Başlık 3 – 1

Açelya

denizin dibinde karanlıklar gibisin
ışığın içimde saklıdır bilmezsin
hayat artık sensiz akıp gidiyor
senden habersiz sessiz

pembe yeşil güzelim açelya…

Yeni Türkü

Bölüm 1

Muhtemelen seni ne kadar sevdiğimden haberin yoktu. Çoğu zaman kendime de itiraf edemediğimi söylemeliyim. Gençtim. Deli kanlıydım. Klasik kelime oyunlarıyla bezenmiş hal ve tavır içerisindeydim. Sana olan aşkım o zamanlar tükettiğim alkolün etkisi kadardı. Kafam hep iyiydi. İyiydi ve ben hep sana bağlıyordum bunu. Her ne kadar tereddüde düşsem de ayık olduğumda da seviyordum seni. Mesela yazmak. Şurada kelimeleri bir araya getirebiliyorsam bil ki senin sayende. Bir aşk eşe dosta anlatılır ancak; en iyi sırdaş, daha sonra okumayacağını bir köşede sararıp solacak, belki de geri dönüşerek hikayesini unutup yeni hikayeler yazılacak boş sayfalardır. Sayfalar zamanla yerini, samimiyetsiz görünen beyaz bilgisayar ekranlarına bırakır. Ancak pek yapacak bir şey yok. Aslında önemli olan iç dökmektir. Bir monoloğu tatmin edici bir diyaloğa çevirme çabasıdır yazmak. Tabi ki iki kelimeyi ardarda getirdim diye yazmak konusunda ahkam kesmeye başlamayacağım. Bu benim haddim değil.

Seni çok sevmiştim. Belki hala seviyorumdur. Bazen sosyal paylaşım sitelerinde resimlerine bakıyorum, böyle olmamalıydı diyorum.Bir şeyler yanlıştı. Bir şeylerin yanlış olduğunu seziyordum.

Platonik bir aşkın tüm durakları hüzündür, son durak ise içinde ayrılık olan hüzün. Ve biz dört yıl süren bu yolculuğun her durağında bu hüzünden nasiplendik. Ben demeliyim belki de. Senin için her şey yaşanması gereken sıradan bir olaydı. Hikayeyi büyüten ise bendim.

Milenyuma yeni girmiştik. Kendimizi hazır hissediyorduk. O kadar konuşulmuştu ki milenyum sanki dünyanın ani bir evrimle apar topar yeniden kurulacağını düşünmeye başlayacaktık. Mesela bir kaos olacaktı milenyum. Bilgisayarların global anlamda sapıtacağı ve her şeyin sekteye uğrayacağı bir zaman dilimine girecektik. Tabi o dönem öğrenci olunca bilgisayarların saat karmaşasından nasıl nasipleniriz diye bazı kurgular içine de girmiştik. Milenyum acayip olacaktı. hani öyle hayal ettiğimiz gibi değil.

Olmadı tabi. Her şey gibi büyütmüşler bizde inanmışız. Milenyum diye yapılan o kutlamalar falan. Onlara ne demeli. Ama sonra öğrendik ki milenyum hesap yapan birileri tarafından bir yıl sonra diye hesaplanmış. Yani biz havamızı aldık. Havamızı aldık almasına ama çok fazla beklentimizi yükseltmememiz gerektiğini de öğrendik. Yani iki bin yılındaydık ama henüz çok kanal gösteren televizyonlar çıkmamıştı. Hologram yoktu. Arabalar uçamıyordu bile.
Şu bir gerçek ki bizim nesil çok hayalperest büyümüştü.

Zaman konusunda iyi değilim. Kısa süreli yürüyüşlerin bile hesabını tutturamam. Mesela Beşiktaş – Kabataş arasını yüzlerce kez yürümüşümdür ama bu yürüyüşlerin ne kadar zaman tuttuğunu asla bilemem. Süre tutmuşluğum var elbet hemde onlarca kez.Hepsini de unuttum. Aslında hafızam iyidir ama işin içine zaman girince, bir karmaşa hakim oluyor bende. Bazen perspektif duygumu yitirmem gibi.

 

Kapı

Yalnızlık, küçük bir düşünce ile gelir insana. O kadar kısa ve keskindir ki, bir lambanın, kesmesi gibidir. Hızla yanıp söner, küçük ürkütücü bir patlama sesi duyulur, göz kamaştıran bir parlaklığın ardından karanlığa bürünür ve yalnızlık sanki gelmeyecekmiş gibi terk eder beyni. Ya da öyle sanarız. Aradan zaman geçer. Beynin her kıvrımına nüksetmiş, yalnızlık varlığını usulca yedirirken benliğe, düşünceler aklımıza yer etmeye başlamıştır. Korku ve istekle insana gelir yalnızlık. Odaya kapanmak, yalnız yaşamakla başlar. İşte o zaman yer eden beyinden, aşağıya inmiş demektir.

Yalnızlığa alışalı üç yıl olmuştu. Öyle demeyin, yalnız hissetmek ve yalnızlığa alışmak arasında fark vardır. Yalnız hissetmek kalabalık içinde olur ve o zaman siz ister istemez sosyal olursunuz. Yalnızlığa alışmak ise biraz daha kendini soyutlamaktır insanlardan. Yalnız yaşarsınız, ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız parayı kazanmak yada onları almak dışında sosyallikle işiniz olmaz. Onlarda çoğu zaman zor gelir. Yalnızlığa alışmak, yalnızlıkla yapılan büyük kavgalarla belli eder kendini. Birilerinin bir şeylerin yanınızda olmasını isteyerek sitem eder durursunuz sürekli. Çoğu zaman buna içer, buna kızarsınız. Birileri ve bir şeyler olduğunda ise yanınızda, olmamalarını istersiniz… Yalnızlık aslında kendinizle bir çelişki durumudur. Yalnızlık insan için çelişkidir aslında…

Üç yıl olmuştu. Aslında bu dükkan kırması eve taşınalı da üç yıl olmuştu. Yatağımı, hemen dükkanın vitrinine yakın yere koymuştum. Dışarıdan gelen geçen sesi her ne kadar olduğu gibi içeri geçirse de, sokağın sesini dinlemek rahatlatıyordu beni. Büyük bir odaydı evim. İki kişilik bir yatak, tam karşımda artık ortalıkta pek göremeyeceğiniz ahşap kasalı bir televizyon. Buna rağmen kablolu televizyonum da var elbet. Her ne kadar televizyonun sistemine uymayıp bazı kanalları izleyemesem de var. Tabi arada tam izlemek istediğim şeyin ortasında atlayan görüntü de cabası.

Evde olduğum zamanların çoğunu uyuyarak geçiriyorum. Zaten yapabileceğim farklı bir şey yok. Artık vücudumun da kaldıramayacağını hissediyorum. Mesai saati sonunda bedenime ağırlıklar yapıştırılıyor sanki, zaten artık üç hanelere çıkan vücudum dereceye girmek için yarışıyor adeta. İşte bu anlarda tartının üzerine çıkabilecek cesareti kendimde bulsam eminim ki yeni bir rekorun kapısını aralayabilirim. Şimdi ise tek yapmam gereken uyumak…

Sabaha karşı, camın tıklanması ile uyandım. Aralık perdeden kimin geldiğini görmek için başımı biraz oynattım. Dört siluet pencereden perdelere doğru yansıyordu. İlk göme çarpan, Gonca oldu. Aslında onu evimin önünde görmem, beni şaşkınlığa uğratmıştı. Sanıyorum onunla olan ilişkimizi anlatmam lazım. Gonca ile yaklaşık beş senedir arkadaşız beş sene içerisinde toplam görüşme sayımızı sorarsanız onu geçmez ancak sanki aramızda bir bağ var gibi hissediyorum. Tabi bu karşılıklı bir his olsa gerek, aynı samimiyeti kendisinden de alıyorum. Sanıyorum birbirimizden hoşlanıyoruz. Ben bunu itiraf edemeyenlerdenim ancak kendisi itiraf etti sayılır. Ancak neyi beklediğimin asıl bir ilişkimiz olması gerektiğinin tanımını yapabilmiş değişim. Sonuçta o benden çok genç. Fiziksel olarak birbirimizi arzulasakta, tam anlamıyla kestiremediğim sebeplerden dolayı henüz bir eyleme geçmiş değiliz. Belkide bu arkadaşlığımızın bir adım daha ileriye gitmesine vesile olacağından yaşadığımız sakıncadan kaynaklıdır. Ya da bir zamanı vardır her şeyin. Belki de bu gün o gündür.

Ancak bilinç altımda beklediğim günün bu gün olmadığını onunla birlikte hareket eden siluet topluluğundan anladım. Sanki beraberlerdi. Kapıya bir kaç kez daha tıkladı ve seslendi. Bir süre yaşanan sessizlikten sonra, bir hortumla, camı yıkadığını gördüm. Yıkarken de “çok kirlenmiş” diye söylenip duruyordu.

Hiç istifimi bozmadım, içeride bir hareketlilik olduğunu fark etmesinler diye, öylece yatıyordum. Hatta başımı bile hareket ettirmedim. Siluetlerden birinin cama yaklaşıp içeride beni görmesi ile bağırması bir oldu. Sanki çok önemli bir şeyi bulmuş gibi bağırıyordu. “İçeride biri var, içeride biri var”. Bu arada Kapının hemen üzerindeki delikten su içeriye olduğu gibi geliyordu. Aynı delikten geçen anten kablosu aracılığı ise damlalar, teleferikte hareket ediyormuş gibi odanın bir kısmını geziyor ve televizyonun tam üzerinde kendini aşağıya bırakıyordu. Küçük bir felaket senaryosu ile bu sorun televizyonun patlamasına kadar gidebilirdi. Tüpten sıçrayan camlar ise boğazımı keser oracıkta can verebilirdim. Hayır aslında ölmeyi istemiyordum. Dışarıdan gelen sesler artmış artık direkt bana yükleniyordu. Bu olaya son vermem lazımdı. Sallanarak yataktan kalktım. Yerde küçük bir su birikintisi oluşmuştu. Uykumu tam anlamıyla yitirmiş olmama rağmen, dışarıdakilere fark ettirmemek için sallana sallana, yeni ayılıyormuş gibi yaparak yataktan çıktım. Önce televizyona doğru ilerledim. Dışarıdaki sesler ve pencereye vurmalar artmıştı.  Televizyonun patlamayacağını anladığımda su yolunu izleyerek, kapıyı açtım ve dışarıya baktım.

Kafamı dışarıya uzattığımda Gonca “neredesin ya iki saattir buradayız” diye çıkıştı bana. ancak onu duymamış gibi, su gelen yeri sallanarak incelemeye başladım. “Buraya ne olmuş ya?” Daha sonra kendimi ağır bir şekilde çevirdim. Gonca ile göz göze geldik. “Sizin ne işiniz var burada” dediğim anda Gonca beni iterek içeriye girdi ve arkasından siluetlikten sıyrılıp ete kemiğe bürünen üç kişi. Herkes içeriye girip ardımdan kapıyı kapattığımda Gonca durmuş bana bakıyordu.

“Merak ettik, neredesin iki saattir.” Ben ise yanlarındakilerin kim olduğunu ve evime yaptığı bu ilk ziyaretinin neden bu kadar kalabalık olması gerektiğini düşünüyordum. Gonca ise cevabımı beklememiş, diğerlerine yer göstermiş bir yandan da odayı kendi evi gibi toparlamaya başlamıştı. Bir yandan da konuşup duruyordu. Kafasını kaldırdı ve bana baktı, eli ile işaret ederek, “annem, teyzem, arkadaşım Aslı.” diyerek hızlı bir şekilde bizi tanıştırdı. Ben ise başımı hafifçe öne eğerek onları selamladım. Ancak içinde bulunduğum durum utanmama sebep olmuştu. Boxerla ortalıkta geziyordum. Hem de Gonca’nın ailesinin önünde. Hızlı hareketlerle önlerinden geçtim. Hızlı olduğunu düşünüyorum keza benim için geçmeyen adımlardı bunlar. Aslında onlardan da bir tepki gelmemişti neden bu kadar panik yapıyordum ki?

Arka odaya girdim. Bu arada söylemeyi unuttum Evim 1+1 sayılabilir. Arka tarafta tek bir oda, onun yanında küçük bir eşya odası bulunmakta. Eşya odasına ise tuvalet ve banyonun kapısı açılmakta. Odaya girer girmez bütün pencereleri kapıları açtım. Üzerimdeki paniği atamadığım yaptığım hızlı hareketlerden belli ediyordu kendini. Evin içerisinde ne kadar kapı pencere varsa açtım. O sırada fark etmediğim, aslında hiç kullanmadığım bir kapıyı da açmış olduğumdu. Tekrar diğer odaya geçtim. Ev nispeten toparlanmıştı. Gonca kahve suyu koymuş, isteyip istemediğimi sordu. Ben ise odaya geri döndüm, kapıları hızlı hızlı açarken üstüme bir şey giymeyi unuttuğumu gördüm.

Odaya girdiğimde ise hızla bir rüzgar esti, sanki kendimi, bir an için uçuyormuş hissettim. Üzerime yatağın üzerinde bulunan pantolonumu giydim. Kapılar pencereler esen rüzgarda çarpmasın diye, açık kapıya doğru yöneldim. Ancak içeriye baktığımda daha önce görmediğim bir oda gördüm. Bu daha önce hiç açmadığım, hatta unuttuğum bir kapıydı. Başlarda kim olduklarını merak etsem de daha sonra kapıdan uzaklaşmış unutmuştum bile. Hatta bu kapının açıldığını bile bilmiyordum.

Odaya göz gezdirdim. Eski zamanlardaki gibi döşenmişti. Altın sarısı ve mat kırmızının hakim olduğu bir odaydı. Hemen hemen her şey ahşaptı. Sehpa ve koltuk ayakları, çocukluk yıllarımdan bildiğim aslan ayakları şeklindeydi. Adımımı içeriye doğru attım. Sanki hava birden değişmişti. Başımın döndüğünü hissettim ve kapının koluna sıkıca tutundum. Odanın içerisine girdim. Merakım her ne kadar beni adım atmaya zorlasa da, yakalanma duygusu bir o kadar adımlarımı geri çekiyordu. Ancak merak daha ağır basmıştı. Odanın ortasına geldiğimde ise başımı, diğer kapıdan dışarıyı görmek amacı ile uzattım. Ancak tam o sırada, siyah saçlı, düz elbiseli bir kadınla göz göze geldim. Kadının çığlığı ile kendimi geldiğim kapıdan dışarıya attım.

Kapı kapanmamıştı. Bir kaç ayak sesi duydum. Meraklanıyordum da aslında. En fazla ne olabilirdi ki? Nasıl olsa kapı komşularımdı. Kapının kilidinin bozulduğunu, birini görürüm diye, içeri girdiğimi izah ederdim. Arkamı döndüm. Adımımı içeriye doğru tekrar attım. Siyah elbiseli kadın siyah gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Hemen önünde ise, eski bir üniforma giymiş adam bulunmaktaydı. “Merhaba” dedim. Benim şaşkın olduğum kadar onlar da şaşkındı. Sanki eski zamandan fırlamış gibiydiler. Birden aklımda acaba yan tarafta tiyatro mu var diye bir fikir geldi.Yo hayır yoktu.

Sanıyorum kendimizi toparlamıştık. Adam “Hello” dedi. Bende şaşkın bir şekilde aynı şekilde cevap verdim. Şaşırmışım. kadın her ne kadar ürkekmiş gibi gözükse de iki kişi olmaları beni, tedirgin ediyordu. Adam İngilizce “nasılsınız” diye sordu bende teşekkür edip kendilerini sordum. İleriye atılıp el sıkışmak istiyordum ancak tedirginliğimi üzerimden atamıyordum. Sayıyı eşitlemek için karşımdakilerden izin isteyip, Gonca’yı çağırdım. Hem onun İngilizcesi benden daha iyiydi.

Gonca ağır adımlarla şarkı mırıldanarak geldi. Bu onun en önemli özelliğiydi. Gördüğü karşısında o da duraksadı. Bana baktı bir açıklama bekledi. Ben ise Gonca’yı arkamda görür görmez içeriye bir adım attım. Memnun oldum diyerek adamın elini sıktım. Aynı şekilde kadının da. Kadın bu durumu biraz garipsedi. Benimle birlikte Gonca da onların ellerini sıktı. O da benim gibi olan biteni anlamamıştı. Ayak üzeri biraz lafladık. Ancak içeride ilgilenmemiz gerekenler de vardı. Görüşürüz diyerek çıktık.

Bir evle bütünleşmeye başladığınızda onun size neler sunacağını bilemezsiniz. Çoğu zaman zorunluluk hissi ile sığındığınız yerler/şeyler ise, aslında sizi en çok anlayan yerler ve şeylerdir. Sırandan gibi görünürler, ruhsuz hissizmiş gibi. Oysaki bu bizim onları öyle hissetmemizden kaynaklıdır. Şimdi komşumun kapısını her araladığımda benim için bir lütuf olduğunu düşünüyorum. Aksi taktirde, 1790 İrlanda’sına açılan bir kapım olmazdı yada Gonca’nın yanıma yerleşmesi. Gerçi hala Gonca’ya bu konuyu bahsetmekle ne kadar iyi yaptım mı düşünmekteyim.

2014 (yeni tür)

Tam iki yıl olmuştu. İki yıl önce bu gün yani 21 Aralık 2012’de binlerce insan hayatına son vermişti. Belki de kahinlerin bahsettiği felaket buydu. Dünyanın birbirine gireceği ve bir çok insanın öleceği kehanetleri… Aslında bunlar şartlandırmadan başka bir şey değildi. Her şey kahinlerin dediği gibi yönlendi. Büyük bir dünya savaşı çıkmadı ama küçük yerel yerleşimler, etnik köken, din, dil, ırk ayrımları, insan öğesinin en küçük parçaları, aile birimleri bile birbirine girmişti. Felaketlerin başlangıç tarihi ise, 21 Aralık 2012 idi. Son bir senesini rahat yaşamak isteyen insanlar ortalığı yağmalayarak tam anlamıyla savaş alanına çevirmişlerdi ve bu tüm ülkelere de yayılmıştı. Bazı siyasiler dünya çapında, bir örgütlenme, bir terör faaliyeti olarak adlandırmıştı olanları. Ancak onlar izin zaten herhangi bir hareket zaten terör hareketiydi.

Olaylar 21 Aralık tarihine kadar sürmüştü. 21 Aralık sabahı, kendilerine Cennet İzcileri adını veren ve hatırı sayılır bir üyesi olduğunu gördüğümüz bir topluluk, güneşin doğması ile birlikte, toplu intihar etmişti. Dünyanın bir çok kısmı bu şekilde birbirini yerken olayların yaşanmadığı tek yer ise açlıktan ağzı kokan, kabileler, ülkeler olmuştu. Şimdi ekonominin, siyasetin, toplumun, insanların birbirine girdiği yerde, onlar yükselişe geçmiş gözüküyorlardı. Bir diğer kahinin dediği gibi; batı çökecek, doğu yükselişe geçecek…”

20 Aralık gecesi bazıları merakla saatin 00.00 olmasını bekledi. Hayatlarının sonuna geldiklerine inanlar, dünyanın yok oluşunun acısını görmemek için canlarına son verdi, bazıları Tanrılarına daha çabuk ulaşmak için. Bazıları güneşi doğuşunu bekledi, bazıları öğle vaktini, bazıları ise akşam ezanından sonra sur’un üflenmesini. Ancak saatler ertesi günü, göstermesine rağmen, beklenenlerin bilinenlerin hiç biri olmadı. Ortaya yeni tezler atıldı. Bilinçsizlik içerisinde kalmış insan toplulukları ne yapacaklarını şaşırdı. Çünkü amaçlarını kıyametle birlikte yitirmişlerdi. Belki de en büyük kıyamet insan için amaçsızlık olacaktı. Kimse sevinmedi, üzülenlerin sayısı ise daha fazlaydı. İnsan toplulukları meydanlara toplanmış bilinçsiz bir şekilde, gök yüzünden bir alev topunun gelmesini bekliyorlardı. Ya da yerin yarılıp parçalara ayrılmasını. Yaşayanlar içerisinde kendini, ölü olarak görenler bile oldu. Onlara göre bir hayalet gibi ortalıkta dolanıyorlardı… Her biri araftaydı…

İnsanlar bir sene kadar bu başıboş bilinçsizlik içerisinde dolanıp durdu. Daha sonra yeni hiyerarşiler kurma yoluna gidildi. Din, dil, ırk her türlü ayrıma sebebiyet verecek kimlik kutuplaşması ortadan kalmış ya da yada etkileri çok azalmıştı. Belki de kahinlerin söylediği, o kutsal kitaplarda geçen, barış, sessizlik hali buydu lakin insan doğası gereği bunun uzun sürmesi imkansızdı. Dünya yine coğrafi bölgelere ayrılmış, yine devlet rejimleri altına bürünmeye başlamıştı ve kendini ilk toparlayan pastadan en büyük payı alacaktı. Yaşanan şokun üstüne aslında insanların bir tabiiyet altına girmek gibi hayalleri yoktu. Görünen şuyduki bu barış hali uzun süre devam edecekti.

Yaşananlara göre kıyamet kopmamıştı. Maya takvimi son bulmuş, yeni bir döneme geçilmişti. Mayalara göre ışıltılı insanların ortaya çıkacağı bir dönemdi bu. Diğer kahinlere göre ise, insan ırkının yükseleceği bir dönem. Yeni doğacak insanların bu yeni döneme uyum sağlayacağı safsatası yıllardır dolanıyordu ortalıkta. İnsanlar yeni doğan bebeklerdeki farklılıkları görmek için, onları incelediler, üzerlerinde deneyler yaptılar. Ancak normal bir bebekten daha fazlasına ulaşamadılar. İnsanlar için bir kehanet, bir tez daha hayal kırıklığına uğramıştı… Kalan insanlar de beyinlerini tam anlamıyla kullanamıyordu. Yani onlara da doğa üstü bir güç gelmemişti…

Tam iki yıl sonra bu gün her şey normale dönmüş gözüküyordu. İnsanlar olan bitenden bahsetmiyor, eski rutin hayatlarına dönmüş gözüküyorlardı. Olan bitenden bahsetmeme sebebi belkide yaşadıkları yıkımdı. Dünya nüfusunun yarısına yakını yok olmuş bu kez insanlar, Tanrıya ihtiyaç duymadan kendi kendilerini cezalandırmıştı. Belki bu da bir çeşit insan yükselişiydi.

Yaklaşık dört sene kadar sonra ilk defa resmi bir futbol maçı düzenlenmişti. Merkezlerden uzaklaşan insanlar, merkezlere tekrar geldiğinden yapıların arasına yerleştirilecek futbol sahaları inşa edilmiş, var olan sahalar ise revize edilmişti. Belki insanlar çağ atlamamış olabilir ama, çağ atlayan bir şey varsa o da inşaat sektörü olmuştu. Yeni yapılan binaların bilim kurgu filmlerinde gördüklerimizden hiç bir farkı yoktu. Bu gün ise ben ve iki arkadaşım Fenerbahçe, Galatasaray derbisini izlemeye gitmiştik.

Maç başlayalı, on dakika olmuştu. Bulunduğumuz yerden saha tam anlamıyla görülemiyor, maçın büyük bir kısmını dev ekranlardan izlemek zorunda kalıyorduk. Biraz yeni stadyumların biçiminden bahsetmem gerekirse, benim yaşımda olanlar hatırlarlar, eskiden açılır kapanır akordiyon gibi bardaklar vardı, saha tam anlamıyla onların açık şekline benziyordu. Sahaya olan açı gayet dikti. En üst katta olan bir insan aşağıya bakarak maçları izlemek zorunda kalıyordu. Futbol maçlarına eski rağbet kalmamış, üç beş kişi haricinde izlemeye gelen yoktu. Zaten eski yetenekli oyuncular da artık sahalarda yoktu.

Ortak bir karala maçan ayrıldık. Sahadaki sessizlik, oyuncuları tam anlamıyla göremeyişimiz, ayada alamadığımız tat bizi bunu yapmaya itmişti. Bana bu teklifi sunduklarında hiç tereddüt etmeden evet demiştim. Bir kaç gündür başım ağrıyor, gözlerimden yaşlar akıyordu. İçimde karamsarlık bulutu tüm yaşam isteğimi almış, hiç bir şey yapmak istemiyordum. Stadtan çıktığımızda arkadaşlarımla yollarımızı ayırdık. Artık ulaşmak isteyeceğimiz her şey, yürüme mesafesindeydi. Boş sokakta yürümeye başladım.

Artık Aralık o kadar soğuk geçmiyordu. Mevsim gün içerisinde değişiyor, bu yüzden her hava şartına hazırlıklı olmak gerekiyordu. Şimdi ise rüzgar çıkmış, hava iyice soğumuştu. Küçük kar taneleri, gök yüzünden, yer yüzüne düşmeye başlamıştı. Bu altı senedir yağan ilk kardı. Biraz karda yürümenin bana iyi geleceğini düşünerek yolumu uzattım. Kar kime kendini iyi hissettirmez ki? Eminim insanlar karın yağdığını gördüklerinde, evlerinden dışarı çıkacaklardır. Adımlarımı hızlandırdım ve yağan karın sessizce tadını çıkarmak için şehir merkezinden biraz uzaklaştım. Uzaklaştıkça kar yağışı ve rüzgar şiddetini daha da arttırmıştı.

Yavaş yavaş kardan adama bürünmeye başlamıştım. Ellerimle kar tanelerini havada yakalıyor, onları yakalıyor, nefesimle onları daha yere indirmeden eritmeye çalışıyordum. Yer beyazlamaya başlamıştı. Ayak izlerime şekil yapmaya başladım. Bir çocuktan farkım yoktu. Soğuğu hissetmiyor, karın benimle arkadaşlığı içimi ısıtıyordu. Bir sağa bir sola amaçsızca, sırıtarak koştum. Dışarıdan görenler olmuşsa eminim bana deli demişlerdir.

Nefesimin kitlenmeye başladığı anda eski bir evin pervazı altına oturdum. Etrafımdaki, karları toplayarak, küçük bir kardan adam yaptım kendime ve onu dizime oturtarak konuşmaya başladım. Anlatacak çok şey vardı. Yağmayalı nereden bakarsan beş sene olmuş, yokluğunda küçük çaplı bir kıyamet kopmuştu bile. Ortalık sessizdi, rüzgar ve benim sesimden başka etrafta hiç bir ses yoktu.

Bir süre daha kardan adamla konuşmaya devam ettik. Artık yollarımızı ayırmamız gereken zamana gelmiştik. “İşte böyle…” diye cümlemi bitirdikten sonra uzaktan bir ses duydum. Bu bir ağlama sesiydi, bir hıçkırık… Hem de bir çocuğa ait… Sesi dinlemeye koyuldum. Kardan adamı elime alarak sesin geldiği yöne doğru ilerledim. Tek tük hıçkırıklar yerini ağlamaya bırakmıştı. “Kim var orada?” diye seslendim. Ağlama sesi kesildi, ancak hıçkırıklar belirli aralıklarla devam ediyordu. Yıkık bir evin yanına doğru yaklaşıp, başımı ileriye doğru uzattım.

Önce gördüklerime inanamadım. Küçük bir oğlan çocuğu duvara doğru yaslanmış ağlıyordu. Çırılçıplaktı, dört beş yaşlarında, sarı saçlıydı. Onun burada bu halde olması beni hayrete düşürmüştü. “Hey ufaklık burada, ne işin var?” diye seslendim ancak pozisyonunu hiç değiştirmedi. “Hey sana söylüyorum”. Çocuğun sağır olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bu sebeple buradan geçen insanları duyup çıkmamış olabilirdi. Ancak buradan geçenler de mi onu duymamıştı? Yanına yaklaştım. gözlerim beni yanıltıyor olsa gerek, yanına yaklaştıkça çocuğun şeffaflaştığını fark ettim. Evet gözlerim yanılıyor olmalıydı, soğuk mu halisünasyon görmeme neden olmuştu acaba. Bir kaç adım daha attım, hayır yanılmıyordum, karşımda gördüğüm gerçekti. Ona yaklaştığımı fark edince arkasını döndü. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu, hemde gri renkte parlayarak. Beni görünce burnunu çekti. Hala şeffaftı. Ona baktığımda duvarı görebiliyordum.

Beni görünce kendini biraz geri çekti. Şaşırmış bir ifade vardı suratında, aynı benim gibi. Yüzü hala ağlamaklıydı. Parlayan gözyaşları gözlerinden süzülüyor, yere damlıyordu. Gözyaşları kuruyana kadar yerde parlamaya devam ediyordu. Elimi uzattım. diz çöktüm. Benimde onunla aynı boyda olmamın ona güven vereceğini düşünerek, ama ben güvende miydim bilmiyorum…

“Burada ne işin var?” diye sordum. Bu yaşta bir çocuktan aslında mantıklı bir cevap beklemiyordum. Hele ne olduğunu anlamadığım bir yaratıktan. Acaba konuşabiliyor muydu? “Sen” dedi, sesi cılız çıktı, “üşüyorum”u ekledi ardından. Montumu çıkardım yavaşça, ona doğru uzattım. Bir adım attı bana, bu adım bana güven vermiş olacak ki, ani bir hamle ile montumu çocuğun vücuduna sardım. Bu hareketi kendimden beklemiyordum aslında, o da beklemiyor olacak ki, kendini biraz geri çekti. Ona sarıldım. ısınmaya başlamıştı, kokusu tarif edemeyeceğim bir kokuydu, lavanta, kestane çiçeği? Bazı benzetmelerde iyi değilim ama eminim ki böyle bir koku yoktu yer yüzünde… Ne diyeceğimi bilmiyordum. Isınmaya başladıkça çocuk sarı renkte ışık yayıyordu ortaya. Gözleri ile bana baktı, lacivert gözleri ile ve gülümsedi. Gülümsemesinde bile ağlamaklı bir hal vardı. Gözlerine baktıkça kendimi kaybettiğimi hissediyordum. Boğazım düğümleniyor, midem sıkışıyordu. Çocuğun göz yaşları yavaşlamışta olsa, akmaya devam ediyordu. Bir damlanın elimin üzerine düştüğünü hissettim. Sebebini bilmediğim bir hıçkırık patladı ağzımdan ve göz yaşlarına boğuldum. Bu istem dışı bir ağlamaydı, ancak durduramıyordum kendimi. Birden ellerim çocuğun üzerinden kaydı ve yere düştüm. Vücudumda hiç takat kalmamıştı. Olduğum yere yığıldım. Cenin pozisyonu alarak hıçkırıklar içerisinde ağlamaya başladım.

Çocuk diz çöktü, eliyle başımı okşadı, gözyaşlarımı sildi. “Eve gitsek iyi olacak” dedi. Elimden tuttu. Sanki bir güç gelmişti bana. birden ayaklandım. Çocuk eski şeffaflığını yitirmiş, biraz daha matlaşmıştı. Yavaşça yürüyerek eve geldik. Kendimi sanki daha güvende hissediyordum artık.

Beraber yaşamaya başlayalı iki hafta olmuştu. Pek konuşmuyor, sadece televizyonu izliyordu. Belki de insanları tanımaya çalışıyordu. Onun hakkında hiç bir şey bilmiyordum. Sormaya da cesaret edememiştim. Ancak bildiğim bazı şeyler vardı; evde kıyafet giymiyor, dışarıya çıkmıyor, en önemlisi de, onu benden başka kimse görmüyordu. Onun hayali biri olduğunu düşünmeye başladığım anda ona benzeyen başkalarının da olduğunu kulaktan dolma laflarla duydum Bir akşam iş çıkışı, bir kız çocuğuna da rastladım bana gülen… Demek ki akıl sağlığım yerinde, peki neden onları herkes göremiyor? Biz yeni döneme ayak uyduran insanlar mıyız? Yoksa kehanetlerde belirtilen ışıltılı insan türü onlar mı? Yoksa arafta son günümüzü mü bekliyoruz? Ya da bir notta okudum, onlar kürtajla alınan çocuklar mı?

Ses (2)

Bu düşüncelerle öğlen olmuştu bile. Şimdi yapmam gereken akşam için farklı düşünceler bulmak. Aslında bu düşünceler işim ile ilgili olsa güzel olacaktı ama biliyorum ki olmayacak. Bazen enden burada olduğumu unutuyorum. Yani benim gibi bir insanın farklı işler yapması gerekli. Evet biliyorum bu cümleyi herkes kendisi için kuruyor ama benimki öyle laf olsun diye değil herkesin de söylediği bir şey.

Bu gün işten yürüyerek dönmeye karar verdim. Kendimde o takati bulmuştum. Elbette eve döndüğümde halimin nasıl olacağını tahmin edebiliyordum ama yürümek kesinlikle bana iyi gelecekti. Aslında tüm gün eve biran önce varıp uyumak fikri aklımda vardı ama son bir kararla içimde sebepsizce peydahlanan bu enerjiyi boşuna harcamama gerektiğini düşündüm. Yolda yürürken yaptığım şey aslında dışarıdan çok sapıkça gözükse de, bilinçsizce kadınlara bakmak. Evet gayet bilinçsizce. Sanki bu erkek olmanın verdiği bir bakış zorunluluğundan öte bir şey değil benim için. Zaten çoğo kez bakmak istediklerime bakamamam da bu işin cabası. İşte böyle durumlarda kendime sinir oluyorum. Belki bir göz teması her şeyi değiştirecek, belkide bütün bunların hepsi hayal ama bendeki bu kafayla bir bok omlayacağı kesin… Evet canım kardeşim sen hep sıkışık zamnalarda aranıp fikir alınan bir insandan hatta çoğu kişiye göre bir dosttan başka bir şey olmayacaksın…

Düşüncelerim buna yakındı. yani düşündükten sonra birden bire beni terk eden düşünceler bunlar. Yazmaya çalıştığımdaysa büyük bir farklılıkla karşıma çıkan ama özetle işte bunlar diyebilirim. İşte şimdi ilgimi çeken ise önümde salınan bir kalca. Sadece buna kayıtlanmıyorum tabi bir bütün olarak değerlendirmem lazım. İnce bir bel, belin bir kısmına düşmüş siyah uzun saçlar… Arkadan son derece tatmin edici. Bu tatmin büyük bir iştahsızlığa yol açarak onu önden görme isteğime de sebebiyet veriyor. Adımlarımı biraz daha hızlandırıyorum. Ama ondan önce yapmam gereken bu şekilde bir görüntü almak… Küçük bir fotoğrafta yeterli… Sonra hızlı adımlar, Ürkek bir geri bakış… ve sonuç… Evet olması gerekenler bunlar…

Eve vardığımda ter içinde kalmıştım. İrileşmeye başlayan vücudum, biraz da alkolün etkisiyle en ufak bir harekette hatta hareketsizlikte bile sudan çıkmış balık kıvamına getirebiliyordu beni. Hemde aynı tuz oranıyla tek fark benim deniz kokmuyor olmam. Küçükken annemin beni kokmayayım diye tuzlamış olması vücudumdaki tuz oranını arttırmış olabilir miydi? Belki bir ihtimal ancak tuzlamanın kokuyu gidermediğini artık adım gibi biliyorum…

Saat dokuzu geçiyordu. Tembelliğim yine hat safhaya çıkmış tuzlu ve ıslak bedenimin üzerine bir tişört geçirmiş yatağıma uzanmıştım. İnternet radyosunda adını bile bilmediğim müzikler çalarken gözlerim kendini karanlığa esir ediyordu. Başımdaki en gaddar zindan bekçisi ise göz kapaklarımdı. Gittikçe gözlerimi acıtacak kadar baskı yapıyorlardı…

Kulağımın dibinde çınlayan çığlık sesi ile irkilerek uyandım. Yatakta debelenmem sırasında bir an için kendimi su yatağında boğuluyormuş gibi hissettim. Ellerimle bilinçsiz kurtulma hareketlerini yaparken bilincim tam anlamıyla yerine gelmiş, hareketlerimi normal haline çevirebilmiştim. Vücudum sırılsıklam olmuştu ve bunu vantilatörün üzerime gönderdiği hava ile daha iyi anlayabiliyordum. Vücudumdaki tişört katılaşmaya başlamış, soğumaya başlayan bedenim, karnımın ağrımasına sebebiyet vermişti. Koşar adımlarla tuvalete girdim. Pek bir şey çıkacağından emin değildim ama bir iki zorlamam sonucu bir şeyle çıkmıştı. Saat üç olmalı diye düşündüm. Çünkü boşluktan içeriye yansıyan hiç bir ışık yoktu ve üçten sonra hiç bir ışık açık olmazdı. Gözlerimi kapadım, derin bir esneme ağzımın yaklaşık yirmi santim açılmasına sebep oldu. Gözlerimden akan yaş aşağıya doğru süzülmeye başlamıştı. Ellerimi yumruk yaparak gözlerimi ovuşturmaya başladım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken, gözlerim karanlık dalgalanmalar görüyordu sanki. O çığlık sesini bir kez daha duydum. O kadar yakındı ki gözlerimi açsam onu görebilecektim sanki. Bir refleksti belki ama hemen yumruklarımı gözlerimden çekip gözlerimi açtım. Karanlık birden aydınlanmaya başlarken, alaca karanlığın içinde bir şeylerin kıpırdandığını fark ettim. Sanki o sesin sahibi çok yakınımdaydı. Beynim birden uyarılmış, üzerimdeki mamurluk birden gitmiş gözlerim faltaşı gibi açılmıştı. Beynim, bedenim, düşüncelerim bir şeyle karşılaşacağı düşüncesiyle umutlanmış birden silkerek kendine gelmişti. Ancak net görmeye başladığım o anda tuvaletin kapısından başka hiç bir şey görememiştim. Bu benim için bir hayal kırıklığıydı. Vücudum birden titredi. Artık tuvaletten çıkmam gerektiğini anlamıştım.

Ses (1)

Uzun zamandır kendimi mayalanmış bir hamura benzetiyordum. Bu benzetme bana ilk başlarda komik gelse de uyku ile uyanıklık arasında kendimi koca bir tepsi kabarmış hamur yumrusu olarak hayal etmeden edemiyordum. Kendimi uykuya kaptırmaya başladığım anda daha önce görmediğim bir çocuk parmağını şişmiş ve katılaşmaya başlamış vücuduma batırır küçük tırnakları ufak bir acı ile bedenimden içeriye girerdi. Çoğu kez düşerek yaşadığım irkilmeler o küçük velet sayesinde dürtülemelerle oluyordu.

Tüm bunların sebebini biliyordum aslında. Çoğu kez gece yarısı sonlandırdığım iş hayatım ve ardından uykumu erteleyen belirsiz düşünceler. Çoğunu hatırlayamadığım, hatırladıklarımın ise gereksiz parçalardan ibaret olması… Bazen aklıma geldikçe gülüyorum. Karıncaların yemeklerini taşıması, uçan bir karga, batan bir balıkçı teknesi, konuşan devlet adamları, çoğu kez sonu tartışmalara uzanan televizyon açık oturumları, haberler… Uzun zamandır televizyon izlemediğimden olsa gerek sanıyorum zihnimde bir nokta bu açığı bu şekilde kapatıyor.

Tabi bu hayallerin tamamı sıkıcı karelerden ibaret değil. Son olarak hararetli bir tartışmanın sonuna doğru tüm konukların soyunup ilişkiye girmesi yada benim haberleri sunan spiker ile birlikte olmam belki de bu curcunaya katlanmamın tek sebebi. Demek ki bazen erkekliğim araya girip tüm bilinç altımı allak bullak edebiliyormuş.

Bu rüyalarımın hepsi yarım. Tam anlamıyla kimse ile birlikte olamadım. Belkide gerçek hayattaki başarısızlığım rüyalarımda da karşıma çıkıyor. Rüya diyorum ama sanki bilinen rüyalardan daha farklı. İçinde yaşayan bir şeyler olduğunun farkındayım…

Bir haftadır uykum çığlıklarla bölünüyordu. Çığlıklar uzaktan gelmesine ve uyanıkken bile zor durmama rağmen uyku esnasında sanki yanı başımda çıkıyormuş gibi şiddetle hissediyor ve irkiliyordum. İlk günlerde bu çığlıkları önemsemedim. Mart kedilerinin manalı feryatları olarak nitelendirdim hep. Ancak daha sonra düşündüğümde mart ayında değildik, hatta yakınlarında bile ve gün geçtikçe bu sesler bir kedi sesinden çok bir insan sesi gibi gelmeye başlamıştı bana. Bir kadın…

Çığlıklara bir türlü anlam veremiyordum. Bu anlamsızlık duyduğum bu seslere karşı merakımı günden güne arttırıyordu. Gece yarıları iki ile dört arası bu çığlıkları duyabiliyordum. Neye benzedikleri hakkında bir fikre sahip olsam belkide iştahlı başladığım uykuma aynı iştahla devam edebilecektim. Ama bu merak beni bıraktığım uykunun kollarını bir sis bulutundan öteye geçirmiyordu. Elbette aklımda bir kaç fikir vardı. Aslında sadece iki fikir. Bu çığlıklar bir kadına aitti artık bunun kesin olduğuna kanaat getirmiştim. Kadın ya her gece sürekli kocası yada sevgilisinden dayak yiyordu yada bu sesler her gece yaşanan şiddetli bir sevişmenin ürünüydü. Hep ikinci şıkkı düşünüyordum ben. Bazen düşüncelerimize çok saplanıyoruz…

Bir süre sonra bu çığlıklar rüyalarımın içinde de yerini aldı. Aynı şekilde çığlıklara karşı hassasiyetim devam ediyor ve ilk çığlıktan sonra gözlerimi açıyordum ama, ondan öncesinde bu çığlık şöleni rüyamda da bana eşlik ediyordu. Hem de en güzel haliyle büyük bir sevişme şekliyle… Biliyorum insanlar anormal olduğumu düşünecek, bazen bende öyle olduğumu düşünüyorum ama bu kimin umurunda.

Sanki biraz hayatıma renk gelmişti. Merak içimi kemirdikçe hazzım daha da artıyor, beynimde tüm yüklenmelere rağmen açığa çıkaramadığım düşünceler, bir bir dışarı çıkıyordu. Bazen ben bile bunlardan ürküyordum ama aldığım haz her şeye değerdi…

Sabahları çoğu kez uyanamıyor işe geç gidiyor zaten geç dönmem ve malum sebeplerden dolayı uykumu bir türlü alamıyordum. Ayakta olduğum vakit başım dönüyor, gözlerim kararıyordu. Bu sebepten dolayı sandalye ile bir bütün olmuştuk ama orada oturmam da üzerime büyük bir ağırlığın çökmesine sebebiyet veriyordu. Günde üç defa sabah, öğle, akşam olmak üzere, yarımşar saat tuvalette uyuyor bedenimin dinlenmesini bu şekilde sağlıyordum. Evet uykuyu seven biriydim ve uykuyu seven birinin uyumaması ona yapılabilecek en büyük işkencedir. Bu işkenceyi ise ben kendime yapıyordum. Aslında uykumun geldiğinden de değil. Hatta gündüzden bile daha ayık oluyordum…

Bu gün biraz daha diri hissediyorum kendimi. Dün geceye dair hiç bir şey hatırlamıyorum. Deliksiz uyku dedikleri bu olsa gerek. Ancak bir şeyler gördüğümü hissediyor gibiyim. O çığlıklar da yoktu dün gece yani onları da duymadım. Ne uykumda vardılar ne de gerçek hayatta. Belkide komşularım dün geceyi sakin geçirme konusunda karar kıldılar . Yada bu gün farkı bir yer seçtiler. Bir tatile çıkmış olabilirler mesela. Yada… evet aslında işin bu kısmını pek düşünmek istemiyorum ama aşırı şiddete maruz kalmış kadın evi terk etmiş olabilirdi. Adam kadını da öldürmüş olabilirdi, hatta kadın bile adamı öldürmüş olabilirdi. Eğer öyle bir şey olsaydı cesedi nerede saklarlardı acaba… Şu hava boşluğuna atsalar ne kadar süre içerisinde bulunabilirdi? hava boşluğuna bakan onlarca evden acaba kaç tanesinin bu boşluk ilgisini çekiyordu çoğu zaman kimseye görünmeden aşağıya atılan çöpler dışında. Kİmse merak etmezdi eminim. Ancak oluşacak bir koku tüm evleri sarar ve insanların bakmasına sebebiyet verirdi. Peki ya hava boşluğuna giren kuşlar… Bir bedeni kaç saat günde tüketebilirlerdi?

Bu düşüncelerle öğlen olmuştu bile. Şimdi yapmam gereken akşam için farklı düşünceler bulmak. Aslında bu düşünceler işim ile ilgili olsa güzel olacaktı ama biliyorum ki olmayacak. Bazen enden burada olduğumu unutuyorum. Yani benim gibi bir insanın farklı işler yapması gerekli. Evet biliyorum bu cümleyi herkes kendisi için kuruyor ama benimki öyle laf olsun diye değil herkesin de söylediği bir şey.