Etiket arşivi: Elias Koteas

The Last Days on Mars

Filmi izledim ama, filmi izlediğimi unuttum. Yani özetlemek gerekirse film bu kadar etkisiz bir film. Yine de emeğe saygı diyorum ve cümlelerime başlıyorum. Lakin filmi hatırlamak için tekrar bir göz atmak zorunda kaldım. Bu göz atışlar esnasında aslında filmden pek etkilenmediğimi o zamanda aslında çok şeye vermediğimi hissettim. Demek ki belleğim otomatik olarak silmiş film hakkındaki şeyleri.

Filmin yönetmeni Ruairi Robinson. Kendisini daha önce izlememiştim. Zaten bu ilk uzun metrajlı filmi. Oyuncular ise çok tanındık olmamasına rağmen başarılı projelerde yer almış oyuncular.  Okumaya devam et

Dream House

Film vizyona girdiğinde çok izlemek istemiştim. Ancak o sıralarda İstanbul’da film festivalinin olması ve festival filmlerinden kafayı kaldıramamamdan dolayı filmi izleyememiştim. E tabi bir süre sonrada insan unutuyor izlemesi gerektiğini. (İzlemeyi gereklilik olarak algılayan ben.)

Tabi filmin kadrosuna bakmak filmi izlemek için bir sebep. Daniel Craig (kendisine kanımın ısındığını söyleyemeyeceğim), Naomi WattsRachel Weisz (iki isme de bayılırım) gibi isimlerin bir arda toplanması, afişin çekiciliği, fragmanın uyandırdığı merak filmi izletmek için birebir. Ancak filmi izlediğimde aslında o akdar da başarılı olduğunu görmedim. Evet oyunculuklar oldukça başarılıydı. Ancak hikaye ve kurguya dair içime sinmeyen bir eyler vardı.

Film ilk dakikalarından itibaren aslında insanı yanlış yönlendiriyor. Farklı bir hikayenin içerisinde yeni taşınılmış bir evde hayalet ya da manyak bir katilin saldırısını beklerken karşımıza apayrı bir şey çıkıyor. Belki de filmde yanlış/eksik olan şey, tüm bu öğelerin aynı anda kullanılmak istenmesi. Bu da izleyiciyi şaşırtmak yerine, hikayeler arasında kopuşa anlamasında zorluklara sebep oluyor. Bu özelliklerde çok film izledik ancak bu filmde biraz zorlama olduğunu hissettim.

Will karakteri öncelikle işinden istifa eden bir editör olarak karşımıza çıkıyor. Aldıkları bir eve doğru yolculuk yapar burada karısı Libby ve iki kızı onu karşılar. Ev tadilatı ve yerleşme işleri derken, Will’de kitap yazmaya başlar. Ancak günün birinde evlerine birinin girmeye çalıştığını görürler. Will durumu polise haber verir, sorar araştırır kimsenin kendisine alaka göstermediğini kale almadığını görürüz. Karşı komşuları da onlara garip davranmaktadır. Will olayın üzerine gidip araştırdığında ise aslında bu evde bazı cinayetlerin olduğunu öğrenir. Aslında bu cineyetleri işleyen de kendisidir.

Bu dakikadan sonra Will ile birlikte gerçeği görürüz. Evi bir harabedir. Ev içerisinde ölen karısı ve çocuklarını görmeye başlar. Aslında kendisi akıl hastasıdır ve hastahaneden çıkartılmıştır. Bu kez gerçekleri olduğu gibi görürüz. tabi bu durumda bir insanın hastahaneden salınması biraz garip bir durum çıkartıyor ortaya. Will karakterinin yaptığı uzun tren yolculuğu da cabası. İki hikaye arasındaki geçişlerde soru işaretleri oldukça fazla.

Tüm bu olanlarla birlikte hikaye gerçeğe döndüğünde bir de Will’e yarım eden karısı var. Burada da hikaye biraz hayalet hikayesine dönüyor. Ama hayalet midir, yoksa yine Will’in hayal ürünü müdür kesin bir kanı vermiyor bize. Filmin eksik noktalarından biri de kesin bir şey söyleyememesi. Sürekli bir şeylerin ucu açık ve bu olasılıkları da düşünmek izleyiciyi yoruyor.

Filmin en güzel kısmı ise zaten kitap yazmaya niyetli olan Will’in kendi hayatını yazmasıydı. Filme genel olarak baktığımda çok kötü bir film diyemeyeceğim ama, karşımızda çok iyi bir filmde yok. Zaten filmi tanınır kılan oyuncuları. Tanınmamış oyuncuların yer aldığı bir film olsaydı kıyıda köşede kalır hiç duyulmazdı.

Filmde gereksiz müzik kullanımı yoktu. Genel olarak filmin renklerini beğendiğimi söyleyebilirim. Yaratılmak istenen atmosferi anlatan tonlar kullanılmıştı. Ancak klasik sahneler ve çekimlerin ötesinde bir yönetim gördüğümü söyleyemeyeceğim. Bu açıdan oldukça sığ bir filmdi. Özetlemek gerekirse fazla beklentiye girmeden boş vakitte izlenebilecek bir film.

Yönetmen: Jim Sheridan

Senaryo: David Loucka

Oyuncular:

Daniel Craig
Will Atenton
Naomi Watts
Ann Patterson
Rachel Weisz
Libby
Elias Koteas
Boyce
Marton Csokas
Jack Patterson
Taylor Geare
Trish

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1462041/

The Haunting in Connecticut

Hikayenin gerçek bir öyküye dayandığına dair söylentiler bulunmakta. Ancak ne kadar doğrudur ne kadar yanlıştır bilemeyeceğim… Zaten bu tarz filmlerde “gerçek olaydan alıntıdır” ibaresi olunca insan biraz daha etkilenerek izliyor. Bu filmin olma olasılığı nerdi konuşması yaparsak, evet bir yere kadar olmuştur ancak bir yerden sonrası ise külliyen yalandır. Bunu neden söylüyorum, tecrübe elbetteki. Bu zamana kadar ben ruh, hayalet görmedim. Göreniniz varsa belirtsin…

Matt Campbell şu anda hatırlayamadığım ölümcül bir hastalığa sahiptir. Ev değiştirirlerken annesi, oğlunun bu durumunu da göz önünde bulundurarak, hastaneye yakın bir yer bulur. Bu ev diğerlerine göre daha büyük aynı zamanda daha ucuzdur. Eve taşınırlar ancak bir süre sonra bu evin kötü bir geçmişe sahip bir cenaze evi olduğunu önerirler. Bu sırada Matt garip şeyler görmektedir.

Ailesi öncelerin onun bu gördüklerini hastalığından kaynaklı halisünasyon sanar ancak gelişen olaylar onun düşündüğü şekilde değildir. Matt halisinasyonları gördükçe aslında geçmişte yaşanan olaylara da tanıklık eder ve anlar ki evin eski sahibinin oğlu kötü ruhlara geçiş kapısı görevi yapan bir medyumdur. Tabi çocuk bunu babasının zoru ile yapmaktadır ve kurtuluş için Matt’ten yardım ister.

Konu olarak klasik perili ev hikayelerine benzesede, aslında başarılı sayılabilecek bir film. Konu, kurgu havada kalmamış. Sahneler gereği korkudan çok psikolojik gerilim diyebilirim ki, öyle ahım şahım bir korku sahnesi yok ortada… Ancak gerek oyunculuk, gerekse görsel olarak tatmin edici seviyede. Belirttiğim gibi hikaye biraz farklıya çekilmeye çalışmış olsa da, üzerine “gerçek hikaye” yazılsada sadık korku izleyicisi için klasik ve sıkıcı olabilir…

Yönetmen: Peter Cornwell

Senarist: Adam Simon, Tim Metcalfe

Oyuncular:

Virginia Madsen Sara Campbell
Kyle Gallner Matt Campbell
Elias Koteas Reverend Popescu
Ty Wood Billy Campbell
Martin Donovan Peter Campbell

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt0492044/

Defendor

Filmi izlerken aslında biraz da Syoo-peo-maen-i-sseo-deon Sa-na-i gelmedi desem aklıma yalan olur. Ancak film onun kadar etkileyici ve komik değil ama vermek istediği mesajı da yerine ulaştırmış. Tabi kıyaslamaya girmemek lazım, filmler sadece ana fikir olarak birbirlerine benziyor.

Filmde biraz tür karmaşası mevcut. Filmin gişe amaçlı yapılmadığı belli. Toplumsal bir olayı irdeliyor. Karakterler olsun oyunculuk olsun oldukça başarılı. Ne yazık ki filmdeki bir eksik olayların çok yavaş ve sıkıcı ilerlemesi… Hatta filmin başlarında bu nasıl bir saçma film diye aklınızdan geçiriyorsunuz. İlerleyen dakikalarda ise film sizi kendine çekiyor. Filmde Woody Harrelson başarılı bir oyunculuk çıkarmış.

Arthur bir fahişenin oğludur. Annesi bir gün gider ve bir daha geri dönmez. Arthur dedesi tarafından büyütülür. Yıllar sonra tek başına  ve kimsesiz kalmıştır. Küçüklükten beri okuduğu çizgi romanların etkisinde kalmıştırda. Annesinin kaptan endüstri tarafından öldürüldüğünü düşünmektedir. Bu sebepten dolayı, gündüz yol işçisi gece ise azılı suçlularla savaşan Defendor adında bir süper kahraman olur. Tabi kendi çapında bir kahramandır. Suçların kaynağı olduğunu düşündüğü kaptan endüstriyi bu şekilde aramaya devam eder.

Arthur kendi başına yaşarken aslında hiç bir sorun yoktur. Küçük taarruzlarla küçük adamlarla başa çıkar. Polisin de kendisinden pek haberi yoktur. Olanlarda zaten deliliğine vermektedir. Taki hayatına yine sokakta telekızlık yapan bir kız girene kadar. Bir süre sonra beraber çalışmaya başlarlar ancak kızın babasına olan gıcığı onun hapse girmesine sebep olur… Defendor’u bu durduramaz elbet. Kaptan endüstrinin peşini bırakmaz. Büyük bir kaçakçılığın haberini alır ve müdahale etmeye gider…

Aslında filmde süper kahraman olmak için öyle güzlere gerekmediğini gösteriyor bize. Sadece iyilik adına bir şeyler yapmak insanın kahraman olmasına yetiyor. Bence başarılı bir film. Ancak abartılacak destansılaştırılacak kadar iyi bir film değil. Filme kara komedi diyebiliriz. Öyle kahkahalarla gülmeyi beklemeyin. Gülümsetiyor.. Başarılı dram içinde biraz soft kalmış. Yani arada bir film…

Yönetmen ve Senarist : Peter Stebbings

Oyuncular:

Woody Harrelson Arthur Poppington / Defendor

Elias Koteas Chuck Dooney
Michael Kelly Paul Carter
Sandra Oh Dr. Ellen Park
Kat Dennings Kat Debrofkowitz

Clark Johnson Captain Fairbanks
Lisa Ray Dominique Ball

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1303828/

The Fourth Kind

The Fourth Kind mockumentary tarzı bir film. Mockumentary’i Türkçe’ye çevirmek gerekirse, kurmaca belgesel belgesel diyebiliriz buna. Yani yalancı belgesel. Olmayan bir şeyi olmuş gibi gösterip bunun belgeselini yapmak anlamına geliyor. Bir kaç sene önce bizde bu tarzla haşır neşir olmuş kısa bir film yapmıştık. Reklamımızı da yapalım 🙂

Aslında son dönemde bu tarz filmler piyasa da çoğalmaya başlamışken bu tarza ilişkin, bir kategori açsak fena olmayacak ve değerlendirmeyi de bu tarzlar arasına seçmek vacip oldu. Tarz hakkında bir kaç örnek vereyim de okuyucunun aklında bazı fikirler belirsin. Borat, Paranormal Activity, The Blair Witch Project…

Gelelim filmimize… Baş rolde Milla Jovovich oynuyor. Zaten onun oynaması filmi izlememiz için ekstra bir sebep. Film başında insanları biraz daha hikayenin içine sokmak için Mila hikaye hakkında bir anlatım yapıyor. Bu da film hakkındaki beklentimizi biraz daha büyütüyor. Filmin bir belgesel olduğunu, Dr Abbey Tyler’ın kayıtlarından bu filmi uyarladıklarını anlatıyor. Film boyunca biri gerçek, biri canlandırma iki kare geliyor karşımıza. Burada karışan oyunculuk biraz performansı da düşüyor aslında.

Gerçek olan görüntülerde performans güzel ancak canlandırmalarda o kadar iyi diyemeyeceğim. Zaten durumunda gerçek görüntülerin performansının daha düşük olması normal. Ama bu durum Milla’nın oyunculuğuna yansıyınca tatmin edici bir görsellik ortaya çıkmıyor.

Dr Abbey’in eşi uykusunda öldürülmüştür. Kendisi kimin öldürdüğünü görememiştir ancak birinin olduğunu bilmektedir. Bunu öğrenmek için doktor arkadaşından kendisini hipnoz etmesini ister. Hipnoz esnasında çok garip olaylar meydana gelir. Abbey bu olayın üstüne gitmeye devam eder. Bu arada kendi hastaları da garip durumlardan bahsederler. Bir kaç hastası beyaz bir baykuş gördüğünü anlatır. Abbey hastalarını hipnoz eder ancak hipnoz sonrası bir hastası ölüp, diğeri ise felç kalır. Tabi poliste işin içine girer. Polis bu durumdan Abbey’i sorumlu tutar.

Bu arada insanlarda kaybolmaktadır. FBI durumla ilgili araştırma yapmış ve bir sonuç bulamamış. Abbey, olaylarla ilgilendikçe bu kaybolma olaylarınında aynı noktaya dayandığını anlar. Ancak bunu polislere anlatamaz bir türlü…
Hikayeyi yine biraz dağıttım anlatırken. Ancak türünün başarılı örneklerinden diyebilirim. Fazla korku unsuru yok öncelikle bunu belirtmeliyim. Ancak bilinmezlik, insanın üzerinde bıraktığı etki yadsınamaz.
Türünün meraklısı için izlenebilir…

Yönetmen ve Senaryo: Olatunde Osunsanmi

Oyuncular:

Milla Jovovich Abbey Tyler

Will Patton Sheriff August
Hakeem Kae-Kazim Awolowa Odusami
Corey Johnson Tommy Fisher
Enzo Cilenti Scott Stracinsky
Elias Koteas Abel Campos

Linkler:

www.thefourthkind.net/

http://www.imdb.com/title/tt1220198/