Etiket arşivi: Hikaye

Işık

(deneme)

Gün ortasıydı. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, ellerinde şemsiyeleri ile bekleyen binlerce seyirci ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. İzleyicilerin heyecanı titreyen şemsiyelerinden belliydi. Ve nihayet iki takım oyuncuları yer yer çamura bulanmış sahaya çıktılar. Hakem son kontrollerini yaptıktan sonra, oyuncuların topla buluşmasına izin verdi. İlk güdükle birlikte artan heyecan derin bir sessizliği de getirmişti yanına. Zaman ilerledikçe iki takımın oyuncuları rakip kalelere atakta bulunuyor, onların bu azimli futbollarına karşı da seyirciler tezahüratla karşılık veriyordu.

Oyunun on beşinci dakikasına geldiğinde bir ışık parladı stadyumun üzerinde. Siyah şemsiyelerin ardını bile aydınlatacak şekilde. Yoğun ışığın etkisi ile insanların hiçbir şey göremez oldu. Başlarını göğe kaldırmak istediklerinde ise zaten her yeri kaplamış bir aydınlık eşlik etti onlara. Sahada oyuncular topun peşinden koşmayı bırakmış, hepsi gözlerine dolan ışığı engellemek için ellerini gözlerine kapatmışlardı. Onlara hakemde dahildi.

Işık stadyumun bir süre kaldı. Bu zaman zarfı içerisinde kimse hareket etmedi. Nihayet beyaz ışık yerini gökyüzünden boşalan şiddetli yağmura bıraktığında hakem saatine baktı. Henüz bir dakika bile geçmemişti. Oysa dakikalar geçtiğine yemin edebilirdi. Tezahürat sesleri yerini derin homurdanmalara bırakmıştı, Şiddetle yağan yağmur ise görüş mesafesini iyice düşürmüştü. Hakem zaten durmuş oyunu tekrar durdurdu. Anlamsızca birbirlerine bakan futbolcular ne yapmaları gerektiği hakkındaki kararı hakemlerden bekliyordu. Orta hakem yan hakemlerle başlama çizgisinin üzerinde buluştu. Daha sonra hakemler takım kaptanlarını yanlarına çağırarak yağmur sonuna kadar oyunu tatil ettiklerini açıkladılar ve oyuncular soyunma odalarına doğru yürümeye başladı.

Tüm stadyuma oyunun geçici bir süre ertelendiği ile ilgili anonslar yapıldı. Kimse maçın akıbetinin en önemlisi de yağmurun akıbetinin ne olacağını bilmiyordu. Herkesin aklında da o aşırı derecede parlak şimşek vardı.

Nihayet yağmur durdu. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, stadyuma gelmiş binlerce izleyici ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. Hakemler son kontrolü yaptıktan sonra futbolcular için başlangıç düdüğünü çaldı. Düdükle birlikte tutulan nefesler, taraftarların yaptığı tezahüratlar şeklinde yansıdı sahaya. İlk atak Barcelona’dan geldi. Direğin yanını yalayan top dışarı çıkmıştı. Küfürler, bağırışlar, çığlıklar yayılırken tribünlerden on beşinci dakikaydı.

Beyaz bir ışık parladı gökyüzünde. Gözleri kör edecek kadar parlak bir ışık. İnsanlar olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Taraftarlar ellerindeki şemsiyelerin ardından bu parlak ışığa bakmaya çalıştılar ama her birinin gözleri ışığın şiddetinden dolayı yandı. Bazıları geçici körlük yaşadı. Hakemler elleri ile gözlerini kapamış donmuş bir şekilde öylece bekliyorlardı. Futbolcularda aynı şekilde. Sanki ışıkla birlikte ısıda artmıştı. Bir süre sonra ışık kayboldu. Yerini karanlığa bırakmıştı adeta. İnsanların görebilmesi için dakikalar geçmesi gerekti. O esnada şiddetli bir yağmur başladı. Göz gözü görmüyor, toprak zemin yavaş yavaş bir bataklığa dönüyordu. İki takımın kaptanı hakemlerin yanına koşarak geldi ve oyunun yağmur durana dek tatil edildiğini söylediler. Mekanik seslerle oyunun yağmur sonuna kadar tatil edildiği anons edildi.

Yağmur durmuştu. Yağmurun şiddeti, merakla bekledikleri iki takımın maçını izlemelerine engel değildi. Her iki takımın taraftarı ateşli bir şekilde takımlarını destekliyorlardı. Hakemler son kontrollerini yapmış, yazı tura sonrası ilk hamleyi yapacak olan Slavia Prag takımına bırakmışlardı topu. Düdük sonrası Slavia Prag ilk atağını gerçekleştirdi. Top dışarıya çıkmıştı. Taraftarlar eski şiddetli taraftarlarına geri dönmüşlerdi. Oyun tam hızıyla akıyor, yeşil saha içeresinde futbola dair ne güzellik varsa yaşanıyordu adeta.

On beşinci dakikaydı. Bir parlaklık kapladı gökyüzünü. Kimsenin göremediği. Bir soğukluk. Sürekli tekrar etmiş gibi hissettiren ama daha önce hiç görülmemiş…

Kısa bir hikaye…

Soğuğun sıkı sıkı sarındırdığı günlerdi. Kendimizi attığımız küçük kıraathaneden bozma kafede hatırladığım tek şey tost makinesinden çıkan aşırı yağlı tost kokusuydu. Tabi bide dudaklarının arasından sızan gülümsemen. Benim sana gösteremediğim.. Ketumluğum işte hep dert yandığın.
Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Nasıl bir göreceli kavramsa zaman, sen varken hep senin kontrolünde. Saat on ikiyi vurmamıştı, ikimizde bal kabağına dönüşmeyecektik ama ‘geç kaldım’ demiştin. Bir hararetle çıkmıştık, çan sesi ile kapıdan, bir telaşla. Nasıl bir hüzün çökmüşse üstüme, umut dolu gözlerine bakarken “ben bırakayım seni” demiştim. Sanıyorum ilk o zaman düştü üzerimize karın ve sensizliğin soğukluğu. İstanbul için ise eziyet anı. “Sende çok yorgunsun bir an önce eve git ve dinlen” derken bir öpücük kondurmuştun yanağıma, hala doğum lekesi gibi sakladığım. Şiddetini arttıran, beton zemin üzerine ince bir tabaka halinde duran kar umutlarının üzerine kaderini akmişti sanki.
Ayrıldık. Sensizliğe daha bir adım atamamışken dönmüştüm arkamı. Sen ise sokağın başına gelmiştin. Sanki benim sana hasretle döndüğümü hisseder gibi bana dönmüştün ayağını yola atıp.
Omzunda asılı çantanın çevrende savrulduğu hatırlıyorum, gri düz eteğinin bacakların etrafında dönmeye çalıştığını. Ve tek gamzenin beni benden alırcasına gülümsemene karışarak bana döndüğünü.
Acı bir fren sesi hatırlamıyorum. Yada seni öldürene merhamet gösterecek herhangi bir anı. Birden bire savrulduğu hatırlıyorum. Seni yakaladığımda ise şehrin tüm pisliğini örten beyazın kırmızıya boyandığını. Hatta sürekli gözümün önüne gelen eriyişini…
Senden sonra kar yağmadı orada. Bir soğuklukta inmedi göğsüme. Sürekli senin hararetin. Birazda sigaranın bıraktığı nefes tıkanıklığı. Evet başladım… Sadece bir kaç dal yokluğunda…

Ahmet Bey

Soğuk gecelerin kovaladığı, yalnızlık yüklü bulutlar, gökyüzünde dolanırken; insanoğlundan şen şakrak, sıcak gülümsemeler bekleyemezsiniz. Nitekim, Ahmet Bey’de somurtkanlığını takındığı suratını, günün ilk ışıklarıyla birlikte keyfi bir şekilde yağmakta olan kara gösterdi. Kar taneleri Ahmet Bey’in bu suratını görünce, onu görmemezlikten gelerek aynı ahenkle yavaşça kapladıkları zemine düşmeye devam ettiler.

Ahmet Bey on beş yıllık pardesüsünün yakalarını kaldırdı. Fötr şapkasını ışında kalan ve anında donmuş kulaklarının bir kısmını kapattı. Rüzgarı kesilen kulaklar sanki sönmekte olan bir sobaya el uzatmış gibiydiler.

Ahmet Bey hızlı adımlarla apartman kapısının sertçe vurmasına aldırmadan, apartmanın küçük bahçesindeki iki metre genişliğinde, dört metre uzunluğundaki yolundan geçti ve dış kapıyı açmak için üstteki tutamacını tuttu. Parmakları demir kapıya değdiğinde bir buzu tutmuş gibi irkildi. Bir an için “derim yapışır mi” diye düşündü. Çoğu çocuk gibi vakti zamanında o da dilini buza yapıştırmıştı. O zaman çocuktu ama şimdi ise bir yetişkin.

Otuz senelik memuriyet hayatında, bakmaya yükümlü olduğu üç çocuk ve haddinden fazla konuşan bir eş sebebiyle hayatı daire ile ev arasında geçip gitmişti. Hayattan bir beklentisi olmamakla birlikte tek isteği fazla masraf çıkmamasıydı ama üç çocukla bu ne mümkün. Affedersiniz sıçsalar para gidiyor. Tabi bu sadece onların sorunu değil tüm memleketin hali bu şekildeydi. Ahmet Bey için de bu en büyük bahaneydi.

Ahmet Bey klasik bir memurdu. Tam klasik. Sanırım eski Türk filmlerindeki memur tiplemesi desem hakkında başka bir şey yazmama gerek kalmaz. Zaten ben de bu sebepten dolayı Ahmet Bey diyorum ona. Ahmet desem sanki ayıp edecekmişim gibi…

Ahmet Bey, ağzından kötü söz çıkmayan, ailesini seven, onlara sahip çıkan, yardım sever, örnek diyebileceğimiz bir insan tipi. Yardım sever dedim ama kendi mantığınca yardıma gerekli gördüğü zaman yardim eden birinden bahsediyorum. Eğer başına bela açılacağını hissederse, yardımı aklından çıkarıp oradan uzak duran bir tip.

Ahmet Bey’in en büyük korkusu ise karakola düşmek. Karakoldan korktuğu için tabi haliyle polisten de korkuyor. Şu yaşında bile polisi görünce yolunu değiştirdiği olmuştur. Polisin şapkasının rengi önemli değil o tarzdaki bir şapka bile onu tedirgin eder.

Evinin karşı köşesindeki dar, karla kaplı sokağa girdiğinde ardından birinin kendisine seslendiğini duydu. Kafasını kaldırdı, rüzgarın suratına çarptığı tokada aldırmadan karşısına, sağına, soluna ve arkasına baktı. Bu eylemleri yaparken durmuştu. Biraz daha burada oylansa yeni on beş otobüsünü kaçıracak bir sonraki otobüs için yarım saat daha beklemek zorunda kalacaktı. Tabi bu da işe geç kalması anlamına geliyordu ki, bu memuriyet hayatında bir kez olmuştu. Hastalıkta dahil, izin günleri haricinde işe gitmemezlik yapmamış, ne rapor, ne de idari izin kullanmamıştı.

Gaipten bir ses duymuştu Ahmet Bey. Küçükken babaannesinin kulağına küpe ettiği sözünü hatırladı. “Çağırırlarsa gitme oğlum.” Yıllardır da çağıran olmamıştı. Eğer çağıran biri varsa muhtemelen babaannesinin bu sözü üzerine onun artık gelmeyeceğini düşünmüş ve çağırmaktan vazgeçmişti Ahmet Bey’i. Tabi birinin çağırmamış olma, tüm bunların bir hayal ürünü olma ihtimali de vardı. Muhtemelen bu da öyle bir durumdu. Eskileri bilirsiniz çok fazla vesveselerle donatılmışlardır. Bazen ben öyle bir üçüncü kuşak olamayacağım için üzülürüm. Neyse konu ben değilim zaten.

Ahmet Bey ortalıkta kimseyi göremeyince yürümeye niyetlendi. Muhtemelen uzaktan rüzgarın taşıdığı bir sesi duymuş, bu garip sese de bilinç altı, adını yüklemişti. Sağ ayağını kaldırıp yere indireceği sırada çok yakınından bir çocuk kahkahası duydu. Bu kahkaha tüylerini diken diken etmişti. Yine etrafa bakındı kimseyi göremedi. Tedirgin olmuş, tedirginlik onun soğuk terler atmasına sebep olmuştu. Termometrelerin eksi onu gösterdiği bir havada siz düşünün onun şu anki halini.

Ahmet Bey yavaş yavaş kasveti ile onu korkutmaya çalışan bu eski sokağı hızlıca geçmeyi düşündü. Kendini buna göre hazırladı. Adımlarını tereddütsüz ve hızlı bir biçimde yere vurdu. Henüz iki adim atmıştı ki, yine bir çocuk kahkahası duydu. Aynı zamanda basının üst kısmının birden üşüdüğünü hissetti. Ne olduğunu anlamak için elini başına götürdü ve şapkasını yerinde bulamadı. Rüzgar mi uçurdu derken yanından bir şey geçti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışırken bir kaç adım ötesinde kırmızı pardösülü bir çocuğun ona sırıttığını gördü. Biraz daha dikkatli baktığında Ahmet Bey şapkasını çocuğun elinde görmüştü.
“Seni velet.” diye orta sesle bağırdı. “Getir şapkamı buraya.” Çocuk ona nanik yaparak cevap verdi.

Nedense çocuğun bu hareketi Ahmet Bey’i çok kızdırmıştı. “Getir onu buraya” diye bağırarak çocuğun arkasından koştu. Normalde bu hiç yapmayacağı bir şeydi. Ama bu kez…

Ne kadar koştuğunu bilmiyordu ama soğuk rüzgar ciğerlerini yakmış, dalağı şişmişti. Buna rağmen çocuğa yaklaşmıştı. Elini uzattı parmak uçları çocuğun kırmızı kapşonuna dokundu tam dokunacakken dengesini kaybederek yere düştü. Anlaşılan bu gün işe geç gideceği ikinci gün olacaktı. Düşerken gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı. Yere çarptığını, nefesinin yetmediğini, ciğerlerinin patlayacağını hissetti. Soğuğun alamadığı bir acı başının arkasına yerleşti, sonunda bilincini yitirdi. Düştüğü yerde öylece kaldı. Derin bir karanlığın içinde koşusuna devam ediyordu sanki.

Başlık 3 – 5

AÇELYA 1

AÇELYA 2

AÇELYA 3

AÇELYA 4

2.

Sabahın en büyük sürpriziydi seni görmek. Soluk kış güneşinde siyah saçlarından yansıyan ışığın sıcaklığıyla güne başlamak. Gülümsemendeki o içime dolan can kırıntısı. Belki bencillik dünyanın var olma sebebini kendime istemem ama çokta değil.

Ardından yürüyorum. Aklim durmuş sadece nasıl tanışabileceğimizin kurgularını canlandırabiliyor. Dünya ise pür dikkat yürüyüşünü izliyor. Kıskanıyorum. Esen rüzgârdan, yağan yağmurdan sana dokunabilen her şeyden. Gözleri oyasım geliyor tek tek.

Bir süre otobüste arkanda oturuyorum. Otobüs sallandıkça, sen sağa sola salıdıkça saçlarının kokusu daha bir doluyor ciğerlerime. Kalp atışım hızlanıyor. Dolaşım sistemimin bayram ettiğini hissediyorum. Daha derin içime çekiyorum. Saçlarını hafifçe deriye atıyorsun. Koltuğun akasına kayıyor bir parçası. Bir kısmı koltuğa tutunmak için uzattığım elimin üzerine düşüyor. Hafif gıdıklanıyorum ancak elimi hareket ettirmiyorum. Bu seninle ilk yakınlaşmamızın temeli.

Zaman ne kadar çabuk geçti, ya da yol ne kadar kısaldı bilmiyorum. Bildiğim tek şey otobüse binmemiz ile senin otobüsten inmen bir oldu. Saatimi kolaçan ettiğimde ise yarım saat geçtiğini fark ettim. Zamanın göreceli bir kavram olduğunu daha iyi anladım o zaman. Bir an için otobüsten inip peşinden gitmeyi istedim. Hatta hareketlendim de. Ne yapabilirdim ki? Uzaktan seni izlemekten başka.
Yoluma devam ettim.

Yağfur ustanın dükkanına vardığımda dükkan yine boştu. Oraya kimsenin gitmediğini düşünmeye başlamıştım. Saate baktığımda onu çeyrek geçiyordu. Dükkanın boş olma ihtimali yüksekti. Kapıdan içeri girdiğimde, kapının sesini duymuş olacak Yağfur usta ördek başı yeşili kapıdan hızlıca çıktı ve ardından kapıyı kapadı. Beni gördüğünde yüzüne bir gülümseme yayıldı.

“O buyur sen mi geldin? Hoş geldin?” Hemen kapının önündeki masayı gösteri. Dün oturduğum masayı. Bende aynı yere oturdum. Çantamı yandaki sandalyeye bıraktım.

“Ben de yeni geldim, ama bu gün döner yok. Et aldığım yerde bir problem çıkmış.” Nasıl yani anlamında bir bakış attım. “Yok öyle korkulacak bir şey değil. Ben özel kesim alıyorum etleri, aldığım adam hasta olduğu için bu gün et yokmuş…”

Midem kazınmaya başlamıştı. Öyle ki sesi kat kat giyindiğim kıyafetlerimin ardından da duyuluyordu. Bunu Yağfur ustada duymuş olacak ki “Açsın sanırım. “dedi. “Sana kahvaltılık bir şeyler getireyim.”

Cevap vermeye fırsat kalmadan yanımdan uzaklaşmıştı. Yaşına göre çevikliği dün de beni şaşırtmıştı, kulaklarının bu kadar iyi duyması da ayrı bir şaşılacak şeydi.

Arkamda kalan ördek başı yeşili kapıdan içeriye girmişti. Kapının açılması ile birlikte küçük dükkanın -hala lokanta diyesim gelmiyor- havası değişmişti. Serin bir ferahlık dolmuştu içeriye. Hafif esen rüzgar titrememe yetmişti ama gelen koku büyülemişti beni.

Yaktığım sigarayı söndürmeden Yağfur usta elinde bir tepsi ile geldi ve tepsiyi masaya bıraktı. Kendisi de karşıma oturdu.
“Ben de acıktım. İnsan erken kalkınca erken acıkıyor. yaşlılık uyuyamıyorun bir türlü.”
Tepside, bol miktarda zeytin, bir kaç çeşit peynir ve haşlanmış yumurta vardı. Bir kaç dilim ekmek, iki bardak çay vardı.
“Hadi bakalım afiyet olsun.” dedi ve yemeğe başladı.
“Eline sağlık sana da.”

Burası sanki ilk defa dün keşfettiğim bir yer değil sürekli müdavimi olduğum bir yer gibiydi. Sanki bir müşteriden öte bir dost mekanıydı burası. Kendimi rahat hissediyorum. Evimdeymiş gibi olmasa da ona yakındı.

Yemek bitene kadar konuşmadık. Kahvaltılıklar da döner kadar güzeldi. Yedikçe yiyesi geliyor insanın. Ancak ayıp olmasın diye bir yerde durdum.

Kahvaltı bitince bir bardak daha çay koyduk. Çaylarımızı içerken Yağfur usta o güzel sarma sigarasından ikram etti. Keyifle içtim. Hatta bana da sigaradan tedarik etmesini istedim. “Bakarız.” dedi sadece. Havadan sudan konuşmaya başladık. Sigara hafif başımı döndürmeye başlamıştı. Bir ara kalktı.
“Bu gün döner yok. Şu tabelayı çevireyimde insanlar boşuna gelmesi.” Tabelayı söyleyene kadar onu fark etmemiştim. Kapıya asılan kırmızı renkli tabelayı çevirdi. O gelirken bana bakan tarafta açık yazısını okudum. Yine karşıma oturdu.
“Erkencisin hayırdır.” dedi. Sanki gerçek konya girmemi bekliyor gibiydi.
“Yo önemli bir şey yok. Dün gece çok iyi uyudum sabah zinde uyandım. Bu taraflara ilk gelişimdi çok beğendim. Dün buradan çıktıktan sonra şöyle bir yürüdüm. İlerde sokağın birinde bir sütun gördüm dikkatimi çekti. Hava kararmaya başlamıştı birde gündüz gözüyle göreyim.” dedim.
“Ha, Arkadius Sütununu diyorsun sen. Çok büyük çok güzel bir sütundur ama görmüşsündür halini. Bir hiç bir şeye bakmıyoruz.”
Sütunun adını öğrenmiştim Bir ihtimal rüyamda gördüğüm sütunu da onlardan öğrenebilirdim.
“O zamanlarda nasıl yapmışlar değil mi? İnsan hayret ediyor yapılanlara.”
“Hayret edilecek ne var evlat. İnsanoğlunun kafasına koyunca yapamayacağı şey yok. Bu bina olur, sütun olur, gözle görülen görülmeyen şey olur…”
“Tabi canım onu demedim ben düşünsene ne vinç var ne kasme makinası. Sen koca sütunu oy bir de havaya kaldır dik. İnsanlar şimdi bile makinalarla zor yapıyor bunu.”
“Her şeyin usulü var tabi evlat. Şimdi insanlar kendi yaptıklarına başvuruyorlar o zaman başka şeylere baş vururlardı.”
“Nasıl yani?” Muhabbet ısınmaya başlamıştı. Birer sigara daha yaktık.
“Teknoloji insanları geliştirdi geliştirmesine ama bu insanları böbürlendirdi. Bir şeyde ilerlerken diğer şeylerde geri kaldılar.”
“Diğer şeyler ne?”
“Teknoloji inancı götürdü evlat. İnançlar yerle bir oldu. Yerle bir olan inançlarda zamanla efsanelere döndü. Mesela senin Arkadius Sütunu. Vakti zamanında onun tepesinde bir melek olduğunu söylerler. Ne zaman çığlık atsa kuşlar yere düşer insanlar düşen kuşları toplar evlerine bu sayede yemek götürürlermiş…”
Bu dün tam da benim başıma gelen olaydı. Onu görmüştüm. Aynı şekilde bir çığlık sesi ve kuşlar yere düşmüştü hatta onları ezilmesinler diye sütunun kaidesinin yanına toplamıştım. Yağfur ustanın anlattıkları ve dün yaşadıklarım bana çok tuhaf gelmişti. Ya hala uyuyordum,yada bu işte bir gariplik vardı.
“… hayırdır daldın.” diye sözünü kesti.
“Yok seni diniliyorum.”
“Ha, işte öyle. İnsanlar orada onun olduğuna inanırlarmış. Şimdi sana bu mantıklı geliyor mu? Teknoloji yada insan oğlunun gelişmesi diyelim buna, inançları bitiriyor. Gün gelecek şu an dünya üzerinde olan inançlar da birer birer efsane olacak. Bak şimdi. Bir ton bina dikiyoruz İstanbul üzerine ama bunun ne amacı var? İnsanlara kalacak yer mi? Yaşayacak yer mi? Ama adamın biri sütun dikmiş, nasıl bir sütunsa artık, üzerinde bir melek insanları besliyor. Bunun gibi bir ton sütun var İstanbul’da. Şimdi dikilen binalar be yapacak? Bak şunlara bunlar insana getirse getirse zebanileri getirir, bırak melekleri.

İstanbul’un durumu kimin geleceği konusunda pek düşüncem yoktu. Ama laf diğer sütunlara uzanmışken konuyu değiştirebilirdim. O ara Yağfur ustanın daldığını gördüm. Bir süre sessiz kaldım.

“Şu diğer sütunlar neymiş?” diye sordum meraklı bir şekilde.
“Türlü türlü. Sineklerden koruyan mı ararsın, yemek dağıtan mı, asker korkutan mı, sevgiliyi ayırıp barıştıran mı? Her türlü mahlukat için birer sütun varmış.”
“Ne yani şimdi insanlar bir şey yapmayıp bu sütunlara gider istedikleri olur muymuş?”
“Öyle değil tabi insanlar yine istedikleri için çalışırlarmış, sütunlar onları gerçekleştirmeleri biçin bir aracıymış. Sen savunma için askeri dikmezden sütun sana ne yapsın?”
“Sende baya bilgiliymişsin bu sütunlar konusunda. Nerede var başka?”
“Öyle vakti zamanında araştırmıştım. Düşünsene her gün bir şeyin önünden geçiyorsun ister istemez orada ne olduğuna kayıtsız kalamıyor insan. Bende o zaman araştırdım ama artık öyle değil. İnsanların içi boşaldı. Artık çoğu kişi etrafına ne var ne yok diye bakmıyor bile…” biraz durdu düşündü. “İstanbul’ın her yeri sütun. Mesela Altımermer’de çok varmış. Zaten bu sütunlardan dolayı oraya Altımermer demişler.
Aradığım sütun Altımermer’de olabilirdi. Bu sebepten dolayı çok fazla ayrıntıya girmedim. Bir süre konuşmadık. Yağfur ustanın yanından ayrıldığımda saat bire geliyordu.

Yola çıktığımda Yağfur ustanın verdiği üç dal sigarayı kendi paketimin içine yerleştirmiştim. Yol üstünde oralarda esnaf olduğun düşündüğüm bir adam Altımermer’e nasıl gideceğimi sordum. Tarif edilen yöne doğru yürümeye başladım. Bir süre etrafı izleyerek yürüdüm. Bir şey düşünmüyordum. Zihnim boştu. Bu boşluk birden bire şarap kokusuyla, şarap sabahtan beri şarap içmediğim fikri dolanmaya başlamıştı aklımda. Susamıştım. Haliyle biraz da üşümüş. Şarap içme isteği birden nüksetti. Ancak sadece şarap. Başka alkollü bir şey değil.

Altımermer’e vardığımda sütunu nasıl bulacağımı bilmiyordum. Dağınık bir şekilde yerleşmiş evlerin arasında kalmış olabilirdi. Yol üstünde bir büfe gördüm ve ortalama bir şaraptan aldım. En ucuzundan alıp şarapçı olarak gösteremedim kendimi. Biraz pahalı şarapların en büyük sorunu mantarı oluyor. Neyse ki yanımda İsviçre Çakısı vardı. Tabi öyle orijinallerinden değil.

Ayaklarım beni sütuna götürmüştü. Onlar götürmüştü çünkü ben bilinçsizce ilerliyordum. Şarabı aldığımdan beri aklımda, bir yerde açıp en azından bir yudum almak vardı. Nihayet sütunu gördüğümde, tam da rüyalarımdaki gibi üzerinde genç kadın erkek kabartmaları vardı. Rüyamdan farklı olarak sütunun kaidesinin altına doğru, sütunun etrafına bir bilezik gibi geçirilmiş büyükçe metal bir kabartma vardı. Burada da bir kadın ve bir erkek öpüşürken resmedilmişti. Daha doğrusu kabartılmıştı.

Sütunun yanına yaklaştım köşesinde bir yükselti buldum ve sırtımdaki çantayı indirdim. Çantadan çıkarmadan şarap şişesinin ucundaki korumayı yırttım. Çakının üzerindeki burguyu açarak mantara sapladım. Mantar kolayca açıldı. Artık bu işte uzmanlaşmaya başlamıştım sanırım. Etrafa bakındım kimse yoktu. Şişeyi poşeti ile birlikte çıkardım ve büyük bir yudum aldım. Şarabın ekşisinin mideme doğru aktığını hissettim ve bunun tadını çıkardım. Yine etrafı kolaçan ettim, kimse yoktu. Bir yudum daha aldım. Etrafta kimse yoktu ama sanki birileri beni izliyordu. Sanki izleniyordum bunu hissetmiştim. Şarabın mantarını şişeye sıkıştırdım Bu açmak kadar olmamıştı beni biraz uğraştırdı. Yağfur ustanın verdiği sigaradan yaktım bir tane ve sütunun etrafında dolanmaya başladım. Kaidenin etrafındaki kabartmara ve şekillere bakıyordum. ve tanıdık bir kabartma gördüm. Sanırım aynısıydı.

Başlık 3 – 4

AÇELYA 1

AÇELYA 2

AÇELYA 3

Bölüm 3: Tılsım

1.

Gözlerimi açtığımda yurttaki yatağımda yatıyordum. Uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar zinde açmıştım gözlerimi. Yatağı terk etmedim. Bir süre olan biteni düşündüm. Yurda ne zaman gelmiştim, nasıl gelmiştim, hatırlamıyorum. En son Cerrahpaşa’nın bilmediğim sokaklarında dolanıyordum.
Gerçekten dolanıyor muydum? Aslında yaşadıklarımı gözden geçirdiğimde bunun bir rüya olma ihtimali daha yüksekti. Muhtemelen kafam iyi gelmiş sızmış aradaki küçük ayrıntıları unutmuştum. Sonuçta sürekli tekrarladığım bir şeyi unutmam için illa alkol almama gerek yoktu pekala her insan sürekli yaptığı şeyleri unutabilirdi.

Montum yan tarafımdaydı. Üstümü çıkartmamış öylece yatağa girmiştim. Kaç ay olmuştu yatak örtülerini değiştirmeyeli? Yastığın kokusu rahatsız etmiyordu ama çarşaf ve nevresimin sararmış görüntüsü, kış güneşinde bile oldukça rahatsız edici göründü gözüme. Ranzanın üst yatağından atladım. Yatağın kenarına yığdığım eşyalarımı hemen ranzanın dibindeki masaya yığdım. Küçücük odaya dört kişi sığdığımızı düşünürseniz odanın nasıl bir durumda olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Yastık yüzünü, çarşafı, nevresimi çıkardım. İçerisi havalansın diye odanın penceresini açtım. Pencereyi açar açmaz soğuk hava içeriye hücum etti. Biraz titredim. Masamın üzerine koyduğum bir bantlanmış telefonumu alarak iki satır ekranının ilk satırını kaplatan saatine baktım. Saat onu çeyrek geçiyordu. Şansım varsa görevliyi yakalayabilir yeni nevresimleri alabilirdim. Odadan elimde kirlilerle koşarak çıktım.

Geriye döndüğümde içerisi buz gibi olmuştu. Üşümeme rağmen pencereyi kapamadım. Temiz nevresimleri yatağıma yerleştirdim. Masamın üzerine koyduğum döküntüleri toparlamaya başladım. Kitaplarımı yine yatağın üzerine bıraktım. Yatağın altına bir kaç kaset iliştirdim. Geri kalan eşyalarımı dolaba koymak için yumak yaptım elimde onları dolaba götürdüm. Kendimi de yıksam iyi olacaktı ama bu saatte sıcak su olması biraz zordu. Yine de duşlara yakın olan dolabıma vardığımda sıcak su için şansımı denedim. Su vardı. Çok sıcak değildi ama bir su dökünecek kadar beni idare edebilirdi.

Odaya girmemle pencereye sarılmam bir oldu. Islaklığında etkisi ile soğuk vücuduma iki kez daha etki etmişti. Odanın ısınmasını bekleyene kadar donabilirdim. Bu sebepten dolayı masanın üzerine bıraktığım lacivert mountumu omuzlarımın üzerine attım. Montu savurmamla birlikte bir şeyin yere düştüğünü fark ettim. Yere karşımdaki ranzanın altına doğru baktığımda onu gördüm. Mermer anahtarı.

Anahtarı elime aldım. Sıcaktı. Hem de oldukça sıcak. Belki de soğuktan titremeye başlamış içim sebebi ile anahtarı bu kadar sıcak hissediyordum. Anahtarı çevirip şöyle bir baktığımda üzerinde bazı işaretler gördüm.

 

Bunun ne olduğunu anlamak için çok düşünmedim. Bu büyü kitaplarında çokça gördüğüm işaretlerden bazılarıydı. Peki ama dün gece de anahtarın üzerinde miydi? İşte bunu hatırlamıyordum. Karanlıkta dikkat etmemiş olmalıydım.

Dolabımın yanına gittim. Büyü ve büyücülükle ilgili yazılmış kitaplara göz gezdirdim ama herhangi bir şey bulamadım. Üzerinde bir şifre de olabilirdi. Alınsa bir tarihi eseri tutuyordum elimde ve onun bende olması ne kadar doğruydu? Bunu müzeye falan götürmem gerekmiyor muydu? Peki ne diyecektim onlara. Sütunun üzerinde bir melek bağlıydı (O!) bana o mu verdi. Kim inanır ki buna? Öyle bir melek olsaydı zaten şimdiye kadar haberlere konu olmuştu. Hayal görmüştüm orası kesin. Şu elimde tuttuğum şeyse bütün savlarımı çürütüyordu.

Sigara içmek için dışarıya çıktım. Odada gece nispeten sigara içebiliyorduk ama gündüz gözüyle mesai saatinde bu biraz zordu. İçilmesine içilirdi ama şimdi görevlilerle ağız dalaşına girmeye gerek yoktu. Vücut ısım yerine gelmiş en azından soğuk diye üşümeye başlamıştım. Sigaram bittiğinde içeri girdim. İçeri girerken kar sinsi sinsi atıştırmaya başlamıştı.

Yatağıma uzandım. Anahtarı bir kaç kez elimde çevirdim. Üzerindeki işaretleri silmeye çalıştım. Ama sanki anahtar var olduğundan beri oradaydılar. Tavana bakar halde düşünüyorken uyuya kalmışım ve bir rüya gördüm.

Bir sütunun yanındaydım. Bu gördüğümden farklıydı. Yani o gün gittiğim sütun değildi. Bu sütunun üzerinde savaşçılar değil, sevgililer vardı. Cebimden bir kağıt çıkartıyorum. Kağıdı açtığımda içine yazılı,bir şeyler görüyorum. Bunlar anahtarlığın üzerindeki şekiller. Cebimden bir çakmak çıkarıyor ve yakıyorum. Kağıt bir anda alev alırken aceleyle sütunun kaidesinin üzerindeki bir delikten kağıdı atıyorum. Birden bir ışık parlıyor kaidenin içinde ve sütun üzerindeki şekiller hareket etmeye başlıyor. Bazısı sarılıyor, bazısı öpüşüyor, bazısı da sevişiyor.

Birden uyanıyorum elimde sıkı sıkıya tuttuğum anahtar ısınmış derimi yakıyor. Bir refleksle üzerime bırakıyorum kıyafetlerimin yanmasını umut ederek ancak bir şey olmuyor. Avuç içimde hafif bir kızarıklık beliriyor sadece. Bu bir tılsım diye düşünüyorum. Ancak o sütunu nerede bulacağım. Birazda meraktan rüyalarımda gördüklerimi yaparsam ne olur diye düşünüyorum. Saate bakıyorum saat beşe yaklaşıyor. Hava kararmış. Yavaş yavaş oda arkadaşlarım giriyorlar içeriye.

Normalim, bir şey belli etmiyorum.

Yemekhaneye gittiğimizde seni görüyorum. Kalbim yanıyor. hızlıca atmıyor bu sefer. Sadece bir yanma. Elimdeki suya yumuluyorum ama yangın geçmiyor. Bir su için daha sıraya giriyorum. O ara göz göze geliyoruz. Sarhoşlukların en derinini yaşıyorum ve kendimi soğuğa bırakıyorum. Arkadaşlarım birden bire ne oldu diye peşimden geliyorlar. basık hava midemi bulandırdı diyorum ve onları gönderiyorum.
“Nefes alamam lazım.”

Gece yarısı karar verdim. Sabah ilk iş Yağfur ustanın dükkanına gidecek ve üzerinde çiftler olan sütunun yerini soracaktım. Eğer o civarlardaysa kesin bilirdi. Yatarken dolabıma sakladığım şişeden bir kaç koca yudum şarap aldım ve mışıl mışıl uyudum.