Interstellar

Bir  filmi daha karşımızda. Tabi söz konusu isim Nolan olunca, parmakları çıtırdatıp yazıya öyle başlamanın faydası var. İster istemez yazı bir hayli uzun oluyor. Bunun sebebi belkide Nolan’ın kafa yoracak, beklentiyi zorlayacak işlere adım atması. Interstellar’da bunlardan biri. Şimdi kısa bir yorum yapmak gerekirse, Interstellar beni tatmin etti mi? Evet etti. Ancak filmi izlerken aklımda sürekli Arthur C. Clarke’in Bir Uzay Efsanesi vardı. Hikaye bu seri ile paralel giderken, sosyal medyada film ile ilgili sorulan bir çok soruya Bir Uzay Efsanesini kendime referans göstererek yanıt verdim. Bu yazıda da belki kıyaslamalara gireceğim ancak bu ister istemez olacak. Dedim ya uzun oluyor Nolan yazıları diye, buyurun ilk paragraftan başladık. Yazıya devam ederken baştan söyleyeyim, yazı film hakkında açık seçik anlatımlar ve yargılar içerir, bu sebepten dolayı izlememiş olanlar bulaşmasın. Continue reading “Interstellar”

Coma

2012 yapımı 2 bölümlük mini dizi Coma. Dizi Robin Cook‘un 1977 yılında yazdığı 1978 yılında beyaz perdeye uyarlanan romanından uyarlama bu dizide. Dizinin senaristi ise, Black Swan’dan tanıdığımız John J. McLaughlin var. Dizinin yönetmeni ise Mikael Salomon. Aslında bu dizi için iki parçaya ayrılmış bir film diyebiliriz. Dizinin süresi ise 240 dakika.

Hikaye oldukça akıcı gidiyor. Bazı yerler gereksiz uzatılmış. Bazı ayrıntılarda gereksiz gözüktü gözüme. Ancak dizinin oyunculuğu kadrosuyla da orantılı olarak başarılıydı. Hikayenin akıcı ve meraklandırıcı olması diziyi heyecanla izlemeye yetiyordu. Ancak kurguda sıkıntılar olduğu da kesin. Geçişler oldukça basit ve rahatsız ediciydi. Aslında dizinin bir çok dozunu düşüren kısım kesilip kısaltabilirdi. Continue reading “Coma”

Mutlu Bir Gün / Another Happy Day

Film oldukça iyi bir oyuncu kadrosunu bir araya toplamış. Tabi bu kadro bir araya gelince filmin kötü olma olasılığı otomatikman düşüyor. Film 2011 Sundance Film Festivelinde, senaryo ödülüde alınca bu kadro neden birde en iyi oyuncu çıkartamamış diye soruyorsunuz ister istemez. Ancak filmi izleyince bunu da fark ediyorsunuz.

Film senaryo ödülünün hakkını oldukça başarılı bir şekilde veriyor. Konu klasik gibi gözükse de diyaloglar oldukça başarılı ve akıllıca. Filmin yönetimi oldukça klasik şekilde yapılmış. Müzikleri ise çok fazla akılda kalmıyor. Ancak bunlara rağmen tüm duygular yerinde ve sorunsuz olarak verilmiş.

Hikaye izleyiciyi kendine bağlıyor. Bunda en büyük pay oyunculuklar elbette. Ancak bazı oyunculara rolleri çok hafif gelmiş ve içlerinde sıkışıp kalmışlar. Buna başlıca örnek, Ellen Burstyn‘nin oynadığı Doris karakteri. Tüm bunlara rağmen film zevk alarak izlediğim bir film.

Film bozulmuş bir aile yapısını anlatıyor. İyi günde ve kötü günlerde bir araya gelen bir aile işlenmiş. Kardeşler kendi aralarında birbirlerini çekemez hale gelmişler. Film ana karakterimiz olan Lynn’nin yolculuğu ile başlıyor. Lynn iki oğlu ile birlikte ilk oğlunun düğünü için annesine gider. Burada eski şiddet meraklısı kocası ile karşılaşacaktır. Üstüne üstlük yeni kocasından olan iki sorunlu çocuğu da ona zor anlar yaşatmaktadır. Oğlanlardan biri uyuşturucu bağımlısıdır.

Lynn ailesine hiç bir şey anlatmaz. Ayrıldıktan sonra oğlu eski kocasının yanında kalmış, kızı ise kendi yanında kalmıştır. Kızının da psikolojik sorunları vardır. Kısacası Lynn’ın yanında büyüyen üç çocuğu da sorunludur. Tabi eski kocanın da orada olması sorun yaratır. Aslında sorunu yaratan da o değil onun yeni karısıdır.

Eski yeni eşler, akrabalar, kardeşler derken, herkes birbirinin ardından laf söyler. Ailenin büyük babasının hastalıklı durumu ve ölümü, uyuşturucu müptelası oğlanın ortadan kaybolması aslında film içerisindeki geçen bir cümleyi desteklemektedir. Mutluluklar yapmacıktır, ölüm gerçektir ve insanları bir araya getirir (tam cümle olmayabilir tabi ki).

Sonuç olarak başarılı bir film var karşımızda. Her ne kadar ben konuyu pek anlatamasamda (zaten anlatılacak kadar düz bir film değil) hemen hemen her duyguyu tadabileceğiniz bir film. Lynn’nin sorunlu oğlu Elliot karakterini canlandıran Ezra Miller tüm bu kadrodan oyunculuk konusunda başarıyla sıyrılarak göz dolduruyor. Film izlenmesi gerekenler arasında.

Yönetmen – Senarist: Sam Levinson

Oyuncular:

Ellen Barkin
Lynn
Ezra Miller
Elliot
Kate Bosworth
Alice
Demi Moore
Thomas Haden Church
Paul
George Kennedy
Ellen Burstyn
Doris

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=39

http://www.imdb.com/title/tt1719071/

http://anotherhappydaymovie.com/

The Fountain: A tribute. By Clara. (DA:1)

Katlamaya başladım, yüzümü, ellerimi, ayaklarımı, kemiklerimden sarkmaya başlamış etlerimi tutan derimi…
Her şey uzaklaşıyor, yavaş yavaş zıtlaşıyorum hayata, anlamsızlıklar anlamlaşıyor…
kimseyi beklemezken, gözlerim uzaklaşmıyor camın ardından… bir kez daha korkuyorum, soğuk bir rüzgarın tenimi okşayışından farklı, sırtımın tam orta yerinde hissettiğim o soğuk rüzgar… Tüylerim yine diken diken. Bu kez gelmesin diyorum ruhlar kapımdan içeri… bu ürperti, resimdeki yüzü yada içeme atamadığım sevgin, adın…

THE FOUNTAIN (KAYNAK) (görünsel yazım şekli no:1)

Bir film eleştirisi yazmayalı uzun zaman oldu. Tabi buna eleştiri mi, övgü mü denir bu konu da tartışılır.
The Fountain Darren Aranofsky’nin tartışılan son filmi. Tabi ki tartışmalar sadece filmi?
The Fountain, Vertigo’da yayınlanmış Kent Williams tarafından resimlemiş Darren Aronofsky hikayesiyle başlar yolculuğa. Bu yayınlanan grafik roman gelmiş geçmiş yüzyılın en iyi aşk hikayelerinden biri gibi gösterir kendini. Hal böyleyken bu güzel hikaye karşısında sinemaya aktarımının zorluğu ürkütür insanı.
60.000 $ ile Pi’yi ve 5 milyon $ ile Requiem For A Dream’i çekmiş bir insana Warner Bros’un 100 milyon $’ı aşan bir bütçe ile kucak açması merakları daha fazla uyandırmıştır (sanıyorum wb’un senaryodan haberi yoktu. Bu bütçeyle yaklaşık 4 sene proje üzerinde yapılan çalışmalar üzerinde dönen kara bulutlar pek yıldırmamıştır Arandofky’i. “Ben mutlaka bu filmi çekmek istiyorum” diyerek çeşitli yüksek bütçeli teklifler elinin tersiyle itmiştir. Bütçenin büyüklüğünden ötürü ilk olarak, Brad Pitt, Cate Blanchett ve Ellen Burstyn’le rahatça anlaşan Aranofsky sonra Pitt ve Blanchett’in projeden belirsiz ve şaibeli ayrılışları yüzünden kadronun iki asını değiştirmek zorunda kalmış, Hugh Jackman ve Rachel Weisz kadroya dahil edilmiş.

Film bin yıllık bir aşk hikayesini anlatıyor, tabi filmin bir ölümsüzlük ağacı çerçevesinde geliştiğini düşünürsek bu pekte saçma bir şey değil. Söz konusu filmin konusu ölümsüzlüğü kapsadığından film de çekilesiye karar ölmüş ölmüş dirilmiş.
2002 senesinde tüm ekip çekimlere başlamak için Avustralya’da hazır halde beklerken, başrol için anlaşılan Brad Pitt “senaryodaki bazı bölümler hakkında emin değilim” bahanesini öne sürerek vazgeçmiş. Eli boş bir halde Avustralya’dan uçağa atlayıp Los Angeles’a dönen Aronofsky ise kendisine teklif edilen Batman Begins projesini Christopher Nolan’a devretmiş ve The Fountain’a daha obsesif bir şekilde dört elle sarılmış.
1500’lü yıllarda Tom Verde isimli bir İspanyol conquistadoru canlandıran Jackman, senaryoya göre filmin 3. sahnesinde, yanına aldığı 2 askerle birlikte gizemli bir maya tapınağına ölümsüzlük ağacını bulmak için girer. Mayalar tarafından kıskıvrak yakalanan ve tapınak rahibinin huzuruna karga tulumba götürülen Jackman’ın yer aldığı bu sahne 15 milyon $’a patlamış. (250 tane pi, 3 tane requiem for a dream parası) Aronofsky bu sahne üzerinde tam 6 sene çalışmış, ve sonunda ilk kez Venedik Film Festivali’nde seyirci karşısına çıkmış ve gösterimi sırasında seyirciler tarafından yuhalandığı rivayetlerini duymuş ve şaşkınlığımızı gizleyememiştik. Daha sonra öğrendik ki ayni izleyici kitlesi pi ve requiem için de aynı tepkiyi vermişti…
Film WB’un da para keserken bahane ettiği gibi karışık ve para getirmeyecek bir projeydi. Nitekim beklenen de oldu. Bazı kesimler filmin kötülüğünden bahsetse de bir hikayeyi filmleştirmek yerine filmi şiir yapmak üzerinde yoğunlaşıp yorum yapmak gerekliydi. Elbette ki herkesin altına giremeyeceği bir projede yüreklilik yapıp bu denli prensipli çalışmak takdir edilecek bir husus…
Filmi izlerken yapılacak en iyi şey, yönetmenin eski yaptıklarının unutulup sıfırdan izlenmesi. Çünkü film ne bir pi ne de bir requiem for a dream. Filmin tek sıkıcı yanı yaşanan metaforların çokluğu lakin film sonunda karelerin beyninize işlendiğini hissedebiliyorsunuz.
Filmin bazı karelerinin dikkatle izlenmesi gerekli. Mesela ameliyat olan maymun, yüzü ifadesi ana karakterimiz olan Tom Verdeyi andırmakta. Bununla birlikte bin yıl sonrasından ruh olarak dönen Tom Verde tapınak rahibi tarafından insanoğlunun atası olarak değerlendirilmekte. Ve şimdiki zamanda ise bu olaylar, ölüm yatağında olan karısının yazdığı bir hikaye olarak karşımıza çıkmakta ama geçmiş ve gelecek zamandaki tamamlayıcı kareler aslında şimdiki zamanında hikayenin içersinde yer aldığını belirtti.
Film sonunda gözleriniz kapadığınızda, görselliği, hikayesi, aşkı ve müziğiyle aklınıza kazınamaması imkansız bir film karşınızda…Tek söz “izlenmeli” demek şu saatten sonra hem de defalarca…
Yapım : 2006, AB
Tür : Bilim Kurgu / Aksiyon / Dram
Yönetmen : Darren Aronofsky
Senaryo : Darren Aronofsky, Ari Handel
Oyuncular : Ellen Burstyn, Hugh Jackman, Rachel Weisz, Sean Patrick Thomas, Donna Murphy
Görüntü Yönetmeni : Matthew Libatique
Müzik : Clint Mansell
Süre : 1 saat, 36 dk.
Gösterim Tarihi : 11 Mayıs 2007
Web Sitesi : http://thefountainmovie.warnerbros.com/
Fragman : http://www.apple.com/trailers/wb/thefountain/