Etiket arşivi: Filmekimi 2011

Kevin Hakkında Konuşmalıyız / We Need To Talk Abaut Kevin

Film Ekiminin en etkileyici filmlerinden biriydi We Need To Talk Abaut Kevin. Etkileyici olma sebeplerinin başında okulda bir katliama sebep olan katil ruhlu çocuğun anlatılması değil, onun annesinin içinde bulunduğu durumun verilmesi. Filmin başından itibaren Eva karakterinin oğlu Kevin’in bu hale gelmesindeki etkilerini görüyoruz. Eva suçluluk duygusu yaşamalı mı bunun düşünceleri ile cebelleşirken, anlatım bize de toplumun diğer fertleri gibi yargılama fırsatı veriyor.

Film daha ilk karede görkemli bir açılış yapıyor. Eva’yı İspanya’da domates festivalinde hayatından gayet memnun görüyoruz. Kendi hayatına ve özgürlüğüne düşkün Eva burada Franklin adında bir adamla beraber olmaya başlıyor ve bir süre sonra Kevin doğuyor.

Ancak burada Eva, Kevin’i isteyip istememek konusunda kararsız. Çünkü Kevin, Eva’nın eğlence yüklü özgür hayatına son verecektir. Hatta çocuk doğumdan sonra kucağına ilk verildiği andaki surat ifadesi Eva’nın hissettiklerine tercüman oluyor.  Çocuk annesindeki bu negatifliği hissetmiş oluyor ki bebekliğinde durmadan ağlıyor, üç yaşına geldiğinde ise Eva’ya türlü eziyet için fırsat kolluyor.

Oysa Eva, Kevin için her şeyi yaptığını düşünmektedir. Sevdiği şehri terk etmiştir, sevmediği bir evde, bir mahallede, zamanını sadece küçük oğluna ayırarak günlerini geçirmektedir. Ancak Kevin bunları anlamıyor ve üstüne üstlük sürekli sorun çıkarıyordur.

Ancak sadece Eva’nın olumsuz yaklaşımlarından mıdır bilinmez Kevin küçük yaşta tam bir psikopat olması, annesi ile sürekli didişmesi, kardeşine zarar vermesi, Eva’nın kendini rahatlatmasında tek etken oluyor. Bunun yanı sıra Eva’nın Kevin’e çok fazla şiddetle yaklaştığını da görmüyoruz. Eva’nın kızgınlık anında yaptığı bir hareketle kolunun kırılması ve Kevin’in ona karşı daha yakın olması belki de Kevin’ın küçük aklında yaptığı bir plan. Bu yakınlıkta uzun sürmüyor zaten.

Hikaye gelecek ve geçmiş arasında geçiyor ve Kevin’in yapacakları son dakikaya kadar çok iyi gizlenmiş. Bu sırada aslında Eva kendi özgür yaşantısına devam etmeye devam ederken kendini bir nebze olsun Kevin’ın bu duruma gelmesinde etkisi olmadığını düşünürken, toplumun baskısı ve ona davranışları yine suçluluk hissetmesini sağlıyor. Belkide Eva oğlu Kevin ceza çekerken, aynı kasabada kalmakla kendisini de cezalandırıyor.

Kevin arkadaşlarını okulun spor salonuna kapatıp öldürüyor. Daha sonra öğreniyoruz ki Kevin hayatı boyunca iyi geçindiği babası ve küçük kız kardeşini de öldürmüş. Bu annesine vermek istediği büyük bir ceza da olabilir, annesini yakın görmesinden de kaynaklı olabilir. Ancak annesinin sert mizacı ve Kevin’in yaptıklarından sonra annesine bakışı aslında hey şeyi onun üzerine yıktığını anlatıyor.

Tabi burada değinilmesi gereken bir konuda Amerikan toplumunun şiddete merakı. Kevin salondan dışarıya çıktığında aktarılanlar sanki bir şovun parçası gibi. Herkes onun hakkında konuşuyor, herkes onu anlatıyor… Buradaki kamera kullanımı, alkışlar ve ışıklar, sözlü anlatım tam anlamıyla bu şiddet merakın gönderme olmuş. Aslında Kevin burada toplumun yapısını çözmüş, Eva ise onun için uğraşılacak bir oyuncak olmuştur. Burada Kevin’ın yaşadığı haz anlatılmayacak cinstendir.

Ancak tüm bunlar Eva’nın içindeki çelişkiyi bitirmiyor. Özgürlüğüne düşkün, ayakları yere sağlam basan biriyken, yaşadığı kasabada herkesten köşe bucak kaçan, ürkek biri oluyor. Ancak anlaşılıyor ki bu kendini cezalandırma şekli. Film boyuncada kendi suçunu arıyor. Bunu finalde de belli ediyor.

Oyunculuklar başarılı. Kevin karakterini canlandıran Ezra Miller bu filmde imzasını atmış. Filmekiminde izlediğim ikinci filmi ve ikisinde de tüm oyuncular arasından kolaylıkla sıyrılıyor. Tabi Eva karakterini oynayan Tilda Swinton‘u da unutmamak lazım. Filmin başarılı bir kurgusu ve senaryosu var. Es geçmeden söylemek lazım ki, film Lionel Shriver‘in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Bir uyarlama olarak nasıldır kitabı okumadığım için bir şey söyleyemeyeceğim ancak film için oldukça başarılı.

Yönetmen Lynne Ramsay farklı açılar kullanarak filmde farklı etkiler yaratmayı başarmış. Kurguda bazı boşluklar bulunsada bu boşlukların izleyicinin hikaye ve karakterler hakkında yorum yapmasına ve izleyiciyi etkileşimde tutarak filmi düşündürmesine olanak tanımış. İzlenmesi gereken başarılı bir yapım…

Yönetmen: Lynne Ramsay

Senaryo: Lynne RamsayRory KinnearLionel Shriver (kitap)

Oyucular:

John C. Reilly Franklin
Tilda Swinton Eva
Ezra Miller Kevin
Siobhan Fallon Wanda
Ursula Parker Lucy
Ashley Gerasimovich Celia

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=21

http://www.imdb.com/title/tt1242460/

Senin İçin / Restless

Malesef bu filme Gus Van Sant’ın en kötü filmi diyeceğim. Hikaye oldukça bilindik bir hikaye. Ölümcül bir hastalığa yakalanan genç bir kız ile kendi halinde sorunlu bir genç erkeğin aşkını konu alıyor film. Bu konunun barındığı her filmde olduğu gibi zaman yine son bahar. Görüntüler ve filmin işleyici Gus Van Sant’a yakışır bir şekilde. Oyunculuklar göze batmayacak şekilde sıradan.

Konunun bilindik olması, eş değerlerinin de çok olması filmin kıyaslanma yoluna gitmesine sebebiyet veriyor. Enoch annesi ve babasının trafik kazasında ölümünden sonra bir süre yoğun bakımda kalmış ve hayata geri dönmüştür. Bu dönüş esnasında Hiroşi adında birde hayalet arkadaş edinmiştir. Enoch hayata küsmüş ve ailesine kendisini bıraktıkları için kızgındır. Vakit geçirmek içinse tanımadığı insanların cenazesine gitmektedir.

Bir gün cenazede Annabel adında bir kızla tanışır. Başta ondan kaçar ancak daha sonra onunla arkadaş olur. Enoch hayattan ne kadar kaçıyorsa Annabel’de hayata o kadar bağlıdır. Ancak bir sorun vardır ki Annabel kanser hastasıdır ve üç ay ömrü vardır.

İki genç bu üç ayı beraber geçirirler ve birbirlerine aşırı derecede bağlanırlar. Ancak Annabel’in ölecek olması her şeyi bozar. Enoch bunu kabullenemez. Annabel’in rahat tavırları yüzünden araları bozulur.

Bir gün Annabel rahatsızlanır ve hastaneye kaldırılir. Durumu Enoch’a bildiren ise Hiroşi olur. Bu şekilde Hiroşi’nin hayali mi yoksa bir hayalet mi olduğu belli olur. Ancak Hiroşi ve Enoch kavga ederler ve Enoch hastanelik olur.

Hikaye böyle devam ederken tabi beklenen son yaşanacaktır. Filmde oyunculuklar ne çok iyi nede çok kötü. Düz sıradan bir film. Filmi farklı kılabilecek şey ise Hiroşi’nin kattığı mistizm. Zaten filmin anlatmak istediğini Hiroşi’nin son uçuşuna çıktığı mektupta belirtilmiş. Hiroşi hikayesini çıkarttığımızda sıradan boş bir film. Ancak filmi ayakta tutan bu hikaye.

Yönetmen: Gus Van Sant

Senarist: Jason Lew

Oyuncular:

Henry Hopper
Enoch Brae
Mia Wasikowska
Annabel Cotton
Ryo Kase
Hiroshi Takahashi
Schuyler Fisk
Elizabeth Cotton
Lusia Strus
Rachel Cotton
Jane Adams
Mabel

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=28

http://www.imdb.com/title/tt1498569/

 

Yaşam Savaşı / La Guerre Est Déclarée

Film festivallerde  ödüller almış ve Fransa’nın 2012 Oscar adayı seçilmiş. Aslında Fransızlardan Oscar adayı olarak daha iyi film beklerdim. Film yönetmen ve eşinin başından geçen gerçek bir olayı anlatıyor. Senaryoyu birlikte yazmışlar ve baş rolleri de paylaşmışlar. Tabi hal böyle olunca yani bir filmin tanıtımı bu şekilde yapılınca ister istemez filmden bir şeyler bekliyorsunuz.

Ancak film beklentileri karşılamıyor. Film olayı ne dramatize etmiş ne de çok eğlenceli bir şekilde anlatmış. Zaten filmin ilk sahneleri sonunda ne olacağını da size veriyor. Tabi bu gibi durumlarda asıl olay yaşananların verilmesi ancak açıkçası bunlarda bana pek gerçekmiş gibi gelmedi.

Hikayedeki büyük aşkı betimlemek için, karakterlerin adı Romeo ve Jülyet olarak belirlenmiş. Hatta çiftin tanışmasında bu espri bile oluyor. Bu detaylar hızla ilerlerken çiftin bir çocuğu oluyor. Bu arada Romeo ve Jülyet’in sosyal yaşantıları ve yaptıkları iş hakkında hiç bir bilgimiz yok. Eğer bu gerçek bir hikayeyse bu kişilerin oyuncu olduklarında hesaba katarsak bunun verilmesi gerekliymiş gibi geliyor bana, çünkü gerçek hayatta bu kişiler o dönemlerde film çekmişler.

Neyse filmin dışına çıkmayalım. Çocukları doğduğunda ona Adam adını verirler. Burada da bir gönderme yapılarak çocuk hastalığı yenip yeniden doğduğu için bu isim düşünülmüş olabilir. Çocuk iki yaşına geldiğinde, birden kusmaya ve huysuzlanmaya başlar. Derken bir kaç gün içerisinde de yüzünün sol tarafına felç iner. Doktorlar yapılan tetkilerden sonra beyninde kanserli bir ur olduğu görülür.

Çocuğun kurtulma şansı ise yüzde ondur. Fransa’nın en iyi doktoru Adam’ı ameliyat eder. Ameliyat başarılı geçmiştir ancak omuriliğe yakın bir yerde bir parça kalmıştır. İşin kötüsü de ur kontrolsüz bir türdür. Ameliyattan sonra altı sene kadar da kemoterapi görmek zorundadır.

Film dramatik öğeleri çok fazla kullanmamış. Büyük aşk betimlenmeye çalışılmış ancak aşkın üç sene kadar sürdükten sonra bittiğine de yer verilmiş. Onları bir arada tutan Adam’ın hastalığı olmuş. Ancak bu süreci de film etkin bir şekilde verememiş. Çocukları hastayken arada gittikleri partiler (Fransız’lar için belki normaldir) bana tuhaf geldi.

Filmde güzel müzikler kullanılmış. Ancak karakterlerin filmi yarıda kesip şarkı söylemesi, yada anlatmak istediklerini bu şekilde anlatmaya çalışmaları filmin akışını bıçak gibi keserek izleyicinin anlam verememesine sebep olmuş. Film başarılı bir senaryoya sahip yada başarılı bir şekilde kurgulanmış diyemeyeceğim. Bir kaç etkili görüntü dışında görüntü yönetmeni de çok fazla şey yapmamış. Film ortalama bir oyunculuğa sahip. Gerçek bir hikaye olmasıyla öne çıkan bir filmde, yöneten ve oynayanlarda gerçek karakterler olunca keşke kendi isimlerini kullansalarmış daha iyi olurmuş.

Her şeye rağmen dinamik ve akıcı bir film  La Guerre Est Déclareée. Fransız sinemasının ortalama yapımlarından biri. Çok şey beklememek gerekir.

Yönetmen: Valérie Donzelli

Senarist: Jérémie ElkaïmValérie Donzelli

Oyuncular:

Valérie Donzelli
Juliette
Jérémie Elkaïm
Roméo Benaïm
César Desseix
Adam 18 aylık
Gabriel Elkaïm
Adam 8 yaş
Brigitte Sy
Claudia
Elina Löwensohn
Alex

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=6

http://www.imdb.com/title/tt1931470/

 

Salgın / Contagion

Yine karşımızda sağlam kadrolu bir film var. Nedense böle kadrolu filmleri görünce ben otomatik olarak kendimi biraz sıkıyorum. Nasıl bir senaryo tüm bu iyi oyuncuların oyun kabiliyetlerini sonuna kadar kullanabilir? Ben böyle bir senaryo hatırlamıyorum Nitekim bu filmde de kıyıda köşede kalan iyi oyuncular var. Bunlardan birine örnek Jude LawGwyneth Paltrow‘unda canlandırdığı Beth karakterinin ilk dakikalarda ölmesi beklentilerde biraz düşüş sağlıyor.

Film bir influenza salgınını konu alıyor. Senaryo bazı açıklara ev sahipliği yapmasına rağmen oldukça başarılı. Hastalığın başlamasından bitişine kadar tüm evreyi konu alıyor. Karakterler ve işlenen olaylar çok fazla olunca filmin süresini de göz önünde bulundurursak sanki bize yerli tatmini sağlayamıyor. Ancak karakterlerin çok olması filmi sıkılmadan izlememize olanak sağlıyor.

Film salgının ikinci gününden başlıyor. Beth Emhoff karakteri Çin’den iş gezisinden döndüğünde sebebi bilinmeyen bir virüs sebebi ile ölüyor. Kocası Mitch Emhoff karısının ölümüne açıklama beklerken küçük oğlu da ölüyor. Tabi Mitch haliyle karantinaya alınıyor. Mitch’in bu virüse karşı bağışıklığı olduğu öğrenilincede serbest bırakılıyor. Burada Mitch “madem bağışıklığım var beni aşı için kullanın” desede maddi külfeti ve zamanı yüzünden yetkililer bu işe girişmiyor. Girişmemeleri mi lazım o da ayrı bir konu…

Salgın tüm dünyada yayılırken, hastalığın çıkış kaynağı olarak düşünülen Çin’de de ölümler artıyor. Amerikalılar buraya bir tıbbi dedektif gönderiyor araştırmalar için. Birde Amerika içerisine Kate Winslet‘in başarılı bir şekilde canlandırdığı Dr. Erin Mears karakterini gönderiyorlar. Çine giden Dr. Leonora Orantes ise biraz umursanmıyor filmde. Dr. Leonora kaçırılmasına rağmen bir süre kendisinden haber alamıyoruz. Bu durum bende merak uyandırdı izlerken. Dedektifler ilk ölen kişi ona Beth Emhoff’un Çin yolculuğu mercek altına yatırırlar. Burada klıma takılan bir diğer konu ise Beth Emhoff’un kumarhanedeki güvenlik kamera kayırları. Bu kayıtlar içerisinde sabit görüntüler yerine sürekli hareketli görüntüler vardı.

Film vatandaş ve tıbbi boyutta olayları incelerken yönetimi de gösteriyor bize. Salgın önleyici tim Laurence Fishburne‘un Dr. Ellis Cheever tarafından yönetiliyor. Burada Dr. Ellis Cheever salgını durdurmaya bir aşı bulmaya çalışırken, üstüne gelen halk ve yönetim baskısının yanı sıra sevdiklerini ve kendini korumak için çok gizli bilgileri kullanır ve çevrenizi koruma altına alır mıydınız sorusununda altında kalıyor.

Diğer taraftan bazı özel kurumların aşı üzerine deney yapmalarının engellenmesi yada bu konuda yeterli kişilerin göreve çağırılmaması  konusunu biraz ilginçti. Birde Dr. Ally Hextall aşıyı bulması birden bire olmuş bir olay gibi yansıtıldı izleyenlere. Birici deneme başarısız, üçüncü deneme başarısız, gibi slayt şeklinde başarısızlıklar akıp giderken, birden “a bulundu” etkisi yaratıyor bizde aşının bulunması.

Bloggerların etkinliği göz önünde bulundurulmuş ortalığı karıştıran gazeteci olarak Alan Krumwiede karakteri verilmiş. Ancak bu karakter ve yaptıkları da biraz havada kalmış. Hastalanma konusu insanları yönlendirmesi, bu şahsın gerçekleri söyleyip söylemediği konusu filmde muallak.

Her şeye rağmen film sade bir şekilde olanı biteni ekrana taşımış. Fazla aksiyon yok. Böyle bir durumda yaşanabilecek olaylar abartısızca anlatılmış. Filmin sonunda ise yönetmen ilk dakikalarda göstermediği birinci güne gitmiş.  Beth Emhoff karakterinin hasta olduğu güne. Hastalığın nasıl meydana geldiğini anlatmış. Bu anlatım bana çok yavan geldi. Kilit nokta Beth Emhoff karakterine gelmeden öncesini de görüyoruz burada. Bu da filmi izlerken benim tadımı kaçırdı. İlk günü vermeselermiş daha iyi olacakmış sanki. Bir virüsün oluşması bu kadar mı basit diye sormadan da edemedim kendime.

Bu tarz filmlere meraklı olanlar için ilaç gibi bir film. Ama bana kalırsa biraz eksikte kalmış bir film. Yönetmenin ortalama filmlerinden biri diyebiliriz.

Yönetmen: Steven Soderbergh
Senaryo: Scott Z. Burns
Oyuncular:
Gwyneth Paltrow
Beth Emhoff
Tien You Chui
Li Fai
Matt Damon
Mitch Emhoff
Monique Gabriela Curnen
Lorraine Vasquez
Jude Law
Alan Krumwiede
Marion Cotillard Dr. Leonora Orantes
Kate Winslet Dr. Erin Mears
Laurence Fishburne Dr. Ellis Cheever
John Hawkes Roger
Linkler:

Mutlu Bir Gün / Another Happy Day

Film oldukça iyi bir oyuncu kadrosunu bir araya toplamış. Tabi bu kadro bir araya gelince filmin kötü olma olasılığı otomatikman düşüyor. Film 2011 Sundance Film Festivelinde, senaryo ödülüde alınca bu kadro neden birde en iyi oyuncu çıkartamamış diye soruyorsunuz ister istemez. Ancak filmi izleyince bunu da fark ediyorsunuz.

Film senaryo ödülünün hakkını oldukça başarılı bir şekilde veriyor. Konu klasik gibi gözükse de diyaloglar oldukça başarılı ve akıllıca. Filmin yönetimi oldukça klasik şekilde yapılmış. Müzikleri ise çok fazla akılda kalmıyor. Ancak bunlara rağmen tüm duygular yerinde ve sorunsuz olarak verilmiş.

Hikaye izleyiciyi kendine bağlıyor. Bunda en büyük pay oyunculuklar elbette. Ancak bazı oyunculara rolleri çok hafif gelmiş ve içlerinde sıkışıp kalmışlar. Buna başlıca örnek, Ellen Burstyn‘nin oynadığı Doris karakteri. Tüm bunlara rağmen film zevk alarak izlediğim bir film.

Film bozulmuş bir aile yapısını anlatıyor. İyi günde ve kötü günlerde bir araya gelen bir aile işlenmiş. Kardeşler kendi aralarında birbirlerini çekemez hale gelmişler. Film ana karakterimiz olan Lynn’nin yolculuğu ile başlıyor. Lynn iki oğlu ile birlikte ilk oğlunun düğünü için annesine gider. Burada eski şiddet meraklısı kocası ile karşılaşacaktır. Üstüne üstlük yeni kocasından olan iki sorunlu çocuğu da ona zor anlar yaşatmaktadır. Oğlanlardan biri uyuşturucu bağımlısıdır.

Lynn ailesine hiç bir şey anlatmaz. Ayrıldıktan sonra oğlu eski kocasının yanında kalmış, kızı ise kendi yanında kalmıştır. Kızının da psikolojik sorunları vardır. Kısacası Lynn’ın yanında büyüyen üç çocuğu da sorunludur. Tabi eski kocanın da orada olması sorun yaratır. Aslında sorunu yaratan da o değil onun yeni karısıdır.

Eski yeni eşler, akrabalar, kardeşler derken, herkes birbirinin ardından laf söyler. Ailenin büyük babasının hastalıklı durumu ve ölümü, uyuşturucu müptelası oğlanın ortadan kaybolması aslında film içerisindeki geçen bir cümleyi desteklemektedir. Mutluluklar yapmacıktır, ölüm gerçektir ve insanları bir araya getirir (tam cümle olmayabilir tabi ki).

Sonuç olarak başarılı bir film var karşımızda. Her ne kadar ben konuyu pek anlatamasamda (zaten anlatılacak kadar düz bir film değil) hemen hemen her duyguyu tadabileceğiniz bir film. Lynn’nin sorunlu oğlu Elliot karakterini canlandıran Ezra Miller tüm bu kadrodan oyunculuk konusunda başarıyla sıyrılarak göz dolduruyor. Film izlenmesi gerekenler arasında.

Yönetmen – Senarist: Sam Levinson

Oyuncular:

Ellen Barkin
Lynn
Ezra Miller
Elliot
Kate Bosworth
Alice
Demi Moore
Thomas Haden Church
Paul
George Kennedy
Ellen Burstyn
Doris

Linkler:

http://filmekimi.iksv.org/tr/Filmekimi.asp?day=1&FID=39

http://www.imdb.com/title/tt1719071/

http://anotherhappydaymovie.com/