Etiket arşivi: Guy Pearce

Iron Man 3

Serinin üçüncü ve son filmi olan bu filmde ben o son film tadını yakalayamadım. Marvel seriye bağladı tüm filmleri piyasaya sürüyor ama bu izleyici tatmininden çok kendi parasal tatminleriymiş gibi gözüküyor. Nitekim ilk iki filme oranla saha başarısız bir film var karşımızda. Bu başarısızlık senaryo ve hikaye ile alakalı tabi ki.

Film görsel açıdan tatmin ederken, hikayedeki bazı karakterlerin üzerinde durulmaması. Tabiri caiz ise sadece görüntü olsun diye koyulmuş olmaları canımı sıktı. Aldrich Killian karakteri üstü kapalı geçilmiş kim olduğu yada ne yaptığından çok intikam duygusuyla yanan zeki ama bize aptalmış gibi gösterilen bir karakter olmuş. Bunun yanı sıra aslında film Iron Man filmi değil de Tony Stark filmi olarak çıkıyor karşımıza. Okumaya devam et

Prometheus

Son dönem yapılan bilim kurgular içerisinde en iyi filmlerinden biri de Prometheus. Tabi filmin kadrosuna baktığımızda beklentilerde o denli yüksek oluyor. Yönetmen Ridley Scott, senaristler ise Alien serisinden de bildiğimiz (İlk film Ridley Scott imzalı hatırlatma yapmak lazım) Dan O’BannonRonald Shusett ve son dönemin en ses getiren dizilerinden Lost’un senaristlerinden de olan Damon Lindelof var tabi bu isimi Cowboys & Aliens ve Avatar: The Last Airbender‘dan da tanıyoruz. Tabi hal böyle olunca beklentiler oldukça yükseliyor ancak filmin bu beklentileri karşıladığı konusunda tereddütteyim. Film daha iyi olabilirmiş.

Film görsel olarak tam bir şölen. Kesinlikle izlerken sıkmıyor ancak bazı havada kalan eksik noktaları da mevcut. Film biraz Alien serisinin etkisinde kalmış. Tabi bu senaristlerin aynı olmasının etkisiyle yadsınamaz bir şey. Ancak film Alien ile paralel yada bir devam filmi olarak düşünülemez. Filmin sonunda da gördüğümüz üzre bir devam filminin geleceği olası. Bu yönden de filmi Alien’a benzetebiliriz. Okumaya devam et

Lockout

Luc Besson kendini iyiden iyiye senaristliğe verdi. Gerçi senaristlikten çok ben hikaye yazayım fikir ortaya atayım boyutunda bu iş ama yine de senaryoya müdahale ettiği kesin. Ancak son dönem Luc Besson hikayesi imzalı filmlerde izlediğim sorun bu filmde de mevcut. Karşımıza sadece basit bir konu çıkıyor. Hikayenin derinliği ise sürekli göz ardı ediliyor. Lockout’da aynı şekilde çekilen bir film.

Hikayemiz bilindik sıradan bir hikaye. Film 2079 yılında geçiyor. Mahkumlar cezalarını çekmek üzere uzayda özel olarak yapılan bir hapishanede dondurularak ceza sürelerinin geçmelerini bekliyorlar. Bu sırada Amerikan başkanının kızı Emilie Warnock sosyal gönüllü olarak bu hapishanedeki şartların düzgün olup olmadığını kontrol için hapishaneye gider. Burada bir mahkumla görüşürken mahkum görevlilerden silahı alır ve buradaki herkesi öldürür. İkinci iş olarak ise diğer mahkumları da uyandırır. Okumaya devam et

Seeking Justice

Türkiye’de “İntikamın Bedeli” adıyla gösterilen filmde baş rollerde yine Nicolas Cage var. Nicolas Cage ile ilgili düşüncelerimi okuyanlar az çok bilir. Her ne kadar kendisini hazzetmesem de, kendimi hep onun filmlerini izlerken buluyorum. Bunu sebebi nedir diye sorduğumda kendime, her olaya karşı verdiği aynı tepki, o melul bakışı beni eğlendiriyor. Bu filmde de o bakışlardan oldukça fazla var.

Son dönemde Nicolas abimizin film seçilerinde pek fazla düşünceli davrandığını şahit olmuyoruz. Eh Allah ne verdiyse deyip senede üç-dört film çıkartınca böyle oluyor sanırım. Cage’in oynadığı ve olmamış filmlerden biri de bahsi geçen Seeking Justice. Aslında film ilginç bir konuya ve başarılı bir adalet sistemi eleştirisine sahip. Nedense ana hatları ile film bu kadar iyi dururken, filmin gereksiz aksiyon alması aklımızda bir karmaşaya sebep oluyor.

Film gizli bir kamera görüntüsü ve bir adamın öldürülmesi ile başlıyor. Derken birden bire kendimizi Will Gerard’ın eşi, Laura ile birlikte geçirdiği güzel zamanlara ortak oluyoruz. Tabi aklımızda ise ölen adamla Will’in nasıl bir bağlantısı olduğu sorusu. Çünkü Will kendi halinde bir öğretmen. Laura ise viyolonsel çalan bir müzisyen.

Will boş vakitlerini, spor yaparak, satranç oynayarak geçirmektedir. Bir gün yine okuldan öğretmen arkadaşı ile satranç oynarken, Laura’da provadadır. Laura provadan çıkar ve arabasına biner. Ancak bu esnada daha önce böyle bir suç sebebi ile sabıkası olan bir adam tarafından saldırıya uğrar. Will telefonunu açtığında ise bu durumu öğrenir. Karısı yüzü gözü dağılmış, tecavüze uğramış şekilde hastanede yatmaktadır.

Polis olayı kimin yaptığı hakkında bir bilgiye ulaşamamıştır. Will hastanede beklerken yanına tanımadığı bir adam yaklaşır. Bu adam isterse karısına bunu yapanı bulup cezalandırabileceklerini söyler. Karşılığında ise para istememektedirler. Sadece ileride ufak tefek yardım talep ederler. Will küçük bir tereddütten sonra bunu kabul eder ve gecesinde Laura’nın tecavüzcüsü öldürülür.

Aradan koskoca altı ay geçer. Will formunu korumak için sürekli spor yapar. Laura ise üzerinden çekinceyi, korkuyu yeni yeni atmaya başlamıştır. Derken hastanede karşısına çıkan Simon adındaki adam ortaya çıkar ve ona bir görev verir. Bir kadınla kızını izleyecektir. Tabi Simoun’un isteği sadece bununla kalmaz. Bir de adam öldürmesini ister ondan.

Will içinde bulunduğu durumdan kendisini kurtarmaya çalışır. Öldürmesi istenen adamla konuşmak ister ancak adam ölür. Bunun üzerine Will katil damgası yemiş ve polis tarafından da aranmaktadır. Adam ise bir sapık değil gazeteci çıkmıştır. Will olayın içinde başka bir şey olduğunu öğrenir. Bu çete kendi adalet sistemini kurmuştur ve her devlet kurumunda adamları vardır.

Bu başarılı hikayeye rağmen film bize bekleneni vermiyor. Evet oyunculuklar iyi ancak bizi tatmin edici şekilde değil. Nicolas abimizin oyunculuğuna bir şey demiyorum zaten. Filmde mantık hataları mevcut. Film yapması gereken yada bize bu şekilde hissettiren, adalet sistemi eleştirisini yapamıyor. Film kendini bir yerden sonra aksiyona dökerken, bu sahnelerinde tatmin edici olduğunu söyleyemeyeceğim. Bir yerde film doğallıla ilerlerken bu abartı aksiyon sahneleri filmin doğallığını alıp götürüyor.

Laura’nın provaları dışında müzik var mıydı hatırlamıyorum. Şayet varsa da etkisiz olduğu aşikar. Film konusu itibari ile izleyiciye vicdan muhasebesi yaptırmaktan eksik kalmıyor. Kurcu yer yer dağılsa da, kendi içinde toparlanıp finali iyi bağlıyor. Çok iyi olmamakla birlikte izlenilebilir bir film çıkartıyor karşımıza.

Yönetmen: Roger Donaldson

Senaryo: Todd HickeyRobert Tannen

Oyuncular:

Nicolas Cage
Will Gerard
Guy Pearce
Simon
January Jones
Laura Gerard
Jennifer Carpenter
Trudy
Harold Perrineau
Jimmy

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1214962/

Don’t Be Afraid of the Dark

1973 yılında yönetmen John Newland‘ın TV filminden uyarlanan Don’t Be Afraid of the Dark, filmin senaristi, Nigel McKeand‘ın senaryosuna bağlı kalarak yeniden çekilmiş. Filmin afişinde Guillermo del Toro ismini görünce ister istemez filme merak duyuyoruz öyle ki bu isim, yönetmenin isminden bile büyük yazılmış. Ancak Guillermo del Toro filmin sadece senaryo yazılımına eşlik etmiş.

Tabiki senaryo 1973 yılında ki haliyle önümüze sunulmamış. Elimizin altında klasik bir perili ev senaryosu mevcut. Günümüze uyarlanan ise sosyal statüler ve aile durumu. Keza eski filmde, bir aile evde otururken, bura versiyonda baba kız ve onun sevgilisi üçlemesinde olaylar ilerliyor.

Filmin bazı kısımlarda insanı sıkıyor. Bazen öyle sahneler geliyor ki sahnenin var olma sebebini sorguluyor ve bu sahneleye anlam veremiyorsunuz. Kısacası korku filmlerine özgü saçmalıkla bu filmde de mevcut. Mesela bile bile üzerine gitmek gibi. Amerika da tarihi evlere önem verilmiyor olsa gerek, evde ellerini kollarını sallaya sallaya yıkım yapabiliyorlar. Bunu da geçtim, renovasyon yapılıyor ancak neyin nerede olduğu da belli değil. Evin iki yana açılan merdivenlerinin altında bir oda olduğunun keşfi gayet saçma bir durum elbette ki burada bir oda olması olası.

Bunun gibi irili ufaklı canımı sıkan konular mevcut. Küçük sevimli yaratıkların karanlıkta ortaya çıktıkları izlenimini verilirken aslında aydınlık denebilecek ortamda da cirit atmaları da tabi ki ilginçti. Ben mi anlayamadım bilmiyorum ama bu küçük yaratıkların amacını çözemedim.

Alex ve sevgilisi Kim, kredi ile eski bir ev almıştır. Amaçları eve tadilat yapıp satmaktır. Alex’in eski eşinden olan kızı Sally ise, babasının yanına gelmiştir. Küçük kısın annesinden kaynaklı psikolojik sorunları vardır. Kim ise, Sally ile arasını iyi tutmaya çalışmaktadır. Küçük kız annesi tarafından babasına tamamen gönderildiğini duyunca da iyice üzülür. Bu arada geceleri de bazı sesler duymaktadır.

Bu arada Alex merdiven arkasında örülmüş gizli bir yer bulur. Burası eski bir bodruma açılmaktadır. Bodrumda ise şömine benzeri bir yerde büyük bir delik vardır. Sally bu delikten gelen seslerle konuşur. Durumu ebeveynlerinden de gizler. Ancak bir süre sonra bu seslerin dost sesler olmadığını anlar. Onlarla başı belaya girmiştir, bunu babasına anlatır ancak babası ona inanmaz. Kim, durumu araştırır ve ev hakkında bazı bilgilere ulaşır ancak Sally bu küçük yaratıklar tarafından yakalanmıştır. Onu kurtarmak için kendini feda eder.

Genel olarak bakıldığında oyunculuların da iyi olduğunu söyleyemeyeceğim. Film izleyiciyi kendine çekmekte zorlanıyor. Korku filmi diye sınıflandırılmasına rağmen korku unsuru filmde yok. Belki biraz gerilim mevcut ama o da tatmin etmiyor. Zaten hikayedeki boşluklar ve saçmalıklar izlerken izleyicinin yeterince canını sıkıyor. Özetlemek gerekirse, pek tatmin etmeyen izlenmese de olur.

Yönetmen: Troy Nixey

Senaryo: Guillermo del ToroMatthew RobbinsNigel McKeand (1973)

Oyuncular:

Bailee Madison
Sally
Carolyn Shakespeare-Allen
Katie Holmes
Kim
Guy Pearce
Alex
Jack Thompson
Harris
Julia Blake
Bayan Underhill

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1270761/