ve giderken bir daha, yerine koyabildiklerim.

Photo by Clem Onojeghuo on Unsplash

Son bir kez ceplerimi yokladım. Telefonum, cüzdanım, sigaram. Kapıyı çekmeden önce, elimde anahtarlarım. Her şey tamamdı. Hatta cebimde yerinde bir türlü durmayan bozukluklar fazlalıktı bile. Yine de bir şeyler eksikti. Ve bozukluklar bunun kanıtıydı. Bir yokluğun üzerini örtmek için vardılar onlar.

Son bir kez evi dolandım. Kapalı perdelerin dikişleri arasından sızan güneş ışığında. Artık her neyi unuttuysam yaklaştığımda bile sıcak sinyalini vermiyordu bana. Çıkmalıydım. Süslenmememe rağmen bir saattir evden çıkamamıştım.

Continue reading “ve giderken bir daha, yerine koyabildiklerim.”

Beyaz

“Kar yağıyor” diye bağırdı içi içine sığmayan bir hevesle. “İlk karda söylenen yalan kaile alınmazmış.” Kim söylemişti bunu? Hangi kültürde vardı. Bir yalan söylenecekse bu 1 Nisan’da olmalıydı. Oysa 29 Kasım. Herhangi bir ayın biri bile değil. Pencerenin içinden nasıl geçtiğini bilmiyorum. Lapa lapa yağan karın altında dans etmeye başlamıştı bile. Üzerinde uzun saçlarının altında kalan, yer yer beyazlaşmaya başlamış kırmızı mantosu. Elinde bir eldiven. Muhtemelen benimkiler. Elleri açık, kendi etrafında dönerken bir şeyler mırıldanıyor. Dudak hareketlerini görebiliyorum. Birkaç harf sanırım anlayabildiğim. “S.e.n.i…” Nasıl tamamlamalıyım bunu bilmiyorum. Bir insan “seni” derse bunu nasıl tamamlarsınız? “Senin” olsa… Oysa “seni”. Sonuna koymak istemediğim kelimeler… Düşüncelerin ardına saklanıp uyuyor muyum? Nerdeyse kaplamış yeryüzünü. Sadece senin arsızlığın üzerinde bu beyaz örtünün. Yanına gitmek istiyorum. Saflığı bozmak istemiyorum da. Her yerim karanlık. Ürkek adımlarla dışarı çıktı. İncitmek istemezcesine parmaklarının uçlarında. Bu ben olmalıyım. Etrafı kirletmemek için takındığım bir alışkanlık bu. Hala etrafında dönerken nasıl oldu bilmiyorum ama kara gözlerine denk geldim. O karanlık içine çeken. Bir başka yerdeydim sanki. Büyük bir boşlukta, derin bir sessizlikte. Yalnızdım. O kimsenin olmadığı odaya kapattığım değil, sadece hissettiğim. Hissetmek, yalnız olmaktan daha zormuş. Gözlerimi kapadım. Bu kez yalnızlıktan kurtulmak için. İnsan tek başınayken yalnızlığı hissetmiyor. Etrafında birileri varken başlıyor yalınlık. “Ne kadar kaçabileceksin?” “Bilmiyorum.” “Beynindeki koca karanlıkla yaşayan benim oysa.” “Senin gerçeklikle yüzleşmek gibi bir durumun yok.” “Hava çok soğuk hadi içeri girelim.” “Ben üşümüyorum.” Parmaklarımı birbirine sürmek bile kâfi derecede ısıtmıyordu ellerimi. O kendi etrafında pervane olurken, ben ise bir yıldız kümesinin içinde esir düşmüştüm sanki. “Bunu onun için yapamayacak mısın?” Etrafımda uçuşan birbirinden farklı desenler. İçlerine karışıp yok olmak istiyorum bazen. “Buna da şükür.” “Evet yağması bir mucize.” “İkinci bir mucize olmayacak biliyorsun değil mi?” Bir an için zaman durdu sanıyorum. Ama karşımda o hala dönüyordu. “Güneş neden kendi etrafında dönemeye mecbur?” “Bilmiyorum bir astrolog değilim nihayetinde?” Oysa bir güneş gibi dönüyordu etrafında. Ben ise biraz daha dursam “Ölüm Öpücüğü”ne ikinci bir model olacağım sanırım. “Hadi içeri girelim.” Sesim sanki ulaşmıyor. Beyaz şeffaf bir perde aramızda. Biraz elimle sarsmaya çalışıyorum ama nafile. Bir duvar benim tarafımdan açılmayacağını düşündüğüm. Üstünde kocaman bir yazı. “AMEL”. Acaba insanlar kötü şeyler yazmak için mi keşfetti alfabeyi? Beyaz pamuğun ardında görünmüyor adeta. Gözlerimi kapatıyorum, kahverengi karanlığı örterken üzerine. “Parmakların donmuş, burnun. Hadi içeri.” “Hissetmiyorum, biraz daha kalalım lütfen.” Gözlerindeki karanlık yayılıyor içimdeki yok oluşla bir olup. Korkuyorum. Gözlerimi kapatacağımı düşünüp. “Bir, iki, üç…”

Aynı kapının önündeyim. Kırmızı bir yazı aramıza şerit çekmiş. “İYATH”. Duvarda nereye gidersem gideyim bakışlarından kaçamadığım bir kadın. İşaret parmağı yüz hizasında. Birden çıkıp üzerime atlayacakmış gibi. Sessizim. Susuyorum. Uzaktan duymaya çalıştığım bip sesleri. Kesik, kesik. Şeridin ardında. Geçemediğim o yasaklı bölgede. Bir süre sonra uzun. Ayaklarım titriyor. Olduğum yere yığılıyorum. Aşil tendonum ağırlığına dayanamıyor düşüncelerimin. Birkaç topuk sesi ilişiyor kulağıma. Şimdi tam vakti, kendimi hazırlıyorum. Duvardaki kadın. Parmağı dudaklarının üzerinde hala. Elini bana uzatıyor. Güveniyorum. Elini tutuyorum. Sanki yeni bir jeton atılmış gibiyim. Kalkıyorum. Benimle birlikte gri, soğuk, plastik koltuğa geliyor. Çevre dostu değil sanırım. Bir merasimdeymişçesine elimi bırakmadan. Uzun bip. “Bu mesafeden duyabileceğini mi sanıyorsun?” Duymuyorum sanırım. Hissediyorum. Ama bunu açıklayamıyorum. “Keşke kırmızı olsa.” diyorum oysa her yer bembeyaz. Hem de iyi olmayacak kadar. “Tüm koridorlar böyle mi?” Yüzüme bakıyor. “Beyaz olmasa, siyahta olmazdı değil mi?” diyor. Cevabından emin inatla soruyor. Beynindeki karanlık. Sanırım nüksediyor. Düşmeden yakalayabilseydim keşke. Gürültülü de olsa yanıp sönen kırmızıya ne kadar muhtacım şimdi… Bu beyaz beni kahrediyor. Her şey olabilir, öfkenin, hidayetin, masumiyetin her tonu. Yeter ki beyaz olmasın… Gülümsüyor. Sadece dudakları hareket etmiş. Gözleri ise aynı boşluğa bakış ifadesi. “Sakince otur. İnsanlar iki şey için yaratılmıştır. Doğmak ve ölmek için. Fazlasını beklemek biraz saçmalık.” “Bunlar başlangıç ve son. Ya aradakiler, yaşananlar?” “Şu dünyadan kaç kişi geldi geçti. Kaç kişinin yaşantısını hatırlıyorsun. Herkes gibi, kimse hatırlanmayacak.” “O zaman neden?” “Bu senin keşfetmen gereken bir şey.”

Yüzüme sirenin sıcak kırmızılığı vuruyor. Yerdeki beyazlıklar bozulmuş. Bir hikâye yarım kalmış gibi. Soğuk bir rüzgâr yüzüme nerden geldiğini kestiremediğim. Kırmızının sıcaklığını savuran. Ama o hala üzerimde. Burnundan sızan kırmızılığı silerken kucağımdan alıyor yatan bedeni. Seni… Kelimeler donmuş. Tarif edemiyorum. “Beyin” diyorum usulca gürültülü sirenin ardından duyduklarından habersiz. “Tümö…” Kırmızı çarpıyor yüzüme. Her yer beyaz. Kötülük bu kadar beyaz olmamalı. Bir kırmızılık çarpıyor yüzüme, eğiliyor nefesini hissediyorum. “Lahmacun olmalı.” “Karnım da açıktı. Sanki bu kokuyu almadan önce daha iyiydi.” “Maalesef kaybettik.” Hiçbir koridor bu kadar aydınlık olamamalı. Yerden kaldırmıştım, hızlıca. Ağrıdı, bir ölüm ağırlığı vardı sanki üzerinde. Gözleri kapanmıştı içinde kaybolmamı istemezmişçesine. Derin bir karanlık beyninde… İçinde kaybolduğumu bilmezmişçesine… Birazdan yanıma gelecek kımızı şeridin adından. “ANE” ve birlikte düşeceğiz.

Işık

(deneme)

Gün ortasıydı. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, ellerinde şemsiyeleri ile bekleyen binlerce seyirci ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. İzleyicilerin heyecanı titreyen şemsiyelerinden belliydi. Ve nihayet iki takım oyuncuları yer yer çamura bulanmış sahaya çıktılar. Hakem son kontrollerini yaptıktan sonra, oyuncuların topla buluşmasına izin verdi. İlk güdükle birlikte artan heyecan derin bir sessizliği de getirmişti yanına. Zaman ilerledikçe iki takımın oyuncuları rakip kalelere atakta bulunuyor, onların bu azimli futbollarına karşı da seyirciler tezahüratla karşılık veriyordu.

Oyunun on beşinci dakikasına geldiğinde bir ışık parladı stadyumun üzerinde. Siyah şemsiyelerin ardını bile aydınlatacak şekilde. Yoğun ışığın etkisi ile insanların hiçbir şey göremez oldu. Başlarını göğe kaldırmak istediklerinde ise zaten her yeri kaplamış bir aydınlık eşlik etti onlara. Sahada oyuncular topun peşinden koşmayı bırakmış, hepsi gözlerine dolan ışığı engellemek için ellerini gözlerine kapatmışlardı. Onlara hakemde dahildi.

Işık stadyumun bir süre kaldı. Bu zaman zarfı içerisinde kimse hareket etmedi. Nihayet beyaz ışık yerini gökyüzünden boşalan şiddetli yağmura bıraktığında hakem saatine baktı. Henüz bir dakika bile geçmemişti. Oysa dakikalar geçtiğine yemin edebilirdi. Tezahürat sesleri yerini derin homurdanmalara bırakmıştı, Şiddetle yağan yağmur ise görüş mesafesini iyice düşürmüştü. Hakem zaten durmuş oyunu tekrar durdurdu. Anlamsızca birbirlerine bakan futbolcular ne yapmaları gerektiği hakkındaki kararı hakemlerden bekliyordu. Orta hakem yan hakemlerle başlama çizgisinin üzerinde buluştu. Daha sonra hakemler takım kaptanlarını yanlarına çağırarak yağmur sonuna kadar oyunu tatil ettiklerini açıkladılar ve oyuncular soyunma odalarına doğru yürümeye başladı.

Tüm stadyuma oyunun geçici bir süre ertelendiği ile ilgili anonslar yapıldı. Kimse maçın akıbetinin en önemlisi de yağmurun akıbetinin ne olacağını bilmiyordu. Herkesin aklında da o aşırı derecede parlak şimşek vardı.

Nihayet yağmur durdu. Camp De Les Corts Stadyumunun üstü sarmış karanlık bulut, stadyuma gelmiş binlerce izleyici ile birlikte futbolcuların sahaya çıkmasını bekliyordu. Hakemler son kontrolü yaptıktan sonra futbolcular için başlangıç düdüğünü çaldı. Düdükle birlikte tutulan nefesler, taraftarların yaptığı tezahüratlar şeklinde yansıdı sahaya. İlk atak Barcelona’dan geldi. Direğin yanını yalayan top dışarı çıkmıştı. Küfürler, bağırışlar, çığlıklar yayılırken tribünlerden on beşinci dakikaydı.

Beyaz bir ışık parladı gökyüzünde. Gözleri kör edecek kadar parlak bir ışık. İnsanlar olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. Taraftarlar ellerindeki şemsiyelerin ardından bu parlak ışığa bakmaya çalıştılar ama her birinin gözleri ışığın şiddetinden dolayı yandı. Bazıları geçici körlük yaşadı. Hakemler elleri ile gözlerini kapamış donmuş bir şekilde öylece bekliyorlardı. Futbolcularda aynı şekilde. Sanki ışıkla birlikte ısıda artmıştı. Bir süre sonra ışık kayboldu. Yerini karanlığa bırakmıştı adeta. İnsanların görebilmesi için dakikalar geçmesi gerekti. O esnada şiddetli bir yağmur başladı. Göz gözü görmüyor, toprak zemin yavaş yavaş bir bataklığa dönüyordu. İki takımın kaptanı hakemlerin yanına koşarak geldi ve oyunun yağmur durana dek tatil edildiğini söylediler. Mekanik seslerle oyunun yağmur sonuna kadar tatil edildiği anons edildi.

Yağmur durmuştu. Yağmurun şiddeti, merakla bekledikleri iki takımın maçını izlemelerine engel değildi. Her iki takımın taraftarı ateşli bir şekilde takımlarını destekliyorlardı. Hakemler son kontrollerini yapmış, yazı tura sonrası ilk hamleyi yapacak olan Slavia Prag takımına bırakmışlardı topu. Düdük sonrası Slavia Prag ilk atağını gerçekleştirdi. Top dışarıya çıkmıştı. Taraftarlar eski şiddetli taraftarlarına geri dönmüşlerdi. Oyun tam hızıyla akıyor, yeşil saha içeresinde futbola dair ne güzellik varsa yaşanıyordu adeta.

On beşinci dakikaydı. Bir parlaklık kapladı gökyüzünü. Kimsenin göremediği. Bir soğukluk. Sürekli tekrar etmiş gibi hissettiren ama daha önce hiç görülmemiş…

Kısa bir hikaye…

Soğuğun sıkı sıkı sarındırdığı günlerdi. Kendimizi attığımız küçük kıraathaneden bozma kafede hatırladığım tek şey tost makinesinden çıkan aşırı yağlı tost kokusuydu. Tabi bide dudaklarının arasından sızan gülümsemen. Benim sana gösteremediğim.. Ketumluğum işte hep dert yandığın.
Zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Nasıl bir göreceli kavramsa zaman, sen varken hep senin kontrolünde. Saat on ikiyi vurmamıştı, ikimizde bal kabağına dönüşmeyecektik ama ‘geç kaldım’ demiştin. Bir hararetle çıkmıştık, çan sesi ile kapıdan, bir telaşla. Nasıl bir hüzün çökmüşse üstüme, umut dolu gözlerine bakarken “ben bırakayım seni” demiştim. Sanıyorum ilk o zaman düştü üzerimize karın ve sensizliğin soğukluğu. İstanbul için ise eziyet anı. “Sende çok yorgunsun bir an önce eve git ve dinlen” derken bir öpücük kondurmuştun yanağıma, hala doğum lekesi gibi sakladığım. Şiddetini arttıran, beton zemin üzerine ince bir tabaka halinde duran kar umutlarının üzerine kaderini akmişti sanki.
Ayrıldık. Sensizliğe daha bir adım atamamışken dönmüştüm arkamı. Sen ise sokağın başına gelmiştin. Sanki benim sana hasretle döndüğümü hisseder gibi bana dönmüştün ayağını yola atıp.
Omzunda asılı çantanın çevrende savrulduğu hatırlıyorum, gri düz eteğinin bacakların etrafında dönmeye çalıştığını. Ve tek gamzenin beni benden alırcasına gülümsemene karışarak bana döndüğünü.
Acı bir fren sesi hatırlamıyorum. Yada seni öldürene merhamet gösterecek herhangi bir anı. Birden bire savrulduğu hatırlıyorum. Seni yakaladığımda ise şehrin tüm pisliğini örten beyazın kırmızıya boyandığını. Hatta sürekli gözümün önüne gelen eriyişini…
Senden sonra kar yağmadı orada. Bir soğuklukta inmedi göğsüme. Sürekli senin hararetin. Birazda sigaranın bıraktığı nefes tıkanıklığı. Evet başladım… Sadece bir kaç dal yokluğunda…

Ahmet Bey

Soğuk gecelerin kovaladığı, yalnızlık yüklü bulutlar, gökyüzünde dolanırken; insanoğlundan şen şakrak, sıcak gülümsemeler bekleyemezsiniz. Nitekim, Ahmet Bey’de somurtkanlığını takındığı suratını, günün ilk ışıklarıyla birlikte keyfi bir şekilde yağmakta olan kara gösterdi. Kar taneleri Ahmet Bey’in bu suratını görünce, onu görmemezlikten gelerek aynı ahenkle yavaşça kapladıkları zemine düşmeye devam ettiler.

Ahmet Bey on beş yıllık pardesüsünün yakalarını kaldırdı. Fötr şapkasını ışında kalan ve anında donmuş kulaklarının bir kısmını kapattı. Rüzgarı kesilen kulaklar sanki sönmekte olan bir sobaya el uzatmış gibiydiler.

Ahmet Bey hızlı adımlarla apartman kapısının sertçe vurmasına aldırmadan, apartmanın küçük bahçesindeki iki metre genişliğinde, dört metre uzunluğundaki yolundan geçti ve dış kapıyı açmak için üstteki tutamacını tuttu. Parmakları demir kapıya değdiğinde bir buzu tutmuş gibi irkildi. Bir an için “derim yapışır mi” diye düşündü. Çoğu çocuk gibi vakti zamanında o da dilini buza yapıştırmıştı. O zaman çocuktu ama şimdi ise bir yetişkin.

Otuz senelik memuriyet hayatında, bakmaya yükümlü olduğu üç çocuk ve haddinden fazla konuşan bir eş sebebiyle hayatı daire ile ev arasında geçip gitmişti. Hayattan bir beklentisi olmamakla birlikte tek isteği fazla masraf çıkmamasıydı ama üç çocukla bu ne mümkün. Affedersiniz sıçsalar para gidiyor. Tabi bu sadece onların sorunu değil tüm memleketin hali bu şekildeydi. Ahmet Bey için de bu en büyük bahaneydi.

Ahmet Bey klasik bir memurdu. Tam klasik. Sanırım eski Türk filmlerindeki memur tiplemesi desem hakkında başka bir şey yazmama gerek kalmaz. Zaten ben de bu sebepten dolayı Ahmet Bey diyorum ona. Ahmet desem sanki ayıp edecekmişim gibi…

Ahmet Bey, ağzından kötü söz çıkmayan, ailesini seven, onlara sahip çıkan, yardım sever, örnek diyebileceğimiz bir insan tipi. Yardım sever dedim ama kendi mantığınca yardıma gerekli gördüğü zaman yardim eden birinden bahsediyorum. Eğer başına bela açılacağını hissederse, yardımı aklından çıkarıp oradan uzak duran bir tip.

Ahmet Bey’in en büyük korkusu ise karakola düşmek. Karakoldan korktuğu için tabi haliyle polisten de korkuyor. Şu yaşında bile polisi görünce yolunu değiştirdiği olmuştur. Polisin şapkasının rengi önemli değil o tarzdaki bir şapka bile onu tedirgin eder.

Evinin karşı köşesindeki dar, karla kaplı sokağa girdiğinde ardından birinin kendisine seslendiğini duydu. Kafasını kaldırdı, rüzgarın suratına çarptığı tokada aldırmadan karşısına, sağına, soluna ve arkasına baktı. Bu eylemleri yaparken durmuştu. Biraz daha burada oylansa yeni on beş otobüsünü kaçıracak bir sonraki otobüs için yarım saat daha beklemek zorunda kalacaktı. Tabi bu da işe geç kalması anlamına geliyordu ki, bu memuriyet hayatında bir kez olmuştu. Hastalıkta dahil, izin günleri haricinde işe gitmemezlik yapmamış, ne rapor, ne de idari izin kullanmamıştı.

Gaipten bir ses duymuştu Ahmet Bey. Küçükken babaannesinin kulağına küpe ettiği sözünü hatırladı. “Çağırırlarsa gitme oğlum.” Yıllardır da çağıran olmamıştı. Eğer çağıran biri varsa muhtemelen babaannesinin bu sözü üzerine onun artık gelmeyeceğini düşünmüş ve çağırmaktan vazgeçmişti Ahmet Bey’i. Tabi birinin çağırmamış olma, tüm bunların bir hayal ürünü olma ihtimali de vardı. Muhtemelen bu da öyle bir durumdu. Eskileri bilirsiniz çok fazla vesveselerle donatılmışlardır. Bazen ben öyle bir üçüncü kuşak olamayacağım için üzülürüm. Neyse konu ben değilim zaten.

Ahmet Bey ortalıkta kimseyi göremeyince yürümeye niyetlendi. Muhtemelen uzaktan rüzgarın taşıdığı bir sesi duymuş, bu garip sese de bilinç altı, adını yüklemişti. Sağ ayağını kaldırıp yere indireceği sırada çok yakınından bir çocuk kahkahası duydu. Bu kahkaha tüylerini diken diken etmişti. Yine etrafa bakındı kimseyi göremedi. Tedirgin olmuş, tedirginlik onun soğuk terler atmasına sebep olmuştu. Termometrelerin eksi onu gösterdiği bir havada siz düşünün onun şu anki halini.

Ahmet Bey yavaş yavaş kasveti ile onu korkutmaya çalışan bu eski sokağı hızlıca geçmeyi düşündü. Kendini buna göre hazırladı. Adımlarını tereddütsüz ve hızlı bir biçimde yere vurdu. Henüz iki adim atmıştı ki, yine bir çocuk kahkahası duydu. Aynı zamanda basının üst kısmının birden üşüdüğünü hissetti. Ne olduğunu anlamak için elini başına götürdü ve şapkasını yerinde bulamadı. Rüzgar mi uçurdu derken yanından bir şey geçti. Ne olduğuna anlam vermeye çalışırken bir kaç adım ötesinde kırmızı pardösülü bir çocuğun ona sırıttığını gördü. Biraz daha dikkatli baktığında Ahmet Bey şapkasını çocuğun elinde görmüştü.
“Seni velet.” diye orta sesle bağırdı. “Getir şapkamı buraya.” Çocuk ona nanik yaparak cevap verdi.

Nedense çocuğun bu hareketi Ahmet Bey’i çok kızdırmıştı. “Getir onu buraya” diye bağırarak çocuğun arkasından koştu. Normalde bu hiç yapmayacağı bir şeydi. Ama bu kez…

Ne kadar koştuğunu bilmiyordu ama soğuk rüzgar ciğerlerini yakmış, dalağı şişmişti. Buna rağmen çocuğa yaklaşmıştı. Elini uzattı parmak uçları çocuğun kırmızı kapşonuna dokundu tam dokunacakken dengesini kaybederek yere düştü. Anlaşılan bu gün işe geç gideceği ikinci gün olacaktı. Düşerken gökyüzüne baktı. Derin bir nefes aldı. Yere çarptığını, nefesinin yetmediğini, ciğerlerinin patlayacağını hissetti. Soğuğun alamadığı bir acı başının arkasına yerleşti, sonunda bilincini yitirdi. Düştüğü yerde öylece kaldı. Derin bir karanlığın içinde koşusuna devam ediyordu sanki.