Etiket arşivi: Hideo Nakata

Chatroom

Hideo Nakata’dan beklemediğim tarzda bir film. Aslında belki de klasik olabilecek bir korku filmi beklediğimdendir. Ancak bu film beklentilerimin tamamen dışında çıktı. Film aslında tam anlamıyla bir festival filmi. Gerek konu, gerek işleyiş, gerek görsellik, gerekse kurgu tam anlamıyla bekleneni karşılamakta. Tabi bu arada oyunculuğu da es geçmemek lazım. Film boyunca neden Japonlar oynamadı diye düşünsem de aslında bu oyuncular da işlerini tam anlamıyla yerine getirmişler.

Nakata bu filmde sanal dünya ve gerçek dünya arasındaki bağlantıyı çok güzel bir şekilde kurmuş. Akıllıca bir senaryo karşımızda. Chatroomlar onların bir arada bulunduğu koridor tanımlaması tek kelime ile mükemmel. Kimin ne olmadığını bilmediğiniz bir dünyada kendimizi güvende hissederken o koridorun betimlemesi kesinlikle tereddütte bırakıyor insanı. Görmek istediklerimiz, yada olmak istediklerimiz diyeyim çıkıyor karşımıza.

Film bir chat odasının açılmasıyla başlıyor. Beş genç bu odada buluşuyor ve tanımadıkları kişiler ile hayatlarını paylaşıyorlar. Karakterlere göz ucu ile baktığımızda aslında bu chat odalarını kullananların aslında sorunlu birer kişilik olduğunu görüyoruz. Mo en yakın arkadaşının kız kardeşine aşık, Emily ailenin otoriter baskısı ile kendisi olamayan ve ailesinin kendisini sevmediğini düşünen, Jim babasının küçük yaşta evi terk etmesinden sürekli kendini sorumlu tutan ve antidepresanlarla hayatını sürdüren, Eva menken olma sevdasında bir gençtir.

Filmin asıl karakteri William ise iyi bir ailenin sorunlu çocuğu. Oda sahibi William ve onun etrafında dönüyor film. William öncelikle kurduğu odayla insanlarla yakınlaşırken bu beş gencin dayanışma içinde olacağını düşünüyorsunuz. Aslında ben korku filmi beklediğimden ötürü filmin ilk sahnelerinden kaynaklı karmaşa nedeni ile birilerinin katil olacağını düşündüm. Film zaten farklı olma sebebi de bu. Aslında kişilerin fiziksel tepkilerden çok duygusal yıpranmalardan daha fazla etkileneceğini, aslında kime inanmamız gerektiğini vuruyor yüzümüze.

William kendi yarattığı dünyasında önce herkes ile ayrı bir arkadaşlık kurar. Karşısındakilerin, ilgilenebileceği sevebileceği şeylerle onlara yaklaşır. Aslında herkes için ortak bir nokta vardır burada, o da nefret ettikleridir.  Bu beş kişi nefretleri ve sevgileri sayesinde iyice yakınlaşırlar. Ancak film ilerledikçe kişilerin gerçek yüzlerini görürüz. William gerçek hayatında bir çok kez intihara teşebbüs etmiş ancak başarılı olamamıştır. Son zevki ise insanları internette intihara sürükleyip tadamadığı bu zevki, başkalarını sürükleyerek onların görüntüleri ile kendini tatmin ediyor.

William odadaki diğer kişiler ile küçük oyunlar oynadıktan sonra en sorunlu olarak gördüğü, Jim’in üzerine yürüyor. Sanal ve gerçekliğin bir arada geçtiği bir film çıkıyor karşımıza. Aslında gerçekliği bizim karıştırdığımız gibi karakterler de karıştırıyor. Dış dünyadan kendilerini soyutlayıp, yeni bir insan olarak internette ortaya çıkan insanlar dünyalarının bu sanal dünya olduğunu sanıyorlar. Hatta onlar için gerçek dünya var olmayan sanallıktan ibaret.

Film genel olarak bakıldığında görsellik ve müzikleri ile akılda yer edecek cinsten. Oda tanımlamaları, ana karakter dışında yan karakterler de film için tamamlayıcı bir öğe. Sanal dünyada her karaktere bürünen insanlar iyi betimlenmiş. Kullanılan kamera açıları ve renkler sanal dünyanın cazibesini göz önüne sererken, gerçek hayatın sadeliği ise ne kadar sıkıntı verici ve bunaltıcı olduğunu gözler önüne seriyor. Bu durumda internet ortamındaki her şey olabilme tabi ki işin cazibesini arttırıyor.

Final sahnesi de filme yakışır cinsten. Kesinlikle beklenen son. Evet aslında bu sonu izlerken olayların gidişi çerçevesinde bekliyorsunuz ama ölüm beklenmedik bir şekilde geliyor. Bu da filmin akış dışı olduğuna tanıklık ettiriyor sizi. Filmin konusu ve felsefesi üzerine destanlar yazılabilir elbet, ancak görselliği ve sinema filmi olma konusuna diyecek bir şey yok. Kesinlikle izlenmesi gereken psikolojik gerilimlerden.

Yönetmen: Hideo Nakata

Senaryo: Enda Walsh

Oyuncular:


Aaron Johnson
William

Imogen Poots
Eva

Matthew Beard
Jim

Hannah Murray
Emily

Daniel Kaluuya
Mo

Megan Dodds
Grace

Linkler:

http://www.imdb.com/title/tt1319704/

http://en.wikipedia.org/wiki/Chatroom_%28film%29

http://www.iksv.org/filmekimi_2010/Filmekimi.asp?day=7&fid=25

Koci Suzuki ( Halka, Sarmal, Düğüm, Doğum Günü)

Elbette bir Koci Suzuki biyografisi yazmayacağım buraya. Ancak dikkat ettim kitap tanıtımlarına pek ağırlık vermemişim. Şu saatten sonra biraz daha ağırlık vermeyi düşünüyorum.
Koci Suzuki’yi tanıyan bilir. Meşhur “Halka” serisinin yazarıdır kendileri. 1957 Hamamatsu-Japonya’da doğmuş, Keio Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olmuş kendileri. 1990 yılında yazdığı, on bin yılı aşan bir kadın-erkek aşkını anlattığı Rakuen adlı eseri Japonya Fantastik Edebiyat Nobeleri Büyük Ödülü’nü kazandırdı (Bu kitap için Doğan Kitaba mail attım). 1993 Halka, 1995 Sarmal, 1998 Düğüm, 1999 Doğum Günü adlı kitaplarıyla Halka ile başlamış olduğu seriyi tamamladı. Hideo Nakata tarafondan çekilen Suzuki’nin uzun öyküsü Dark Water Fransa’da 2003 Gérardmer Uluslararası Fantastik Filmler Büyük Ödülü’nü kazandı. Halka ve serisinin akıbetini yazmaya hiç gerek yok.

Ben ise geçtiğimiz haftalarda Halka, Sarmal, Düğüm, Doğum Günü dörtlemeyi birdim. Her zaman olduğu gibi filmlerde aslına sadık kalınmamış ve final kitabı olan Doğum Gününü okuduğunuzda hayal gücünüzün bir yerlere erişmekte zorlandığınızı hissedebiliyorsunuz. Aslında gördükleriniz bir yanılsamadan ibaret.

Kitaplara şöyle bir değinirsek Halka’da Amerikan saldırılarının eşiğinde doğmuş büyümüş biri olarak içindeki şiddeti karakterine akıtıp insanları öldüren bir virüs ortaya çıkarmış. Bu virüsü 2005 yılında BBC’ye verdiği röportajda şöyle anlatmış: “Kitabı yazmaya başladığımda, aklımda bir virüs fikri vardı. Ancak bu virüs nasıl bulaşabilirdi? Gözlerim, çalışma masamın üzerinde duran videokasete kaydı…” ve kaseti izlendikten bir hafta sonra ölen insanlar. Kıyım başlamıştır ve bir karaktere bürünmüştür. “Tanrı ve şeytan, vücut hücreleri ve virüs, erkek ve kadın, hatta ışık ve karanlık bile çok eskiden tek vücut halindeymiş.” (s. 286, Halka)

Aralarında kendi yeğeninin de bulunduğu dört gencin, aynı gün, aynı saatte, belirlenemeyen bir nedenle ölmesi olayının peşine düşen dergi muhabiri Kazuyuki Asakava, dört gencin ölümlerinden tam bir hafta önce bir tatil köyünde birlikte konakladıklarını tespit eder. Aynı yere giden Asakava’nın eline dört gencin orada birlikte izledikleri bir videokaset geçer. Kendini nasıl bir sürprizin beklediğini bilmeyen Asakava, kaseti izler. Kaset bir uyarıyla son bulmaktadır: “Bu kasedi izleyen kişinin kaderi bir hafta sonra ölmektir…”

Asakava farkında olmadan izlediği kasetin bir lanet taşıdığını anladığında iş işten geçmiştir. Üstelik, lanetin nasıl bozulacağının anlatıldığı son bölüm silinmiştir. Kendi başına bu işin içinden çıkamayacağını anlayan Asakava, lise yıllarından arkadaşı Takayama’nın yardımıyla kasetin esrarını çözebilmek için müthiş bir kovalamacanın içine girer. Üstelik, karısı ve küçük kızı da kaseti yanlışlıkla izlemiştir. Artık, yalnızca kendisinin değil, tüm ailesinin ölümden kurtulması, esrarı zamanında çözmesine bağlıdır. (Doğan Kitap)

İkinci kitap Sarmal da ise Suzuki ölümsüzlüğü sorgulamaktadır.

Küçük oğlunu bir deniz kazasında yitiren otopsi uzmanı Dr. Ando’nun adli tıp enstitüsündeki günü sıkıntılı bir görevle başlar. Çünkü nedeni belirlenemeyen bir şekilde ölen, üniversite yıllarından yakın arkadaşı Ryuci Takayama’nın otopsisini yapmak zorundadır. Otopsiyi tamamlayan Ando, cesedin karnını özenle diktiği halde, dikişlerin arasından dışarıya bir gazete kâğıdı parçası fırlar. Kâğıtta yazılı numara aslında bir şifreli olarak yazılmış bir sözcüktür: Ring…

Ando, otopsi günü tanıştığı, Takayama’nın öğrencisi Mai Takano’dan aldığı bilgiler ışığında, eski dostunun ölümünün ardındaki esrarı çözmeye girişir. Bu arada hiçbir haber bırakmadan ortadan kaybolan Mai’nin evine giden Ando, orada Mai’nin ablası olduğunu söyleyen esrarengiz bir kadınla karşılaşır. Kadın, Ryuci Takayama’nın da aralarında bulunduğu on bir kişinin ölümüne neden olan lanetli videokasetin mimarı Sadako Yamamura’dan başkası değildir. (Doğan Kitap)

Üçüncü kitapta biraz daha bilinmezlik ve o meşhur aslında yaşadığımız bu hayat bir kurgudan ibaretse cümlesinin tanımıyla karşılaşıyoruz. Suzuki burada varolan bir dünyanın yanılsamadan ibaret olduğunu, bu sürecin insanın evriminin bir parçası olup olmadığını sorguluyor. Tüm hastalıklar tüm virüsler bir bir evrimin parçası mı? Aslında bildiğimiz hikayenin kurgunun bir parçası olduğunu anlıyoruz.

Ya gerçeklik olarak bildiğimiz her şey kurgulanmış, sanal bir dünyadan ibaretse?..

Yakın gelecek. Fen bilimlerine meraklı ilkokul öğrencisi Kaoru Futami, dünyada yerçekimi anormalliklerinin yaşandığı yerler ile uzun ömürlü insanların yaşadığı köyler arasında bir bağ bulunduğunu keşfedince, bilimadamı olan babasından o yerlerden biri olan Amerika’daki New-Mexico merkezli çöllük alana seyahat etmek için söz alır. Ancak hemen sonrasında, babası kansere yol açan yeni bir tür virüs kaparak hastalanınca planlarını iptal etmek zorunda kalırlar.

Babasının hastalığı son aşamalarına geldiğinde Kaoru, artık tıp fakültesinde öğrencidir. Hastanede tanıştığı Reiko, Kaoru’dan hamile kalır. Ancak, Reiko da virüsün taşıyıcısıdır. O sırada virüs, geçirdiği mutasyonlar sonucu tüm dünyaya yayılmış, yalnızca insanları değil hayvanları ve bitkileri de tehdit etmeye başlamıştır.

O sırada Kaoru, babasıyla gitmeyi planladıkları uzun ömür köyüne giden birinin virüsü yenmeyi başardığını öğrenir. Kaoru, babasını, Reiko’yu ve doğmamış çocuğunu kurtarmak için yola çıkar.

Yolculuğu sırasında, babasının bir zamanlar dahil olduğu “on binlerce bilgisayarı birlikte kullanarak, sanal bir dünya programlayıp yaşamın evrimini ve olasılıklarını simülasyon yoluyla izleme amaçlı” Loop projesi çerçevesinde programlanan sanal bireyler Ryuci Takayama, Kazuyuki Asakava, Sadako Yamamura, Mai Takano ve Mitsuo Ando’nun, gerçek dünyayı kasıp kavuran virüsle bağlantılı olduklarını keşfeder. Bunlar arasında kilit isim Ryuci Takayama’dır. (Doğan Kitap)

Son kitap ise artık olayların son buluşunu anlatmakta. Evet her başlangıcın bir sonu vardır. Bir virsün çığrından çıkışını, var olan sanal gerçeklikler arasındaki olabilecek geçişler burada anlatılmış. Peki ya bir Halka ile başlayan, filmi koplayalınca ölmeme durumu, tüm insanlığa yayıldığında bu illet kasedin sonu mu gelecek? Bu ilk başta izleyicisinin aklına takılan bir soruydu. Elbette hayır insanlar gibi, tüm her şey de evrim geçiriyordu. Bu kasette evrim geçirmişti. Bir yerde evrim geçirmeye mahkumdu. Bir anda tüm dünya Sadako Yamamura olmuştu…

Gökyüzündeki Tabut

Mai Takano bir binanın havalandırma boşluğunda kendine gelir. Bakire olduğu halde hamiledir. Nasıl hamile kaldığını anlayamaz. Karnında taşıdığı şeyin ne olduğundan da emin değildir. Zaman geçtikçe neden orada olduğunu yavaş yavaş çözmeye başlar. O lanetli videoyu izledikten sonra, vücudunun içerisinde o “kötülük tohumu” gelişmeye başlamıştır. Nihayet doğum anı geldiğinde, sancılarının arasında “kötülük tohumu”nun ne olduğunun farkına varır. Ölümünün yaklaştığının da…

Lemonheart

Kasım 1990’da, 47 yaşındaki Hiroşi Toyama, gazete muhabiri Kenzo Yoşino’nun Sadako’yla ilişkisi hakkındaki görüşme talebini kabul eder. 24 yıl önce, 1966 mart ayında tiyatro topluluğunda ses teknisyenliği yapan Toyama, topluluğun yeni üyesi Sadako’yla gizlice çıkmaktadır. Ancak, bir gün Sadako’nun, aktörlerden Yuzo Şigemori’yi ayartmaya çalıştığını fark eder. Kıskançlıktan deliye dönen Toyama, ses kayıt odasında sıkıştırdığı Sadako’nun tahriklerine karşı koyamayarak karanlık odada onunla ilişkiye girer. O sırada kayıt ettiği ses kasetini, topluluktan dört kişi tesadüfen dinler. Toyama, o dört üyenin, nedeni belirlenemeyen bir kalp rahatsızlığından dolayı öldüklerini Yoşino’dan öğrenir…

İyi ki doğdun…

Reiko, kansere yol açan virüsün tedavi yöntemini bulmak için yola çıkan Kaoru’ya ne olduğunu öğrenmek için, Kaoru’nun çalıştığı “Loop Projesi” araştırmacılarından biri olan Tooru Amano’yla görüşür. Amano, Kaoru’nun öldüğünü, ancak aslında sanal gerçeklik dünyası “Loop”a ait olan Ryuci Takayama olduğunu ve orada yaşamakta olduğunu öğrenir. Amano’dan Loop’u görebileceği ekipmanları alan Reiko, Ryuci Takayama, yani Kaoru’nun ring virüsü yüzünden kanserleşen Loop dünyasını yeniden oluşturduğunu, aynı zamanda Sadako’yu yok etmek için taşıdığı virüs yüzünden kendisinin de ölüşünü izler. Kaoru’nun lanetli kaderi yenmek için canla başla savaştığını gören Reiko, çocuğu doğurmaya karar verir. (Doğan Kitap)

Büyük bir hayal gücünün bu dört cilde yansıması. Aslında bize lanse edilen o Halka filminin kurgusundan çok uzakta glişen olaylar. Nakata, yorumu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama Amerikan versiyonu tamamen kendini kitaptan soyutlamış. Sanırım o kadar tutmamasının sebebi de bu.

Linkler:
http://www.dogankitap.com/yazar.asp?id=561
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType= EklerDetay&ArticleID=887975&Date=18.07.2008&CategoryID=40

Araf

‘Ben yanarım yane yane’ cümlesinin devamı elbette aşk boyadı beniyle devam etmeyecek. Öyle ki bu bir film eleştirisi yazısı olacak. Kendimle çok savaştım, bu yazıyı yazayım mı yazmayayım mı diye, sonuçta bu filmin iyi olduğu konusunda herkese telkinler veriyordum. Ama cıka cıka ne çıktı? Yani insanlar sende ne kaypakmışsın kardeşim? diye düşünmezler mi hakkımda. Yok ama o dönem bir arkadaş kimliğiyle yaklaştığım övgüleri, şimdi bir sinemacı (yok aslında bu kelime olmadı daha layık değiliz) gözüyle eleştirmek lazım. Sonuçta yaşadığım hayal kırıklığıydı. Ama her ne kadar eleştiriler olumsuz olsa da siz Türk Sinemasına destek için gidin efendim.

Öncelikle biz Araf nedir ona bir göz atalım.
Kuranın, 206 ayetten oluşan yedinci suresidir. Sözcük olarak, Arapça “kum tepesi” anlamına gelen urf sözcüğünün çoğuludur ve cennet ile cehennem arasında bulunan bir tepeyi adlandırır. Günah ve sevapları eşit olduğundan cennet ya da cehenneme giremeyenlerin durdurulduğu yerdir. Kimi bilginler de Arafı, peygamberlerle doğruluktan ayrılmayan Müslümanların bulundukları yüksek yer olarak tanımlar. Sure metnindeyse Araf, cennetliklerle cehennemlikler arasında bulunan bir örtü ya da duvarın en yüksek tepesi olarak nitelendirilir. Bu tepelerde, cennetlikleri ya da cehennemlikleri alametlerinden tanıyan kimseler olan “ehli araf” bulunur.
Dantenin ilahi komedyasına bakarsak, Şeytan ve onu izleyen diğer melekler cennetten kovulduğunda hızla aşağıya düşmeye başlarlar ve fakat en ağır günah şeytanda olduğu için en hızlı düşüş onunki olur. Dünyaya tam Kudüsün zıt tarafından çakılır ve öyle derin bir çukur oluşur ki dünyanın merkezine iner. Bu çukurdan çıkan toprak bir dağ oluşturur ve bu araftır.. Şeytanın başı Kudüse dönük, kıçı bir buz kütlesine gömülü, ayakları ise araf tarafındadır.
Hıristiyan inancına göre ise, “öldükten sonra arınma” anlamında gelip kilisenin uzlaşamadığı konular arasındadır. Roma Katolik Kilisesine göre kurtuluş için Tanrının lütfünün yeterli olduğu ve inananların korunduğunu söylemek sapkınlık sebebidir. Günahların bir bölümü bu dünyada bir bölümü ise diğer dünyada bağışlanacaktır. Tanrıya yakın olanların bile ruhları tam olarak arınmamış olanlar öldüklerinde cehennem ateşinden geçecekler ve arındıktan sonra cennete gireceklerdir. Protestanlara göre ise Hz. İsanın akan kanı insanlara yaşam veren aklanmayı sağlamıştır. Mesihe iman edenler Mesihin kanıyla aklandıklarından, yaşam armağanına sahip olanların hiçbirisinin yeni bir aklanma işleminden geçmesine gerek yoktur. Mesih İsaya ait olanlara artık hiçbir mahkûmiyet yoktur. Mesihin kanıyla aklananların Onun aracılığıyla Tanrının gazabıyla karşı karşıya kalmayacaktır.

Peki ya filme göre Araf. Neden böyle bir başlık açtım? Bu sorunun cevabı şudur ki film Kurandan alınan bir ayete dayandırılmasına rağmen kesinlikle konuyla yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Eğer yukarıdaki tanımlamalara istinaden araf kelimesini filme göre tanımlamaya çalışırsak karşılığı arada kalmışlık olacaktır. Zaten film girişinde de bundan bahsederi. Film r0;Hadi Kurandan bir ayet çekelim filmin başına koyalım enteresan olsun tadında yapılmış bir filmdir. Gerekse kamara açılarından (yönetmenin ayak ve bina feşitisti olduğunu düşündüğüm) bir çok filmi çağrıştırmaktadır. Hayko Çepkinin yaptığı müziklere bir şey diyemeyeceğim ama müziklerin ses düzeyinin aşırı fazla olması ve insan üzerinde r0;bak kardeşim burada korkman lazımr1; imajını vermesi cidden sıkıntı verici. Genel olarak değerlendirildiğinde 90 küsür dakikalık Hayko Çapkin klipi diye adlandıra biliriz. Tek eksik Haykonun klipte gözükmemesi, lakin Wallda Pink Floydda gözükmemekteydi.

Gelelim film bütünseline. İlk anlarında ortaya çıkan iki kişi filmin gidişatı üzerinde bize bilgi vermek amacıyla bir apartmanın tepesinde oturmuşlar bozuk ve yetersiz diyaloglar eşliğinde yukarı çıktık ama ne yukardayız ne aşağıda araya sıkıştık tarzı abuk sohbetleri filmi tereddütle izleyip açıklarını görmem için kendimi zorlamama sebebiyet verdi. Bölüm bitti ve jenerik girdi (bu iksinin sırasını karıştırıyorum) iyi hoş güzel finalinde bir karga durup duruken gaak der. Hımm burada aklımıza gelen (bkz. Alex Proyas) Crowun girişinde cümeciktir: bir zamanlar insanlar birisi öldüğünde ruhunu bir karganın ölüm ülkesine taşıdığına inanırlardı. Ama bazen çok kötü bir şey olduğunda büyük bir keder de taşınırdı ve ruh rahat edemezdi. o zaman bazen, sadece bazen karga yanlış şeyleri düzeltmek için ruhu geri getirebilirdi. Demek ki ortalıkta işini bitirememiş bir ruh vardır sanısı dolanır etrafta. Burum böyle midir? Doğmamış bir çocuk intikam almak için geri döner. Ama 16 ncı haftasında ruhun bedene intikal ettiğini düşünürsek olabilir diye bu konuyu es geçiyoruz. Film güzel ve karanlık bir biçimde başlar. Akasya Asıltürkmen, Murat Yıldırımın oyunculuklarına bir şey diyemeyeceğim ki onlar bile filmi kurtaramamışlar, kötü dublaj cabasır30; bir banyo sahnemiz vardı İlk kez Stephen King romanlarında (O, ITte) karşılaştığım resmin, veya sabir bir görüntünün birden hareket edip korkutucu unsurlara bürünmesi (izleyiniz; Stanley Kubrick Cinnet ve roman uyarlaması O ve Redrose Konağı vsr30; akabinde gelen şu sahne birden bire sallanmaya başlayan yıkılan bir banyo nedense Requiem For A Dreami anımsattı bana. Ah birde üç tekerlekli bisiklet sahnesi vardı ki Jack Nicholson ve Shelley Duvallın oynadığı Kubrick filmi (üste bahsi geçti) Cinnette bu iki şahsın çocuklarının (Danny Lloyd) un bisiklet sürüş sahnesini anımsattı bana. Peki ya hayalet çocuğumuzun makyajı. Tamam makyaj konusunda kötüyüz ama bunu üstüne basa basa, yakın olan çekimlerle belli etmek zorunda mıyız? Tamam onuda geçtim bir uzak doğu sineması havası içersine kapılmışız ancak bunun boku bu kadar mı çıkar ki monitöden çıkmaya çalışan eli örnek verebiliriz. Malum erkek kahramanımız karısını görüntülemek için rec tuşuna bastığı web cama haftalar sonra geçince süresi nasıl hala bir saat gösterebiliyor.

Bu filmde başka bir taksi yok mudur ki, üç sene sonra bile ana kadın karakter aynı taksiyle yolculuk yapıyor. Peki final sahnesi bize Hideo Nakatanın Dark Waterini mi anımsatıyor?
Bakınız bunlar aklıma takılan sorunsalların bir bölümü ve hatırlaya bildiklerim. Peki arafta sıkışan (!) küçük kardeşimizin dönüş amacı nedir? Anne özlemi mi yoksa intikam mı? İntikamsa neden kendisinin yanına alıyor kadıncazı zaten delirtmiş durumda. Anne özlemiyse neden bunu anlatmak için dramatize edici bir sahne yok filmde? Peki hangi zihniyet pet şişeyle izleyici korkutma çabasına düşebilir? Bakın ben böyle bile adam korkuturum, egosuna sahip insanlar tatmin için mi?

Kürtaj sahnesi için bir şey söyleyemeyeceğim ama birden bire ilahi bir kuvvetle saniyelik bir sürede erkek kahramanımızın olayı çözmesi düşündürücü. Ve sırf insan merak güdüsü aşılamak için birden erkek karaktere sulanan küçük cadı kız, ah birde elinde sürüklediği cenin neyin nesi, yani korkutmalı mı? Düşündürmeli mi? Güldürmeli mi? Ben kararsızdım.
Öğrenciylen yaşanan evin viraneliğini anlayabilirim ama evlendikten sonrada durum böylemi olur ki karakterler gayet düzgün tipler. Burada çocuk neden kızın evine taşınıyor hadi taşındı diyelim neden b

anyoyu tamire girişmiyorlar. Ben o durumda yapacağım iler sırasında ilk üçe banyo tamirini eklerdim. Ve bir korku filmi çekiyoruz diye fayansların kırık dökük, harap olması mı lazım. Yurdumda düzgün bir akıl hastanesi yok mu? Ben sağlam halimle o hastanenin koridorlarını görsem delirmemek için cidden çok akıllı olmam lazım. Her yer virane durumda. Araba çarpık evler, binalar eski, mekanlar hadi gotik olsun diyerek özenle seçilmiş. Color correction mevzu abartılarak gereksiz bir mayhoşluk ve katılık verilmiş. Yani biz insanı renklerle de korkuturuz cinsinden nameler. Peki ya kamera açıları Charles Mansonun bir lafı vardır film boyunca aklıma gelip durdu, bana tepeden bakarsanız bir aptal, aşağıdan bakarsanız tanrınızı, karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz. Biz izleyici olarak filmi hep aşağıdan kırık açılarla ya da yukarıdan izledik. Burada anlatılmak istenen bu cümleyle bağlantılı mıdır yoksa cidden bende mi paranoyağım? Bakınız kamera açılarıma deyip garip yerlerden görüntü almak filmi izlenebilir mi kılıyordur?

Ve final olarak, tam filmin ortasında Hayko vokale başlar ve ekran sephiaya döner ve birden ekranın sağında solunda çiçekçikler belirmeye başlar.. Birden Nokia reklam mı başladı deriz. Bunun anlamı nedir ve bize garip gelmiştir. Yoksa yönetmen film çok korkuttu insanlar rajaylasın gülümsesin diye yapılmış bir jest midir? Bu iki kişi aynı evde yaşıyorlarsa adamcaz kızın kanlı elini neden haftalar sonra duvarda görmektedir… of of…

Film eleştirmeyi sevmem, hele söz konusu Türk filmiyse hiç sevmem ama güvendiğim filmin böyle çıkması cidden beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim intendom var bunu yaptım hikayesidir…