Karantina döneminde izleyebileceğiniz yada izlemeyebileceğiniz 5 içerik 4. Bölüm

Yine, yine, yeniden karantinaya girdiğimiz dönemlerde en iyi yapacak şey okumak ya da izlemek. İzlemek tabii ki daha kolay gelsin gitsin ne güzel. Aynı karantina gibi. Bir gün var bir gün yok. Başka ülkeler artık mahkeme kararıyla sokağa çıkma yasaklarını kaldırırken bizdeki saçma yasaklara kimse dur demiyor. Hani kapanacaksak kapanalım, kapanmayacaksak kapanmayalım da hem bir bu konuda bir aksiyon almayıp saçma sapan yasaklar uygulamak sadece insanın canını sıkıyor. Zaten bu konuda herkes bir şeyler dediği için ben fazla uzatmayacağım. Popüler olaylardan uzak duruyorum hep. Ya uzak durmak değil de boş geliyor bana. Neyse arada bir de Twich yayınına soyunduk öyle Türkiye’de memlekette iş sektörü falan derken baya bir geyiğe dönüyor iş. Biraz ciddileşirse buradan da paylaşırım. O kadar şey yapmama gerekirken ben bunlarla uğraşıyorum işte. Tembellik de diz boyu. Neyse ya ben buraya dert yanmaya değil izleyebileceğiniz bir şeyler anlatmaya gelmiştim. Tamam susuyorum. Tamam tamam sustum… (hatırlayana) O zaman başlayalım. …

buralarda yokken izlediklerim

Amour (2012) Filmin yönetmen koltuğunda usta isim Michael Haneke var. Tabi ki aynı zamanda filmin senaristi de. 2013’te film, yabacı dilde en iyi film Oscar’ını almış. Kadroda çok iyi. Zaten az da gözükse Isabelle Huppert isminin olması kafi benim için. Bu bağlamda oyunculuklar oldukça başarılı.  Bir Haneke filminden aksiyon beklemiyorum ama zaman zaman film akmadı sanki. Bir sonuca ulaşacağını hissediyorsunuz ama o sonuç bir türlü gelmiyor. Tabi içerik olarakta boş bir film değil. Zaman zaman kendinizi karakterlerin yerine koyup ben olsam ne yapardım diye düşünüyorsunuz. Ben filmde anlatılanları aşktan çok, fedakarlık olarak tanımlayabilirim. Evet insan yapmayabilir mi o ayrı bir konu ama bu fedakarlıktan öte gitmez. Tabi burada aşkın anlamını tekrar düşünmek gerekir. Sanırım Bi Köşe’ye yeni bir konu çıktı. Filmin en çarpıcı yanı ise bir cinayetin meşrulaştırılması. Aslında o durumda pek acımıyorsunuz. Hatta iyi oldu, kurtardı gibi yorumlar da yapabiliyorsunuz. Çok üstü kapalı yazdım. Kısaca hikayeye değineyim. Georges ve Anne seksen yaşlarında emekli …

Patron Mutlu Son İstiyor

Aslında Tolga Çevik‘ten daha iyi filmler bekliyorum ben. Bir önceki filmi olan Sen Kimsin? nispeten bu filmden kat kat daha iyi bir filmdi. Filmin senaryosunu da Yılmaz Erdoğan yazmış. Bu da Yılmaz Erdoğan’da gördüğüm en kötü senaryoydu. Malum artık herkes biliyor ki öyle basit espriler, alışılmış taklitler, sakarlıklar insanı pek güldürmüyor. Filmde bunlardan fazlası yoktu. Romantik komedi gözü ile de bakarsak film bu konuda da çok tatmin edici değildi. Tabi kadroda isimler kaliteli olunca ister istemez eleştirinin dozu da artıyor. Çünkü beklenti artıyor. Ama bu filmle beklenti içine girdiğimiz tüm isimler bizi hayal kırıklığına uğratmış. Oldukça düz ve basit bir film çıkmış karşımıza. E film izletmiyor mu kendini izlettiriyor ama bunu kesinlikle Kapadokya’ya ve mekanlara borçlu. Yoksa hikayede adam gibi elle tutulur farklı bir şey yok.

Sen Aydınlatırsın Geceyi

Onur Ünlü’nün İtirazım vardan önce çektiği Sen Aydınlatırsın Geceyi öncelikle festivalde yer bulmuştu. Tabi festivalde de filme yer bulabilene aşk olsun. Sonrasında da vizyona girmiş az salon, az gün derken el mahkum filmin DVD’sini bekler olduk. Ancak DVD çıkmayacak söylentileri etrafta dolanır olunca filmden umudumu iyice yitirmeye başladım. Geçtiğimiz günlerde Star Tv filmi yayınlayacağını duyurdu. Ancak hafta içi yayınlanan film bir de gece on ikiden sonra olunca ertesi gün için işe gidecek biri için filmi izlemek oldukça işkenceydi. Bu sebepten dolayı televizyonda yayınlanmış olmasının verdiği rahatlıkla internette filmi araştırır oldum(sanıyorum hala filmin dvdsi çıkmadı.) Araştırma sonucunda Youtube’da filmin sansürsüz ve hd haline rastladım. Onur Ünlü filmi dvd ile piyasaya sürmek yerine internet ortamına vermişti. Ne diyeyim takdir ediyorum kendisini zaten bu filmden zarar yaptık deyip duruyordu. Olmuşken tam olsun istedi sanırım.

Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi

Onur Ünlü‘nün 2011 yılında çektiği benimse televizyonda parça parça izlediğim filmi Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi filmini geçen günlerde oturup baştan sona izledim. Türkiye’de kara mizah yapan yegane insanlardan olan Onur Ünlü’nün bu filmi artık klasikleri arasında girmiş. Kendisinden daha çok film bekliyoruz ama sinemada ya da festivalde izlenemeyen filmler için de filmlerin DVD’lerinin bir an önce çıkmasını istiyoruz. Bu kadar temenniden sonra gelelim filmimize. Filmde şu şöyleydi bu böyleydi demek biraz zor. Kendi kalıbında absürt bir film olan Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi için şurası da şöyle olsaymış demek biraz zor. Ancak film gerek göndermeleri gerekse hikayenin altında yatan mana oldukça derin.

Celal İle Ceren

Başından beri Şahan Gökbakar‘a karşı bir antipati beslemekteyim. Tabi bu antipati tabi Recep İvedik ile tavan yapmıştı. Oturup her bölümü izleme amacıyla izlemesem de ister istemez, internet ve televizyon da izlemiş bulundum. İvedik serisi beni güldürmediği gibi, Celal ile Ceren’de beni tatmin etmedi. Film fragmandan ötesini vermiyor. Belli bir hikaye varmış gibi gözüksede çok sıradan ve dağınık olması filmin izlenimini zorlaştırıyor. Akılıca espiriler yok çoğu yerde neye gülmeliyiz, küfür etti gülmeli miyiz gibi ikilemlerde kalıyor izleyen. Oyunculuklar çok kötüydü. İki karakterin üzerine oynanmış ancak ana karakterlere etkili olan yan karakterler hiç oturmamış. Oyunculukları da kötü olmakla beraber, karaktere de oldukça yetersizdi.

Back to Top