Pan

Şöyle blogta geçmişe doğru gittiğimde bu zamana kadar iki Joe Wright filmi izlediğimi görüyorum. Bu iki film ile birlikte yönetmenin diğer filmleri de aslında izleme listemde olan ve vakit bulmadığım filmler. Hanna iyi başlayıp sonu tam olarak bekleneni vermemişti ama Anna Karenina‘yı oldukça başarılı bulmuştum. Aslında yönetmenden Pan gibi bir film de beklemiyordum. Bu film ile yönetmen sanki biraz tarzının dışına çıkmış gibi. Filme baktığımızda Pan aslında yine çok uyarlanan Peter Pan hikayesinin yeniden uyarlanması. Ancak bu kez klasik hikayeden biraz daha farklı olarak işlenmiş. Ben hikayeyi fena bulmadım ama yine iyi başlayıp güzel ilerlerken final sanki yine birden olmuş hissi uyandırdı bende. Biraz fazla açık vardı senaryoda bunlarda can sıkıyordu.

Chappie

Son dönem merakla takip ettiğim isimler arasında Neill Blomkamp‘da var. Her ne kadar Elysium ile beni biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da Chappie ile yine gönlümde taht kurmayı başardı. Film artık çok fazla ortalıkta dolanan yapay zeka konusunu işlese de bu kez başarılı bir yorumla herkesin izleyebileceği ve izlerken keyif alabileceği bir yapım olarak çıkmış karşımıza. Filmde dram ve komedi de başarılı bir şekilde kullanılmış ve  karşmııza iyi bir izlenim çıkmış. Filmin kalıcılığı, yönetimi iyiydi. Oyunculuklar da oldukça doğaldı. Ben çok sırıttığına şahit olmadım. Konusu yapay zeka dedim ya buna kötü körüne değinip iş tam olarak dramatize edilmemiş daha eğlenceli hale getirilmiş ve izlerken de keyif veriyor. Hikaye kurgusu oldukça başarılı. Kendi içinde mantığa aykırı bir şey bulamıyorsunuz. Benim burada takıldığım tek husus Chappie’nin fiziksel teması hissetmesiydi ama çok fazla üzerinde durulabilecek bir konu değil o da.

X-Men: Days of Future Past

X-Men serisinin son filmi de X-Men: Days of Future Past. Filmin yönetmenliğini yine Bryan Singer yapmış. Bu yönetmenin üçüncü X-Men filmi. Filmin en büyük özelliği Matthew Vaughn‘un yönettiği X-Men: First Class ile bağdaşıyor olması. Yani X-Menlerin gençlik yıllarına bu film değinmiş ve aynı karakterler bu kahramanlara can vermiş. Bu da filmin devamlılığı konusunda göze batan en büyük ayrıntılardan biri.

Prisoners / Tutsak

Onlarca kez izlediğimiz çocuk kaçırma filmlerinden biri de Prisoners / Tutsak. Tabi film diğer filmler gibi etkili bir konu işlemesi sebebi ile bir sıfır önde başlıyor. Hikaye kurgusu, oyunculuklarıyla da izlenebilir tatmin edici bir yapım çıkıyor karşımıza. Film kendi içinde yarattığı bir çok soru işaretine finalde cevap verirken bazı sahneler ile de olmalı mıydı sorusunu sorduruyor. Oyunculuklar başarılı demiştim. Tabi filmi sırtlayan isim Hugh Jackman olmuş. Jake Gyllenhaal her ne kadar kensidine başarılı bir şekilde yardım etsede karakterinden midir nedir ben pek ısınamadım. Sanki her dakika altından bir şey çıkacakmış gibi bir durum vardı. Muhtemelen yönetmen çocukları kaçıranı gizlemek için bizi en yakınımızdaki ile şaşırtmak istedi.

Les Misérables

Performans bakından oldukça başarılı bulduğum filmdi Les Misérables. Oyunculuklar çok iyiydi. Ancak buna rağmen Anne Hathaway‘in en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü almasına biraz takıldım. Tabi diğer adayları da izlemeden bu konuda pek yorum yapmayacağım. Film zaten şöhretler geçidiydi ve her biri çok iyi performans sergilemişler. Sefiller ağır bir roman aynı zamanda etkileyici. Bir çok uyarlamasını izledik ama Tom Hooper‘ın yaptığı biraz daha farklı bir şey. Sefilleri müzikal yapma fikri başta zor bir fikir. Filmin süresinin de iki buçuk saatten fazla olduğunu düşünürsek meraklısı olmayan için sıkıcı olma ihtimali oldukça yüksek. Burada film çıkmaza girmeye başladığında burada devreye Bay ve Bayan Thénardier devreye giriyor. Sacha Baron Cohen ve Helena Bonham Carter burada mükemmel bir ikili oluşturmuşlar. 

Real Steel

Filmin yönetmen koltuğunda Night at the Museum serisinden tanıdığımız Shawn Levy. Shawn Levy‘nin bulara ek olarak Date Night ve The Pink Panther gibi filmleri de çektiğini düşünürsek aslında Real Steel yönetmenin ustalık filmi gibi çıkıyor karşımıza. Film diğer filmleri gibi akıcı, insanı sıkmıyor. Renkler, kamera açılarıları ve derinlikler oldukça başarılı. Tüm film boyunca kendinizi filmin içerisindeymiş gibi hissediyorsunuz bu da filmden zevk alma kat sayınızı yükseltiyor. Müzikler de hikayesine uygun zaten filme adapte olmakta başarısı oldukça büyük. Film bu kadar iyi giderken senaryo için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Bir çok konu havada. Film kendisine ne kadar çekiyorsa hikaye de kendisinden o kadar uzaklaştırıyor. Öncelikle zaman kavramı kafanızı kurcalıyor. Tam anlamıyla günümüzde geçen bir film izlenimi yaratılmışken görüyorsunuz ki aslında yıllarca uzakta film. İnsanlar boksu bırakmış yerlerine dövüşecek kadar yetenekli robotlar var ancak bu robotlar sadece dövüşler için kullanılıyor. Hayat 2011’deymiş gibi sürerken bizi gelecekte olduğumuza ikna etmeye çalışan sadece cep telefonları ve bu dövüşçü robotlar.

X-Men Origins Wolverine

X-Men serisinin son filmi olan X-Men Origins Wolverine adından da anlaşılacağı gibi Wolverine’in hayatına ışık tutuyor. Ancak şunu söylemeliyim ki diğer iki X-Men filminin tadını vermedi bana. Ancak konu Wolverine olunca, karakterlere aşına olunca ve filmdeki aksiyon düzeyi sebebiyle film kendini izlettiriyor. İzlettiriyor izletmesine de o istedğiniz beklediğiniz tadı vermiyor size, kopukluklar çok, araya sıkıştırılan karakterler, filmde “aaa bu da varmış” tepkisini vermek için konmuş sanki…

Back to Top