The Paperboy

Benim için izlemesi zor bir filmdi The Paperboy. Yönetmen Lee Daniels bir şeyle yapmayı istemiş yapmış ama ne olduğunu yada ne vermek istediğin pek anlamış değilim. Filmin oyuncu kadrosu oldukça iyi. Nicole Kidman, John Cusack, Matthew McConaughey gibi isimler var. Ancak bu isimler bana bu film için çok etkileyici gelmedi. Başkaları da bu rollerin üzerinden rahatlıkla kalkabilirmiş. Film rahatsız edici bir film. Bir cinayetin üzerine yoğunlaşılıyor. Irkçılık, şiddet, erotizm, cinsel istismarla film bunu yer yer yapmayı başarıyor ancak öyle akılda kalacak şekilde etkileyici de değil. Film Peter Dexter‘in romanından uyarlanmış ve uyarlamada sıkıntılar olduğunu düşünüyorum.

Laurence Anyways

Xavier Dolan‘ın yeni bir yapıtıyla karşımızda ve oldukça başarılı bir filmle. Hayır beni korkutan bu yaşta birinin bu şekilde filmler yapması. Açıkçası sonunun nereye gittiğini düşünüyorum. Bir müneccimlik yapayım ve diyeyim bu çocuk çok yaşamaz. Laurence Anyways’ın senaryosu da Xavier Dolan’a ait. Oldukça da başarılı bir senaryo karşımızda. Senaryoya laf etmişken eleştiriye buradan başlayalım. Aslında eleştirecek çok fazla bir şey yok. Hikaye on senelik bir süreci kapsamakta. Burada tek gözüme çarpan sıkıntı seneler yavaş yavaş ilerlerken birden arada beş sene atlaması. Bunu yanı sıra ana karakterimiz Laurence Alia’nın durumunu izlerken yan karakterlerin hikayelerinin biraz göz ardı edildiğini düşünüyorum. Film yan karakterlerle daha etkileyici olabilirdi. Laurence ve Fred karakterinin ilişkileri bir yerde kendini tekrar etmeye başlıyor ve izleyici farklı bir şeyler görmek istiyor.

Nobody Walks

Ry Russo-Young‘un izlediğim ilk filmi Nobody Walks. Açıkçası diğerlerini neden izledim diye de düşünmedim. Film oldukça yüzeysel bir şekilde işlenmiş. Ne anlatmak istediği yada ne olduğu konusunda pek bir şey anlayamadım. Film kadınların cinsel yönünü ele almış ve bu bir aile üzerinden yapılmaya çalışmış. Ne kadar başarılı olduğu da tartışılır. Hikaye Martine karakterinin Peter’in evine gelmesi ile başlıyor. Martine 22 yaşında genç ve güzel bir kadındır. Tabi bu güzelliği karşısında erkekler onu cinsel bir obje olarak görür. Daha filmin ilk sahnesinde uçakta birlikte yolculuk yaptığı adamla ilişkisi göz önüne geliyor. Martine eve vardığında Peter onu karşılar. Martine yapmış olduğu bir film için ses uzmanı olan Peter’den yardım ister. Bu işe anladığım kadarıyla aracı olan ise eşi psikiyatrist olan Julie’dir. Film bu konuda pek açıklayıcı değil.

Holy Motors / Kutsal Motorlar

Sevdiğim bir yönetmen Leos Carax. Kendisini Les amants du Pont-Neuf ile tanımış ve sevmiştim. Tabi bu iki film arasında oldukça büyük bir fark var. Holy Motors tamamen deneysel bir çalışma olmuş. Açıkçası filmin ne anlatmak istediğini anlamak benim için oldukça zordu. Tabi bu zorluk filmin farklı yapısı ve ne anlatmak istediğini anlama kaygımdan kaynaklıydı. Bir dünya sahnesini gözler önüne sermiş yönetmen ve bu işi dokuz epizotta yapmış. Burada Denis Lavant‘ın oyunculuğunu taktir etmek lazım. He bir karakteri başarılı bir şekilde canlandırmış. Film ilerledikçe ona anlam yüklemeye çalışırken epizotlar arası bağlantıyı kurmak için büyük bir çaba sarf ediyorsunuz. Burada filme adapte olmanızı ayrıntıları kaçırmamanızı sağlıyor. 

Rebelle

Film Burma’da yaşanan gerçek bir hikayeden iham alınarak yapılmış Rebelle. Tabi ilham alınmış ama bunun gerçekle alakalı, ya da nerelerinin esinlendiğini pek anlayamadım. Sanırım sadece ana kahramanımız Komona’nın başından geçenler biraz gerçek. Filmin yönetimi ve senaryosu Kim Nguyen‘a ait. Yönetmen hikayeyi bir belgesel edasında anlatmak istemiş. Anlatım tarzı bakımından ne nasıl davrandığından çok benim aklımdaki soru işaretleri neyi anlatmak istediğine dair. Bu konuda yönetmen bana beklediğimi veremedi diyebilirim.

Margaret

Film IMDB ve festival sitesinde 2011 yapımı olarak çıkıyor karşımıza. Bende 2011 yapımı diye filmi izlemeye koyuldum. İlk verdiğim tepki liseli ergen rolünde Anna Paquin‘i gördüğümde verdiğim tepkiydi. Tabi buna bir de Matt Damon‘un genç halini görünce film benim için soru işretleri oluşturmaya başladı. Daha sonra yaptığım araştırmalar sonunda ise filmin aslında 2005 yılında çekimlerinin bittiğini ve hukiki sebeplerden dolayı vizyona girmemiş olduğunu öğrendim Bu durum açıkçası film hakkındaki yorumlarımı da bir nebze olsun değiştirdi. Tabi bu eleştiriler Anna Paquin’in bu role gidip gitmediği yönünde yoğunlaşıyordu bu konudan bahsetmek zorunda kalmayacağım burada. Filmin süresi iki buçuk saat ve bana oldukça uzun geldi. Yönetmenin dediğine göre film üç saatmiş ve insanlar izlerken sıkılacağı için kesintiye uğratmış filmi. Filmin kesintiye uğradığı da belli oluyor. Ancak bu konu için bu kadar uzun bir süre lazım mıydı sorusunu soruyorum kendime. Film çok kez kendisini takrar ediyordu. bir çok sahnede dejavu hissi yaşadım. Elbetteki 100 dakikaya da bu film rahatlıkla sığdırılabilirdi.

On the Road / Yolda

Jack Kerouac‘un aynı adlı romanından uyarlama filmin yönetmen koltuğunda Walter Salles var. Kerouac romanını yolda edindiği deneyimler ve fikirler doğrultusunda yazmış ve kitap beat kuşağı kitaplarının en iyileri arasında. Ben romanı okumadım bu sebepten dolayı uyarlama yönünde pek yorum yapmayacağım. Ancak filmin gelişimi ve anlatılanlar kitabın uzun soluklu ve zor bir kitap olduğunu da ortaya çıkartıyor. Zor bir uyarlama olduğu ortada. Bunu filmi izlerken hissediyorsunuz. Filmin ilk yirmi dakikası farklı bir atmosfer yaratarak izleyende umut uyandırıyor. Akabinde gelen dakikalar ise klasik bir yol hikayesi olarak yansıyor bize. Yönetmen / senarist durum değerlendirmeleri, oluşan fikir düşünceler den çok sanki karakterlere daha fazla yüklenmiş. Bu da kitabın edebi yönünü yansıtmayıp (ki eminim bir dönemi başlatan ve bir yol hikayesinin daha fazla fikir oluşumları ve daha iyi anlatımları vardır) düz bir hikaye olarak çıkmış karşımıza. Karakter düşünce ve duyguları açıkçası bana geçmedi.

Back to Top