyunlarına bürünüyoruz. Küçük gurur oyunları oynuyoruz kendimize. Ardından bir fıçı biraya yenik düşüyoruz.

Acı çektikçe olgunlaşacağımızı düşünüyoruz. Ve küçük yalan büyük bir girdap sürüklüyor bedenimizi. Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak.

Konuşamıyoruz konuşmaya çalıştıkça batıyor boğazımıza derin derin umutsuzluğun kılçıkları. Hep bir kederle çalıyor kapımızı mutluluklar, Uzanmaya çalıştıkça çarpıyor yüzümüze. Hep başkaları olmaya çalışıyoruz, onlar gibi gülüyor, onlar gibi yiyor, onlar gibi eğleniyoruz. Onlar oluyoruz kendi sıfatımızdan farklı. Çünkü onlar tadıyor aşkı, onlar yaşıyor hayatı ve biz onlara sadece buğulu bir camın ardından ağlamaklı gözlerle bakıyoruz.

Kişisel gelişim kitapları okuyoruz ve bilgenin neden Ferrarisini sattığını düşünüyoruz günlerce. Sadece aklımızı karıştırmakla kalıyor gelişim kitapları ve umutsuzca yine kendimize sarılıyoruz.

Jim Morison’a hayran kalıyor Leonard Cohen’nin melankolik aşkına imreniyoruz. Onlar gibi küfrediyoruz hayata ve bir beyaz perdede oynuyor anılarımız, hep bir ağızdan ağlıyoruz.

Hep yaklaştıklarımız itiyor bizi, türlü oyunlar oynuyorlar üzerimizde ve biz inatla masumca gülüyoruz yüzlerine, kim olursa olsun, kendisini düşündüğünü bilerek ve herkes kendi için bir şey yapıyor, sonra mahkum kılıyor biz kendilerine.

Bin parçaya bölünüyoruz küçük muhabbetler arasında, dört duvar oluyor arkadaşlarımız, bir şarkıda kaptırdığımız benliğimizi, bilgisayar üzerinde bırakıyoruz, en çok acıyı çektirerek, en azılı ölümü gerçekleştirerek puan topluyoruz hayattan.

Çocukları öldürüyoruz, belki tecavüz edip, parçalayıp, organlarını satmıyoruz ama yavaşça yüzlerine gülerek öldürüyoruz, bir palyaço kılığında, derin makyajlı. Hep birilerine atıyoruz suçları. Sonra olanlara vahlanıyoruz.

Jenna Jamesson’un pornografisine dönmüşken hayat Emmanuelle’nin erotizmini arıyoruz. Her zaman ki gibi boynumuz bükük dönüyoruz odamıza. Ve gerçekliği arıyoruz Robert Dick kitaplarında usul usul kendimizi kaybederek.

Bekliyoruz, her şey için, her şeye yeniden başlamak için. Yırtıyoruz penceremizdeki perdeleri, gün ışığı dolmaya çalışıyor yeni bir aşkla odanın içerisine yeni bir tekerrüre gebe. Konuşamıyoruz konuştukça batıyor boğazımıza heyecan kılçıkları. Ve önümüzden akıyor yine bir hayat.

Haddinden uzun kollu kıyafetlerle örtüyoruz ellerimizi, tırnaklarımızın ucunu kemirmeye başlıyoruz, kendi ağıtlarımızın içinde, tanrımıza ulaşmaya çalışarak ve gözyaşlarımızı siliyoruz parmaklarımızdan akan kıyafetle…

01 Haziran