Etiket arşivi: Evangeline Lilly

Ant-Man

Marvel’in Ant-Man’ını duymuş, karıncadan süper kahraman mı olur demiş üzerine düşmemiştim. Eh geçenlerde de şöyle sıkmayacak bir film olsun deyip koyuldum filmi izlemeye. Film çok iyi mi hayır, ama iyi olmadığı bilinci ile eğlenceli bir şekilde yapılmış. Film ciddiyete hiç girmiyor zaten ciddiye bağladığında saçmalamaya başlıyor. Bu sebepten filmi çekerken bu filmin komedi filmi olmasına dikkat etmişler. Her şeyi ona göre hazırlamışlar.

Şimdi film eğlenceli dedim. Filmi zaten kurtaran tek şey buydu ama izlerken de Ant-Man Paul Rudd olmalı mıydı demeden de duramadım. Filmde sürekli aynı yüz ifadesi dolanıp durdu. Sanki mimiklerini daha iyi kullanan daha eğlenceli bir tip olsaydı iyi olurdu gibime geldi. Filmin ağır topu ise Michael Douglas‘dı lakin ben onda da pek bir şey göremedim. Bunun sebebi sanırım karakterlerinin içerinin tam olarak doldurulamamış olması yatabilir. Filmin güzelini canlandıran Evangeline Lilly ise bu görüntüsüyle güzelden çok oduna benziyordu bence. Aslında baktığımda oyunculuklar çok iyi olmasa da filmi kurtaran haliyle Paul Rudd ve ona yazılmış komiklikler oluyordu. Okumaya devam et

The Hobbit: The Battle of the Five Armies

İlk iki filmi IMAX’de izlemiştim. Bu film için de IMAX planları yeni çıktığını gördüğüm ses sistemi Dolby Atmos’u bu kez tercih olarak kullandım. Bu vesile ile Dolby Atmos’u da bu test etmiş olacaktım. Aslında ben pek bir fark alamadım seste. Benden midir izlediğim salondan mıdır bilmedim. Bu sırada filmi Özdilek Park CineTime sinemalarında izlediğimi belirtmek isterim. Temiz güzel bir salondu. Koltuk düzeni biraz perdeyi görmeyi engellese de rahattı. Perde salona göre küçük kalıyordu kanımca. Biraz daha büyük bir perde daha iyi iş görürdü. He zaman olduğu gibi bilinçsiz izleyicilerde mevcuttu filmde. Film ortasında geyik yapanları mı ararsınız, cep telefonu ile konuşanları mı, şapır şupur yeyip içenleri mi? Biz bilmiyoruz bu işi arkadaş. Seyircimiz daha olmamış, Türk sinemamız nasıl olsun. Neyse. Okumaya devam et

The Hobbit: The Desolation of Smaug

Hobbit’i arık IMAX’de izlemek görev oldu hal böyle olunca ve Türkiye’de IMAX salon sayısı az olunca yer bulmak biraz zordu. Neyse ki İstanbul’a ikinci bir IMAX salonu açılmış. Kendisi aslında İsatanbul’un bir ucu olan Marmara Park’ta. Tabi ben filmi IMAX 3D izlemek için kıvransam da ilk Hobbit yazımda belirttiğim gibi düşünmüyorum artık. Filmlerin çoğu derinlik hissi vererek çekiliyor. Yani önümüzde uçuşan şeyler pek yok. Bu da açıkçası beni ilk test gösterimindeki IMAX demosu gibi tatmin etmiyor. Bu arada Hobbit ile birlikte yeni bir teknoloji ile de tanıştık bunun adı da HFR, diğerinden farkı ise 48 fps kare hızı olması. Tabi nedir ne değildir bu şekilde izlediğim bir film yazısında açıklama yapacağım. Şimdi gelelim The Hobbit: The Desolation of Smaug’a yani,Hobbit: Smaug’un Çorak Toprakları’na.
Okumaya devam et

Real Steel

Filmin yönetmen koltuğunda Night at the Museum serisinden tanıdığımız Shawn LevyShawn Levy‘nin bulara ek olarak Date Night ve The Pink Panther gibi filmleri de çektiğini düşünürsek aslında Real Steel yönetmenin ustalık filmi gibi çıkıyor karşımıza. Film diğer filmleri gibi akıcı, insanı sıkmıyor. Renkler, kamera açılarıları ve derinlikler oldukça başarılı. Tüm film boyunca kendinizi filmin içerisindeymiş gibi hissediyorsunuz bu da filmden zevk alma kat sayınızı yükseltiyor. Müzikler de hikayesine uygun zaten filme adapte olmakta başarısı oldukça büyük.

Film bu kadar iyi giderken senaryo için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir çok konu havada. Film kendisine ne kadar çekiyorsa hikaye de kendisinden o kadar uzaklaştırıyor. Öncelikle zaman kavramı kafanızı kurcalıyor. Tam anlamıyla günümüzde geçen bir film izlenimi yaratılmışken görüyorsunuz ki aslında yıllarca uzakta film. İnsanlar boksu bırakmış yerlerine dövüşecek kadar yetenekli robotlar var ancak bu robotlar sadece dövüşler için kullanılıyor. Hayat 2011’deymiş gibi sürerken bizi gelecekte olduğumuza ikna etmeye çalışan sadece cep telefonları ve bu dövüşçü robotlar. Okumaya devam et

Lost

Nihayet final yapıldı. Peki finalde elimize ne geçti sormak lazım. Koskocaman bir hiç. Aslında beklemiyorum desem yalan olurdu ama altı senedir insanları sürükle, üstünden para kazan final olarak ilk okul çocuklarının yazabileceğinden daha berbat bir final yap…

Zaten üçüncü sezondan sonra dağıtmaya başlamıştı ki dizi ben bu dönem izlemeye başladım. O da pek istekli olmadı. Başladık madem dedik ki şartlarda uygundu devam edelim. nitekim ettik. Dizinin başından itibaren, Jacob’s Ladder çakması olduğunu söyleyip durdum tabi, Jacob’s Ladder’ı büyük bir çoğunluk izlemediği için ne demek istediğimi anlayamadı. Aslında bunlar ölmüş ve o ölme arasında yaşanılanlar anlatılmaktaydı. Evet aslında, Lost’ta bu oldu ancak hikaye o kadar karışmıştı ki nasıl toplayacaklarını bilemediler. Bir final yapıldı herkes sevdiğine kavuştu ama diğer karakterler ne oldu?

Dharma organizasyonuna ne oldu? Oradaki insanlar nereden çıktı ya da onlardan sonra yerleşen Benjamin karakteri onun koruduğu halkı, onları bulmaya gelenler, adayı arayan diğer insanlar… bu sayılacaklar uzatılabilir.

Dizi ilk başlarda iyi başladı düşen bir uçak, adada kalan kişilerin başına gelecekleri. Tabi bu gelişen olaylardan sonra insanlar kurgulamaya başladı. Senaristler bu kurguları aldı, aslında onlar yolun başındayken hikayenin sonu bile yoktu. İki ve üçüncü sezonda işi biraz daha karıştırıp felsefik hale getirelim derken ünlü düşünürleri kullandılar… Ancak iş felsefe kısmına yol alınca gördük ki senaristlerde bu kadar kapasite yoktu. 4 ve 5 inci sezonda işler çığırından çıkmış ne olacağı bilinmez bir hal almış ve reytingler düzmeye başlamıştı, bunun üzerine 6. sezon final sezonu diyerek olayı bitirelim dediler. 6. sezon başladı başlamasına da hikaye yine darma dağın flash backlerle gidiyordu yeni bir şey yok… Eskiyi kurgulamak ve ne yapalım endişesi hissediliyordu her bölümde. Zaten bütçede kısalmış olsa gerek efekt bile kullanılmıyor kullanılanlarsa amatörlükten öteye geçmiyordu… Bir yerde bitmesi iyi oldu…

Hepsinin ölmüş olduğunu gördük, beden öldükten sonra beyin bir süre ölmemeye direnir. İşte o süreçti, bizim adada gördüklerimiz. Hadi bir nevi araf diyelim. Diğer dünyada onlara eşlik edecek eşlerini bulmak için, adaya düşmüşlerdi aslında… Aslında içlerine eşlerini bulanlar vardı. Ne yaparsanız yapın bağlayamayacağınız hiç bir sağlam temeli olmayan bir dizi olup çıktı ve bitti Lost. Bence klasik olma yolunda en büyük kazığı kendi kendine attı…

Yönetmenler:

Jack Bender (37 episodes, 2004-2010)
Stephen Williams (26 episodes, 2004-2009)
Paul A. Edwards (9 episodes, 2005-2010)
Tucker Gates (7 episodes, 2004-2010)
Eric Laneuville (5 episodes, 2005-2008)
Greg Yaitanes (3 episodes, 2004-2009)
Bobby Roth (3 episodes, 2007-2010)
Kevin Hooks (2 episodes, 2004-2005)

Senaristler:

J.J. Abrams (114 episodes, 2004-2010)
Jeffrey Lieber (114 episodes, 2004-2010)
Damon Lindelof (114 episodes, 2004-2010)
Carlton Cuse (32 episodes, 2005-2010)
Adam Horowitz (21 episodes, 2005-2010)
Edward Kitsis (21 episodes, 2005-2010)
Elizabeth Sarnoff (19 episodes, 2005-2010)
Drew Goddard (9 episodes, 2005-2008)

Oyuncular:

Naveen Andrews Sayid Jarrah (114 episodes, 2004-2010)
Matthew Fox Jack Shephard (114 episodes, 2004-2010)
Jorge Garcia Hugo ‘Hurley’ Reyes (114 episodes, 2004-2010)
Josh Holloway James ‘Sawyer’ Ford (114 episodes, 2004-2010)
Daniel Dae Kim Jin Kwon (114 episodes, 2004-2010)
Yunjin Kim Sun Kwon (114 episodes, 2004-2010)
Evangeline Lilly Kate Austen (114 episodes, 2004-2010)
Terry O’Quinn John Locke (113 episodes, 2004-2010)
Emilie de Ravin Claire Littleton (96 episodes, 2004-2010)
Michael Emerson Ben Linus / … (75 episodes, 2006-2010)
Dominic Monaghan Charlie Pace (72 episodes, 2004-2010)
Henry Ian Cusick Desmond Hume (71 episodes, 2005-2010)

Linkler:

http://abc.go.com/shows/lost

http://www.imdb.com/title/tt0411008/

http://tr.wikipedia.org/wiki/Lost